KADINLARIN ÜCRETSİZ EMEĞİ

KADINLARIN ÜCRETSİZ EMEĞİ

Evde pişen yemek, yıkanan çamaşır, çocukların bakımı, yaşlı anne-babaya gösterilen ilgi, hasta bir yakının ihtiyaçlarının karşılanması… Bunların hepsi hayatın vazgeçilmez parçalarıdır. Ancak bu işleri yapanların büyük bölümü, özellikle de kadınlar, emeklerinin karşılığında herhangi bir ücret almıyor. Üstelik bu çalışmalar çoğu zaman “zaten yapılması gereken işler” olarak görülüyor ve ekonomik değer taşıdığı pek düşünülmüyor.

İşte tam da bu nedenle İstanbul’da düzenlenen Europe and Central Asia Care Forum, uzun yıllardır konuşulan ama yeterince çözülemeyen önemli bir konuyu yeniden gündemin üst sıralarına taşıdı. Forumda bakım ekonomisi, kadınların ücretsiz emeği, sosyal politikalar ve aile yaşamı gibi başlıklar masaya yatırıldı.

Aslında herkesin hayatında bakım emeği vardır. Yeni doğmuş bir bebeğin büyümesi, yaşlı bir insanın günlük ihtiyaçlarının karşılanması ya da engelli bireylerin yaşamını sürdürebilmesi için mutlaka birilerinin zaman ayırması gerekir. Bu emek görünmese de toplumun ayakta kalmasını sağlayan en önemli unsurlardan biridir.

Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde bu yükün büyük kısmını kadınlar üstleniyor. Çalışan kadın da ev kadını da günün sonunda yemek yapmak, temizlikle ilgilenmek, çocukların ödevine yardım etmek veya yaşlı yakınlarının ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalabiliyor. Böylece kadınlar adeta ikinci bir mesaiye başlıyor.

Ekonomistler ise yıllardır şu gerçeğe dikkat çekiyor: Eğer ev içinde ücretsiz yapılan bu işler ücretli hizmet olarak satın alınsaydı, ortaya milyarlarca liralık hatta trilyonlarca dolarlık bir ekonomik değer çıkardı. Yani görünmeyen bu emek aslında ülke ekonomisinin sessiz kahramanlarından biridir.

Ne yazık ki ücretsiz bakım yükü arttıkça kadınların iş hayatına katılımı da zorlaşıyor. Pek çok kadın çalışmak istediği halde çocuk bakımı ya da yaşlı aile bireylerinin sorumluluğu nedeniyle iş hayatından uzak kalıyor. Kimileri yarı zamanlı çalışmayı tercih ediyor, kimileri ise tamamen çalışma hayatından ayrılıyor. Bunun sonucunda hem aile gelirleri düşüyor hem de ülke ekonomisi üretken insan gücünden yeterince yararlanamıyor.

İstanbul’daki forumda tartışılan önemli başlıklardan biri de bakım hizmetlerinin yalnızca ailelerin değil, aynı zamanda devletlerin ve yerel yönetimlerin de sorumluluğunda olması gerektiği görüşü oldu. Çünkü modern toplumlarda çocuk bakım merkezleri, kreşler, yaşlı bakım hizmetleri ve evde destek programları yaygınlaştıkça hem kadınların üzerindeki yük hafifliyor hem de çalışma hayatına katılım kolaylaşıyor.

Bir başka önemli konu ise erkeklerin bakım sorumluluğunu daha fazla paylaşması oldu. Günümüzde birçok ailede babalar çocuk bakımına geçmişe göre daha fazla katkı sağlıyor. Ancak uzmanlara göre hâlâ gidilecek uzun bir yol bulunuyor. Ev işleri ve bakım sorumluluğu aile bireyleri arasında dengeli şekilde paylaşıldığında hem aile içindeki huzur artıyor hem de kadınların sosyal ve ekonomik hayata katılımı güçleniyor.

