ARALIK AYI HİZMET ÜRETİCİ FİYAT ENDEKSİ
Enflasyon halk arasında bilindiği gibi hayat pahalılığı anlamına gelmemektedir. Genel olarak fiyatların yükselmesi, alım gücünün azalması anlamında kullanılır ve birkaç çeşidi vardır. Tüketici fiyat enflasyonu, üretici fiyat enflasyonu (talep enflasyonu, arz enflasyonu) en çok karşımıza çıkan çeşitleridir. Bunun dışında bir de hizmet üretici fiyat enflasyonundan söz edebiliriz. Ülkemizde hizmet üreten işletmelerin hizmet verenlere ödedikleri ücretler de doğal olarak artmaktadır. İşte bu tür yükselişler hizmet enflasyonu olarak adlandırılır. Örneğin bir doktor hastalarına hizmet verir, bir avukat müvekkilinin işi için çalışır, bir muhasebeci şirketler için hizmet verir. Bunun dışında oteller, hastaneler, ulaşım hizmetleri, yazılım firmaları da hizmet işletmesi kategorisindedir. Milli gelir, belli bir zaman içinde ülkede üretilen mal ve hizmetler toplamı olarak tanımlandığını düşünürsek hizmet işletmelerinin de ülke kalkınmasına katkı sağladıkları ortadadır. Aynı şekilde dış ticaret açığı ithalat ve ihracat arasındaki farktır ama buna yabancı ülkelere yapılan hizmet rakamları eklendiğinde cari açık olarak tanımlanır. Hizmet enflasyonunu belirleyen en önemli etken ülkedeki çalışanlara ödenen ücretlerdir. Asgari ücret ne kadar yüksek olursa hizmet enflasyonu da o kadar yüksek olacaktır. Çünkü asgari ücret arttırıldığı zaman diğer çalışanların ücretleri de yaklaşık aynı oranda artmaktadır. Enflasyonu yükselten şu anda bir sebep de iç talep etkeni olduğu görülüyor. Yukarıda kısaca bahsetmeye çalıştığım gibi talep enflasyonu ile karşı karşıyayız. En basit ifade ile” nasıl olsa zam gelecek paramın yettiği kadar ihtiyacım olmasa da satın alayım” düşüncesi ile oluşan talep arz ve talep kanununa göre fiyatları yükseltmektedir. Tabi bu arada gereksiz yere fiyatları yükseltenleri de unutmamak gerekir. Örneğin 10 TL ye alınan bir ürün 12 TL ye satılırken 10 TL ye alamayacağım için fiyatını 15 TL ye yükseltmek ticari etik kurallarına aykırıdır. İşte bu yüzden ülkemizde fiyat algısı oluşmakta, fiyat davranışları normalden uzaklaşmaktadır. Enflasyonun düşürülmesi için fiyat algısı ve fiyat davranışlarının normalleşmesi gerekir ve bu da ekonomik güven endeksi yüksek olmasına bağlıdır. Asgari ücrete ve emekli maaşlarına zam yapıldığı günümüzde Pazar ve marketlerde fiyat artışlarının yaşandığını hatta bir gecede 700 ürünün fiyatının değiştiğini yazılı ve görsel basından izliyoruz ve zam oranları da %20 ile 30 arasında değişmektedir. Hâlbuki hizmet işletmeleri haricindeki faaliyetlerde yapılan maaş ve ücret zamları üretimi en fazla %4-5 oranında etkilemektedir. Bunların kontrolü mutlaka yapılmaktadır ama demek ki denetimlerin arttırılması gerekmektedir. Yukarıda da bahsetmeye çalıştığım gibi hizmet enflasyonunun yükselmesinde en önemli etken maaş ve ücretlerin seviyesidir. Hizmet enflasyonunun içinde bulunduğumuz dönemde artması son derece normaldir. Çünkü her türlü enflasyon yüksek seyretmektedir. Maaş ve ücretlerin enflasyona yetişemediği aşikardır. Ve öncelikle emekliler her geçen gün ağırlaşan geçim sıkıntısı ile karşı karşıyadır. Dolayısıyla en düşük maaş açlık sınırının altında kalmamalıdır. Maaş ve ücretlerin belirlenmesinde elbette devlet bütçesi