ÜNİVERSİTE DİPLOMASI YETİYOR MU?

ÜNİVERSİTE DİPLOMASI YETİYOR MU?

Üniversite okumak yıllardır milyonlarca gencin en büyük hedeflerinden biri oldu. Aileler çocuklarının iyi bir eğitim alması için büyük fedakârlıklar yapıyor, gençler ise yıllarca sınav maratonunun içinde emek veriyor. Ancak diploma alındıktan sonra herkesin aklındaki tek soru aynı oluyor: “İş bulabilecek miyim?”

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı 2025 Yükseköğretim İstihdam Göstergeleri, bu sorunun cevabını rakamlarla ortaya koyuyor. Veriler hem umut veren sonuçlar içeriyor hem de üniversite tercihi yapacak gençlere önemli mesajlar veriyor.

Diploma önemli ama tek başına yeterli değil

2025 yılında lisans mezunlarının kayıtlı istihdam oranı yüzde 73,9 olarak gerçekleşti. Bir yıl önce bu oran yüzde 75 idi. Yani üniversite mezunlarının istihdam oranında küçük de olsa bir gerileme yaşandı.

Ön lisans mezunlarında da benzer bir tablo görülüyor. 2024 yılında yüzde 66,4 olan kayıtlı istihdam oranı, 2025 yılında yüzde 65,7’ye düştü.

Ancak burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor.

Kayıtlı istihdamda görünmeyen herkes işsiz değildir. Bazıları yüksek lisans veya doktora eğitimine devam ediyor. Kimileri yurt dışında bulunuyor, bazıları kayıt dışı çalışıyor, bazıları ise henüz iş aramıyor. Dolayısıyla bu rakamlar yalnızca SGK kayıtlarına yansıyan istihdamı gösteriyor.

Yine de veriler, üniversite mezunlarının yaklaşık dörtte birinin kayıtlı bir işte çalışmadığını ortaya koyuyor.

Her bölüm aynı fırsatı sunmuyor

Eskiden “hangi üniversite olursa olsun yeter ki diploma al” anlayışı hakimdi.

Bugün ise durum tamamen değişmiş durumda.

Artık önemli olan sadece üniversite değil, okunan bölüm.

2025 verilerine göre en yüksek istihdam oranına sahip lisans bölümü yüzde 95,5 ile Tıp oldu.

Onu sırasıyla;

  • Özel Eğitim Öğretmenliği
  • Havacılık Elektrik ve Elektroniği
  • Matematik Mühendisliği
  • Hemşirelik

İzledi.

Bu tablo bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor.

Türkiye’de sağlık personeline ihtiyaç sürüyor.

Aynı şekilde mühendislik ve havacılık alanları da güçlü istihdam üretmeye devam ediyor.

Ön lisans programlarında ise zirvede Polis Meslek Eğitimi yer aldı. Elektrik, uçak teknolojisi ve otomasyon gibi teknik alanlar da oldukça yüksek istihdam oranlarına ulaştı.

Sağlık sektörü yine zirvede

Alan bazında bakıldığında da tablo değişmiyor.

Lisans mezunlarında en yüksek istihdam oranı yüzde 84,5 ile Sağlık ve Refah alanında gerçekleşti.

Onu;

  • Mühendislik
  • Bilişim Teknolojileri
  • Eğitim
  • İşletme ve Hukuk

Takip etti.

Bu sonuç aslında iş dünyasının ihtiyaçlarını da gösteriyor.

Türkiye yaşlanıyor.

Sağlık hizmetlerine olan talep artıyor.

Dijitalleşme hızlanıyor.

Sanayi daha fazla mühendis arıyor.

Dolayısıyla bu alanlarda yetişen mezunlar daha kolay iş bulabiliyor.

Bazı bölümler mezun olur olmaz işe başlıyor

Üniversiteyi bitirdikten sonra aylarca hatta yıllarca iş arayan gençler olduğu gibi, mezun olur olmaz çalışma hayatına başlayanlar da bulunuyor.

Lisans mezunlarında en kısa iş bulma süresi yalnızca 2,4 ay ile Dil ve Konuşma Terapisi bölümünde gerçekleşti.

Tıp mezunları ortalama 3,9 ayda, özel eğitim öğretmenleri ise 4,4 ayda iş buldu.

Eczacılık ve ergoterapi de listenin üst sıralarında yer aldı.

Bu tablo sağlık alanındaki insan kaynağı ihtiyacının hâlâ devam ettiğini açık biçimde gösteriyor.