Bakım ekonomisi sadece kadın meselesi değildir. Bu konu çocukların daha iyi yetişmesini, yaşlıların daha kaliteli hizmet almasını, engelli bireylerin daha bağımsız yaşayabilmesini ve toplumun genel refahını doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla yapılacak her yatırım aslında geleceğe yapılan bir yatırım anlamına geliyor.

Uzmanlar, kreş sayısının artırılması, uygun fiyatlı bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması, esnek çalışma modellerinin geliştirilmesi ve çalışan ebeveynleri destekleyen uygulamaların çoğaltılması gerektiğini ifade ediyor. Ayrıca bakım sektöründe çalışan kişilerin eğitimlerinin geliştirilmesi ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi de büyük önem taşıyor.

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte ev işlerini kolaylaştıran pek çok ürün hayatımıza girmiş olsa da insan bakımının yerini hiçbir makine tam anlamıyla dolduramıyor. Bir çocuğun sevgiyi hissetmesi, yaşlı bir insanın ilgi görmesi ya da hasta bir bireyin moral bulması hâlâ insan emeğine dayanıyor. Bu nedenle bakım hizmetleri geleceğin en önemli sosyal politika alanlarından biri olarak görülüyor.

İstanbul’da gerçekleştirilen forumun en önemli mesajlarından biri de ücretsiz emeğin görünür hale getirilmesi gerektiği oldu. Çünkü ölçülmeyen, konuşulmayan ve hesaplanmayan emek çoğu zaman değer görmüyor. Oysa kadınların ev içinde harcadığı zaman hem aile ekonomisine hem de ülke ekonomisine büyük katkı sağlıyor.

Bugün birçok gelişmiş ülke bakım ekonomisini kalkınma planlarının önemli bir parçası haline getiriyor. Çünkü kadınların istihdama daha fazla katılması üretimi artırıyor, vergi gelirlerini yükseltiyor ve ekonomik büyümeye katkı sağlıyor. Aynı zamanda ailelerin yaşam kalitesi de yükseliyor.

Sonuç olarak İstanbul’da düzenlenen Europe and Central Asia Care Forum, sadece akademisyenlerin ya da siyasetçilerin katıldığı bir toplantı olmanın ötesinde, milyonlarca insanın günlük hayatını ilgilendiren önemli bir gerçeği yeniden hatırlattı. Kadınların ücretsiz emeği görünmez olabilir; ancak değersiz değildir. Aksine toplumun ayakta kalmasını sağlayan en güçlü temellerden biridir.

Artık mesele yalnızca kadınların daha fazla çalışması değil; onların görünmeyen emeğinin fark edilmesi, bakım sorumluluğunun adil paylaşılması ve bu alanda kalıcı sosyal politikaların hayata geçirilmesidir. Çünkü güçlü aile, güçlü ekonomi ve güçlü toplum ancak emeğin her türüne hak ettiği değerin verilmesiyle mümkün olacaktır.

