ALGORİTMİK ORTAK ANLAŞMA

ALGORİTMİK ORTAK ANLAŞMA

Eskiden şirketlerin fiyatları birlikte yükseltmesi için bir masa etrafında toplanmaları gerekirdi. Gizli toplantılar yapılır, telefonlar kapatılır, rakipler birbirine “sen şu fiyattan sat, ben de buradan satayım” derdi. Buna ekonomi literatüründe kartel ya da gizli anlaşma denir. Devletler de rekabet kurumları aracılığıyla bu tür anlaşmaları tespit etmeye çalışırdı.

Fakat teknoloji çağında işler biraz değişti. Artık şirketlerin bir araya gelip konuşmasına bile gerek kalmadan fiyatlar aynı seviyeye gelebiliyor. Bunun nedeni ise algoritmalar. İşte bu yeni duruma ekonomistler “algoritmik ortak anlaşma” diyor.

Basitçe söylemek gerekirse; şirketlerin kullandığı bilgisayar programları ve yapay zekâ sistemleri, bazen farkında olmadan piyasada aynı yönde hareket etmeye başlıyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo ise tüketici açısından pek de iyi olmuyor.

ALGORİTMALAR NASIL ÇALIŞIYOR?

Bugün birçok şirket fiyatlarını otomatik sistemlerle belirliyor. Özellikle e-ticaret sitelerinde ya da online platformlarda fiyatlar sürekli değişiyor. Bunun arkasında çalışan şey ise fiyat algoritmaları.

Bu algoritmalar piyasadaki verileri sürekli izliyor. Rakiplerin fiyatlarını, talebi, stokları ve hatta tüketici davranışlarını analiz ediyor. Sonra da “en uygun fiyatı otomatik olarak belirliyor.

Örneğin bir otel rezervasyon sitesinde ya da uçak bileti platformunda fiyatların gün içinde defalarca değiştiğini görmüşsünüzdür. İşte bu değişimin arkasında genellikle algoritmalar vardır.

Sorun şu noktada ortaya çıkıyor:
Bir sektörde birçok şirket aynı tür algoritmaları kullanmaya başladığında bu sistemler birbirini izlemeye başlıyor.

Bir şirket fiyatı artırıyor.
Diğer algoritma bunu görüyor ve o da artırıyor.
Sonra üçüncü şirket de aynı şeyi yapıyor.

Ortaya garip bir durum çıkıyor: Kimse açıkça anlaşma yapmıyor ama fiyatlar hep birlikte yükseliyor.

GÖRÜNMEYEN KARTEL

Bu durum ekonomi dünyasında yeni bir tartışma başlattı. Çünkü klasik kartel anlaşmalarında ortada bir iletişim vardır. Şirketler konuşur, anlaşır ve fiyat belirler.

Ama algoritmik ortak anlaşmada ortada doğrudan bir konuşma yoktur.

Algoritmalar sadece kârı maksimize etmeye çalışır. Fakat bunu yaparken piyasada en kârlı stratejinin “fiyatı düşürmemek” olduğunu keşfederler. Böylece sistem zamanla bir tür sessiz iş birliğine dönüşebilir.

Bu nedenle bazı ekonomistler bu durumu şöyle tanımlıyor:

“Bu artık insan karteli değil, makine karteli.”

Yani anlaşmayı insanlar değil, algoritmalar yapıyor gibi bir görüntü oluşuyor.

TÜKETİCİ NEDEN ZARAR GÖREBİLİR?

Serbest piyasanın temel mantığı rekabettir. Rekabet varsa fiyatlar düşer, kalite artar ve tüketici kazanır.

Fakat algoritmik ortak anlaşma ortaya çıktığında rekabet zayıflayabilir.

Bunun birkaç nedeni var:

Birincisi, algoritmalar fiyat savaşından kaçınmayı öğrenebilir. Sürekli fiyat kırmanın kârı düşürdüğünü fark eden sistemler, fiyatları benzer seviyelerde tutmayı tercih edebilir.

İkincisi, algoritmalar rakipleri çok hızlı izler. Eskiden bir şirket fiyat düşürdüğünde diğerleri bunu günler sonra fark ederdi. Şimdi ise saniyeler içinde tepki veriliyor.

Bu da fiyatların hızla aynı noktaya gelmesine yol açıyor.

