KAYIT DIŞI İLE MÜCADELEDE YENİ DÖNEM
Hazine ve maliye bakanlığı, kayıt dışı ekonominin önüne geçmek, vergi kayıp ve kaçağını önlemek amacıyla bir dizi önlemler almaya devam ediyor ve en doğrusunu yaptığı da kesindir. Çünkü ülkemizde kayıt dışı ekonominin devlet gelirlerini olumsuz yönde etkilediği ve bunun sonunda da başta enflasyon olmak üzere ekonomiye çeşitli zararlar verdiği açıktır. Ülkemizde en büyük sorunlardan birisi olan gelir adaletsizliğinin önüne geçilmesi, vergide adaletin sağlanması için alınan önlemleri geç kalınmış da olsa alkışlamak gerekir. Bu konuda bakanımız Sn. Mehmet Şimşek yaygın ve yoğun denetimlerin sürekli hale getirileceğini önemle vurgulamaktadır. Öncelikle İBAN yoluyla yapılan ödemelerin veya tahsilatların denetim altına alınmasıyla birlikte bugüne kadar yapılan işlemlerde 1,5 milyar TL tutarında kayıt dışılık tespit edildi ve bu işlemi yapanlara ceza yağdı. Yapılan denetimlerde önemli sektörleri içinde bulunduran kesime 250 milyon TL ceza kesildiği belirtildi. Globalleşen dünyada ve ülkemizde bilişim teknolojilerinin kullanımının hızla büyüdüğü bir ortamda vergi kayıp ve kaçağının önlenmesi konusunda teknolojiden faydalanarak dijital ortamda denetimin son derece kolay olması gerekir. Çünkü her mükellefin faaliyetleri vergi daireleri tarafından görülmektedir. Vergi kaçırmak için İBAN yerine elden nakit alışverişi yapan mükellefler de denetim altına alındı ve fiş veya fatura düzenlemeyen mükellefler de kontrol altına alınacak. Yapılan denetimlerde fiş ve fatura düzenlemeyen alıcı ve satıcıya da ceza işlemi uygulanacak. Yani nihai tüketiciler de bu konuda sorumlu olacak. Bir başka düzenleme de artık 7 bin TL ve üzeri alışverişler elden nakitle değil; banka, PTT veya finansal kurum aracılığıyla yapılacak. Örneğin 15 bin TL tutarında bir alışveriş yapan bir tüketici vergi mükellefi olmasa dahi ödemesini finansal kuruluşlar aracılığıyla yapmak zorunda kalacak. Bu işleme uymayanlar nihai tüketici de dahil olmak üzere her tespit için alışveriş tutarının %10 u oranında ceza ödemek zorunda kalacak ve bu tutar 5000 TL’den düşük olmayacak. Yukarıda anlatmaya çalıştığım önlemlerin ekonomiye sağlayacağı olumlu etkileri olacağı kesindir. Ancak şimdiye kadar yapılan açıklamalarda kurumlar vergisi için cironun minimum %15 i matrah kabul edileceği belirtilmişti ama alınan kararlarda göremiyoruz ve neden kaldırıldığını da bilemiyoruz. Ayrıca büyük şirketlerden silinen vergi borçlarını da unutmamak gerekir. Tüm bu alınan önlemlerin genel sebebi devletin gelir kaynaklarını arttırmak olduğu gerçeğinden yola çıkarsak bundan bir süre önce açıklanan kamuda tasarruf önlemlerine de uymak gerekecektir. Ancak vatandaş olarak devlette yapılan tasarruf önlemlerini örnek almamız gerekirken bazı devler yetkililerinin birkaç araç kullanması, bir bakanlığın 24 milyon TL ye tuvalet yaptırması gibi örneklere bakıldığında tasarruf tedbirlerine uyulmadığı gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bir başka konu da bazı dönemlerde devletin paraya olan ihtiyaçları göz önüne alınarak yapılan vergi aflarıdır. Durum böyle olunca özellikle enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde bazı mükelleflerin nasıl olsa af gelir düşüncesiyle vergilerini ödemedikleri olasılığıdır. Çıkarılan bu aflar, vergisini zamanında ve tam ödeyen mükellefleri de bir yerde cezalandırmaktır. Vergi, vatandaşlara hizmet etmek amacıyla her mükellefin kazancı oranında toplanan devletin en önemli gelir kaynağıdır. Bu anlamda incelediğimizde hepimiz vatandaşlık görevimizi yerine getirmek zorunda olduğumuz kesindir. Ülkemizde vergi gelirleri incelendiğinde ücretli kesimin ödedikleri vergi toplamı, mükelleflerin verdiği toplam vergiden daha fazla olduğu görülmektedir. Demek ki kurumlar veya şirketler vergilerini gerektiği şekilde ödememekte ve asıl vergi yükü çalışanların sırtındadır. Öncelikle bu konunun düzeltilmesi ve kamuoyunda konuşulduğu gibi vergiyi tabana değil tavana yaymak gerekir. ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
2023 YAŞLI PROFİLİMİZ
Demografik yapımız incelendiğinde yaşlı nüfusumuzun arttığı ve beklenen yaşam sürelerinin doğal olarak azaldığını görebiliriz. Ülkemizde yaşlılarımızın bazıları sosyal yardım alarak hayatlarını idame ettirmeye, bazı şanslı yaşlılarımız ise devletin huzurevlerinde maddi gücü olanlar ise özel huzur evlerinde yaşam mücadelesi vermektedir. Genel olarak bakıldığında da doğal olarak sağlık sorunları yaşlandıkça ortaya çıktığından evde bakım hizmetleri de aslında yaşlılara bakım için hizmete girmiş durumdadır. Bu bağlamda bakıldığında örnek vermek gerekirse yaşlı bir diyaliz hastası bireyin diyaliz merkezine götürülüp getirilmesi, belediyeler tarafından ambulans vasıtasıyla ücretsiz olarak verilmektedir. Aşağıdaki TÜİK in yaşlı profili araştırması oldukça uzun bilgileri içerdiğinden fazla yorum yapmadan 2023 yaşlı profil araştırmasını aynen paylaşıyorum. Araştırma kapsamında 50 ve daha yukarı yaştaki 29 bin 785 kişi ile ilgili bilgi derlendi Türkiye Yaşlı Profili Araştırması, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü arasında 10 Mayıs 2023 tarihinde imzalanan protokol kapsamında yürütülmüştür. Araştırma ile Türkiye’de yaşlı nüfus ile ilgili politikaların geliştirilmesine temel teşkil etmek üzere somut verilerin elde edilmesi, mevcut verilerin bir araya getirilmesi ve yaşlı refahı göstergelerinin elde edilmesi amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında, içinde 50 ve daha yukarı yaşta en az bir fert bulunan 22 bin 640 örnek hane belirlenmiştir. Araştırmanın örneklem tasarımı, İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflaması (İBBS) 1. Düzeye göre 12 bölge bazında tahmin üretecek şekilde tasarlanmıştır. Seçilen hanelerde yaşayan 50 ve daha yukarı yaştaki kişilere demografik bilgiler, çalışma hayatı ve ekonomik durum, sağlık, bağımsız yaşam, bakım ve sosyal yardımlar, çevre, toplumsal hayata katılım, yaşam memnuniyeti, afet ve acil durumlar, yaşlı hakları ve ayrımcılık konularında sorular içeren anket uygulanmıştır. İleri yaşlarda olup anketi cevaplamayı kısıtlayan herhangi bir sağlık problemi ya da engeli olan kişiler için yerine cevap verebilecek nitelikteki (kişiyi tanıyan ve onunla ilgili bilgiye sahip hane halkı üyesi olan ya da olmayan) bir fertten bilgiler alınmıştır. Bu durumda, algı ya da görüş içeren sübjektif sorular sorulmamıştır. Araştırma sonuçlarından elde edilen temel bilgiler aşağıda verilmiştir. Kronik hastalığı olan 65+ yaştaki kişilerin oranı %78,7 oldu Hipertansiyon, diyabet, kalp hastalığı, kanser, böbrek yetmezliği, inme-felç, hepatit, astım vb. kronik (süreğen) hastalığı olan 65 ve daha yukarı yaştaki kişilerin oranı %78,7 oldu. Kronik hastalığı olan 65 ve daha yukarı yaştaki kişiler içinde kronik hastalığının günlük faaliyetlerini; ciddi ölçüde kısıtladığını belirtenlerin oranı %32,3, ciddi ölçüde kısıtlamadığını belirtenlerin oranı %55,2 ve kısıtlamadığını belirtenlerin oranı %12,5 oldu. Kronik hastalığı olan 65 ve daha yukarı yaştaki kişiler İBBS 1. Düzeye göre incelendiğinde, kronik hastalığı olan kişilerin oranının en fazla olduğu bölgenin %83,0 ile Doğu Karadeniz Bölgesi olduğu görüldü. Bu bölgede kronik hastalığının günlük faaliyetlerini ciddi ölçüde kısıtladığını belirtenlerin oranı ise %46,6 oldu. Kronik hastalığı olan kişilerin oranının en az olduğu bölgenin %74,9 ile Doğu Marmara Bölgesi olduğu görüldü. Bu bölgede kronik hastalığının günlük faaliyetlerini ciddi ölçüde kısıtladığını belirtenlerin oranı ise %30,2 oldu. Görmede çok zorlanan ya da hiç göremeyen 65+ yaştaki kişilerin oranı %10,1 oldu İşlevsel zorluk çeken (çok zorlanan ya da hiç yapamayan) 65 ve daha yukarı yaştaki kişiler incelendiğinde, görmede zorluk çeken kişilerin oranının %10,1, duymada zorluk çekenlerin oranının %10,6, konuşmada zorluk çekenlerin oranının ise %2,2 olduğu görüldü. Yürüme, merdiven çıkma veya inmede zorluk çekenlerin oranı %27,1, bir şeyler taşıma veya tutmada zorluk çekenlerin oranı %29,7, yaşıtlarına göre öğrenme, basit dört işlem yapma, hatırlama veya dikkatini toplamada zorluk çekenlerin oranı ise %13,8…
ÜLKEMİZDE VE DÜNYADA KİŞİ BAŞINA MİLLİ GELİR
Son 10 senede kişi başına düşen milli gelir sıralamasında Türkiye geriledi. Kişi başına milli gelir 10 sene önce dünya ortalamasından 1500 dolar fazla iken 500 dolar geriye düştü. Dünyanın en büyük ekonomi sıralamasında da Türkiye irtifa kaybetti. Uluslararası Para Fonu, (IMF) her sene iki defa yayımladığı Dünya Ekonomik Görünümü raporunu açıkladı. Buna göre Türkiye, son 10 senede kişi başına düşen milli gelir sıralamasında geriledi. Türkiye’de kişi başına milli gelir 10 sene önce dünya ortalamasından 1500 dolar fazla iken 500 dolar geriye düştü. Dünyanın en büyük ekonomi sıralamasında da Türkiye irtifa kaybetti ancak hala en büyük 20 ekonomi arasında olmayı sürdürüyor. Türkiye’nin dünya ekonomisindeki yerine birkaç göstergeden bakmak mümkün. Bunlardan ilki kişi başına düşen milli gelir. IMF’nin Nisan 2024’te yayınladığı rapora göre 2023 yılında Türkiye’de kişi başına düşen Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) 12 bin 849 Amerikan doları oldu. Türkiye bu gelir ile dünyada 72. sırada yer aldı. 2013 yılında ise Türkiye’de kişi başına düşen GSYH 12 bin 489 dolar idi. Türkiye kişi başına milli gelir sıralamasında 2013 yılında 66. sırada idi. Bu durumda Türkiye son 10 senede 6 sıra geriledi. Dünya ortalamasının üstündeydi, geriye düştü Türkiye’nin verilerini dünya ortalaması ile karşılaştırmak da mümkün. Buna göre kişi başına milli gelir 2013’te dünya ortalamasının bin 554 dolar üzerinde iken 2023’te 510 dolar altına düştü Dünya ortalaması ile Türkiye’de kişi başına milli gelir daha geniş bir zaman diliminde karşılaştırıldığında şu sonuç ortaya çıkıyor: 2000’li yılların başında Türkiye dünya ortalamasının gerisinde. Ancak 2007 yılından itibaren Türkiye üstte çıkarken 2017 yılına kadar büyük ölçüde daha yüksek gelire sahip. 2017’den sonra ise durumun rengi değişiyor ve Türkiye hep dünya ortalamasının altında yer alıyor. Zaten Türkiye’nin son yıllarda gerilediği gösteren diğer veri ise Türkiye’nin dünya ekonomisinden aldığı pay. 2013 yılında dünya ekonomisinin yüzde 1,24’ünü Türkiye oluştururken bu oran 2023’te yüzde 1,06’ya düştü. Satın alma gücüne göre milli gelir ne durumda? Ekonomistler yöntem ve anlamını zaman zaman eleştirse de satın alma gücüne göre milli gelir de en çok başvurulan kıyaslamalardan birisi. Buna göre 2023 yılında satın alma gücüne göre kişi başına düşen milli gelir Türkiye’de 42 bin 64 dolar oldu. Sırası ise 52. 2013 yılında ise bu değer 22 bin 221 dolar idi. Türkiye’nin sıralaması ise 61 idi. Satın alma gücüne göre kişi başına milli gelir sıralamasında Türkiye son 10 yılda ilerleme gösterirken kişi başına milli gelir sıralamasında geriye gitti. GSYH cinsinden ülkelerin ekonomi büyüklüklerine bakıldığında ise Türkiye 2023 yılında dünyanın en büyük 18. Ekonomisi oldu. IMF’ye göre Türkiye’nim GSYH’si 1,11 trilyon dolar oldu. 2013 yılında ise Türkiye dünyanın en büyük 16. ekonomisi idi. (Yukarıdaki yazı euronews sitesinden alınmıştır.) ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
ORTA DOĞU’DAKİ GERİLİMLER AVRUPA’DA BAŞKA BİR ENERJİ FİYAT ŞOKUNA YOL AÇAR MI?