Kaynak: Euronews

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

  • Benzer Haberler

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR Türkiye ekonomisinin nabzını tutan göstergelerden biri de Merkez Bankası’nın her hafta açıkladığı Para ve Banka İstatistikleri. 31 Temmuz 2026 haftasına ilişkin veriler; vatandaşın bankalardaki parasını, döviz tercihlerini, kredi kullanımını ve bankacılık sistemindeki genel hareketliliği anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Haftalık veriler yalnızca bankacıların ya da ekonomistlerin takip edeceği rakamlardan oluşmuyor. Çünkü bankalardaki mevduatın büyüklüğü, kredi hacminin seyri ve vatandaşın TL veya döviz tercihleri doğrudan günlük hayatımıza yansıyor. Mevduat artıyorsa toplumun elinde bankacılık sistemi içinde tutulan para büyüyor; kredi artıyorsa borçlanma ve harcama kapasitesi genişliyor. Tersi durumda ise hem vatandaşın hem de işletmelerin daha temkinli davrandığı anlaşılabiliyor. MEVDUATTA TRİLYONLARIN HAREKETİ Temmuz ayının son haftasında bankacılık sistemindeki para hareketliliği yüksek seviyesini korudu. Önceki haftalarda da toplam mevduatta önemli artışlar görülmüştü. 10 Temmuz haftasında toplam mevduat 31 trilyon 458 milyar TL’ye, 17 Temmuz haftasında ise 31 trilyon 909,6 milyar TL’ye kadar yükselmişti. Bu rakamların büyüklüğü ilk bakışta anlaşılması zor olabilir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bankacılık sisteminde trilyonlarca liralık bir tasarruf havuzu bulunuyor. Bu paranın önemli bir bölümü vatandaşların, şirketlerin ve diğer ekonomik aktörlerin bankalardaki hesaplarında tutuluyor. 17 Temmuz haftasında toplam mevduattaki 451,5 milyar liralık artışın dikkat çekici olması, yüksek faiz ortamında tasarruf sahiplerinin parasını bankada tutmayı tercih ettiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Aynı hafta TL mevduat 17 trilyon 639,8 milyar liraya, yabancı para mevduat ise 10 trilyon 320,6 milyar liraya ulaşmıştı. Burada vatandaş açısından kritik soru şu: Bankada para birikiyor ama bu para ekonomiye ne ölçüde kredi olarak dönüyor? KREDİLERDE VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ ÖNEMLİ Bankacılık sistemindeki ikinci büyük başlık krediler. 17 Temmuz haftasında bankacılık sektörünün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil toplam kredi hacmi 26 trilyon 47,4 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Aynı hafta tüketici kredileri 6 trilyon 591,6 milyar TL seviyesindeydi. Tüketici kredilerinin içinde konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve bireysel kredi kartları bulunuyor. Rakamların dağılımına bakıldığında özellikle ihtiyaç kredileri ile kredi kartlarının vatandaşın finansman ihtiyacında önemli yer tuttuğu görülüyor. 17 Temmuz haftasında tüketici kredilerinin 807,4 milyar TL’si konut, 41,3 milyar TL’si taşıt, 2 trilyon 515,2 milyar TL’si ihtiyaç kredisi ve 3 trilyon 227,7 milyar TL’si bireysel kredi kartlarından oluştu. Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Vatandaşın borçlanmasında kredi kartlarının payı oldukça yüksek. Günlük yaşam giderlerinin karşılanmasında kredi kartlarının daha fazla kullanılması, gelir ile gider arasındaki makasın açıldığı dönemlerde aile bütçesi açısından risk oluşturabiliyor. Çünkü kredi kartı bugün harcamayı kolaylaştırıyor, ancak borç gelecek ayın bütçesinden ödeniyor. DÖVİZ HESAPLARI DA YAKINDAN İZLENİYOR Haftalık istatistiklerde dikkat çeken bir başka konu da yabancı para mevduatları. 17 Temmuz haftasında bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı 259,2 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun 220,1 milyar doları yurt içinde yerleşiklerin hesaplarında bulunuyordu. Parite etkisinden arındırılmış hesaplamada ise yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatında haftalık 5,259 milyar dolarlık artış görülmüştü. Bu gelişme, vatandaşın tasarruf kararlarında dövizin hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Ancak burada yalnızca “vatandaş dövize yöneldi” şeklinde basit bir yorum yapmak doğru olmaz. Kur hareketleri, faiz oranları, enflasyon beklentileri ve ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim aynı dönemde TL mevduat da güçlü şekilde büyümeye devam ediyordu. YÜKSEK FAİZİN İKİ FARKLI YÜZÜ VAR Yüksek faiz ortamının ekonomide iki farklı etkisi bulunuyor. Bir tarafta tasarruf sahibini bankada para tutmaya teşvik ediyor. Vatandaş, parasını harcamak yerine faiz getirisi elde etmek isteyebiliyor. Bu durum tüketimi sınırlayarak enflasyonla…