ABD-İRAN ANLAŞMASI DÜNYADA YENİ BİR DÖNEMİN KAPISINI MI ARALIYOR

ABD-İRAN ANLAŞMASI DÜNYADA YENİ BİR DÖNEMİN KAPISINI MI ARALIYOR

Dünya uzun zamandır ABD ile İran arasında yaşanan gerilimi yakından takip ediyordu. Şubat ayının sonunda başlayan çatışmalar, bölgedeki dengeleri sarsarken enerji piyasalarından uluslararası ticarete kadar birçok alanı etkiledi. Yaklaşık iki ay süren savaşın ardından tarafların anlaşmaya varması ise hem bölge ülkelerinde hem de dünya genelinde dikkatle karşılandı. Ancak savaşın sona ermesi kadar, yapılan anlaşmanın içeriği de büyük merak konusu olmaya devam ediyor.

Şu an için kamuoyuna yansıyan bilgiler sınırlı. Tarafların 19 Haziran’da İsviçre’de düzenlenecek törenle anlaşmayı imzalaması bekleniyor. Ancak anlaşmanın ayrıntılarının henüz netleşmemesi, birçok soru işaretini de beraberinde getiriyor.

Özellikle Hürmüz Boğazı’nın geleceği, İran’ın nükleer programı ve Orta Doğu’daki yeni siyasi düzen en çok merak edilen başlıklar arasında bulunuyor.

Hürmüz Boğazı, dünya enerji ticaretinin en kritik noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Körfez ülkelerinden çıkan petrol ve doğal gazın önemli bir bölümü bu boğaz üzerinden dünya pazarlarına ulaşıyor. Savaş sürecinde zaman zaman Hürmüz Boğazı’nın kapanabileceği yönündeki açıklamalar küresel piyasalarda büyük endişe yaratmıştı. Çünkü boğazın kapanması durumunda petrol fiyatlarında sert yükselişler yaşanabileceği belirtiliyordu.

Anlaşmanın ardından gözler şimdi bu kritik geçiş noktasına çevrilmiş durumda. Uzmanlar, boğazın uluslararası ticarete açık kalmasının hem enerji piyasalarının istikrarı hem de dünya ekonomisinin sağlığı açısından büyük önem taşıdığını ifade ediyor.

Bir diğer önemli konu ise İran’ın nükleer programı. Uzun yıllardır ABD ile İran arasındaki anlaşmazlıkların merkezinde yer alan bu mesele, yeni anlaşmanın da en hassas noktalarından biri olarak görülüyor.

ABD, İran’ın nükleer faaliyetlerinin sıkı denetim altında tutulmasını isterken, İran ise barışçıl amaçlarla nükleer teknoloji geliştirme hakkına sahip olduğunu savunuyor. Tarafların bu konuda nasıl bir uzlaşmaya vardığı henüz tam olarak açıklanmış değil.

Ancak uzmanlara göre anlaşmanın kalıcı olması için nükleer program konusunda net ve uygulanabilir kuralların belirlenmesi gerekiyor. Aksi halde ilerleyen dönemde benzer krizlerin yeniden ortaya çıkması ihtimali bulunuyor.

Savaş boyunca sadece ABD ve İran değil, tüm Orta Doğu etkilendi. Birçok ülke güvenlik endişeleri nedeniyle ekonomik planlarını gözden geçirmek zorunda kaldı. Bölgedeki ticaret yollarında yaşanan aksaklıklar uluslararası şirketleri de zor durumda bıraktı.

Bu nedenle yapılacak anlaşmanın sadece iki ülke arasındaki ilişkileri değil, bölgesel dengeleri de etkileyeceği düşünülüyor. Özellikle Körfez ülkeleri, Irak, Suriye ve Lübnan gibi ülkelerde yeni dönemin nasıl şekilleneceği yakından izleniyor.

Bazı uzmanlar, anlaşmanın bölgesel gerilimi azaltabileceğini ve ekonomik iş birliklerinin önünü açabileceğini savunuyor. Diğer uzmanlar ise taraflar arasındaki derin güvensizlik nedeniyle sürecin kolay olmayacağını belirtiyor.

Ekonomik açıdan bakıldığında ise anlaşmanın en hızlı etkisinin enerji piyasalarında görülmesi bekleniyor. Savaşın sona ermesiyle birlikte petrol fiyatlarında yaşanan dalgalanmaların azalabileceği ifade ediliyor. Bu durum enerji ithalatçısı ülkeler için olumlu bir gelişme olarak değerlendiriliyor.

Türkiye açısından da gelişmeler büyük önem taşıyor. Türkiye, hem enerji ihtiyacının önemli bir kısmını dışarıdan karşılayan hem de Orta Doğu’daki gelişmelerden doğrudan etkilenen bir ülke konumunda bulunuyor. Bölgede istikrarın sağlanması, ticaret yollarının açık kalması ve enerji fiyatlarının dengelenmesi Türkiye ekonomisine olumlu katkılar sağlayabilir.

Ancak uzmanlar, anlaşmanın imzalanmasının tek başına kalıcı barış anlamına gelmediğini vurguluyor. Asıl önemli olan noktanın anlaşmanın uygulanma süreci olduğu belirtiliyor. Tarafların verdikleri sözleri yerine getirip getirmeyeceği, uluslararası denetim mekanizmalarının nasıl işleyeceği ve bölgesel aktörlerin sürece nasıl yaklaşacağı önümüzdeki dönemde belirleyici olacak.