Enerji analisti Dr. Yousef Alshammari petrol fiyatlarıyla ilgili görüşlerini Euronews ile paylaştı. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Merkez Bankası’nın (FED) faiz oranını yarım puan düşürme kararının ardından perşembe günü bir miktar fiyat desteği kazanmasına rağmen petrol fiyatları aşağı yönlü bir seyir sürdürüyor. Analistler ve ekonomistler, Orta Doğu’da arzı da etkileyebilecek artan gerilimleri takip ediyor. Bu haber yazıldığı sırada Brent ham petrolü yüzde 1,2 artışla varil başına 74 dolar (66 Euro) seviyesindeyken, ABD WTI yüzde 1,2 artışla varil başına 71 dolar (63 Euro) civarında işlem görüyordu. Bununla birlikte, her iki gösterge de üçüncü çeyrekte yaklaşık yüzde 13 düştü. Enerji analisti Dr. Yousef Alshammari, petrol piyasalarını etkileyen çeşitli faktörler olduğunu ancak Avrupa’nın Rusya-Ukrayna çatışmasının başlamasının ardından 2022’de yaşanan fiyat şokunu görmesinin pek olası olmadığını çünkü artık piyasada daha fazla tedarikçi olduğunu belirtti. Dr. Alshammari, yüksek enerji fiyatları ile boğuşmaya devam eden Avrupa’nın kendisini daha rekabetçi hale getirmek için neler yapması gerektiğine ilişkin düşüncelerini de paylaştı. Aşırı iddialı iklim hedefleri “Enerji sorunu Avrupa için yeni değil ancak gördüğümüz şey aşırı iddialı iklim hedefleri. Bunun Avrupa’da yatırımların nereye gideceğine yön verdiğine inanıyorum… Avrupa’nın öncelikle enerji dönüşümü için gerçekçi hedefler belirlemesi gerektiğini düşünüyorum,” diyen Alshammari, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ayrıca enerji güvenliğine de yatırım yapmamız gerekiyor- burada doğal gaz ve nükleer enerjiyi kastediyorum. Doğal gaz ve nükleer olmadan Avrupa’da enerji güvenliğinin istikrarsız olmaya devam edeceğine inanıyorum. İster Rusya’ya bağımlılık olsun ister petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar.” Dr. Alshammari ayrıca, üçüncü zorluğun üye ülkeler arasında birlik olduğunu ifade etti. Analistler yaşanan gelişmelerin daha geniş bölgesel çatışmalara yol açabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak, petrol fiyatlarının Orta Doğu’da tırmanan gerilimden etkilenmeye devam edeceği kanaatinde. Orta Doğu’da gerilim yüksek Geçtiğimiz yıl ekim ayında Hamas militanlarının İsrail’e düzenlediği sürpriz saldırı ve İsrail’in buna karşılık olarak Gazze’ye yönelik başlattığı saldırıların ardından Orta Doğu’da gerilim sürekli artıyor. İran’ın başkenti Tahran’da Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’nin ve Lübnan’da üst düzey Hizbullah yetkililerinin öldürülmesi ile tansiyon iyice yükselirken, İran, Tahran’daki suikastın karşılığı olacağını belirtmişti. Bu haftanın başlarında Lübnan’da 17 ve 18 Eylül’de Hizbullah’ın kullandığı telsiz ve çağrı cihazlarının patlatılması ile çatışmaların bölgesel bir savaşa dönüşeceğine dair endişeler iyice arttı. Lübnan’daki benzeri görülmemiş bu saldırılar, İran’ın Orta Doğu’daki en güçlü vekili olan Hizbullah’ı şaşkına çevirirken, İsrail’in 11 aydır Gazze’deki Filistinli Hamas militanlarına karşı sürdürdüğü savaşla aynı dönemde gerçekleşti. Lübnan’da Hizbullah üyelerinin kullandığı çağrı cihazlarının salı günü ülke genelinde neredeyse eş zamanlı olarak patladı. Çarşamba günü ise ülkenin başkenti Beyrut’un güneyindeki mahallelerinde Hizbullah militanlarının kullandığı el telsizlerinin patladığı bildirildi. Patlamalarda şu ana dek 32 kişi hayatını kaybederken, 3.250’yi aşkın kişi de yaralandı. Lübnan Hizbullah’ı patlamalardan İsrail’i sorumlu tuttu. Hizbullah yetkilisi patlamanın örgütün iletişim ağı içeresinde kullandığı çağrı cihazlarının hedef alındığı patlamanın bir İsrail “güvenlik operasyonunun” sonucu olduğunu iddia etti. İsrail ordusu ise suçlamalarla ilgili yorum yapmayı reddetti. Dün akşam saatlerinde de İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), Hizbullah’ın altyapısını hedef almak ve yok etmek amacıyla Lübnan’ın güneyine yeni bir saldırı başlattı. (Yukarıdaki yazı EURONEWS sitesinden alınmıştır.) ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
YEMEK SİPARİŞİ VE OBEZİTE RİSKİ
İnternetten yiyecek satın alma şekliniz sosyal konumunuz ve obezite olasılığınızla bağlantılı olabilir mi? İngiltere’de yapılan yeni bir araştırma bunun mümkün olabileceğini gösteriyor. Yeni bir araştırma, internet üzerinden yemek siparişi verenlerin daha düşük gelir düzeyine sahip hanelerden geldiğini ve obezite risklerinin daha yüksek olduğunu ortaya koydu. Uluslararası halk sağlığı dergisi BMJ Public Health’de yayınlanan İngiltere odaklı araştırma, yüksek gelirli hanelerin düşük gelirli hanelere kıyasla internetten yiyecek satın alma olasılığının daha yüksek olduğunu da gösterdi. Araştırmada, paket servis siparişi vermek için yemek dağıtım uygulamalarını kullananlarda obezite riskinin yüzde 84 daha yüksek olduğu belirlendi. Şubat 2019’da başkent Londra ve İngiltere’nin kuzeyindeki 1.500’den fazla haneden alınan COVID-19 salgını öncesi verilere dayanan çalışma, çevrimiçi gıda bulunabilirliğinin sosyal eşitsizliği ve beslenmeyi nasıl etkilediğini inceliyor. Genel olarak, araştırmacılar, katılımcıların yaklaşık yüzde 13’ünün yedi gün boyunca paket servis için sipariş uygulamalarını kullandığını ve katılımcıların yüzde 15’inin dört hafta boyunca çevrimiçi market siparişi verdiğini tespit etti. Yüzde üçten biraz fazlasının ise her iki hizmeti de kullandığı görüldü. Araştırmacılar, en yüksek kategorideki yönetici ve profesyonel işlerden en düşük kategorideki vasıfsız el işçileri, devlet emeklileri ve sosyal yardım alan işsizlere kadar dört kategoriye ayrılan mesleğe dayalı olarak hem geliri hem de sosyal sınıfı inceledi. Çevrimiçi market alışverişleri daha yüksek gelirle ilişkilendirilirken, bu alışverişler ile kişinin mesleği arasında bir ilişki saptanmadı. Meslek bazlı olarak daha düşük gelirli katılımcıların paket servis hizmetlerini kullanma ihtimalinin, daha üst düzey meslek sahiplerine göre iki kat daha fazla olduğu görüldü. Çalışmanın yazarları, “Bu çalışmada gıda alımlarının diyet kalitesi ölçülmedi ancak önceki araştırmalar paket servis uygulaması kullanımının daha düşük diyet kalitesiyle ilişkili olduğunu ve paket servislerden satın alınan gıdaların daha çok enerji veren ve besin açısından fakir olduğunu gösteriyor,” ifadelerini kullandı. COVID-19 sonrası daha fazla araştırmaya ihtiyaç var Leeds Üniversitesi Psikoloji Bölümü Başkanı ve Avrupa Obezite Çalışmaları Derneği eski başkanı Profesör Jason Halford, Euronews’e e-posta yoluyla yaptığı açıklamada, “Çevrimiçi market kullanımının daha yüksek gelirle ilişkili olması ilginç bir bulgu ve bir dizi faktöre işaret ediyor olabilir,” dedi. Bu, pazarlık yapma ihtiyacı duymamayı da içerebilir. Araştırmada yer almayan Halford, “Mesleki sosyal sınıf, obezite ve ‘fast food’ tüketimi arasındaki ilişki kendi başına şaşırtıcı olmasa da [bunu] evlere yapılan çevrimiçi gıda alışverişlerinde bu kadar net görmek ilginç,” diye ekledi. Bununla birlikte, bu sektörün pandemi sonrası geliştiğine dikkat çeken Halford, “Gelirle ilişkinin olmaması, daha çok [sipariş edilen] mutfak türlerine ve teslimatla ilgili ek maliyetlere işaret ediyor olabilir,” dedi. Çalışmada, bazı verilerin kendi beyanlarına dayanması ve hanelerin sosyal konumlarına göre eşit dağılmaması gibi çeşitli kıstaslar bulunuyor. Sonuçlar ayrıca çoğunlukla kentli hanelerden elde edilmiş olup daha geniş bir nüfusa genelleme yapmayı zorlaştırıyor. Euronews’e yapılan açıklamada, çalışmanın gözlemsel olması nedeniyle bulguları neyin yönlendirdiğini belirlemek zor olsa da “market alışverişi ağırlıklı olarak finansal kaynaklara bağlı olabilirken, paket servis satın alma kültür ve sosyal grupla bağlantılı olabilir,” denildi. Araştırmanın başyazarı ve Londra Hijyen ve Tropikal Tıp Okulu’nda (LSHTM) araştırma görevlisi olan Dr. Alexandra Kalbus, “İngiltere genelinde çevrimiçi gıda alışverişi seçeneklerinin çeşitlilik gösterdiği açık ve çevrimiçi gıda seçeneklerinin beslenme kalitesi açısından farklılık gösterdiğini biliyoruz,” diye ekledi. Kalbus, “Maliyet ve bulunabilirliğin, diğer sosyo-kültürel etkilere kıyasla internetten sipariş verme kararlarımızı nasıl etkilediğini hala bilmiyoruz. Çok sayıda işletmenin çevrimiçi yemek siparişi modellerine geçtiği ve [COVID-19] salgından bu yana bu modellerin değişip değişmediğini ya da nasıl değiştiğini belirlemek için daha fazla araştırmaya da…
AVRUPA SENDİKALAR KONFEDARASYONUNA GÖRE 7 AB ÜLKESİ ASGARİ ÜCRET KURALLARINA UYNUYOR
