KASIM AYI ÜCRETLİ ÇALIŞAN İSTATİSTİKLERİ

Bir ülkenin ekonomide güven sağlamasının en önemli koşullarından biri de işsizliğin azalması, istihdamın çoğalmasıdır. Bu anlamda devlet yatırım programları, iş alanları açmayı hedefler. Ülkedeki çalışan sayısı arttıkça refah düzeyinin yükseldiği anlamı çıkacaktır. Çalışan kesim gelir elde edeceği için harcamaları da doğal olarak artacak, ekonomi canlanacak, devletin vergi gelirleri de yükselecektir.

Ancak işgücü hesaplamaları yapılırken çalışabilecek nüfus baz alınır ve bu kesim 15-64 yaş arası çalışan nüfus olarak tanımlanır. Çalışan nüfusta ise en önemli faktör üretime katılımdır. Yani ne kadar fazla kişi üretim birimlerinde çalışırsa ülkede o kadar çok üretim yapılıyor demektir. Üretime katılım sadece işçilik olarak değil, üretim sürecini hızlandırabilecek, seri üretimi arttıracak, otomasyona katkı sağlayacak girişimler de üretime katılımdır. Örneğin üretim sürecini hızlandıracak, süreci sistematik şekle sokabilecek bir bilgisayar programı da üretimin içindedir.

Ülkemizde ücretli çalışan sayısı oldukça fazladır ve çalışan nüfusun %40 kadarının asgari ücretle çalıştığı tahmin edilmektedir. Diğer yandan yaklaşık üç yıldan bu yana devam eden yüksek enflasyon nedeniyle asgari ücret, normal ücret durumuna gelmiştir. Ayrıca asgari ücret ve özellikle en düşük emekli maaşları çoğunlukla açlık sınırının altında kalmaktadır. Dolayısıyla halkımızın büyük çoğunluğu yoksullaşmakta, alım gücü sürekli azalmaktadır. Verilen zamlar ise çok kısa sürede enflasyona yenik düşmektedir.

Ülkemizde ücretli çalışanların, gelir vergisinden daha çok vergi verdiklerini hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla milli gelire katkı sağlayan kesim daha çok ücretli çalışanlardır. Bunun yanında en çok ekonomik anlamda ezilen kesim öncelikle dar ve sabit gelirlilerdir. Ve bunların büyük çoğunluğu açlık sınırının altında gelir elde etmektedir.

Ekonomide tasarruf tedbirlerinin gündemde olduğu içinde bulunduğumuz dönemde kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınması tedbirlerin en önemli konulardan biridir. Bazı işletmeler çalışanlarını aldıkları ücretten değil, asgari ücretten veya hiç kayda girmeden çalıştırdıkları bilinen bir gerçektir. Özellikle dışardan gelen mülteciler asgari ücretten daha az ücretle çalışmakta ve bu durum kendi vatandaşlarımızın işsiz kalmasına, devletin vergi kaybetmesine yol açmaktadır.

Bir diğer konu da ülkemizde enflasyonun yüksek seyretmesine rağmen vergi dilimlerinin aynı oranda yükseltilmemesidir. Bordroya tabi çalışanlar özellikle yılın ikinci yarısında ücretlerinden fedakârlık yapmakta son üç ayda ise %30-35 civarında maaşları azalmaktadır. Yıllardır devam eden bu sorun bir an önce çözümlenmeli, ücretlilerin sıkıntıları giderilmelidir.

Türkiye’de %1 lik kesim milli gelirin %40 oranına sahip olduğu bir gerçektir ve bunun adı tam anlamıyla gelir adaletsizliğidir. Gelir adaletsizliği olduğu için enflasyon oranları da her %20 lik kesim için farklı gelişmektedir. Serbest çalışan iş insanlarından bazıları kendinin, eşinin hatta çocuklarının arabasını şirkete kaydederek masraflarını gider kalemlerinin içine atıp vergi tasarrufu sağlamaktadır. Ücretlilerin ise böyle bir işlemi yapmaları mümkün olmadığı gibi maaşlarını alırken vergilerini tam olarak ödemektedir.