Üçüncüsü, yapay zekâ sistemleri uzun vadeli kârı hesaplayabiliyor. Bu nedenle kısa süreli rekabet yerine daha istikrarlı ve yüksek fiyat stratejilerini tercih edebiliyor.

Sonuçta tüketici açısından tablo şu olabilir:

Rekabet var gibi görünür ama fiyatlar bir türlü düşmez.

DÜNYADA TARTIŞMA BÜYÜYOR

Algoritmik fiyatlama konusu son yıllarda Avrupa ve ABD’de yoğun biçimde tartışılıyor. Rekabet kurumları yeni bir sorunla karşı karşıya olduklarını söylüyor.

Çünkü ortada klasik bir suç kanıtı yok.

Şirketler “biz anlaşmadık” diyebiliyor.
Algoritmalar ise sadece veri analiz ediyor.

Peki bu durumda sorumluluk kimde?

Şirket mi sorumlu?
Algoritmayı yazan yazılım firması mı?
Yoksa sistem kendi kendine mi bu sonucu üretti?

Bu soruların henüz net cevapları yok.

Ancak rekabet otoriteleri artık algoritmaları da incelemeye başladı. Özellikle e-ticaret, havacılık, otelcilik ve dijital platformlar bu konuda yakından takip ediliyor.

GELECEĞİN REKABET SORUNU OLABİLİR

Ekonomistler algoritmik ortak anlaşmanın gelecekte daha da yaygınlaşabileceğini söylüyor. Çünkü şirketler giderek daha fazla veri kullanıyor ve kararları makineler veriyor.

Yapay zekâ sistemleri geliştikçe fiyat belirleme süreçleri de tamamen otomatik hale gelebilir.

Bu durum rekabet politikası açısından yeni bir dönemin kapısını açıyor.

Eskiden rekabet kurumları gizli toplantıları araştırıyordu.
Şimdi ise kodları ve algoritmaları incelemek zorunda kalabilirler.

Yani rekabet denetimi artık sadece hukukçuların değil, aynı zamanda veri bilimcilerin ve yazılım uzmanlarının da işi haline geliyor.

DENGE NASIL KURULACAK?

Elbette algoritmalar tamamen kötü bir şey değildir. Tam tersine birçok faydası vardır.

Doğru kullanıldığında:

  • Maliyetleri düşürür,
  • Stok yönetimini kolaylaştırır,
  • Tüketiciye daha hızlı hizmet sunar.

Ancak rekabeti zayıflatacak şekilde kullanılması ciddi sorun yaratabilir.

Bu nedenle uzmanlar birkaç öneri üzerinde duruyor:

  • Rekabet kurumlarının algoritmaları denetleyebilecek teknik kapasiteye sahip olması
  • Şirketlerin kullandıkları fiyatlama sistemleri konusunda daha şeffaf olması
  • Yapay zekâ sistemlerinde rekabeti koruyan tasarım ilkelerinin geliştirilmesi

SON SÖZ

Dijital ekonomi hayatımızı hızla değiştiriyor. Artık sadece insanlar değil, algoritmalar da ekonomik kararlar veriyor.

Fakat unutulmaması gereken bir gerçek var:
Piyasaların sağlıklı işlemesi için rekabet şarttır.

Eğer algoritmalar rekabeti zayıflatırsa bunun bedelini en sonunda tüketici öder.

Bu nedenle ekonominin yeni döneminde sadece şirketleri değil, algoritmaları da izleyen bir rekabet politikası giderek daha önemli hale geliyor.

Geleceğin piyasalarında belki de en kritik soru şu olacak:

“Fiyatları gerçekten şirketler mi belirliyor, yoksa algoritmalar mı?”