Avrupa Sendikalar Konfederasyonu, çalışanların makul bir maaş almalarını sağlamayı amaçlayan AB yasalarını uygulamakta üye devletlerin ayak sürüdüklerini açıkladı. Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nun (ETUC) yeni araştırmasına göre, yasama dönemine haftalar kala, yedi Avrupa Birliği (AB) ülkesi yeni asgari ücret belirlemeleri için yasal düzenleme yapmaya bile başlamadı. ETUC, önemli bir hayat pahalılığı krizinin ardından Haziran 2022’de kabul edilen yeni AB yasalarının yürürlüğe girmesi için ulusal mevzuata dahil edilmesi gerektiğini, ancak Fransa, İtalya, Portekiz, Kıbrıs, Estonya, Litvanya ve Malta’nın bunu yapmaya bile başlamadığını belirtti. ETUC Konfederal Sekreteri Tea Jarc yaptığı açıklamada, “Çalışan insanlar bu direktifin uygulanması için zaten iki yıl beklediler ve daha fazla bekletilmemeliler;” dedi. “Çoğu ulusal hükümet ayak sürümeyi bırakmalı ve nihayet bu vaatleri gerçeğe dönüştürmelidir,” diye ekledi. ETUC, yasal düzenlemenin yaklaşık 20 milyon işçiye fayda sağlayabileceğini söylüyor, ancak ortalama kazancın bir oranı olarak tanımlanan asgari ücretin sadece iki AB ülkesinde yeterince yüksek olduğuna inanıyor. Haziran 2022’de kanun yapıcılar ve hükümetler tarafından kabul edildiğinde, yeni AB kuralları, hayat pahalılığı konusunda önemli endişelerin yaşandığı bir dönemde “asgari ücretlilerin onurlu bir yaşam sürdürebilmelerini sağlamaya yardımcı olacaklarını” söyleyen Avrupa Komisyonu Üyesi Nicolas Schmit tarafından destek gördü. Toplu pazarlığın yaygın olduğu ancak asgari ücretin olmadığı Danimarka ve İsveç ile ekstra maliyetlerden korkan işletmelerin muhalefetiyle karşılaştı. AB’de brüt asgari ücretler, Bulgaristan’da aylık 477 Euro’dan (17.659 TL) Lüksemburg’da 2571 Euro’ya (95.182 TL) kadar büyük farklılıklar göstermektedir. Nihai kurallar ülkelerin asgari ücrete sahip olmalarını gerektirmiyor, ancak asgari ücrete sahip olanlar, satın alma gücüne atıfta bulunmak gibi sağlam bir belirleme ve güncelleme yöntemine sahip olduklarından emin olmalılar. Avrupa Komisyonu AB yasalarının uygulanmasından sorumludur ve gerekli tedbirleri almayan hükümetleri mahkemeye verebilir. Ancak bu normalde sadece son tarih olan 15 Kasım geçtikten sonra gerçekleşir. Almanya gibi bazı durumlarda hükümet, mevcut yasalar zaten Brüksel normlarına uygun olduğu için harekete geçmesine gerek olmadığını savunmuştur. Avrupa Komisyonu’ndan bir sözcü yorum talebine hemen yanıt vermedi. (Yukarıdaki yazı Euronews sitesinden alınmıştır.) ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
İKİNCİ EL KIYAFET VE TASARRUF
Küresel olarak moda endüstrisi yılda 37 milyon olimpik yüzme havuzunu dolduracak kadar su kullanıyor. “Hızlı modanın” açgözlü bir endüstri olduğu herkesçe biliniyor: işçileri sömürüyor, doğal kaynakları yutuyor ve dünyaya çöp yığınları pompalıyor. Yeni bir çalışma, bunun yerine ikinci el alışveriş yaparak yapabileceğimiz iyiliği ölçüyor. Kâr amacı gütmeyen kuruluş Oxfam’a göre, sadece bir çift eski kot pantolon ve bir tişört satın almak, 20.000 şişe suya eşdeğer bir tasarruf sağlıyor. Kuruluşun bu son analizi, pamuklu bir tişörtün üretilmesi için 5.400 standart 500 ml’lik şişe suya eşdeğer su gerektiğini gösteriyor. Bu da İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) standartlarına göre bir günde 1.600 kişinin su içme ihtiyacını karşılamaya yetiyor. Bir kot pantolonun üretimi için ise 16.000 şişe su gerekiyor ki bu da 4.750 kişinin bir günlük su ihtiyacını karşılamaya yetecek bir miktar. Oxfam’ın perakende direktörü Lorna Fallon “Bu istatistiklerden açıkça görülüyor ki moda içinde boğuluyoruz,” dedi. “İklim değişikliği nedeniyle dünyanın tatlı su sıkıntısı çektiği göz önüne alındığında, gardıroplarımızı ikinci el alımlarla harmanlarsak, giysi üretiminin su yoğun maliyeti hayati ölçüde azaltılabilir.” Moda endüstrisi neden bu kadar çok su kullanıyor? Moda, doğal liflerin (özellikle pamuk) yetiştirilmesinden kumaşların boyanmasına ve giysilerin yıkanmasına kadar tedarik zinciri boyunca susuzluk çeken bir sektör. Oxfam, İngiltere kullanılan giysilerin toplam su ayak izinin yılda sekiz milyar metreküpe eşit olduğunu belirtiyor. Bu da tüm İngiltere nüfusunun iki yıllık su tüketimini karşılamaya yetiyor. Küresel olarak, moda endüstrisi tarafından yılda 93 milyar metreküp su kullanılıyor- ki bu miktar, 37 milyon olimpik yüzme havuzunu doldurmaya yetiyor. Bu muazzam miktara rağmen, şeffaflıkla ilgili büyük bir sorun da var. Kâr amacı gütmeyen Planet Tracker’ın yakın tarihli bir raporuna göre, moda markalarının büyük çoğunluğu (yüzde 90’ı) belgelerinde suyla ilgili riskleri açıklamıyor. İkinci El Eylül kampanyası Oxfam’ın İkinci El Eylül kampanyası, 2019 yılından bu yana insanları hayır kurumlarından alışveriş yaparak ve kıyafetlerini bağışlayarak kıyafetlerin ömrünü uzatmaya teşvik ediyor. Fallon, “Giysilerimizi yeniden dolaşıma sokarak- ikinci el satın alarak, giyerek ve bağışlayarak- yeni giysilere olan talebi azaltmaya yardımcı olabiliriz,” diye açıkladı. “Bu da gezegenimize verilen zararın azaltılmasına yardımcı olabilir.” İngiliz TV sunucusu ve aktris Cat Deeley bu yılki kampanyanın başını çekiyor ve kendisi söz konusu uygulamanın büyük bir savunucusu. “Dünyanın neresine gidersem gideyim, her zaman bir hayır kurumu bulurum ve en muhteşem, önceden kullanılmış parçaları bulmak için hazine avına çıkarım,” diyen Deeley, sözlerini şöyle sürdürdü: “İkinci el alışverişte, kimsede olmayan, tamamen benzersiz, kişiselleştirebileceğiniz ve paranın iyi bir amaca gittiğini ve bu kıyafetlere ikinci bir yaşam şansı verdiğinizi bilerek, giymekten gerçekten keyif alacağım bir şey bulmayı seviyorum.” Deeley’in sözleri ile “ikinci elin kesinlikle ikinci en iyi anlamına gelmediğini” kanıtlayan Oxfam, ikinci el online pazar yeri Vinted ile ortaklaşa olarak 12 Eylül’de Londra Moda Haftası’nda bazı güzel ikinci el parçalarla podyuma çıktı. (Yukarıdaki yazı Euronews sitesinden alınmıştır.) ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
TÜRKİYE’DE KAYIT DIŞI ÇALIŞAN KADINLAR ERKEKLERDEN FAZLA
Kadınların kayıt dışı tarım istihdamındaki oranı yüzde 96,5 olarak hesaplanırken, erkeklerin bu alandaki oranı yüzde 76 oldu. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) sözleşmesiz, yasal korumasız veya sosyal güvencesiz çalışma olarak da bilinen “kayıt dışı çalışma” veri setine göre, Türkiye’de kadınlar erkeklere göre daha fazla kayıt dışı olarak istihdam ediliyor. Toplamda kayıt dışı çalışan kadınların oranı yüzde 34,4 olurken, erkeklerin genel kayıt dışı çalışma oranı ise 23,8 olarak kaydedildi. ILO veri setine göre, Türkiye’de yüzde 27,3 oranında kayıt dışı istihdam oranı bulunuyor. Tarım içi istihdamda yüzde 84,5 olduğu hesaplanan Türkiye’deki kayıt dışı çalışma oranı, tarım dışı istihdamda ise yüzde 17,3 olarak kaydedildi. Kadınların tarım içi istihdamdaki oranı yüzde 96,5 olarak hesaplanırken, erkeklerin bu alandaki oranı yüzde 76 oldu. Tarım dışı sektörlerde kadınların kayıt dışı çalışma oranı yüzde 20 olurken, erkeklerin ise kayıt dışılık oranı yüzde 16 olarak hesaplandı En yüksek kayıt dışı oranı tarımda yüzde 84,5 olarak görülürken, ikinci en yüksek oran hizmet sektöründe görüldü. Bu sektördeki kayıt dışı çalışma oranı yüzde 17,5 olarak kaydedilirken, onun ardından gelen sanayi alanında ise kayıt dışı istihdam oranı 16,9 olarak belirlendi. Türkiye’nin 2022’de yüzde 28 olan kayıt dışı oranının son bir yılda yüzde 0,7 düşüş kaydettiği görülüyor. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) 2004 verilerine bakıldığında ise Türkiye’nin son 20 yılda kayıt dışı istihdam oranının yüzde 50,14’ten yaklaşık 45 düştüğü hesaplanıyor. Bu verilere bakıldığında Türkiye’de 2004 yılında tarımda yüzde 89,9, tarım dışında yüzde 33,8, sanayi alanında 37,2, hizmet sektöründe 31,9 kayıt dışı istihdam olduğu görülüyor. Avrupa’da rakamlar nasıl? ILO’nun 2023 verilerinde küresel işgücünün yüzde 58’i kayıt dışı istihdamda yer alıyor. Tarım dışı sektörlerdeki kayıtsız çalışmada ise küresel rakam yüzde 50 olarak öne çıkıyor. ILO’nun veri setindeki 2023 rakamlarına göre ise Avrupa kıtasında en yüksek kayıt dışı istihdamda yüzde 52,7 ile Moldova başı çekiyor. Moldova’nın bu oranı 2022 yılında ise yüzde 56,4 olarak kayıtlara geçmişti. İkinci sırada Doğu Avrupa ülkesi olarak listelenen Bosna-Hersek ise 19.9 kayıt dışı oranıyla kıtadaki ikinci yüksek orana sahip ülke konumunda bulunuyor. Avrupa Birliği (AB) ülkeleri arasında ise 2022 yılında en yüksek kayıt dışı çalışma oranında Polonya yüzde 9,8 oranıyla başı çekerken, Portekiz yüzde 4,6 kayıt dışı oranıyla ile ikinci sırada yer alıyor. Onu ise Yunanistan yüzde 4,5 ile takip ediyor. 2021 verilerine göre ise Macaristan, bu döneme ait yüzde 17,8 kayıt dışı oranıyla ilk sırada yer alıyordu. (Yukarıdaki yazı Euronews sitesinden alınmıştır.) ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
KASIM AYI İNŞAAT MALİYET ENDEKSİ
İnşaat maliyet fiyatları, kira ve konut fiyatları günümüzün en güncel konularından sadece biridir. Çünkü astronomik seviyelere gelen kira ücretler ve ev bulmakta zorlanan büyük kesim, inşaat maliyet endeksinden etkilenen ve geleceğe dönük plan ve program yapamayan vatandaşlarımızın en büyük problemi durumuna gelmiştir. İçinde bulunduğumuz ekonomik koşullarda konut sorunu giderek barınma sorunu yönüne doğru evirilmektedir. Maslow’un ihtiyaç teorisinde belirttiği gibi barınma insanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için en temel ihtiyaçlarından biridir. Ülkemizde konut ve kiralık ev sorununun en büyük nedeni, geçtiğimiz yıl 6 şubatta yaşadığımız ve yüzyılın felaketi olarak adlandırılan (Allah tekrarını göstermesin) Kahramanmaraş merkezli 11 ilimizi etkileyen deprem felaketidir. Yüzbinlerce vatandaşımız evsiz kalmış, hükümet tarafından konteynerlere yerleştirilmiş, vatandaşlarımızdan bir kısmı başka şehirlere göç etmek zorunda kalmıştır. Böylesine büyük ve acı bir felaketin yaşanması doğal olarak ekonomiyi olumsuz şekilde etkilemiş hatta 2023 yılında 1,1 trilyon TL lik ek bütçe yapılmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla konut ve kiralık ev sorununun en büyük sebebi yaşadığımız bu deprem felaketidir. Bunun dışında ülkemize gelen ve sayıları milyonlarca ifade edilen sığınmacılar,400.000 dolar karşılığı gayrimenkul alan yabancılara vatandaşlık verilmesi, yüksek enflasyon nedeniyle inşaat malzeme fiyatlarının artması, Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle ülkemize özellikle güney illerimize gelen yabancılar, geçen yıl Avrupa’da yaşanan gaz sıkıntısı nedeniyle ülkemizde ikamet etmeyi tercih eden Ruslar, Ukraynalılar, depremden sonra tüm Türkiye’de hız kazanan kentsel dönüşüm projeleri gibi sebeplerdir. Kentsel dönüşümden bahsetmişken hükûmet, İstanbul’a özel bir yapılaşma