ÇOCUKLARIMIZ NEDEN GÜVENLİK BİRİMLERİNİN KAPISINA GELİYOR?

ÇOCUKLARIMIZ NEDEN GÜVENLİK BİRİMLERİNİN KAPISINA GELİYOR?

Çocuk denildiğinde aklımıza önce okul, oyun, arkadaşlık, aile ve gelecek gelir. Ancak açıklanan 2025 yılı verileri, çocuklarımızın bir başka gerçekle daha karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı olay sayısı 2025 yılında 609 bin 959 oldu.

İlk bakışta bu rakamın 2024 yılına göre yüzde 0,4 oranında azalmış olması olumlu bir gelişme gibi görülebilir. Ancak 610 bine yaklaşan olay sayısının kendisi bile üzerinde ciddi şekilde düşünmemiz gereken bir tabloyu ortaya koyuyor.

Burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor: Bu rakam, “609 bin 959 farklı çocuk” anlamına gelmiyor. Güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı olay sayısını ifade ediyor. Aynı çocuk birden fazla olaya karışmış veya farklı nedenlerle güvenlik birimlerine gelmiş olabilir. Dolayısıyla rakamı doğru okumak gerekiyor.

Fakat rakamın niteliği ne olursa olsun, çocukların güvenlik birimleriyle bu kadar yoğun şekilde karşılaşması toplum olarak hepimize önemli bir sorumluluk yüklüyor.

ÇOCUKLARIN YAKLAŞIK 268 BİNİ MAĞDUR

2025 yılında güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların 267 bin 794’ü mağdur olarak kayıtlara geçti.

Yani toplam olayların yaklaşık yüzde 44’ü çocukların suçtan veya başka bir olaydan zarar gördüğü durumlarla ilgili.

Bu rakamın içerisinde özellikle suç mağduru çocukların sayısı dikkat çekiyor. Mağdur olarak güvenlik birimlerine gelen çocukların yüzde 83,9’u suç mağduru oldu. Bu da 224 bin 579 çocuğun suç mağduru olarak kayıtlara geçtiğini gösteriyor.

Burada artık mesele sadece güvenlik meselesi olmaktan çıkıyor. Bu aynı zamanda aile, eğitim, sosyal politika ve çocukların korunması meselesidir.

Çünkü bir çocuk suç mağduru olduğunda yalnızca o gün yaşanan olaydan zarar görmüyor. Yaşadığı olayın psikolojik etkisi yıllarca devam edebiliyor. Çocuğun eğitim hayatı, arkadaş ilişkileri, ailesiyle ilişkisi ve geleceğe bakışı bu olaylardan etkilenebiliyor.

SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUKLARDA İLK SIRADA YARALAMA VAR

Verilerin bir diğer dikkat çekici bölümü ise suça sürüklenen çocuklarla ilgili.

2025 yılında 196 bin 308 çocuk, suça sürüklenme nedeniyle güvenlik birimlerine geldi veya getirildi.

Bu çocuklara isnat edilen suçların başında yaralama geliyor. Suça sürüklenen çocukların yüzde 41,6’sı yaralama olayına karıştı.

Bunu yüzde 14,7 ile hırsızlık, yüzde 9,7 ile uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak, satmak veya satın almak, yüzde 5,1 ile tehdit izledi.

Bu rakamlar bize çok önemli bir şey söylüyor:

Çocukların suça sürüklenmesini yalnızca “çocuk suç işledi” diyerek değerlendirmek yeterli değil.

Çünkü “suça sürüklenen çocuk” ifadesi bile bize olayın arkasında daha geniş bir sosyal tablo olduğunu anlatıyor.

Aile yapısı, ekonomik sıkıntılar, okuldan kopma, arkadaş çevresi, sosyal medya, şiddetin normalleşmesi, madde kullanımına erişim ve çocukların yeterli sosyal destek alamaması gibi birçok faktörün birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.

10 ÇOCUKTAN 4’ÜNDE YARALAMA OLAYI

Rakamların diliyle konuşursak, suça sürüklenme nedeniyle güvenlik birimlerine gelen her 10 çocuktan yaklaşık 4’ünün yaralama olayıyla bağlantısı bulunuyor.

Bu oldukça önemli bir gösterge.

Çocukların birbirleriyle kavga etmesi, şiddetin günlük hayatın bir parçası haline gelmesi ve fiziksel şiddetin sorun çözme yöntemi olarak görülmesi, gelecekte daha büyük sosyal problemlere dönüşebilir.