Dünya şimdi gözünü İsviçre’de yapılması beklenen imza törenine çevirmiş durumda. Eğer taraflar anlaşmayı başarıyla hayata geçirebilirse, uzun yıllardır süren gerginlikte yeni bir sayfa açılabilir. Ancak belirsizliklerin devam ettiği ve birçok kritik konunun henüz netlik kazanmadığı da unutulmamalı.

Sonuç olarak ABD ile İran arasında varılan anlaşma, sadece iki ülke açısından değil, tüm dünya için önemli sonuçlar doğurabilecek bir gelişme olarak görülüyor. Enerji güvenliğinden bölgesel istikrara, uluslararası ticaretten küresel ekonomiye kadar pek çok alan bu süreçten etkilenecek. Bu nedenle önümüzdeki günlerde açıklanacak ayrıntılar, dünya kamuoyu tarafından dikkatle takip edilmeye devam edecek.

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

  • Benzer Haberler

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR Türkiye ekonomisinin nabzını tutan göstergelerden biri de Merkez Bankası’nın her hafta açıkladığı Para ve Banka İstatistikleri. 31 Temmuz 2026 haftasına ilişkin veriler; vatandaşın bankalardaki parasını, döviz tercihlerini, kredi kullanımını ve bankacılık sistemindeki genel hareketliliği anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Haftalık veriler yalnızca bankacıların ya da ekonomistlerin takip edeceği rakamlardan oluşmuyor. Çünkü bankalardaki mevduatın büyüklüğü, kredi hacminin seyri ve vatandaşın TL veya döviz tercihleri doğrudan günlük hayatımıza yansıyor. Mevduat artıyorsa toplumun elinde bankacılık sistemi içinde tutulan para büyüyor; kredi artıyorsa borçlanma ve harcama kapasitesi genişliyor. Tersi durumda ise hem vatandaşın hem de işletmelerin daha temkinli davrandığı anlaşılabiliyor. MEVDUATTA TRİLYONLARIN HAREKETİ Temmuz ayının son haftasında bankacılık sistemindeki para hareketliliği yüksek seviyesini korudu. Önceki haftalarda da toplam mevduatta önemli artışlar görülmüştü. 10 Temmuz haftasında toplam mevduat 31 trilyon 458 milyar TL’ye, 17 Temmuz haftasında ise 31 trilyon 909,6 milyar TL’ye kadar yükselmişti. Bu rakamların büyüklüğü ilk bakışta anlaşılması zor olabilir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bankacılık sisteminde trilyonlarca liralık bir tasarruf havuzu bulunuyor. Bu paranın önemli bir bölümü vatandaşların, şirketlerin ve diğer ekonomik aktörlerin bankalardaki hesaplarında tutuluyor. 17 Temmuz haftasında toplam mevduattaki 451,5 milyar liralık artışın dikkat çekici olması, yüksek faiz ortamında tasarruf sahiplerinin parasını bankada tutmayı tercih ettiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Aynı hafta TL mevduat 17 trilyon 639,8 milyar liraya, yabancı para mevduat ise 10 trilyon 320,6 milyar liraya ulaşmıştı. Burada vatandaş açısından kritik soru şu: Bankada para birikiyor ama bu para ekonomiye ne ölçüde kredi olarak dönüyor? KREDİLERDE VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ ÖNEMLİ Bankacılık sistemindeki ikinci büyük başlık krediler. 17 Temmuz haftasında bankacılık sektörünün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil toplam kredi hacmi 26 trilyon 47,4 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Aynı hafta tüketici kredileri 6 trilyon 591,6 milyar TL seviyesindeydi. Tüketici kredilerinin içinde konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve bireysel kredi kartları bulunuyor. Rakamların dağılımına bakıldığında özellikle ihtiyaç kredileri ile kredi kartlarının vatandaşın finansman ihtiyacında önemli yer tuttuğu görülüyor. 17 Temmuz haftasında tüketici kredilerinin 807,4 milyar TL’si konut, 41,3 milyar TL’si taşıt, 2 trilyon 515,2 milyar TL’si ihtiyaç kredisi ve 3 trilyon 227,7 milyar TL’si bireysel kredi kartlarından oluştu. Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Vatandaşın borçlanmasında kredi kartlarının payı oldukça yüksek. Günlük yaşam giderlerinin karşılanmasında kredi kartlarının daha fazla kullanılması, gelir ile gider arasındaki makasın açıldığı dönemlerde aile bütçesi açısından risk oluşturabiliyor. Çünkü kredi kartı bugün harcamayı kolaylaştırıyor, ancak borç gelecek ayın bütçesinden ödeniyor. DÖVİZ HESAPLARI DA YAKINDAN İZLENİYOR Haftalık istatistiklerde dikkat çeken bir başka konu da yabancı para mevduatları. 17 Temmuz haftasında bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı 259,2 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun 220,1 milyar doları yurt içinde yerleşiklerin hesaplarında bulunuyordu. Parite etkisinden arındırılmış hesaplamada ise yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatında haftalık 5,259 milyar dolarlık artış görülmüştü. Bu gelişme, vatandaşın tasarruf kararlarında dövizin hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Ancak burada yalnızca “vatandaş dövize yöneldi” şeklinde basit bir yorum yapmak doğru olmaz. Kur hareketleri, faiz oranları, enflasyon beklentileri ve ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim aynı dönemde TL mevduat da güçlü şekilde büyümeye devam ediyordu. YÜKSEK FAİZİN İKİ FARKLI YÜZÜ VAR Yüksek faiz ortamının ekonomide iki farklı etkisi bulunuyor. Bir tarafta tasarruf sahibini bankada para tutmaya teşvik ediyor. Vatandaş, parasını harcamak yerine faiz getirisi elde etmek isteyebiliyor. Bu durum tüketimi sınırlayarak enflasyonla…