İşsizliğin önlenebilmesi, devlet yatırımlarının ve özel sektör girişimlerinin artması ile mümkündür. Gençlere veya gelecek nesille iş alanları açmak, onlara çalışma alanı oluşturmak devletin en önemli görevlerinden biridir. Ülkemizde üniversite mezunlarının işsiz kaldığı; tamircilik, çöpçülük gibi işlerde çalıştığını yazılı ve görsel basından izlemekteyiz. Üniversitelerin çoğalması, ülkede eğitim seviyesinin yükselmesi ekonomik kalkınma için elbette önemlidir. Ancak yüksek öğretimden mezun olanlara iş alanı açılmadığı sürece üniversite bitirmenin önemi ortadan kalkmaktadır.

Yaşadığımız ekonomik koşulların maalesef olumsuz olması yüzünden birçok gencimiz, daha üniversite öğrencisi iken yurt dışına gitmenin formüllerini aramaktadır. Amaçları ekonomik olarak daha uygun işlerde çalışmak, daha rahat bir yaşam koşulları içine girebilmektir. Hâlbuki ülkemizde yatırım yapılması durumunda beyin göçü ortadan kalkacaktır.

Yukarıda açıklamaya çalıştığım ücretlilerin konumu ve geleceğe ilişkin beklentileri öncelikle devletin sonra da özel sektörün girişimleri ile mümkün olacaktır. Bu anlamda ülkemizde özellikle üretim yapan işletmelere verilen desteklerin arttırılması, verilen kredilerin doğru anlamda kullandırılması gerekir. Öncelikle ithal ikame ürün üretilmesi baz alınmalıdır.

Günümüzde üretim kalemlerinin birçoğunun hammadde ve ara malı yurt dışından ithal yoluyla tedarik edilmektedir. Yaklaşık yüzde elli den fazla olan ara mal ve hammadde tedarik oranının öncelikle minimuma indirilmesi gerekir. Bu bağlamda öncelikle ithal ikame ürün üreten işletmeler kredi ve başka yollarla desteklenmelidir ki yurt dışına paramız gitmesin, üretim girişimcileri çoğalsın ve işsizlik oranı azalsın. Konunun en önemli boyutu ithal yoluyla tedarik edilen ara mal ve hammaddelerin döviz kurlarına bağımlılığıdır. Kur değerleri arttıkça üretim maliyetleri de artacağından doğal olarak fiyatlara yansıyacak ve enflasyon olarak karşımıza çıkacaktır.

Bir diğer konu ise gelişen teknolojinin getirdiği, iş yükünün azalması konusudur. Örneğin İstanbul’da veya yurt genelinde toplu taşıma araçlarının raylı sisteme dönüşmesi, globalleşen dünyada teknolojiye ayak uydurulması konusu son derece önemlidir ve bu konuda insanların kendilerini teknolojiye ve gelişen ekonomiye hazırlamaları gerekir. Yani sadece üniversite mezunu olmak, bir yabancı dil bilmek yetmeyebilir. En az iki yabancı dil, mastır hatta doktora yapmak aranan eleman olmak için gerekli olmaya başlamıştır.

İçinde bulunduğumuz dönemde kredi maliyetlerinin yüksek olması ve döviz kurlarının yatay seyretmesi nedeniyle başta turizm sektörü ve ihracat yapan işletmeler olmak üzere birçok işletmenin küçülmeye gittiği ve küçülmeye işçi çıkarmaktan başlaması nedeniyle işsizlik oranı artmıştır. Geçmişte uygulanan yanlış para politikalarından vazgeçmekte geç kalınması sebebiyle artan politika faizi ve buna bağlı olarak yükselen kredi faizleri yüzünden birçok işletme krediye ulaşabilse dahi kullanmaktan çekinmektedir. Çünkü%60-65 lere varan kredi ile kazanç sağlamak mümkün değildir.

Diğer taraftan yüksek seyreden enflasyon nedeniyle artan hammadde, işçilik, ara mal ve diğer giderler artarken kurların sabit kalması nedeniyle ihracat yapan işletmeler ve turizm işletmeleri zor durumdadır ve iflas ve konkordato işlemleri de hızlanmıştır. Temmuz ayından itibaren enflasyon baz etkisiyle de olsa, TÜİK in yanlış hesaplamaları ile de olsa yıllık olarak düşmeye başlamış ve 2024 yılı sonunda %44,38 olarak açıklanmıştır. Hâlbuki aylık enflasyona bakıldığında hazirandan bu yana yükselmektedir. Bu durumda enflasyonun düştüğünden bahsetmek hesap ve mantık dışıdır.