Ön lisansta ise Polis Meslek Eğitimi mezunları ortalama 3 ay içinde iş sahibi oldu.

En yüksek maaşı hangi bölümler alıyor?

Gençlerin en çok merak ettiği konulardan biri de kazanç.

TÜİK verilerine göre lisans mezunları arasında en yüksek ortalama gelire sahip bölüm Pilotaj oldu.

Pilotajı;

  • Matematik Mühendisliği
  • Uzay Mühendisliği
  • Uçak Mühendisliği
  • Kontrol ve Otomasyon Mühendisliği

İzledi.

Bu sıralama aslında yüksek teknolojiye dayalı mesleklerin değer kazandığını gösteriyor.

Ön lisans programlarında ise en yüksek kazanç sağlayan bölüm Uçak Teknolojisi oldu.

Havacılık sektörünün büyümesi bu alanlara olan talebi artırıyor.

Asıl sorun alanında çalışabilmek

Belki de raporun en dikkat çekici bölümü burası.

Üniversite mezunu olmak tek başına yeterli değil.

Asıl önemli olan, okunan bölümle yapılan işin birbirini tutması.

2025 yılında lisans mezunlarının yalnızca yüzde 56,7’si kendi eğitim alanına uygun bir meslekte çalışıyor.

Yani her 100 üniversite mezunundan yaklaşık 43’ü, eğitimini aldığı iş dışında çalışıyor.

Bu oldukça düşündürücü bir tablo.

Sağlık alanında okuyanların yüzde 80,4’ü kendi mesleğini yaparken, sosyal bilimler, gazetecilik ve enformasyon alanında bu oran yalnızca yüzde 20,6.

Başka bir ifadeyle sosyal bilimler mezunlarının yaklaşık beşte dördü farklı alanlarda çalışmak zorunda kalıyor.

Ön lisans mezunlarında ise tablo daha da dikkat çekici.

Alanına uygun çalışanların oranı yüzde 50,8.

Yani mezunların yarısı eğitimini aldığı mesleği yapamıyor.

Gençlere önemli mesajlar

Bu veriler üniversite tercih edecek adaylara önemli dersler veriyor.

Artık sadece puana göre bölüm seçme dönemi geride kaldı.

Gençlerin tercih yaparken şu soruları mutlaka sorması gerekiyor:

“Bu bölümün mezunları iş bulabiliyor mu?”

“İlk işe giriş süresi ne kadar?”

“Mezunlar kendi alanlarında çalışabiliyor mu?”

“Bu mesleğin geleceği var mı?”

Çünkü üniversite tercihi aslında gelecekteki yaşam standardını belirleyen en önemli kararlardan biri haline geldi.

Son söz

Türkiye her yıl yüz binlerce üniversite mezunu veriyor.

Ancak iş dünyasının ihtiyaç duyduğu insan kaynağı ile üniversitelerin yetiştirdiği mezun profili her zaman örtüşmüyor.

Bir yanda eleman bulamayan sektörler, diğer yanda iş arayan binlerce genç bulunuyor.

Bu tablo, eğitim sistemi ile iş gücü piyasası arasındaki bağın daha da güçlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Üniversitelerin sektörlerle daha fazla iş birliği yapması, uygulamalı eğitimin yaygınlaştırılması, staj imkanlarının artırılması ve öğrencilerin mezun olmadan önce çalışma hayatına hazırlanması büyük önem taşıyor.

Sonuç olarak artık sadece üniversite mezunu olmak başarı için yeterli değil. Doğru bölüm seçmek, yabancı dil öğrenmek, dijital beceriler kazanmak, staj yapmak ve kendini sürekli geliştirmek, gençlerin iş hayatında öne çıkmasını sağlayan en önemli unsurlar haline gelmiş durumda.

Geleceğin çalışma dünyasında diploma kapıyı açabilir; ancak o kapıdan içeri girebilmek ve orada kalıcı olabilmek, bilgi, beceri ve sürekli gelişimle mümkün olacaktır.