sürecinin başlayacağını, bu konuda çalışma yapıldığını ifade etmiştir. İstanbul’un olası bir depremde yaşayacağı olumsuzluklar aşikardır ama ülke genelinde önlem alınması gerekir. Bu konuda TOKİ’nin yarısı bizden kampanyası ödeme gücü olan vatandaşlarımız için bir fırsattır. Ancak yüksek seyreden enflasyon nedeniyle ödeme güçlüğü iyice artmıştır. Çünkü kalite, yapılacak inşaat süresi vd. yönünden en ideali TOKİ tarafından yapılmaktadır. Kiraların geçen yıl hükümet tarafından %25 artırım oranı ile sınırlandırılması da fiyatların yükselmesinde, ev sahiplerinin ketum davranmasında başka bir faktördür. Çünkü %25 günümüzde komik bir orandır ve bu oran en azından enflasyon verilerine göre belirlenseydi bu kadar istenmeyen olay belki yaşanmayabilirdi. Ancak temmuz ayından itibaren bu yanlış düzeltilmiş ve kira artışlarının 12 aylık ortalama enflasyon oranında hesaplanmasını karara bağlamıştır. Bir emekli yıllarca gece gündüz çalışarak bir ev almış ve kiraya vermiş ise doğal olarak rayiç bedeli isteyecektir. Emekli maaşı ile geçinmesi mümkün değildir. Ancak bu kural birkaç tane evi olan kimseler için geçerlidir. Ayrıca sadece İstanbul’da yaklaşık 800.000 tane boş dairenin bulunduğu yazılı ve görsel basında ifade edilmektedir. Öncelikle bunun çözümü aranmalıdır. Konumuza dönecek olursak inşaat maliyetleri yaşadığımız yüksek enflasyon nedeniyle artmasından dolayı konut fiyatları da yükselme eğilimindedir. Önümüzdeki süreçte maliye ve hazine bakanımız Sn. Mehmet Şimşek’in de belirttiği gibi enflasyon da normal seyredeceği gerçeği de baz alındığında dahi inşaat malzeme fiyatları da artacağından konut fiyatlarının da artacağını söylemek abartı olmaz. Çünkü konut sıkıntısı devam etmektedir ve arz ve talep kanununa göre konut arzının çoğalması gerekir. Yaşadığımız depremden önce hükümet 500000 konut projesini uygulamaya koymuştu ama deprem nedeniyle ertelenmek zorunda kaldı. Diğer taraftan nüfus artışı da konut sorununun diğer bir parçasıdır. Kooperatifçiliğin tekrar gündeme gelmesi konut sorununu kısmen de olsa çözecektir.1980 li yılları hatırlayalım. Merhum Turgut Özal döneminde yurdun dört bir yanında yaygınlaşan kooperatifler sayesinde tüm gelir gruplarından birçok vatandaşımız ev sahibi olmuştu o dönemde enflasyon bu kadar yüksek değildi ve nüfus bu kadar yoğun değildi ama günümüz koşullarına göre bir sistem geliştirilebilir. Kooperatifler kâr amacı gütmediğinden maliyet…
2022 GİRİŞİM ÖZELLİKLERİNE GÖRE ULUSLARARASI HİZMET TİCARETİ İSTATİSTİKLERİ
Enflasyon halk arasında bilindiği gibi hayat pahalılığı anlamına gelmemektedir. Genel olarak fiyatların yükselmesi, alım gücünün azalması anlamında kullanılır ve birkaç çeşidi vardır. Tüketici fiyat enflasyonu, üretici fiyat enflasyonu (talep enflasyonu, arz enflasyonu) en çok karşımıza çıkan çeşitleridir. Bunun dışında bir de hizmet üretici fiyat enflasyonundan söz edebiliriz. Ülkemizde hizmet üreten işletmelerin hizmet verenlere ödedikleri ücretler de doğal olarak artmaktadır. İşte bu tür yükselişler hizmet enflasyonu olarak adlandırılır. Örneğin bir doktor hastalarına hizmet verir, bir avukat müvekkilinin işi için çalışır, bir muhasebeci şirketler için hizmet verir. Bunun dışında oteller, hastaneler, ulaşım hizmetleri, yazılım firmaları da hizmet işletmesi kategorisindedir. Milli gelir, belli bir zaman içinde ülkede üretilen mal ve hizmetler toplamı olarak tanımlandığını düşünürsek hizmet işletmelerinin de ülke kalkınmasına katkı sağladıkları ortadadır. Aynı şekilde dış ticaret açığı ithalat ve ihracat arasındaki farktır ama buna yabancı ülkelere yapılan hizmet rakamları eklendiğinde cari açık olarak tanımlanır. Hizmet enflasyonunu belirleyen en önemli etken ülkedeki çalışanlara ödenen ücretlerdir. Asgari ücret ne kadar yüksek olursa hizmet enflasyonu da o kadar yüksek olacaktır. Çünkü asgari ücret arttırıldığı zaman diğer çalışanların ücretleri de yaklaşık aynı oranda artmaktadır. Enflasyonu yükselten şu anda bir sebep de iç talep etkeni olduğu görülüyor. Yukarıda kısaca bahsetmeye çalıştığım gibi talep enflasyonu ile karşı karşıyayız. En basit ifade ile” nasıl olsa zam gelecek paramın yettiği kadar ihtiyacım olmasa da satın alayım” düşüncesi ile oluşan talep arz ve talep kanununa göre fiyatları yükseltmektedir. Tabi bu arada gereksiz yere fiyatları yükseltenleri de unutmamak gerekir. Örneğin 10 TL ye alınan bir ürün 12 TL ye satılırken 10 TL ye alamayacağım için fiyatını 15 TL ye yükseltmek ticari etik kurallarına aykırıdır. Asgari ücrete ve emekli maaşlarına zam yapıldığı günümüzde Pazar ve marketlerde fiyat artışlarının yaşandığını hatta bir gecede 700 ürünün fiyatının değiştiğini yazılı ve görsel basından bir süre önce izledik ve zam oranları da %20 ile 30 arasında değişmektedir. Hâlbuki hizmet işletmeleri haricindeki faaliyetlerde yapılan maaş ve ücret zamları üretimi en fazla %4-5 oranında etkilemektedir. Bunların kontrolü mutlaka yapılmaktadır ama demek ki denetimlerin arttırılması gerekmektedir. Ülkemizde hizmet üretimi yapan işletmelerde üretim maliyetinin en önemli faktörü hizmet maliyetleridir. İşsizlik oranının %10 olduğu günümüzde özellikle hizmet işletmelerinde elemen sıkıntısı olduğu bir gerçektir. Örneğin otel hastane işletmeleri, doktor, avukat, mali müşavir ticaretten ziyade hizmet üretimi ile iştigal eder. Bu tür işletmelerde işe göre eleman bulmak oldukça güçtür ve istikralı bir süreç öne çıkacaktır. Yukarıda kısaca değindiğim gibi enflasyonu yükselten bir faktör olan iç talebi azaltarak arz ve talep kanununa göre arz fazlası oluşturarak fiyatların düşmesini olmasa da artışların önünü kesmek için uzun bir süreden bu yana uygulana sıkı para politikası bir müddet daha uygulanacaktır ve hatta enflasyonun tek haneye düşünceye kadar devam edeceği ifade edilmektedir. Halkın büyük bir çoğunluğunun bırakın harcamayı beslenme için bile bütçesi yeterli değildir. Bunun yanında hizmet işletmelerinin önemli bir payı olan otellerde sezonun sona ermesi nedeniyle işçi çıkarmalar başlamıştır. Ancak hizmet işletmelerinin diğer sektörlerinde farklı sonuçlar oluşacağı için hizmet enflasyonunun da düşürülmesi zor gözüküyor. Ülkemize gelen ve sayıları 10 milyonun üstünde tahmin edilen sığınmacıların kayıt dışı ve düşük ücretle her türlü işlerde çalıştırılması da önemli bir konudur. 2022 yılı girişim özelliklerine göre uluslararası hizmet ticareti istatistikleri geçtiğimiz günlerde TÜİK tarafından yayınlandı. Bilgiler aşağıdaki gibidir. Hizmet ihracatının %64,4’ünü, hizmet ithalatının %56,3’ünü büyük ölçekli girişimler yaptı Uluslararası hizmet ticareti istatistikleri (seyahat…
KASIM AYI KÜMES HAYVANCILIĞI ÜRETİMİ
Bir tarım ülkesi olan ülkemizde maalesef hayvancılık sektörü istenen düzeyde değil ve sorunlar her geçen gün artmaya devam ediyor. Yüksek enflasyondan etkilenerek küçülme eğilimine giren hayvancılık sektörünün zayıflaması nedeniyle süt ve süt ürünleri üretimi ve kümes hayvancılığı üretimi de yüksek maliyetlere maruz kaldığı için olumsuz yönde etkilenmektedir. Öncelikle yem fiyatlarının yükselmesi, meraların azalması, köyden kente göç nedeniyle hayvancılık ülkemizde gelecek süreç için önlem alınması gereken konular arasındadır. Yazılı ve görsel basından öğrendiğime göre et ithalatı tekrar gündeme alınmış. Yüksek fiyatlarla rekabet edebilmek için başta hububat ürünleri olmak üzere canlı hayvan için hemen ithalat çözümmüş gibi bir yol izliyoruz. Paramızın yurt dışına gitmesi bir yana dış ticaret açığımız da yükselmiş oluyor. Hayvancılık deyince akla doğal olarak et, süt ve yumurta geliyor. İçinde bulunduğumuz dönemde hepsinin de fiyatı el yakıyor ve hepsine de sık sık zam geliyor. Ekonomik darboğazda olan birçok aile, çocuğuna süt ve yumurta veremiyor. Daha da ötesi geçen yıl depremde enkazdan çıkan bir çocuğun et yemeği istemesi, karne hediyesi olarak da başka bir öğrencinin et istemesi fazla yoruma neden bırakmıyor. Hayvancılık, genel olarak bakıldığında son derece zor ve birçok fedakârlık gereken sektörlerden biridir. Genellikle köylerde olmak üzere hayvancılık üretimi ile iştigal eden girişimciler tüm aile bireyleriyle birlikte, gece gündüz demeden çalışmak zorundadır. Kümes hayvanları ve yumurta üreticiliği büyük baş hayvancılığa göre biraz daha kolay olmasına rağmen sektör her geçen gün küçülmeye gitmektedir. Yüksek enflasyonun etkisiyle artan maliyetleri, başta yem fiyatları olmak üzere yaşanan fiyat artışları üretim maliyetlerini olumsuz etkilemesinden dolayı birçok üretici çözümü hayvan kesiminde aramakta ve doğal olarak üretim azalmaktadır. Gıda sektöründe olduğu gibi süt ve kümes hayvanları, yumurtada üretim fiyatı ile market raflarındaki fiyat arasında kat be kat farklılıklar gözlenmektedir. Dolayışıyla yumurta üreticileri kazanç sağlayamamakta, halkımız da son derece pahalı satın almak durumunda kalmaktadır. Tarımda olduğu gibi kümes hayvancılığı ile uğraşan girişimciler, kazanç elde edemedikleri için işlerinden vazgeçme eğilimindedir. Bunların birçoğu kesime gittiğinden dolayı yumurta üretimi de azalmış, fiyatları da sürekli olarak yükselmiştir. Kasım ayında da aşağıda TÜİK ndan aldığım bilgilere göre gene artıştadır. Dolayısıyla kümes hayvancılığı sektörü her geçen gün kaybetmektedir. Tarım ve hayvancılığı gelişmesi için bu iki sektöre verilen destekler arttırılmalı, yeni yapılacak girişimler için kredi desteği arttırılmalıdır. Hayvancılık, genel olarak köylerde yapıldığı için veteriner kontrolü çok zor hatta imkansızdır. Hayvanların hastalıklarına çözüm, aşılar gibi problemler hayvan sahipleri tarafından ilkel yöntemlerle yapılmaktadır. Olaya bu bağlamda baktığımızda her köye bir veteriner, bir ziraat mühendisi veya teknikeri atanmalı, bu sayede sektörün problemlerine yerinde çözüm aranmalıdır. Fakat bütçe açığı verdiğimiz ve tasarruf tedbirlerinin gündemde olduğu bir ortamda son derece zor bir konudur. Doğal olarak devlet bütçesinin yeterli olması zorunluluktur. Tavuk eti ve yumurtası insanların alması gereken besin maddelerinin temelinde yer almaktadır. Protein bakımından zengin olduğu için bazı hastaların da şifa kaynağı olduğu (diyaliz hastası olduğum için biliyorum.) özellikle çocukların olmazsa olmaz besinlerinden biridir. Ancak içinde bulunduğumuz ekonomik kriz döneminde bir taraftan gelirlerin azlığı diğer taraftan fiyatların sürekli olarak yükselmesi öncelikle emekliler, dar ve sabit gelirliler olmak üzere birçok aile yoksullaştığından dolayı ulaşılması son derece zor bir hal almıştır. Daha da ötesi bazı aileler ekonomik zorluklardan dolayı çocuklarına bile yedirmekte zorlanmaktadır. Yumurtada yapılan ağırlık hileleri de yazılı ve görsel basında izlenmektedir. Enflasyon dönemine girmeden önce öncelikle öğrenciler olmak üzere tavuk bazlı yiyecekler (tavuk döner) en ucuz formüllerden biri idi. Günümüzde…