Bugün okul bahçesinde yaşanan bir kavga, yarın daha ağır bir suça dönüşebilir.

Bu nedenle mesele yalnızca olay olduktan sonra güvenlik güçlerinin müdahalesi değildir. Asıl önemli olan, olay gerçekleşmeden önce önlem almaktır.

224 BİN 579 ÇOCUK SUÇ MAĞDURU

Şimdi bir başka çarpıcı rakama bakalım.

2025 yılında güvenlik birimlerine suç mağduru olarak gelen veya getirilen çocukların sayısı 224 bin 579 oldu.

Bu çocukların mağduriyet türlerine baktığımızda ilk sırada yine yaralama bulunuyor.

Suç mağduru çocukların yüzde 59,2’si yaralama olaylarında mağdur oldu.

İkinci sırada yüzde 10,3 ile cinsel suçlar geliyor.

Bunu yüzde 8,5 ile aile düzenine karşı suçlar, yüzde 5 ile tehdit izliyor.

Geri kalan yüzde 17’lik bölüm ise diğer suçlardan oluşuyor.

Özellikle cinsel suçlar nedeniyle mağdur olan çocukların oranı, üzerinde ayrıca durulması gereken bir konu.

Çocukların korunması konusunda yalnızca güvenlik tedbirleri değil, okulda rehberlik hizmetlerinden aile eğitimine, sosyal hizmetlerden psikolojik desteğe kadar çok daha geniş bir sistemin kurulması gerekiyor.

KAYIP ÇOCUKLAR DA TABLONUN BİR PARÇASI

2025 verilerinde 18 bin 554 çocuk, kayıp nedeniyle güvenlik birimlerine geldi veya getirildi.

Buradaki tanıma göre bunlar hakkında kayıp müracaatı yapılmış ve daha sonra bulunan çocuklar.

18 bin 554 rakamı, tek başına bile aileler açısından ne kadar önemli bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Bir çocuğun kaybolması, aile için saatlerin bile yıllar gibi geçtiği bir süreçtir.

Bu nedenle kayıp çocuk olaylarında erken ihbar, hızlı koordinasyon ve teknolojik imkanların etkin kullanılması büyük önem taşıyor.

ÇOCUKLARIN BİLGİSİNE DE BAŞVURULUYOR

Verilere göre 92 bin 301 çocuk, bilgisine başvurulması amacıyla güvenlik birimlerine geldi veya getirildi.

Ayrıca 28 bin 251 çocuk kabahat işlediği iddiasıyla, 6 bin 751 çocuk ise diğer nedenlerle güvenlik birimlerinde işlem gördü.

Bütün bu rakamları topladığımızda karşımıza 609 bin 959 olaylık büyük bir tablo çıkıyor.

Bu tabloyu sadece güvenlik istatistiği olarak görmek yanlış olur.

Bu rakamlar aynı zamanda toplumun çocuklarla ilgili karnesidir.

ÇOCUKLARIN SUÇA SÜRÜKLENMESİ SADECE POLİSİN SORUNU DEĞİL

Burada önemli bir noktaya geliyoruz.

Bir çocuk suça sürüklendiğinde olayın sonunda güvenlik birimleri devreye giriyor. Fakat çocuğu o noktaya getiren süreç çok daha önce başlamış olabilir.

Belki ailede ekonomik sıkıntı vardır.

Belki çocuk okuldan uzaklaşmıştır.

Belki arkadaş çevresi olumsuzdur.

Belki aile içi iletişim zayıftır.

Belki çocuk şiddete maruz kalmıştır.

Belki sosyal medya ve internet üzerinden yanlış çevrelere ulaşmıştır.

Belki de çocuk kendisini yalnız hissetmektedir.

Bu nedenle suça sürüklenen çocuklara sadece “suç işleyen çocuk” gözüyle bakmak yerine, “Bu çocuk neden bu noktaya geldi?” sorusunu sormamız gerekiyor.

Çünkü bir çocuğu suçtan uzaklaştırmanın en etkili yolu, onu suçla tanıştıktan sonra cezalandırmak değil, suç ortamına sürüklenmeden önce desteklemektir.

MAĞDUR ÇOCUKLAR İÇİN DAHA GÜÇLÜ KORUMA ŞART

Diğer tarafta ise mağdur çocuklar var.