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

  • Benzer Haberler

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR Türkiye ekonomisinin nabzını tutan göstergelerden biri de Merkez Bankası’nın her hafta açıkladığı Para ve Banka İstatistikleri. 31 Temmuz 2026 haftasına ilişkin veriler; vatandaşın bankalardaki parasını, döviz tercihlerini, kredi kullanımını ve bankacılık sistemindeki genel hareketliliği anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Haftalık veriler yalnızca bankacıların ya da ekonomistlerin takip edeceği rakamlardan oluşmuyor. Çünkü bankalardaki mevduatın büyüklüğü, kredi hacminin seyri ve vatandaşın TL veya döviz tercihleri doğrudan günlük hayatımıza yansıyor. Mevduat artıyorsa toplumun elinde bankacılık sistemi içinde tutulan para büyüyor; kredi artıyorsa borçlanma ve harcama kapasitesi genişliyor. Tersi durumda ise hem vatandaşın hem de işletmelerin daha temkinli davrandığı anlaşılabiliyor. MEVDUATTA TRİLYONLARIN HAREKETİ Temmuz ayının son haftasında bankacılık sistemindeki para hareketliliği yüksek seviyesini korudu. Önceki haftalarda da toplam mevduatta önemli artışlar görülmüştü. 10 Temmuz haftasında toplam mevduat 31 trilyon 458 milyar TL’ye, 17 Temmuz haftasında ise 31 trilyon 909,6 milyar TL’ye kadar yükselmişti. Bu rakamların büyüklüğü ilk bakışta anlaşılması zor olabilir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bankacılık sisteminde trilyonlarca liralık bir tasarruf havuzu bulunuyor. Bu paranın önemli bir bölümü vatandaşların, şirketlerin ve diğer ekonomik aktörlerin bankalardaki hesaplarında tutuluyor. 17 Temmuz haftasında toplam mevduattaki 451,5 milyar liralık artışın dikkat çekici olması, yüksek faiz ortamında tasarruf sahiplerinin parasını bankada tutmayı tercih ettiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Aynı hafta TL mevduat 17 trilyon 639,8 milyar liraya, yabancı para mevduat ise 10 trilyon 320,6 milyar liraya ulaşmıştı. Burada vatandaş açısından kritik soru şu: Bankada para birikiyor ama bu para ekonomiye ne ölçüde kredi olarak dönüyor? KREDİLERDE VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ ÖNEMLİ Bankacılık sistemindeki ikinci büyük başlık krediler. 17 Temmuz haftasında bankacılık sektörünün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil toplam kredi hacmi 26 trilyon 47,4 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Aynı hafta tüketici kredileri 6 trilyon 591,6 milyar TL seviyesindeydi. Tüketici kredilerinin içinde konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve bireysel kredi kartları bulunuyor. Rakamların dağılımına bakıldığında özellikle ihtiyaç kredileri ile kredi kartlarının vatandaşın finansman ihtiyacında önemli yer tuttuğu görülüyor. 17 Temmuz haftasında tüketici kredilerinin 807,4 milyar TL’si konut, 41,3 milyar TL’si taşıt, 2 trilyon 515,2 milyar TL’si ihtiyaç kredisi ve 3 trilyon 227,7 milyar TL’si bireysel kredi kartlarından oluştu. Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Vatandaşın borçlanmasında kredi kartlarının payı oldukça yüksek. Günlük yaşam giderlerinin karşılanmasında kredi kartlarının daha fazla kullanılması, gelir ile gider arasındaki makasın açıldığı dönemlerde aile bütçesi açısından risk oluşturabiliyor. Çünkü kredi kartı bugün harcamayı kolaylaştırıyor, ancak borç gelecek ayın bütçesinden ödeniyor. DÖVİZ HESAPLARI DA YAKINDAN İZLENİYOR Haftalık istatistiklerde dikkat çeken bir başka konu da yabancı para mevduatları. 17 Temmuz haftasında bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı 259,2 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun 220,1 milyar doları yurt içinde yerleşiklerin hesaplarında bulunuyordu. Parite etkisinden arındırılmış hesaplamada ise yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatında haftalık 5,259 milyar dolarlık artış görülmüştü. Bu gelişme, vatandaşın tasarruf kararlarında dövizin hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Ancak burada yalnızca “vatandaş dövize yöneldi” şeklinde basit bir yorum yapmak doğru olmaz. Kur hareketleri, faiz oranları, enflasyon beklentileri ve ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim aynı dönemde TL mevduat da güçlü şekilde büyümeye devam ediyordu. YÜKSEK FAİZİN İKİ FARKLI YÜZÜ VAR Yüksek faiz ortamının ekonomide iki farklı etkisi bulunuyor. Bir tarafta tasarruf sahibini bankada para tutmaya teşvik ediyor. Vatandaş, parasını harcamak yerine faiz getirisi elde etmek isteyebiliyor. Bu durum tüketimi sınırlayarak enflasyonla…