KASIM AYI HİZMET ÜRETİM ENDEKSİ
Enflasyon halk arasında bilindiği gibi hayat pahalılığı anlamına gelmemektedir. Genel olarak fiyatların yükselmesi, alım gücünün azalması anlamında kullanılır ve birkaç çeşidi vardır. Tüketici fiyat enflasyonu, üretici fiyat enflasyonu (talep enflasyonu, arz enflasyonu) en çok karşımıza çıkan çeşitleridir. Bunun dışında bir de hizmet üretici fiyat enflasyonundan söz edebiliriz. Ülkemizde hizmet üreten işletmelerin hizmet verenlere ödedikleri ücretler de doğal olarak artmaktadır. İşte bu tür yükselişler hizmet enflasyonu olarak adlandırılır. Örneğin bir doktor hastalarına hizmet verir, bir avukat müvekkilinin işi için çalışır, bir muhasebeci şirketler için hizmet verir. Bunun dışında oteller, hastaneler, ulaşım hizmetleri, yazılım firmaları da hizmet işletmesi kategorisindedir. Milli gelir, belli bir zaman içinde ülkede üretilen mal ve hizmetler toplamı olarak tanımlandığını düşünürsek hizmet işletmelerinin de ülke kalkınmasına katkı sağladıkları ortadadır. Aynı şekilde dış ticaret açığı ithalat ve ihracat arasındaki farktır ama buna yabancı ülkelere yapılan hizmet rakamları eklendiğinde cari açık olarak tanımlanır. Hizmet enflasyonunu belirleyen en önemli etken ülkedeki çalışanlara ödenen ücretlerdir. Asgari ücret ne kadar yüksek olursa hizmet enflasyonu da o kadar yüksek olacaktır. Çünkü asgari ücret arttırıldığı zaman diğer çalışanların ücretleri de yaklaşık aynı oranda artmaktadır. Enflasyonu yükselten şu anda bir sebep de iç talep etkeni olduğu görülüyor. Yukarıda kısaca bahsetmeye çalıştığım gibi talep enflasyonu ile karşı karşıyayız. En basit ifade ile” nasıl olsa zam gelecek paramın yettiği kadar ihtiyacım olmasa da satın alayım” düşüncesi ile oluşan talep arz ve talep kanununa göre fiyatları yükseltmektedir. Tabi bu arada gereksiz yere fiyatları yükseltenleri de unutmamak gerekir. Örneğin 10 TL ye alınan bir ürün 12 TL ye satılırken 10 TL ye alamayacağım için fiyatını 15 TL ye yükseltmek ticari etik kurallarına aykırıdır. Asgari ücrete ve emekli maaşlarına zam yapıldığı günümüzde Pazar ve marketlerde fiyat artışlarının yaşandığını hatta bir gecede 700 ürünün fiyatının değiştiğini yazılı ve görsel basından bir süre önce izledik ve zam oranları da %20 ile 30 arasında değişmektedir. Hâlbuki hizmet işletmeleri haricindeki faaliyetlerde yapılan maaş ve ücret zamları üretimi en fazla %4-5 oranında etkilemektedir. Bunların kontrolü mutlaka yapılmaktadır ama demek ki denetimlerin arttırılması gerekmektedir. Ülkemizde hizmet üretimi yapan işletmelerde üretim maliyetinin en önemli faktörü hizmet maliyetleridir. İşsizlik oranının %10 olduğu günümüzde özellikle hizmet işletmelerinde elemen sıkıntısı olduğu bir gerçektir. Örneğin otel hastane işletmeleri, doktor, avukat, mali müşavir ticaretten ziyade hizmet üretimi ile iştigal eder. Bu tür işletmelerde işe göre eleman bulmak oldukça güçtür ve istikralı bir süreç öne çıkacaktır. Yukarıda kısaca değindiğim gibi enflasyonu yükselten bir faktör olan iç talebi azaltarak arz ve talep kanununa göre arz fazlası oluşturarak fiyatların düşmesini olmasa da artışların önünü kesmek için uzun bir süreden bu yana uygulana sıkı para politikası bir müddet daha uygulanacaktır ve hatta enflasyonun tek haneye düşünceye kadar devam edeceği ifade edilmektedir. Halkın büyük bir çoğunluğunun bırakın harcamayı beslenme için bile bütçesi yeterli değildir. Bunun yanında hizmet işletmelerinin önemli bir payı olan otellerde sezonun sona ermesi nedeniyle işçi çıkarmalar başlamıştır. Ancak hizmet işletmelerinin diğer sektörlerinde farklı sonuçlar oluşacağı için hizmet enflasyonunun da düşürülmesi zor gözüküyor. Ülkemize gelen ve sayıları 10 milyonun üstünde tahmin edilen sığınmacıların kayıt dışı ve düşük ücretle her türlü işlerde çalıştırılması da önemli bir konudur. TÜİK ten aldığı kasım ayı hizmet üretim endeksi bilgileri aşağıdaki gibidir. Hizmet üretim endeksi yıllık %0,9 arttı Hizmet üretim endeksi (2021=100) 2024 yılı Kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %0,9…
KASIM AYI ÜCRETLİ ÇALIŞAN İSTATİSTİKLERİ
Bir ülkenin ekonomide güven sağlamasının en önemli koşullarından biri de işsizliğin azalması, istihdamın çoğalmasıdır. Bu anlamda devlet yatırım programları, iş alanları açmayı hedefler. Ülkedeki çalışan sayısı arttıkça refah düzeyinin yükseldiği anlamı çıkacaktır. Çalışan kesim gelir elde edeceği için harcamaları da doğal olarak artacak, ekonomi canlanacak, devletin vergi gelirleri de yükselecektir. Ancak işgücü hesaplamaları yapılırken çalışabilecek nüfus baz alınır ve bu kesim 15-64 yaş arası çalışan nüfus olarak tanımlanır. Çalışan nüfusta ise en önemli faktör üretime katılımdır. Yani ne kadar fazla kişi üretim birimlerinde çalışırsa ülkede o kadar çok üretim yapılıyor demektir. Üretime katılım sadece işçilik olarak değil, üretim sürecini hızlandırabilecek, seri üretimi arttıracak, otomasyona katkı sağlayacak girişimler de üretime katılımdır. Örneğin üretim sürecini hızlandıracak, süreci sistematik şekle sokabilecek bir bilgisayar programı da üretimin içindedir. Ülkemizde ücretli çalışan sayısı oldukça fazladır ve çalışan nüfusun %40 kadarının asgari ücretle çalıştığı tahmin edilmektedir. Diğer yandan yaklaşık üç yıldan bu yana devam eden yüksek enflasyon nedeniyle asgari ücret, normal ücret durumuna gelmiştir. Ayrıca asgari ücret ve özellikle en düşük emekli maaşları çoğunlukla açlık sınırının altında kalmaktadır. Dolayısıyla halkımızın büyük çoğunluğu yoksullaşmakta, alım gücü sürekli azalmaktadır. Verilen zamlar ise çok kısa sürede enflasyona yenik düşmektedir. Ülkemizde ücretli çalışanların, gelir vergisinden daha çok vergi verdiklerini hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla milli gelire katkı sağlayan kesim daha çok ücretli çalışanlardır. Bunun yanında en çok ekonomik anlamda ezilen kesim öncelikle dar ve sabit gelirlilerdir. Ve bunların büyük çoğunluğu açlık sınırının altında gelir elde etmektedir. Ekonomide tasarruf tedbirlerinin gündemde olduğu içinde bulunduğumuz dönemde kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınması tedbirlerin en önemli konulardan biridir. Bazı işletmeler çalışanlarını aldıkları ücretten değil, asgari ücretten veya hiç kayda girmeden çalıştırdıkları bilinen bir gerçektir. Özellikle dışardan gelen mülteciler asgari ücretten daha az ücretle çalışmakta ve bu durum kendi vatandaşlarımızın işsiz kalmasına, devletin vergi kaybetmesine yol açmaktadır. Bir diğer konu da ülkemizde enflasyonun yüksek seyretmesine rağmen vergi dilimlerinin aynı oranda yükseltilmemesidir. Bordroya tabi çalışanlar özellikle yılın ikinci yarısında ücretlerinden fedakârlık yapmakta son üç ayda ise %30-35 civarında maaşları azalmaktadır. Yıllardır devam eden bu sorun bir an önce çözümlenmeli, ücretlilerin sıkıntıları giderilmelidir. Türkiye’de %1 lik kesim milli gelirin %40 oranına sahip olduğu bir gerçektir ve bunun adı tam anlamıyla gelir adaletsizliğidir. Gelir adaletsizliği olduğu için enflasyon oranları da her %20 lik kesim için farklı gelişmektedir. Serbest çalışan iş insanlarından bazıları kendinin, eşinin hatta çocuklarının arabasını şirkete kaydederek masraflarını gider kalemlerinin içine atıp vergi tasarrufu sağlamaktadır. Ücretlilerin ise böyle bir işlemi yapmaları mümkün olmadığı gibi maaşlarını alırken vergilerini tam olarak ödemektedir. İşsizliğin önlenebilmesi, devlet yatırımlarının ve özel sektör girişimlerinin artması ile mümkündür. Gençlere veya gelecek nesille iş alanları açmak, onlara çalışma alanı oluşturmak devletin en önemli görevlerinden biridir. Ülkemizde üniversite mezunlarının işsiz kaldığı; tamircilik, çöpçülük gibi işlerde çalıştığını yazılı ve görsel basından izlemekteyiz. Üniversitelerin çoğalması, ülkede eğitim seviyesinin yükselmesi ekonomik kalkınma için elbette önemlidir. Ancak yüksek öğretimden mezun olanlara iş alanı açılmadığı sürece üniversite bitirmenin önemi ortadan kalkmaktadır. Yaşadığımız ekonomik koşulların maalesef olumsuz olması yüzünden birçok gencimiz, daha üniversite öğrencisi iken yurt dışına gitmenin formüllerini aramaktadır. Amaçları ekonomik olarak daha uygun işlerde çalışmak, daha rahat bir yaşam koşulları içine girebilmektir. Hâlbuki ülkemizde yatırım yapılması durumunda beyin göçü ortadan kalkacaktır. Yukarıda açıklamaya çalıştığım ücretlilerin konumu ve geleceğe ilişkin beklentileri öncelikle devletin sonra da özel sektörün girişimleri ile mümkün olacaktır. Bu…
ÜLKE PSİKOLOJİMİZ
