İŞGÜCÜ ARZININ BOLLUĞU VE PAZARLIK GÜCÜNÜN ZAYIFLIĞI
Ekonomide sık duyulan ama günlük hayatın içinde bazen fark edilmeyen bir gerçek vardır: Bir şey ne kadar bol olursa değeri de çoğu zaman o kadar azalır. Bu durum sadece pazarda satılan sebze meyve için geçerli değildir; işgücü piyasasında da benzer bir tablo ortaya çıkabilir. Eğer çalışmak isteyen insan sayısı, mevcut iş imkanlarından çok daha fazla olursa çalışanların pazarlık gücü zayıflamaya başlar. Bunun etkisini de en çok maaşlarda, çalışma koşullarında ve iş güvencesinde görürüz.
Bugün birçok insan iş ararken benzer bir cümle kuruyor: “İş bulmak zor, bulunan işte de şartlar ağır.” İşverenler ise başka bir noktadan bakıyor: “Başvuru çok fazla, eleman bulmakta sorun yaşamıyoruz.” İşte iki tarafın bu durumu, işgücü arzının bolluğu meselesini ortaya çıkarıyor.
İşgücü arzı basit bir ifadeyle çalışmak isteyen insanların toplamıdır. Bir ülkede nüfus artabilir, gençler mezun olabilir, kadınların işgücüne katılımı yükselebilir veya ekonomik sıkıntılar nedeniyle daha fazla insan gelir elde etmek için iş aramaya başlayabilir. Bütün bunlar işgücü arzını artırır. Ancak iş sayısı aynı hızla artmıyorsa dengeler değişmeye başlar.
Bunu günlük hayattan basit bir örnekle düşünelim. Bir mahallede bir fırında çalışmak için 10 kişi başvuruyor olsun. İşverenin ihtiyacı ise yalnızca bir kişi. Böyle bir durumda işverenin seçeneği çok olur. Maaşı biraz düşük tutsa bile başvuranlardan biri işi kabul edecektir. Ancak aynı işe yalnızca iki kişi başvurmuş olsaydı işveren daha yüksek ücret önermek zorunda kalabilirdi.
Aslında pazarlık gücü dediğimiz şey tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Bir çalışan iş değiştirmeyi düşündüğünde veya ücret artışı istediğinde karşı tarafın da onu kaybetmek istemesi gerekir. Eğer işveren “Sen olmazsan başka biri gelir” düşüncesine sahipse çalışanın eli zayıflar. Çünkü alternatif çoktur. İşgücü arzı fazlaysa insanlar çoğu zaman hak ettikleri koşulları istemekte bile çekingen davranabilir.
Bu durumun en büyük etkisi ücretler üzerinde görülür.
Çalışanlar genellikle şunu hisseder: Hayat pahalılaşıyor ama gelir aynı hızda artmıyor. Bunun nedenlerinden biri de işgücü piyasasındaki dengesizlik olabilir. Çok sayıda kişinin iş aradığı bir ortamda maaş artışları sınırlı kalabilir. İşverenler daha düşük ücretle çalışan bulabileceklerini düşündüklerinde ücret baskısı ortaya çıkabilir.
Ancak burada önemli bir ayrıntı var. Sorun insanların çalışmak istemesi değildir. Sorun, ekonominin yeterince kaliteli ve verimli iş oluşturamamasıdır.
Bir ülkede yüz binlerce genç üniversiteden mezun olabilir ama eğer ekonomide yüksek katma değerli sektörler gelişmiyorsa insanlar eğitimlerine uygun iş bulmakta zorlanabilir. Sonuçta mühendis başka işlere yönelir, öğretmen farklı alanlarda çalışır, üniversite mezunları asgari ücret seviyesinde iş aramaya başlar. Bu da piyasadaki rekabeti artırır.
Bir başka sorun da kayıt dışı çalışma meselesidir.
Bazı çalışanlar sosyal güvence olmadan, düşük ücretle veya uzun çalışma saatleriyle iş bulmak zorunda kalabiliyor. Çünkü “Hiç iş olmamasından iyidir” düşüncesi ağır basıyor. Bu durum zamanla genel ücret seviyelerini de etkileyebiliyor. Çünkü düşük maliyetle çalışan sistem yaygınlaştığında işverenlerin bir bölümü bunu standart hale getirebiliyor.
Özellikle gençler arasında bu durum daha belirgin hissediliyor. Yeni mezun birçok kişi iş görüşmelerinde deneyim sorusuyla karşılaşıyor. Deneyim kazanmak için işe ihtiyaç duyuyorlar ama işe girmek için de deneyim gerekiyor. Böyle olunca bazı gençler düşük ücretlere razı olabiliyor. İşverenler açısından bu kısa vadede avantaj gibi görünse de uzun vadede başka sorunlar ortaya çıkabiliyor.
Çünkü düşük ücret ve zayıf pazarlık gücü çalışan motivasyonunu da etkiler.
İnsanlar kendilerini değerli hissetmediklerinde işlerine bağlılıkları azalabilir. Sürekli iş değiştirme eğilimi artabilir. Verimlilik düşebilir. Hatta bazı nitelikli çalışanlar başka ülkelere gitmeyi düşünebilir. Son yıllarda sıkça duyulan “beyin göçü” tartışmalarının bir kısmı da burada başlıyor.
Peki çözüm nedir?
Çözüm yalnızca daha fazla iş ilanı açmak değildir. Asıl mesele kaliteli istihdam oluşturmaktır. Üretimin güçlenmesi, teknoloji yatırımlarının artması, yeni sektörlerin gelişmesi ve eğitim sisteminin iş dünyasının ihtiyaçlarıyla daha uyumlu hale gelmesi önemlidir.
Aynı zamanda çalışanların mesleki becerilerini geliştirmesi de büyük önem taşıyor. Çünkü günümüzde sadece diploma sahibi olmak her zaman yeterli olmayabiliyor. Yeni beceriler öğrenen, teknolojiye uyum sağlayan ve kendisini geliştiren çalışanlar pazarlık masasında daha güçlü hale gelebiliyor.
Ekonomi sadece rakamlardan ibaret değildir. Her rakamın arkasında bir insan hikayesi vardır. İşgücü arzının bolluğu da yalnızca bir istatistik konusu değildir; evine ekmek götürmeye çalışan insanların gerçeğidir.
Bir ülkede insanların çok çalışmak istemesi aslında kötü bir şey değildir. Kötü olan, çalışan insanların emeklerinin yeterince karşılık bulamamasıdır. Çünkü güçlü ekonomiler yalnızca fabrikalarla, binalarla veya makinelerle kurulmaz. Güçlü ekonomiler, emeğin değer gördüğü toplumlarla kurulur.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar













