ADİL, ÖNGÖRÜLEBİLİR VE VERİMLİ BİR SİSTEM KURABİLME BECERİSİ
Bir ülkenin, bir kurumun, bir şirketin hatta küçük bir mahallenin bile ayakta kalmasını sağlayan görünmeyen bazı direkler vardır. İnsanlar çoğu zaman yolları, köprüleri, binaları ya da fabrikaları kalkınmanın temel unsurları olarak görür. Elbette bunlar önemlidir. Fakat görünmeyen bir altyapı daha vardır: adil, öngörülebilir ve verimli bir sistem kurabilme becerisi.
Bu üç kelime ilk bakışta çok resmi ve uzak gelebilir. Ancak aslında günlük hayatımızın tam merkezindedir. Sabah ekmek almak için fırına gittiğimizde, çocuğumuzu okula gönderdiğimizde, işimize zamanında ulaşmaya çalıştığımızda veya ay sonu bütçemizi planladığımızda bile bu sistemin etkisini yaşarız.
Bir düşünelim. Bir yerde kurallar her gün değişiyorsa insanlar ne yapar? Bugün başka, yarın başka uygulamalar ortaya çıkıyorsa insanlar nasıl plan yapabilir? Esnaf önünü göremez, üretici yatırım yapamaz, çalışan geleceğini kuramaz. İnsanlar sürekli “yarın ne olacak?” sorusuyla yaşamaya başlar.
İşte burada öngörülebilirlik devreye girer.
Öngörülebilir bir sistem demek, insanların yarını az çok tahmin edebilmesi demektir. Örneğin bir çiftçi tarlasına tohum ekerken hangi destekleri alacağını bilmeli, bir sanayici yatırım yaparken hangi vergilerle karşılaşacağını tahmin edebilmeli, bir çalışan da emeğinin karşılığını hangi şartlarda alacağını görebilmelidir.
Çünkü belirsizlik korku üretir.
Bir vatandaş ev almak istiyor diyelim. Ancak faizler, vergiler, kurallar veya ekonomik şartlar sürekli değişiyorsa o kişi karar vermekte zorlanır. Beklemeye başlar. Bekledikçe piyasa yavaşlar. Piyasa yavaşladıkça üretim düşer. Üretim düşünce iş imkânları azalır.
Yani bazen görünürde küçük gibi duran sistem sorunları zincirleme etki yaratır.
Ancak sadece öngörülebilirlik de yetmez.
Sistem aynı zamanda adil olmalıdır.
Adalet sadece mahkeme salonlarında konuşulan bir kavram değildir. Adalet günlük hayatın içindedir. Aynı işi yapan iki kişinin farklı muamele görmesi, aynı şartlardaki iki işletmenin farklı kurallarla karşılaşması veya bazı insanların ayrıcalıklı hale gelmesi adalet duygusunu zedeler.
İnsanlar şunu hissetmek ister:
“Kurallar herkese eşit uygulanıyor.”
Bu duygu çok önemlidir. Çünkü toplumlar yalnızca kanunlarla değil, güvenle de ayakta durur.
Bir yarış düşünelim. Yarış başlamadan önce bazı kişilere birkaç metre avantaj verilirse diğer yarışmacılar ne hisseder? Çalışmanın anlamını sorgularlar. Emeklerinin karşılığını alacaklarına inanmazlar.
Ekonomide de durum benzerdir.
Bir girişimci yıllarca çalışıp yatırım yapıyorsa emeğinin karşılığını almak ister. Eğer başarı çalışmadan çok ayrıcalıklara bağlı hale gelirse insanlar üretmek yerine bağlantı aramaya başlar.
Bu da toplumsal enerjiyi yanlış yere yönlendirir.
Kaynaklar üretime değil ilişkiler ağına gider.
Yetenek yerine ayrıcalık öne çıkar.
Çalışma yerine kısa yollar aranır.
Bunun bedelini ise bütün toplum öder.
Bir de işin verimlilik tarafı vardır.
Verimlilik çoğu zaman yanlış anlaşılır. Bazıları verimliliği sadece daha çok çalışmak olarak düşünür. Oysa verimlilik daha fazla yorulmak değil, daha doğru çalışmaktır.
Bir örnek düşünelim.
Bir kişi elinde kovayla saatlerce su taşıyor olabilir. Başka biri ise küçük bir boru sistemi kurarak aynı işi daha kısa sürede yapabilir.
İkinci kişi daha az yorulmuş olabilir ama daha verimli çalışmıştır.
Ülkeler için de durum böyledir.
Kaynaklar sınırlıdır. Para sınırlıdır. İnsan gücü sınırlıdır. Zaman sınırlıdır.
Bu nedenle mesele çok para harcamak değil, doğru yere harcamaktır.
Bazen milyonlarca liralık yatırımlar beklenen sonucu vermezken küçük ama doğru planlanmış projeler büyük başarı sağlayabilir.
Verimli sistemler insanların zamanını da korur.
Bir vatandaşın basit bir işlem için günlerce sıra beklemesi verimsizliktir.
Bir şirketin izin almak için aylarca kapı kapı dolaşması verimsizliktir.
Bir öğrencinin kaliteli eğitime ulaşmakta zorlanması verimsizliktir.
Çünkü kaybedilen sadece zaman değildir. Kaybedilen enerji, motivasyon ve fırsatlardır.
Aslında adalet, öngörülebilirlik ve verimlilik birbirinden ayrı kavramlar değildir.
Bunlar bir zincirin halkaları gibidir.
Adalet güven oluşturur.
Güven öngörülebilirliği güçlendirir.
Öngörülebilirlik yatırımı artırır.
Yatırım verimliliği destekler.
Verimlilik de refahı büyütür.
Ancak bu zincirin bir halkası kırıldığında bütün yapı zarar görmeye başlar.
Bugün dünyada ekonomik olarak güçlü görülen birçok ülke yalnızca doğal kaynakları sayesinde büyümedi. Asıl güçleri kurdukları sistemlerden geldi.
Çünkü insanlar güven duydukları yerde yatırım yapar.
Geleceğini görebildiği yerde üretim yapar.
Emeğinin karşılığını alacağına inandığı yerde çalışır.
Toplumların gerçek zenginliği sadece yer altındaki madenlerde veya kasadaki paralarda değildir.
Gerçek zenginlik, insanların sisteme duyduğu güvende saklıdır.
Bu yüzden mesele sadece bugünü kurtarmak değildir.
Asıl mesele yarını kurabilmektir.
Adil, öngörülebilir ve verimli bir sistem kurabilme becerisi tam da burada önem kazanır. Çünkü güçlü toplumlar yalnızca büyük binalar inşa edenler değil, insanların güvenle yaşayabileceği sağlam sistemler kurabilenlerdir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
