İçinde bulunduğumuz ve çıkmaya gayret gösterdiğimiz ekonomik koşullarda halkımızın büyük bir kısmının psikolojisi bozuldu ve psikologlara olan ihtiyacımız her geçen gün çoğalmaya başladı. Hepimizin sinir katsayısı yükseldi ve en küçük olaylara dahi katlanmamız zorlaştı ve birbirimize karşı sinir ve stresle konuşmaya, tartışmaya başladık. Sokakta, caddede, pazarda, markette, toplu taşım araçlarında kısaca her yerde şöyle bir baktığımız zaman güler yüzlü vatandaşlarımıza hasret kalmaya başladık. Herkes asık suratlı, düşünceli, dalgın bir seyir izlemekte ve belli ki insanlar başta ekonomi olmak üzere diğer problemlerine odaklanmış durumda ve etrafı ile ilgilenecek durumda değil. Mutfakta tencere nasıl kaynayacak, ev kirası nasıl ödenecek, çocuğun okul taksiti nasıl karşılanacak hatta beslenme çantasına ne konulacak, işyerimden çıkarılabilme ihtimali, iş bulma hayali, yaptığı iş görüşmelerden olumlu sonuç gelecek mi gibi sorunlardan başını kaldıramıyor ve sürekli düşünceli bir halde hayatlarına devam etmeye çalışıyor. Bunun yanında belirli bir kesim de borsa düşütü mü yükseldi mi? Dolar ne zaman yükselecek, mevduat faizinden ne kadar alacağım vd. gibi pozitif gelişmeleri bekliyor ve dikkatle takip ediyor. Ülkemizde çalışan nüfusun yaklaşık %40 kadarı asgari ücretle çalışıyor ve asgari ücretin normal ücret haline geldiği bir gerçek. Buna bir de 16 milyon emekli sayısı eklendiğinde genel nüfusun yaklaşık yarısı açlık sınırında veya altında geçinmeye çalışıyor. Ve her dönem enflasyon altında ezilen, alım gücü sürekli düşen, hayat pahalılığını en çok hisseden kesim emekli ve asgari ücretliler olmuştur. Bu bağlamda baktığımızda insanlarımızın psikolojisi de bozulmuş, son derece sinirli bir toplum hakine gelmiş durumdayız. Örneğin trafikte bir dakika ile beklemek insanlara zor geliyor ve en basit hata veya gecikmelerden dolayı gereksiz şekilde tartışmalara tanık oluyoruz. Herkesin sinirleri bozuk veya tartışmaya da hazır durumda sanki. Ülkemizde geçen yıl verilen rakamlara göre yaklaşık 800000 üniversite öğrencimiz ekonomik koşulların yetersizliği nedeniyle okullarını bırakıp memleketlerine dönmek zorunda kalmış. Bu, ülkemiz için son derece önemli ve çözülmesi gereken bir sorundur ve ivedilikle çözülmesi gerekir. Söz konusu gençlerimiz ilerideki süreçlerde ekonomiye katkıda bulunacakları aşikardır ve bunların eğitim ve öğretim kadrolarına geri dönüşümü sağlanmalıdır. En başta barınma sorunu, beslenme, eğitim enflasyonunun yüksekliği bu çocukların okullarından uzaklaşmasına sebep olmuştur ve bu çocukların da psikolojilerinin bozulmasının normal olduğu abartı değildir. Psikolojik tedaviye gelince, eskiden anormal karşılanmaktaydı ama psikoloğa gitmek günümüzde son drece normal karşılanmaktadır ve doğal olanı da budur. Çünkü hiçbir bilim dalı boşuna doğmamıştır ve hepsi insanlığa hizmet içindir ve her geçen gün her bilim dalı gelişmekte ve insanlığa hizmete devam etmektedir. Ülkemiz, yapılan araştırmalarda dünyanın en sinirli ikinci ülkesi konumundadır. Karar gazetesinin haberine göre; Gallup’un “Global Emotions” raporuna göre Türkiye, dünyanın en sinirli ikinci ülkesi olarak belirlendi. 100 ülke arasında yapılan araştırmada Türkiye, yüzde 48 ile en yüksek sinirlilik oranına sahip ülkeler arasında yer aldı. Rapor, Türkiye’deki yüksek enflasyon ve otoriterleşen yönetimin öfke düzeyini artırdığını ortaya koydu. Dünya çapında yapılan bir araştırmaya göre Türkiye, dünyanın en sinirli ikinci ülkesi oldu. Gallup’un “Global Emotions” raporunda, Türkiye’de yaşayanların yüzde 48’inin sık sık öfke duyduğu belirtildi. Rapor, bu durumun nedenleri arasında yüksek enflasyon, ekonomik sıkıntılar ve otoriterleşen yönetimi gösterdi. Öte yandan, El Salvador ise dünyanın en mutlu ülkesi seçildi. Türkiye, yüzde 48 ile dünyanın en sinirli ikinci ülkesi olurken; Avrupa’nın ise birincisi oldu. Listede üçüncü sırada Ermenistan yer alırken, Irak, Afganistan, Ürdün, Mali ve Sierra Leone ise bu ülkeleri takip etti. Gallup’un Türkiye hakkındaki değerlendirmesinde, “Ukrayna’daki savaştan önce bile yüksek enflasyonla…
EKONOMİDE GÖRÜNÜM
Yaklaşık üç yıldan bu yana devam eden yüksek enflasyonla mücadele devam ediyor. Sıkılaştırılmış para politikası, yüksek faiz, döviz kurlarının yatay seyretmesi, artan vergiler vd. olduğu halde enflasyon neden düşmüyor. Öncelikle belirtmemiz gerekir ki geçmiş dönemde uygulanan yanlış para politikasının düzeltilmesi konusu epeyce bir zaman alacaktır. Dünyada 56 ülkede yapılan bir araştırmada şok enflasyonun normale dönmesi ortalama 3,4 yıl olarak bulunmuştur. Bu süre bizde neredeyse dolmak üzere olmasına rağmen yüksek enflasyonla yaşamaya devam ediyoruz. TCMB tarafından yapılan revizeye göre 2024 sonu hedefi %44,2025 yılı sonu için ise %21 enflasyon oranı ifade edildi. Bu yıl yapılan dördüncü tahmin değişimi yapıldı. Ancak aylık bazsa fiyat artışları %3 civarında gerçekleşiyor. Başka bir deyişle yıllık enflasyon düşmesine rağmen aylık oranlara bakılınca fiyatların sürekli yükseldiği yani enflasyonun düşmediği görülüyor ve bu arada yapılan tahminlerin 2024 sonunda TÜİK e göre tututtuğu görülüyor. Uzun süreden bu yana uygulanan sıkı para politikası pek işe yaramamış gibi gözüküyor. Politika faizinin yüksek olmasından dolayı ülkemizde sanayi üretimi son yedi aydan bu yana sürekli azalıyor. Doğal olarak politika faizlerinin yüksek olması ticari veya diğer kredi faizlerinin de yükselmesine neden oluyor. Yaklaşık %70-75 civarına kadar yükselen kredi ortamında şirketle kredi kullanmaktan uzak durmak zorunda kalmakta, kredi kullanan işletmeler de bu maliyetleri üretime yansıtmaktadır. Peki faizler düşürülme ihtimali var mı? Benim kanaatime göre eylül ayında faiz indirimine gidilmeli idi ama aralık ayında da para piyasaları kurulunda politika faizlerine dokunulmadı ve pas geçildi Çünkü faizler yüksek olduğu süre zarfında ülkede sanayi üretiminin düşmesi sonucu iflas ve konkordatolar artar hatta iflaslar çoğalır, işsizlik artar, ekonomik büyüme küçülmeye doğru gider, üretim azalmasından dolayı ihracat istenilen seviyeye ulaşamaz, devletin vergi gelirleri azalır, merkez bankası döviz rezervlerinde yükselme olmaz. Dolayısıyla ekonomik göstergelerin yükselmesinde en büyük faktör olan üretim kaynaklarının en doğru ve en verimli şekilde kullanılması gerekir. Aralık ve ocak ayında politika faizleri 250 şer baz puan düşürülerek politika faizi %45 seviyesine gelmiş oldu.TÜİK e göre dezenflasyon dönemine girdiğimizi düşündüğümüzde bundan sonra da enflasyona paralel olarak politika faizleri düşer ve yukarıda saymaya çalıştığım ekonomik olumsuzluklar da ortadan kalkar. İçinde bulunduğumuz ekonomik kriz döneminden çıkabilmek ekonominin başına kim gelirse gelsin en az üç yılımızı alacaktır. Çünkü ekonomide bozulan dengeleri tekrar düzeltmek kolay bir işlem değildir ve millet olarak önümüzdeki süreçte daha zor bir gelecek bizi bekliyor. Bu süreçte daha çok yoksullaşacağız ve geçim sıkıntısı devam edecek gibi gözüküyor. Enflasyonun sebeplerinden biri olan iç talebi daraltmak amacıyla uzun bir zamandan bu yana uygulanan ve daha bir süre daha devam edeceği söylenen sıkılaştırılmış para politikası tek başına yeterli değildir. Bunun yanında sıkılaştırılmış maliye politikasının da süratle uygulanması gerekir. Maliye politikası iki faktörden oluşur. *Vergilerin yükselmesi *Kamu giderlerinin kısıtlanması Vergilerin yükseltilmesi içinde bulunduğumuz dönemde sın derece zordur. Çünkü hükümet vergi artışları konusunda her türlü enstrümanı kullandı ve ayrıca vergilerin yükseltilmesi enflasyon olarak geri dönecektir.2025 yılı için vergi, harç gibi giderlerin artışı yurt için üretici enflasyonunun 12 aylık ortalaması olan %43,93 olarak yeniden değerlendirilecektir. *Kamu giderlerinin kısıtlanması için bundan bir süre önce açıklanan programa göre yaklaşık 100 milyon TL tasarruf tedbirleri açıklanmıştı. Ancak uygulandığını söylemek çok zordur. Ülkemizde asgari ücretli ve en düşük emekli aylığı alanların toplamı neredeyse çalışan nüfusun yarısı kadardır ve sürekli açlık sınırının altında gelir elde etmektedir ve asgari ücret normal ücret seviyesine yükselmiştir. Öncelikle dar ve sabit gelirlilerin normal yaşam maliyetini…
TÜRKİYE’DE SANAYİ VE SANAYİCİNİN PROBLEMLERİ