Politika faizleri düştükten sonra doğal olarak kredi maliyetleri de azalacağından ülkede üretim artışı sağlanacak ve işsizlik de azalacaktır. Döviz kurlarının da uzun süre yatay seyretme ihtimali çok düşük olduğundan gene önümüzdeki süreçte kurlar yükselişe geçebilir ve ihracat işletmeleri de üretime hız vereceklerinden işsizliğin azalmasına katkıda bulunacaklardır. Bu durumda politika faizleri düşürülmeli, sanayicilerimizin önü açılmalıdır. Çünkü böyle giderse işsizlik rakamlarının yükselmesi kaçınılmazdır.

Aşağıda TÜİK tarafından kamuoyu ile paylaşılan kasım ayı ücretli çalışan istatistiklerini okuyabilirsiniz;

Ücretli çalışan sayısı yıllık %2,9 arttı

Sanayi, inşaat ve ticaret-hizmet sektörleri toplamında ücretli çalışan sayısı 2024 Kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %2,9 arttı. Ücretli çalışan sayısı bir önceki yılın aynı ayında 15 milyon 301 bin 629 kişi iken, 2024 yılı Kasım ayında 15 milyon 741 bin 665 kişi oldu.

Ücretli çalışanların alt detaylarına bakıldığında; 2024 Kasım ayında ücretli çalışan sayısı yıllık olarak sanayi sektöründe %0,7 azaldı, inşaat sektöründe %6,3 arttı ve ticaret-hizmet sektöründe %4,3 arttı.

Ücretli çalışan sayısı aylık %0,3 arttı

Sanayi, inşaat ve ticaret-hizmet sektörleri toplamında ücretli çalışan sayısı 2024 Kasım ayında bir önceki aya göre %0,3 arttı.

Ücretli çalışanların alt detaylarına bakıldığında; 2024 Kasım ayında ücretli çalışanlar aylık olarak sanayi sektöründe aynı kaldı, inşaat sektöründe %0,4 arttı ve ticaret-hizmet sektöründe %0,5 arttı.

AÇIKLAMALAR

Ücretli çalışan sayılarında takvim etkisi gözlenmemiştir. Bu nedenle takvim etkisinden arındırılmış değerler yerine arındırılmamış değerler kullanılmıştır.

Aylık değişimler, mevsim etkisinden arındırılmış değerlerin bir önceki aya göre değişimini ifade etmektedir.