267 bin 794 çocuğun mağdur olarak güvenlik birimlerine gelmesi, çocukların korunması konusunda daha güçlü mekanizmalara ihtiyaç olduğunu gösteriyor.

Özellikle yaralama ve cinsel suçlar başta olmak üzere çocukların karşı karşıya kaldığı riskler konusunda ailelerin, okulların ve sosyal hizmet birimlerinin daha koordineli çalışması gerekiyor.

Çocuk bir olay yaşadıktan sonra yalnız bırakılmamalı.

Olayın hukuki boyutu kadar psikolojik boyutu da takip edilmeli.

Çünkü çocuğun güvenlik birimindeki işlemi tamamlandığında sorun bitmiş olmuyor. Asıl mücadele bazen ondan sonra başlıyor.

RAKAMLAR BİZE NE SÖYLÜYOR?

609 bin 959 olay…

267 bin 794 mağdur çocuk…

196 bin 308 suça sürüklenen çocuk…

92 bin 301 bilgisine başvurulan çocuk…

18 bin 554 kayıp çocuk…

28 bin 251 kabahat nedeniyle işlem gören çocuk…

Bu rakamların her birinin arkasında bir aile, bir okul, bir mahalle ve bir hayat hikâyesi var.

Bu nedenle çocuk istatistiklerine sadece rakam olarak bakmamak gerekiyor.

Her rakamın arkasında geleceğimiz var.

Bir çocuğun suç mağduru olması da suça sürüklenmesi de toplum açısından bir kayıptır.

ÇÖZÜM OLAYDAN SONRA DEĞİL, OLAYDAN ÖNCE BAŞLAMALI

Bugün yapılması gereken, çocuklarla ilgili politikaları sadece güvenlik ve adli süreç üzerinden değerlendirmemektir.

Okuldan kopan çocukların erken tespit edilmesi gerekiyor.

Risk altında bulunan çocukların ailelerine sosyal destek sağlanmalı.

Çocukların spor, sanat ve kültür faaliyetlerine ulaşması kolaylaştırılmalı.

Madde kullanımına karşı mücadele güçlendirilmeli.

Aile içi iletişim konusunda ailelere destek verilmeli.

Okullardaki rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri güçlendirilmeli.

Sosyal hizmet uzmanlarının sahadaki etkinliği artırılmalı.

Çocukların internet ve sosyal medya üzerinden karşılaşabileceği tehditlere karşı hem çocuklar hem de aileler bilinçlendirilmeli.

Ve en önemlisi, çocukların suça sürüklenmesini önlemek için güvenlik birimleri, okullar, aileler, belediyeler ve sosyal hizmet kuruluşları arasında sürekli bir iş birliği kurulmalı.

Çünkü çocuklarımızı korumak yalnızca polisin, jandarmanın, öğretmenin veya ailenin görevi değildir.

Bu, hepimizin ortak görevidir.

SON SÖZ

2025 yılında güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı 609 bin 959 olay, bize çok açık bir mesaj veriyor:

Çocuklarımızı olay yaşandıktan sonra korumak yetmez. Onları olayın içine hiç girmeyecekleri bir sosyal ortamda yetiştirmek zorundayız.

Bir çocuğun suça sürüklenmesini önlemek, gelecekte oluşacak bir mağduriyeti de önlemek demektir.

Bir çocuğu şiddetten uzak tutmak, yalnızca o çocuğu değil, bütün toplumu korumaktır.

Bugünün çocuğu yarının yetişkinidir.

Bugün çocuklara ne verirsek, yarın toplum olarak onu alacağız.

Bu nedenle 609 bin 959 rakamına sadece bir istatistik olarak değil, çocuklarımızın geleceği için verilmiş ciddi bir uyarı olarak bakmalıyız.

Çocuklarımızın güvenliğini sağlamak, onların eğitimine, aile hayatına, sosyal çevresine ve psikolojik gelişimine sahip çıkmakla başlar.

Çünkü güvenli bir toplumun temeli, güvende büyüyen çocuklardır.