Sanayi, sektör farkına bakılmaksızın faaliyeti açısından bakıldığında en zor olduğu kadar en çok haz veren bir işlemler bütünüdür. Hammaddeleri ve diğer faktörleri birleştirerek ortaya bir ürün çıkarmak ve bunu insanlığın hizmetine sunmanın yanında ülke ekonomisine katkıda bulunmak son derece önemli bir olaydır. Ancak sanayiye genel olarak bakıldığında teoride olduğu kadar kolay değildir ve kuruluş ve faaliyet aşamalarında hiç hesapta olmayan problemlerle karşılaşma olasılığı yüksektir. Herhangi bir sanayi işletmesinin kurulması için öncelikle iyi bir fizibilite (ön yapılabilirlik) çalışması yapılmalıdır. Yapılan fizibilite etüdünde, gerekli sermaye miktarı, fabrika yeri ve büyüklüğü, gerekli makine ve teçhizat, gerekli insan kaynakları, üretilecek ürün gamının belirlenmesi, hedef kitlenin ihtiyaçlarının araştırılarak en iyi hizmetin verilebilmesinin olasılıkları, rakiplerin üretim miktarı ve satış politikalarının değerlendirilmesi gibi birçok çalışmanın doğru ve verimli bir şekilde yapılması zorunludur. Yukarıdaki işlemler yapıldıktan sonra faaliyete geçince de tedarik süreci ve üretim aşamasında da çeşitli çalışmalar devam etmek zorundadır. Birçok faktörü bir araya getirerek üretim yapmak tahmin edersiniz ki son derece zor ve fedakârlık gereken işlemlerdir. İlerleyen süreçte de teknolojinin gelişmesine paralel olarak gelişen teknolojiye ayak uydurmak için yapılacak makine ve teçhizatın yenilenmesi, araştırma geliştirmenin ülke içinde ve yurt dışında doğru bir çalışma yapılması sonucunda üretimde yapılacak değişiklikler ve yeni ürün grupları, hedef kitlenin ihtiyaçlarında oluşabilecek değişimler, ürün maliyet hesaplarının kusursuz hesaplanması, satış bütçesine bağlı olarak üretim bütçesinin hazırlanması ve tüm bu faaliyetler için gerekli insan kaynakları biriminin oluşturulması, genel imalat giderlerinin minimuma indirilmesi gibi çalışmaların zamanında ve en kısa sürede yapılması zorunlu işlemler arasındadır. İster ticari ister üretim işletmesi olsun kurulan her işletmenin amacı kar elde etmektir. Kâr elde etmek için ise büyümek gerekecektir. Ancak büyüme zamanında ve gerekli hesaplamalar yapılarak planlanmalıdır. İşletmelerin büyümesi ise öncelikle Pazar payının genişlemesi, ürün gamının çeşitliliği ve kalitesi, ihracat konusunda gerekli girişimlerin yapılması ve arttırılması için verimli çalışma yapılarak uluslararası pazarlarda rekabet kurallarına uyulması, gelişen teknolojiye uygun olarak ürün üretebilmek için gerekli yatırımların yapılması, tedarik zincirinin oluşturularak gerekli hammadde ve ara mal ihtiyacının en uygun şekilde temin edilmesi gerekecektir. Ancak bu işlemler için gerekli kaynak sağlanması ve kaynağın da en uzuz maliyetle elde etmesi gerekecektir. Ülkemizde sanayi kuruluşlarının benim tahminime göre% seksen kadarı ek kaynak kullanmaktadır. Ek kaynak maliyeti ise ülkenin ekonomik koşullarına göre değişiklik gösterebilir. Ülkemizde sanayinin problemlerine gelecek olursak; En başta fabrika yeri ve büyüdükçe artan daha büyük fabrikaların kira bedellerinin astronomik seviyelere gelmesi nedeniyle büyüyemeyen işletmeler söz konusudur. Bu sorunun çözümü ancak ve ancak devletin uzun vade ve düşük faizli bina kredisi vererek üretim kaynaklarının önünün açılması gerekir. Organize sanayi bölgelerinin sayılarının artmasına rağmen fabrika binası yeri sanayinin en büyük sıkıntılarından biridir. Ek kaynak ihtiyaçlarının giderilmesi her zaman mümkün olmayabilir. Çünkü bu konu ülkenin ekonomik durumu ile yakından ilgilidir. İçinde bulunduğumuz dönemde politika faizine bağlı olarak kredi maliyeti oldukça yüksek olduğundan bazı işletmeler küçülmeye gitmekte bu da üretimin azalmasına ve buna bağlı olarak ihracat siparişlerinin gerilemesine, ek kaynak bulunamamasından dolayı küçülmeye işçi çıkararak başlanmasından sonra ülkede işsizlik rakamlarının artmasına yol açmaktadır. İşte bu tür problemlerin temel nedeni yüksek enflasyondur ve politika faizi de enflasyona bağlı olarak sekiz aydan bu yana %50 oranında sabit tutulmaktadır. Aralık ayında olmaz ise ocak ayında mutlaka politika faizlerinin düşmesi beklenmektedir ama her yıl olduğu gibi ocak ve şubat aylarında aylık enflasyon yüksek çıkacağı için faiz indirimi de bu aylarda aynı kalabilme olasılığı…
KÜÇÜK ESNAF VE EKONOMİ
Yaşı 50 ve üzerinde olanlar hatırlayacaklardır.1980 li yılların ortalarına kadar her mahallede bakkal, kasap, berber, ayakkabı tamircisi, elektrikçi, terzi, su tesisatçısı, oto tamircisi gibi esnaflar vardı ve mahalle sakinleri sorunlarını kolayca çözerlerdi. Aynı zamanda yukarıda saymaya çalıştığım esnaflar mahallenin bekçileri gibiydiler. Mahalleye giren çıkan kontrol altındaydı ve bu kimselere gerektiğinde hepimiz anahtarlarımızı bırakıp gider, parasız kaldığımızda ödünç alır, veresiye alışveriş yapar ay sonunda maaşı alınca öderdik. Bilgisayar çağına girmeden önce (80 li yıllara kadar) kredi kartı vs. olmadığından güvene dayalı bir alışveriş sistemi vardı ve herkes gelirine göre harcamalarını düzenlerdi. Ayrıca güven ön planda olduğu için alışverişlerde pazarlık bile söz konusu olmazdı. Konunun en önemli ve iyi tarafı muhatabınızı bulmak ve işinizi görmek son derece kolaydı. Globalleşmeye geçtiğimiz 80 li yılların ortasından günümüze kadar alışveriş şekli değişti, ürün değişti, satın alma içgüdülerimiz arttı ve zincir marketlerin hızla çoğalması, alışveriş merkezlerinin her geçen gün sayıları artması küçük esnafların iyice küçülmesine hatta kepenk kapatmasına kadar gitti. Çünkü girdiğiniz bir markette sadece ihtiyacınız olanı değil, yapılan satış kriterlerinden dolayı ihtiyaç fazlası ürünün kredi kartıyla alıp ödeme günü geldiğinde de bazı kimseler zorlanmaya hatta asgari ödeme tutarını ödeyip kalan borcu ertelemeye daha da ötesi bir bankaya olan borcu başka bankadan kredi alarak ödemeyi seçenler bile olmaya başladı ve bu tür olaylar her geçen gün artmaya devam etti. İstatistiklere göre Kredi kartları, banka kartları ve ön ödemeli kartlarla yapılan toplam ödeme tutarı haziranda geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 98 artarak 1,27 trilyon liraya yükseldi. Günümüzde bazı küçük esnaflar büyük market, servis merkezleri gibi işletmelerle anlaşarak işlerini bırakmak zorunda kaldılar ve kalanlar da son derece zor koşullarda iş hayatını sürdürmeye çalışmaktadır. Ekonomi yönetimi küçük esnafı koruyacak birtakım tedbirler alsa da yeterli olmamakta, halkın alışveriş yöntemi değiştiğinden pahalı da olsa alışveriş merkezlerine yönelmektedir. Ancak sayıları hızla artan bazı alışveriş merkezlerinin de zor durumda olduğunu yazılı ve görsel basından izlemekteyiz. Yukarıda bahsetmeye çalıştığım gibi bakkallar, kasaplar marketlerle anlaşarak iş değiştirebilirler ama bir ayakkabı tamircisi ne yapabilir? Eskiden bir ayakkabıyı tamir ettirip, pençe bile yaptırıp uzun süre giyebiliyorduk. Şimdilerde ise adına tüketim çılgınlığı dediğimiz sistem yüzünden ayakkabı tamiri bitti ve hepimiz birkaç ayakkabı sahibi olmaya başladık İçinde bulunduğumuz ekonomik kriz ortamında küçük esnafları mumla arar duruma geldik. Örneğin bir araba tamiri için yetkili servise gittiğimizde normal ücretin çok fazlasını talep etmekte, bir markete gittiğimizde ise pahalı olduğuna razı gelerek kredi kartı kolay geldiğinden alışveriş yapıyoruz. Günümüzde özellikle marketler, alışveriş merkezleri, reklamlar, Show room lar vasıtasıyla bizleri satın almaya zorlayan etkenleri her geçen gün artırmaktadır. Bir markete girdiğinizde; *Ürünlerin yerleştirme biçimi kolay alışverişe teşvik ediyor. Örneğin kule satışları denilen yöntem kullanılarak herhangi bir ürün çeşidi kule şeklinde yüksek görünümlü olarak teşhir edilerek ucuz satıldığı mesajı veriliyor ve tüketici ihtiyacı olmadığı halde satın almayı tercih ediyor. *Ürünlerin market içindeki konumu da satış tercihlerini değiştirebilir. Bir X ürünü almaya gittiğinizde aradığınız ürün marketin sonunda bulunan raflarda ise bütün marketi izlemek kendiliğinden oluşur ve birkaç ürün daha satın alarak marketten çıkarız. *İndirimli ürünler genelde marketin en sonda bulunan uç noktalara yerleştirilir. Bu da market içinde daha fazla görsel yapmanızı ve satın almak üzere torbanızı doldurmanızı sağlar. *Sebze ve meyveler özellikle marketin ön sıralarında konumlanır. Çünkü sebze ve meyveler en temel ihtiyaç maddeleridir ve taze oldukları için alışveriş hacmi yükselir ve içeride de devam…
ÜLKEMİZDE ÇALIŞAN MEMNUNİYETİ
İnsan kaynakları departmanı açısından çalışan memnuniyeti belirli zaman periyotlarında işletmenin tüm çalışanlarının katılımıyla gerçekleşen anket şeklinde yapılır. Çalışan memnuniyeti konusu ise işletmeler için son derece önemli ve son derece dikkate alınması gerekir. Çünkü çalışanların memnuniyeti işletmenin daha verimli olmasını sağlayacak, ileriye dönük atılacak adımlarda hatta ücretlerin değerlendirilmesinde baz alınabilecek bir faktördür. Ülkemizde kurumsal şirketlerde çalışanların patron şirketlerine göre çalışan memnuniyeti oranı daha fazladır. Çünkü yapılan veya yapılacak terfilerde, görev tanımının belirlenmesinde, mesai saatlerinin ve mesai ücretlerin tespitinde, maaşların ödemelerinin zamanında yapılmasında kurumsal şirketler daha hassastır ve hatta verilen sözlerin tutulmasında daha etkin ve belirleyicidir. Patron şirketlerinde ise çalışan memnuniyetinin az olma sebebi, öncelikle eş, dost, akraba olarak çalışan sayısı fazladır. Dolayısıyla özellikle önemli departmanlarda sorumluluk verilecek kişi akrabalardan seçilecektir ve bu yaklaşım başarılı çalışanlar tarafından benimsenmez ve verim düşüklüğüne neden olabilir. Çünkü her konu patronla ilişkilendirilir ve alınacak kararlar yanlış da olsa patron tarafından değerlendirilerek işletmenin önündeki süreç belirlenir. Ayrıca bazı patron şirketlerinde mesai kavramı yoktur. Günlük işler uzayabilir ve mesai ücreti de belki ödenmeyebilir. Bu tür şirketlerde “işe adam değil adama iş yöntemi öne çıkar. Ülkemizde patron şirketlerinde personel almak veya çıkarmak belirli kriterler gözeterek yapılmayabilir. Hatta bazı patronlar işten ayrılan personelinin tazminatını bile ödemek istemez. İşletmelerde çalışan memnuniyetini sağlamak için aşağıdaki kriterler uygulanabilir. *Her insan gibi çalışanlar da hata yapabilir. Önemli olan yapılan bu hatanın tekrarlanmamasını sağlayarak personeli kazanmaktır. Hata yaptı diye bir çalışan rencide edilmemelidir. *Çalışan her bireyin ücreti zamanında ve tam olarak ödenmelidir. Onların da bir ailesi olduğu ve giderleri olduğu unutulmamalıdır. *Başarılı çalışan her birey ödüllendirilmelidir. Bu ödül; satıştan prim, kısa süreli tatil vs. şeklinde olabilir. *İş yerinde iş sağlığı ve güvenliği yasanın öngördüğü şekilde sağlanmalıdır. Bu konuda çeşitli kurumlardan yardım alınabilir. *Gerektiği zamanlarda personel eğitimi için girişimler yapılarak ihtiyaç duyulan konularda çalışanın bilgilendirilmesi verim açısından faydalı olacağı kesindir. *Çalışan hakları titizlikle uygulanmalıdır. Yıllık izin, dini ve milli bayramlarda