Kaynak: TÜİK

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

  • Benzer Haberler

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR Türkiye ekonomisinin nabzını tutan göstergelerden biri de Merkez Bankası’nın her hafta açıkladığı Para ve Banka İstatistikleri. 31 Temmuz 2026 haftasına ilişkin veriler; vatandaşın bankalardaki parasını, döviz tercihlerini, kredi kullanımını ve bankacılık sistemindeki genel hareketliliği anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Haftalık veriler yalnızca bankacıların ya da ekonomistlerin takip edeceği rakamlardan oluşmuyor. Çünkü bankalardaki mevduatın büyüklüğü, kredi hacminin seyri ve vatandaşın TL veya döviz tercihleri doğrudan günlük hayatımıza yansıyor. Mevduat artıyorsa toplumun elinde bankacılık sistemi içinde tutulan para büyüyor; kredi artıyorsa borçlanma ve harcama kapasitesi genişliyor. Tersi durumda ise hem vatandaşın hem de işletmelerin daha temkinli davrandığı anlaşılabiliyor. MEVDUATTA TRİLYONLARIN HAREKETİ Temmuz ayının son haftasında bankacılık sistemindeki para hareketliliği yüksek seviyesini korudu. Önceki haftalarda da toplam mevduatta önemli artışlar görülmüştü. 10 Temmuz haftasında toplam mevduat 31 trilyon 458 milyar TL’ye, 17 Temmuz haftasında ise 31 trilyon 909,6 milyar TL’ye kadar yükselmişti. Bu rakamların büyüklüğü ilk bakışta anlaşılması zor olabilir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bankacılık sisteminde trilyonlarca liralık bir tasarruf havuzu bulunuyor. Bu paranın önemli bir bölümü vatandaşların, şirketlerin ve diğer ekonomik aktörlerin bankalardaki hesaplarında tutuluyor. 17 Temmuz haftasında toplam mevduattaki 451,5 milyar liralık artışın dikkat çekici olması, yüksek faiz ortamında tasarruf sahiplerinin parasını bankada tutmayı tercih ettiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Aynı hafta TL mevduat 17 trilyon 639,8 milyar liraya, yabancı para mevduat ise 10 trilyon 320,6 milyar liraya ulaşmıştı. Burada vatandaş açısından kritik soru şu: Bankada para birikiyor ama bu para ekonomiye ne ölçüde kredi olarak dönüyor? KREDİLERDE VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ ÖNEMLİ Bankacılık sistemindeki ikinci büyük başlık krediler. 17 Temmuz haftasında bankacılık sektörünün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil toplam kredi hacmi 26 trilyon 47,4 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Aynı hafta tüketici kredileri 6 trilyon 591,6 milyar TL seviyesindeydi. Tüketici kredilerinin içinde konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve bireysel kredi kartları bulunuyor. Rakamların dağılımına bakıldığında özellikle ihtiyaç kredileri ile kredi kartlarının vatandaşın finansman ihtiyacında önemli yer tuttuğu görülüyor. 17 Temmuz haftasında tüketici kredilerinin 807,4 milyar TL’si konut, 41,3 milyar TL’si taşıt, 2 trilyon 515,2 milyar TL’si ihtiyaç kredisi ve 3 trilyon 227,7 milyar TL’si bireysel kredi kartlarından oluştu. Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Vatandaşın borçlanmasında kredi kartlarının payı oldukça yüksek. Günlük yaşam giderlerinin karşılanmasında kredi kartlarının daha fazla kullanılması, gelir ile gider arasındaki makasın açıldığı dönemlerde aile bütçesi açısından risk oluşturabiliyor. Çünkü kredi kartı bugün harcamayı kolaylaştırıyor, ancak borç gelecek ayın bütçesinden ödeniyor. DÖVİZ HESAPLARI DA YAKINDAN İZLENİYOR Haftalık istatistiklerde dikkat çeken bir başka konu da yabancı para mevduatları. 17 Temmuz haftasında bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı 259,2 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun 220,1 milyar doları yurt içinde yerleşiklerin hesaplarında bulunuyordu. Parite etkisinden arındırılmış hesaplamada ise yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatında haftalık 5,259 milyar dolarlık artış görülmüştü. Bu gelişme, vatandaşın tasarruf kararlarında dövizin hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Ancak burada yalnızca “vatandaş dövize yöneldi” şeklinde basit bir yorum yapmak doğru olmaz. Kur hareketleri, faiz oranları, enflasyon beklentileri ve ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim aynı dönemde TL mevduat da güçlü şekilde büyümeye devam ediyordu. YÜKSEK FAİZİN İKİ FARKLI YÜZÜ VAR Yüksek faiz ortamının ekonomide iki farklı etkisi bulunuyor. Bir tarafta tasarruf sahibini bankada para tutmaya teşvik ediyor. Vatandaş, parasını harcamak yerine faiz getirisi elde etmek isteyebiliyor. Bu durum tüketimi sınırlayarak enflasyonla…