Kaynak: TÜİK

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

  • Benzer Haberler

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR Türkiye ekonomisinin nabzını tutan göstergelerden biri de Merkez Bankası’nın her hafta açıkladığı Para ve Banka İstatistikleri. 31 Temmuz 2026 haftasına ilişkin veriler; vatandaşın bankalardaki parasını, döviz tercihlerini, kredi kullanımını ve bankacılık sistemindeki genel hareketliliği anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Haftalık veriler yalnızca bankacıların ya da ekonomistlerin takip edeceği rakamlardan oluşmuyor. Çünkü bankalardaki mevduatın büyüklüğü, kredi hacminin seyri ve vatandaşın TL veya döviz tercihleri doğrudan günlük hayatımıza yansıyor. Mevduat artıyorsa toplumun elinde bankacılık sistemi içinde tutulan para büyüyor; kredi artıyorsa borçlanma ve harcama kapasitesi genişliyor. Tersi durumda ise hem vatandaşın hem de işletmelerin daha temkinli davrandığı anlaşılabiliyor. MEVDUATTA TRİLYONLARIN HAREKETİ Temmuz ayının son haftasında bankacılık sistemindeki para hareketliliği yüksek seviyesini korudu. Önceki haftalarda da toplam mevduatta önemli artışlar görülmüştü. 10 Temmuz haftasında toplam mevduat 31 trilyon 458 milyar TL’ye, 17 Temmuz haftasında ise 31 trilyon 909,6 milyar TL’ye kadar yükselmişti. Bu rakamların büyüklüğü ilk bakışta anlaşılması zor olabilir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bankacılık sisteminde trilyonlarca liralık bir tasarruf havuzu bulunuyor. Bu paranın önemli bir bölümü vatandaşların, şirketlerin ve diğer ekonomik aktörlerin bankalardaki hesaplarında tutuluyor. 17 Temmuz haftasında toplam mevduattaki 451,5 milyar liralık artışın dikkat çekici olması, yüksek faiz ortamında tasarruf sahiplerinin parasını bankada tutmayı tercih ettiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Aynı hafta TL mevduat 17 trilyon 639,8 milyar liraya, yabancı para mevduat ise 10 trilyon 320,6 milyar liraya ulaşmıştı. Burada vatandaş açısından kritik soru şu: Bankada para birikiyor ama bu para ekonomiye ne ölçüde kredi olarak dönüyor? KREDİLERDE VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ ÖNEMLİ Bankacılık sistemindeki ikinci büyük başlık krediler. 17 Temmuz haftasında bankacılık sektörünün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil toplam kredi hacmi 26 trilyon 47,4 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Aynı hafta tüketici kredileri 6 trilyon 591,6 milyar TL seviyesindeydi. Tüketici kredilerinin içinde konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve bireysel kredi kartları bulunuyor. Rakamların dağılımına bakıldığında özellikle ihtiyaç kredileri ile kredi kartlarının vatandaşın finansman ihtiyacında önemli yer tuttuğu görülüyor. 17 Temmuz haftasında tüketici kredilerinin 807,4 milyar TL’si konut, 41,3 milyar TL’si taşıt, 2 trilyon 515,2 milyar TL’si ihtiyaç kredisi ve 3 trilyon 227,7 milyar TL’si bireysel kredi kartlarından oluştu. Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Vatandaşın borçlanmasında kredi kartlarının payı oldukça yüksek. Günlük yaşam giderlerinin karşılanmasında kredi kartlarının daha fazla kullanılması, gelir ile gider arasındaki makasın açıldığı dönemlerde aile bütçesi açısından risk oluşturabiliyor. Çünkü kredi kartı bugün harcamayı kolaylaştırıyor, ancak borç gelecek ayın bütçesinden ödeniyor. DÖVİZ HESAPLARI DA YAKINDAN İZLENİYOR Haftalık istatistiklerde dikkat çeken bir başka konu da yabancı para mevduatları. 17 Temmuz haftasında bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı 259,2 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun 220,1 milyar doları yurt içinde yerleşiklerin hesaplarında bulunuyordu. Parite etkisinden arındırılmış hesaplamada ise yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatında haftalık 5,259 milyar dolarlık artış görülmüştü. Bu gelişme, vatandaşın tasarruf kararlarında dövizin hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Ancak burada yalnızca “vatandaş dövize yöneldi” şeklinde basit bir yorum yapmak doğru olmaz. Kur hareketleri, faiz oranları, enflasyon beklentileri ve ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim aynı dönemde TL mevduat da güçlü şekilde büyümeye devam ediyordu. YÜKSEK FAİZİN İKİ FARKLI YÜZÜ VAR Yüksek faiz ortamının ekonomide iki farklı etkisi bulunuyor. Bir tarafta tasarruf sahibini bankada para tutmaya teşvik ediyor. Vatandaş, parasını harcamak yerine faiz getirisi elde etmek isteyebiliyor. Bu durum tüketimi sınırlayarak enflasyonla…