tatil hakkı kesinlikle verilmelidir. *Başarılı elemanlara gerekli durumlarda maaşından mahsup edilmek üzere özel kredi verilebilir. Örneğin çocuğunun okul taksiti gibi. *İnsan kaynakları departmanı tarafından yapılan TURNOVER RATE oranı (İşletmelerde personelin sirkülasyonu) düşük olmalıdır. Çünkü bu oran yüksek olduğu taktirde çalışanlar birtakım streslere girecek veya kendilerince çözüm arayacaklardır. Yukarıdaki örnekler çoğaltılabilir. Ancak ister kurumsal ister patron şirketi olsun işletmenin verimliliği, karlılığı, ileriye dönük alınacak kararlar, önümüzdeki süreç için yapılacak yatırımlar gibi faktörler açısından çalışan memnuniyeti mutlaka sağlanmalıdır. Yukarıda tamamıyla personel açısından konuyu değerlendirmeye çalıştım. Ancak madalyonun bir de öbür yüzüne bakmayı unutmayalım. Üst düzey yöneticilerin veya patronların da çalışandan memnun olması gerekir. Olaya bu açıdan baktığımızda ise her çalışan aldığı görevi zamanında ve eksiksiz yapmak, mesai saatlerine uymak, üslerinden aldıkları emirleri yerine getirmek, eğitim aldı ise öğrendiklerini işletmenin menfaati için kullanmak gibi kriterlere dikkat etmek zorundadır. İşletmelerin başarılı olmasında, Pazar payının genişlemesinde, ürün gamının büyümesinde, ülkeye katma değer yaratmasında çalışanların katkısı olduğu kesindir. Bu da ancak iyi, çalışkan, işini seven, başarıdan başarıya koşan, şirket menfaatlerini kollayan kısaca işletmenin her birimini kendininmiş gibi düşünen elemanlarla mümkün olacaktır. Çalışan memnuiyeti konusuna ekonomik olarak bakacak olursak, ülkemizde sadece çalışan değil toplam nüfusumuzun %80 kadarı ekonomik olarak memnun değildir. Türk İş tarafından yapılan ve %20 lik dilimler halinde 5 grup olarak açıklanan enflasyon oranlarında hepsinin değişik oranı olduğunu görebiliriz. Başka bir araştırmada ise en zengin %20 lik kesimin (yaklaşık 18 milyon kişi)…
TRUMP TAN DOLAYI ÇİN DE ZENGİNLER ÜLKEYİ TERK EDİYOR
Çin hükümeti, ABD Başkanı seçilen Donald Trump’ın vadettiği yüksek gümrük vergilerinin ekonomide yaratacağı şoklara hazırlanıyor. Çin’de, iktidardaki Komünist Partisi emlak krizi ve COVID-19 salgını sırasında yaşanan aksaklıklar nedeniyle tıkanan ekonomiyi canlandırmada tüketicilerin ve üreticilerin daha fazla harcama yapmalarını sağlamak, Çin para birimi Yuan ve hisse senedi fiyatları düşüşüne engel olmak için bir dizi önlem alıyor. Bu bir bakıma ABD Başkanı seçilen Donald Trump’ın vadettiği yüksek gümrük vergilerinin ekonomide yaratacağı şoklara karşı Çin hükümetinin hazırlıkları olarak görülebilir. Öte yandan, Henley & Partners tarafından hazırlanan bir rapora göre, 2022’den bu yana 13.800 kadar ‘süper zengin’, ekonomik zorluklar nedeniyle ülkeden ayrıldı. İşte, Çin’in kaderini tersine çevirmek için 2025 yılının öncelikler listesinde yer alan bazı başlıklar: Harcamaları teşvik etmek Çin, sürdürülebilir enerjiyle çalışan araç modellerinin satın alınmasında başvurduğu araç geri dönüşüm programını genişletmeyi amaçlıyor. Çarşamba günü yapılan bir açıklamada, geçen yıl haziran ayında başlayan program sayesinde benzinle çalışan 6,5 milyon aracın elektrikli ve hibrit araçlarla değiştirildiği belirtildi. Yetkililer ayrıca, son birkaç ay içinde yeni beyaz eşya satışlarında çift haneli artış görüldüğünü kaydetti. Harcamalardaki yüzde 20’lik sübvansiyonun artık bir düzine alet-edevatı, cep telefonları gibi dijital ürünleri kapsadığı belirtildi. Buna ek olarak fabrikalardaki eski makinelerin yenilenmesi de sübvanse ediliyor. Keyfi denetimlere uyarı Adalet Bakan Yardımcısı Hu Weillie, salı günü gazetecilere yaptığı açıklamada, yerel yönetimlerin işleri aksatan “keyfi denetimlerden” kaçınmasını istedi. Devlet yayın kuruluşu Xinhua Haber Ajansı’nın aktarımına göre, varlıklara keyfi el konulması, üretimin durdurulması ve gücün kötüye kullanılması bu sayede engellenecek. Başbakan Li Qiang’a göre bu, Çin’deki iş ortamını iyileştirmeyi amaçlayan bir sürecin parçası. Bu adım, nakit sıkıntısı çeken yerel yönetimlerin şirketleri haraca bağladığına yönelik iddialar ve gelen şikayetler sonrasında atıldı. Daha fazla para Çin şimdiye kadar harcamalara teşvik ettirmede büyük bir proje başlatmamıştı. Daha hedefli ve kademeli bir yönteme başvuruyorlardı. Fakat Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu Başkanı Zhao Chenxin, hükümetin bu tür harcamaları finanse etmede “önemli ölçüde daha büyük” ölçekli uzun vadeli hazine tahvilleri duyurmayı planladığını söyledi. Ayrıca kesin rakamlar, mart ayı başında yapılması planlanan yasama meclisinin yıllık toplantısına kadar gelmeyecek. Halkın parası Çin Merkez Bankası’nın geçtiğimiz hafta sonu düzenlediği toplantıda, ülkenin para birimi yuanın sabit tutulması ve piyasalarda istikrar sağlaması yönünde karar alındığı aktarıldı. “Renminbi” (halkın parası) olarak tanımlanan Çin para birimi, ABD doları ve diğer para birimleri karşısında zayıflayarak finans piyasaları üzerinde baskı oluşturuyor. Şanghay’daki borsa da 3.700’e yükseldiği eylül ayı sonundaki kısa canlanmanın ardından yeniden düşüşe geçip 3.200 seviyesine geriledi. Yuan çarşamba günü dolar karşısında 7.3278’den işlem görüyordu. Ekim ayı başında 7’ydi. Yuanın zayıflaması Çin’in ihracatını daha rekabetçi hale getirebilir. Fakat ülkenin ticari ortaklarını kızdırma riskini de taşır. Ekonomiyi övmek Çin’deki iktidar, muhalefete çok az alan tanıyor ve bu bir bakıma ekonomi hakkında konuşmayı da kısıtlıyor. Devlet Başkanı Xi Jinping’in liderliğine destek toplamaya çalışan yetkililer, ekonomi politikalarını eleştiren uzmanların sosyal medya hesaplarını askıya aldı. Xinhua’nın geçtiğimiz günlerde yayınladığı bir haberde, “ana akım kamuoyu yaratılması” ve “kamuoyunu doğru şekillendirecek görüşlerin sağlanması” için çağrı yapıldı. Araştırma ve danışmanlık firması Rhodium Group’un yakın dönemde paylaştığı bir raporda, Çin’in geçen yılki gerçek ekonomik büyümesinin yüzde 2,4 ila yüzde 2,8 aralığında olduğu, gerçek büyümenin resmi olarak açıklanan yüzde 5’in altında kaldığı belirtiliyor. (Yukarıdaki yazı Euronews sitesinden alınmıştır.) ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
TRUMP’A GÖRE SURİYE DEN ABD ASKERLERİNİN ÇEKİLMESİ TÜRKİYE İLE İLGİLİ
ABD’nin seçilmiş başkanı Donald Trump, Suriye’deki ABD askerlerinin durumunu ‘askeri stratejinin parçası’ olarak nitelendirerek Türkiye’ye atıfta bulundu. 20 Ocak Pazartesi günü Beyaz Saray’a dönmeye hazırlanan ABD’nin seçilmiş başkanı Donald Trump, Florida’daki Mar-a-Lago malikanesinde düzenlediği basın toplantısında Suriye’de konuşlu ABD askerlerine değindi. Trump, bir gazetecinin, “Suriye’den ABD askerlerini çekecek misiniz?” şeklindeki sorusuna, “Bunu size söylemeyeceğim çünkü bu bir askeri stratejinin parçası. Ancak şunu söyleyebilirim ki bu Türkiye ile ilgili bir durum,” diye devam etti. “Suriye’de yaşananlara bakarsanız, Rusya ve İran zayıfladı. (Cumhurbaşkanı Recep Tayyip) Erdoğan çok zeki bir adam; adamlarını oraya farklı biçim ve isimler altında gönderdi. Onlar da gidip orada kontrolü ele geçirdiler,” değerlendirmesinde bulundu. Devam eden bölümde Erdoğan için, “Benim arkadaşım ve saygı duyduğum biri. Onun da bana saygı duyduğunu düşünüyorum,” ifadelerini kullandı. Trump daha önce de Beşar Esad’ın devrilmesiyle sonuçlanan sürecin arkasında Türkiye’nin olduğunu iddia etmişti. 16 Aralık Pazartesi günü yaptığı açıklamada, “Erdoğan çok zeki ve sert bir adam. Türkiye çok fazla can kaybı olmadan dostane olmayan bir şekilde kontrolü ele geçirdi. Esad bir kasaptı. Çocuklara neler yaptığını gördük,” şeklinde konuşmuştu. “Türkiye büyük bir güç ve Erdoğan çok iyi anlaştığım biri. Büyük bir askeri güce sahipler.” Suriye’de ABD’nin 2.000 askeri bulunuyor. ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü Patrick Ryder, Aralık 2024’te yaptığı bir açıklamada, “Suriye’de yaklaşık 2.000 ABD askeri bulunuyor ve bana açıklandığı kadarıyla bu ek kuvvetler, görev gereksinimlerini karşılamak için konuşlandırılan geçici rotasyon kuvvetleri olarak değerlendiriliyor. Çekirdek sayı 900 ABD askeri daha uzun vadeli konuşlandırma için bulunuyor,” demişti. Ryder, 2.000 ABD askerinin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın devrilmesinden önce Suriye’de konuşlandığını belirtti. Ne olmuştu? Suriye’de 13 yıldır devam eden iç savaş, HTŞ ve diğer muhalif grupların son 12 günlük operasyonunun ardından Esad ailesinin 54, Baas Partisi’nin 61 yıllık iktidarının bitişiyle sonuçlandı. Ülkenin kuzeybatısında, İdlib’de konumlanmış ve yaklaşık 4 milyonluk bir nüfusu idare ettiği belirtilen HTŞ tarafı, 27 Kasım Çarşamba günü sabahı Türkiye’nin de desteklediği Suriye Milli Ordusu’nun (SMO) yardımıyla, Şam’daki Suriye hükümetine ve ordusuna karşı “Saldırganlığı Caydırma- Rad’ul Udvan” operasyonunu başlattı. Hızla ilerleyen muhalifler 28 Kasım’da Halep’i Şam’a bağlayan otoyolu kesti, aynı gün 46. Alay Üssü’nü ve en az 8 köyü ele geçirdi. 29-30 Kasım tarihlerinde ülkenin en büyük ikinci kenti Halep, muhaliflerin elindeydi. Bu gelişme sonrası Rus ve Suriyeli savaş uçakları, 2016’dan bu yana ilk kez, 2024’te muhaliflerin ele geçirdiği düşünülen mevzileri bombaladı. HTŞ’nin kontrolündeki muhalif gruplar 4 Aralık’ta Hama, 7 Aralık’ta Humus ve 8 Aralık’ta Esad’ın ülkeyi yönettiği Şam’ı ele geçirdi. Bu gelişmelerden sonra Esad, Rusya’nın “insani gerekçelerle” tanıdığı sığınma hakkı kapsamında ailesiyle beraber Moskova’ya uçtu. HTŞ lideri Colani veya gerçek adıyla Ahmed Hüseyin el-Şara ise aynı gün Suriye devlet televizyonunda Esad’ı devirdiklerini açıkladı. (Yukarıdaki yazı Euronews sitesinden alınmıştır.) ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com