Kaynak: TÜİK

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

zozcivan@hotmail.com

  • Benzer Haberler

    TARIMDA GİRDİ BAĞIMLILIĞI

    TARIMDA GİRDİ BAĞIMLILIĞI Tarım sektörü, gıda güvenliğinin temelini oluşturan stratejik alanlardan biridir. Ancak son yıllarda birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de tarımın en önemli sorunlarından biri giderek artan girdi bağımlılığıdır. Tohumdan gübreye, enerjiden yeme kadar üretimin pek çok aşamasında dışa bağımlı bir yapı oluşması hem üreticilerin maliyetlerini artırmakta hem de gıda fiyatlarını doğrudan etkilemektedir. Bu durum, yalnızca çiftçilerin değil, aynı zamanda tüketicilerin ve genel ekonominin de kırılganlığını artıran bir faktör haline gelmiştir. Tarımda girdi bağımlılığı, basit bir maliyet sorunu olmanın ötesinde stratejik bir mesele olarak görülmelidir. Çünkü tarımsal üretim, sanayiden farklı olarak doğrudan doğa koşullarına ve uzun üretim döngülerine bağlıdır. Bir ülkede tarım girdilerinin önemli bir kısmı ithal ediliyorsa, küresel piyasalardaki dalgalanmalar doğrudan üretim kararlarını etkileyebilir. Özellikle son yıllarda dünya genelinde yaşanan enerji fiyatı artışları, tedarik zinciri sorunları ve jeopolitik gerilimler, tarımda girdi bağımlılığının ne kadar kritik bir risk olduğunu açık biçimde göstermiştir. Türkiye’de tarım sektöründe en çok tartışılan konulardan biri gübre fiyatlarıdır. Gübre üretimi büyük ölçüde enerji maliyetlerine bağlıdır ve doğalgaz fiyatlarındaki artışlar gübre fiyatlarını hızla yukarı çekmektedir. Bu durum, çiftçilerin gübre kullanımını azaltmasına ve dolayısıyla verimin düşmesine yol açabilmektedir. Verim düşüşü ise kısa vadede üretim miktarını azaltırken uzun vadede gıda enflasyonunu artıran bir etki yaratır. Tarım ekonomisinde bu tür zincirleme etkiler oldukça yaygındır. Bir diğer önemli girdi ise tohumdur. Türkiye’de bazı ürünlerde yerli tohum üretimi gelişmiş olsa da özellikle yüksek verimli hibrit tohumlarda dışa bağımlılık devam etmektedir. Küresel tarım şirketlerinin hâkim olduğu bu alanda fiyatların döviz kuruna bağlı olarak değişmesi, üreticinin planlama yapmasını zorlaştırmaktadır. Çiftçiler çoğu zaman sezon başında maliyetlerini öngörmekte güçlük çekmekte ve bu belirsizlik üretim kararlarını doğrudan etkilemektedir. Tarımda enerji maliyetleri de girdi bağımlılığının önemli bir boyutudur. Sulama sistemleri, seracılık faaliyetleri ve tarımsal mekanizasyon büyük ölçüde akaryakıt ve elektrik kullanımına bağlıdır. Enerji fiyatlarındaki artış, özellikle sulama yapılan bölgelerde üretim maliyetlerini ciddi biçimde yükseltmektedir. Bu durum bazı çiftçilerin üretimden çekilmesine ya da ekim alanlarını daraltmasına yol açabilmektedir. Uluslararası kuruluşların raporları da bu soruna dikkat çekmektedir. Örneğin, küresel tarım piyasalarına ilişkin analizler yayımlayan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), son yıllarda birçok ülkede tarımsal üretimin artan girdi maliyetleri nedeniyle baskı altında olduğunu vurgulamaktadır. Aynı şekilde küresel kalkınma ve ekonomik analizler yapan Dünya Bankası da gıda üretiminde sürdürülebilirlik için yerli üretim kapasitesinin güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Türkiye özelinde değerlendirildiğinde, tarımda girdi bağımlılığı meselesi verilerle de kendini göstermektedir. Tarım sektörüne ilişkin resmi istatistikleri yayımlayan Türkiye İstatistik Kurumu verileri incelendiğinde, üretici fiyatları ile girdi maliyetleri arasındaki farkın zaman zaman hızla açıldığı görülmektedir. Bu durum çiftçinin kârlılığını azaltmakta ve tarımın cazibesini düşürmektedir. Özellikle genç nüfusun tarımdan uzaklaşmasının arkasında da bu ekonomik gerçeklik bulunmaktadır. Bu noktada tarım politikalarının yeniden düşünülmesi gerektiği açıktır. Uzmanlar, tarımda girdi bağımlılığını azaltmanın birkaç temel yolu olduğunu ifade ediyor. Bunlardan ilki yerli üretim kapasitesinin artırılmasıdır. Gübre, tohum ve tarım makineleri gibi kritik alanlarda yerli üretimin teşvik edilmesi, uzun vadede maliyetlerin daha öngörülebilir hale gelmesini sağlayabilir. İkinci olarak, çiftçilere yönelik destek politikalarının daha hedefli ve veri temelli bir yapıya kavuşturulması önem taşımaktadır. Tarım politikalarının uygulanmasında kamu kurumlarının rolü de kritik önemdedir. Türkiye’de tarım politikalarının koordinasyonundan sorumlu olan Tarım ve Orman Bakanlığı, son yıllarda sözleşmeli üretim, dijital tarım uygulamaları ve destek programları gibi çeşitli adımlar atmaktadır. Ancak sektör temsilcileri, bu politikaların daha uzun vadeli ve istikrarlı bir çerçevede uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır.…

    ÜLKELERİN MİSİLLEME ÖNLEMLERİ

    ÜLKELERİN MİSİLLEME ÖNLEMLERİ Uluslararası ilişkiler tarihinde ülkeler arasındaki rekabet yalnızca diplomatik söylemlerle sınırlı kalmamış, çoğu zaman ekonomik ve ticari araçlarla da şekillenmiştir. Günümüzde küreselleşmenin derinleşmesiyle birlikte devletler arasındaki ilişkiler çok daha karmaşık bir hal almış; ekonomik yaptırımlar, ticaret kısıtlamaları ve gümrük vergileri gibi araçlar uluslararası politikanın önemli enstrümanları haline gelmiştir. Bu bağlamda “misilleme önlemleri”, bir ülkenin başka bir ülkenin aldığı ekonomik veya siyasi kararlara karşılık olarak uyguladığı karşı tedbirleri ifade etmektedir. Misilleme, çoğu zaman ticaret politikalarında karşımıza çıksa da enerji, teknoloji, finans ve diplomasi gibi birçok alanda etkisini göstermektedir. Misilleme önlemleri genellikle bir ülkenin uyguladığı yaptırım veya ticari kısıtlamaya karşılık olarak ortaya çıkar. Örneğin bir ülke başka bir ülkenin ürünlerine yüksek gümrük vergisi getirdiğinde, karşı taraf da benzer bir vergi uygulamasıyla yanıt verebilir. Bu durum uluslararası ticarette “ticaret savaşı” olarak adlandırılan süreçlerin başlangıcı olabilir. Tarihsel olarak bakıldığında misilleme politikaları yeni bir olgu değildir; ancak günümüz dünyasında küresel ekonominin birbirine daha fazla bağlı olması bu tür adımların etkisini çok daha geniş bir alana yaymaktadır. Ekonomik misilleme önlemlerinin en yaygın biçimi gümrük vergileridir. Bir ülke kendi üreticisini korumak amacıyla belirli ürünlere yüksek vergi koyduğunda, karşı ülke de aynı yöntemi uygulayarak denge kurmaya çalışır. Bunun yanı sıra ithalat kotaları, teknik standartlar, lisans zorunlulukları ve çeşitli bürokratik engeller de misilleme araçları arasında yer alır. Bu tür uygulamalar doğrudan ticaret hacmini etkileyerek hem üreticiler hem de tüketiciler üzerinde önemli sonuçlar doğurabilir. Misilleme politikalarının bir diğer boyutu finansal yaptırımlardır. Özellikle son yıllarda uluslararası sistemde finansal araçların dış politika unsuru olarak kullanıldığı görülmektedir. Bankacılık işlemlerinin kısıtlanması, belirli şirketlerin kara listeye alınması veya yatırım akışlarının sınırlandırılması gibi adımlar, ekonomik baskı oluşturmanın farklı yöntemleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tür uygulamalar yalnızca hedef ülkeyi değil, aynı zamanda küresel finans sistemini de etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir. Enerji politikaları da misilleme stratejilerinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Enerji kaynaklarına sahip ülkeler, doğal gaz veya petrol arzını sınırlayarak karşı taraf üzerinde ekonomik baskı kurabilir. Enerjiye bağımlı ülkeler için bu tür hamleler ciddi ekonomik riskler doğururken, enerji ihracatçısı ülkeler açısından da gelir kaybı gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle enerji alanındaki misilleme politikaları çoğu zaman iki taraf için de maliyetli bir süreç anlamına gelir. Misilleme önlemlerinin teknoloji ve sanayi politikalarında da giderek daha fazla kullanıldığı görülmektedir. Özellikle stratejik sektörlerde faaliyet gösteren şirketlere yönelik ihracat kısıtlamaları, lisans iptalleri veya yatırım yasakları son yıllarda sıkça gündeme gelmektedir. Yüksek teknoloji ürünleri, yarı iletkenler, yapay zekâ ve savunma sanayi gibi alanlarda uygulanan bu tür kısıtlamalar, ülkeler arasındaki rekabetin ekonomik boyutunu daha da derinleştirmektedir. Ancak misilleme önlemleri yalnızca ekonomik araçlarla sınırlı değildir. Diplomatik ilişkilerin sınırlandırılması, büyükelçilerin geri çağrılması veya uluslararası platformlarda siyasi baskı oluşturulması da misillemenin farklı biçimleri arasında sayılabilir. Bu tür adımlar çoğu zaman sembolik görünse de uluslararası ilişkilerde ciddi mesajlar içermektedir. Misilleme politikalarının en önemli sonuçlarından biri küresel ticaret sisteminde belirsizlik yaratmasıdır. Ülkeler arasındaki karşılıklı yaptırımlar ticaret akışını sekteye uğratabilir, yatırım kararlarını geciktirebilir ve küresel büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Özellikle tedarik zincirlerinin karmaşık hale geldiği günümüz ekonomisinde bu tür gelişmeler yalnızca ilgili ülkeleri değil, çok sayıda üçüncü ülkeyi de etkileyebilir. Ekonomistler misilleme politikalarının kısa vadede siyasi amaçlara hizmet edebilse de uzun vadede ekonomik maliyetler doğurabileceğini vurgulamaktadır. Gümrük vergilerinin artması tüketici fiyatlarını yükseltebilir, üretim maliyetlerini artırabilir ve küresel ticaret hacmini daraltabilir. Bu nedenle birçok ülke uluslararası anlaşmalar ve çok taraflı ticaret…