baz alınmaktadır ama düşük tutulması sebebiyle ülkemizde yoksulluk sürekli olarak artmaktadır. Bir başka konu da hazine ve maliye bakanımız Sn. Mehmet Şimşek’in “ücretler yüzünden enflasyon yükselmektedir” şeklinde açıklaması son derece yanlıştır. Ancak IMF tavsiyesi de olabilir. Normalde böyle bir cümlenin kurulması, servis edilmesi çok büyük hata olarak değerlendirilmektedir. Önümüzdeki dönemde son birkaç yıldan bu yana asgari ücrete yapılan yıllık 2 defa zam uygulamasının bu yıl kaldırılmasıdır. Şimdiye kadar yılbaşından yıl sonuna kadar gerçekleşen enflasyon oranı %44,38 olduğuna göre maaşlar en az enflasyon oranında artmasını beklerken maalesef beklediğimiz olmadı. Hükümet iç talebi düşürmek yoluyla talep enflasyonunu düşürmek için doğru bir yöntem olan sıkılaştırılmış para politikası uygulamaya devam ediyor ve TÜİK verilerine göre sonuç da alınmış gibi…
ARALIK AYI MOTORLU KARA TAŞIT İSTATİSTİKLERİ
Ülkemizde özellikle büyük kentlerimizde en büyük sorunlardan biri de trafik yoğunluğudur. Öyle ki her gün trafiğe yeni araç çıkması, yolların yetersizliği, araçların birçoğunun tek kişi ile trafiğe çıkması gibi nedenler sorunun çözümünü güçleştirmektedir. Bankaların (içinde bulunduğumuz süreç hariç) kolay kredi vermeleri, ithal araçların çok gelmesi, halkımızın gelir düzeyinin yükselmesi vd. neredeyse her evde iki araç kullanımını arttırmıştır. Zorunlu olarak geçimini araçla sağlayan vatandaşlarımız için söylenecek bir şey yoktur ama işe gidip gelirken 3-5 kişilik gruplar halinde gidilip gelinmesi konusu bir türlü benimsenmemektedir. Araç fiyatlarının, vergilerin, muayene ücretlerinin akaryakıt fiyatlarının artması da araç kullanımı yönünden çok az etkilemiş, motosiklet kullanımı ise artma eğilimine girmiştir., Döviz kurlarının yüksek seyretmesi sonucu akaryakıt fiyatları astronomik rakamlara ulaşmıştır. Kentsel dönüşüm ve yeni yapılan konutların site formatına gelmesi ile daire, işyeri sayılarının artmasına rağmen yolların aynı kalması da trafik yoğunluğunu arttırmaktadır. Trafikteki araçların çokluğundan dolayı doğal olarak otopark sorununu da gündemden düşmemektedir. Yeni yapılan binalarda 1 veya 2 kat otoparka ayrılması zorunluluğu sorunun çözümünde yardımcı olacaktır. Araçlardan alınan özel tüketim vergisi, KDV gibi vergilerin tutarı neredeyse araç fiyatı kadar yükselmesine rağmen araçlara olan talep her geçen gün artmaktadır. Ülkemizde trafikteki araçların çoğu maalesef ithal araçlardır. İlk yerli otomobilimiz olan TOGG un üretime geçmesi ülke ekonomisi için son derece başarılı bir girişimdir. Bundan birkaç ay öncesine kadar araba, yatırım aracı olarak gündemde idi. Sürekli artan fiyatlar olsa da araç yokluğu hissedilmeye başlamıştı. Ancak bazı art niyetli araç mümessilleri veya bayileri araçları depoya çekerek stoktan haksız kazanç sağlamak üzere ellerinde bulunan araçları satmıyorlar, stokta bekletiyorlardı. Hükümet yeni arabalarda 6000 km. olmadan satış yasağı getirmesi ve araç stokları yapanlara ağır para cezaları verilmesinde kararlı adımlar atması sonucu Nisan ayından itibaren araba satışları düşme eğilimine girdi ve normal fiyatların da altında araç satılmaya da başladı. Ayrıca araçlar için bir takım teknik özelliklere haiz olmayan araçların EYLÜL ayından itibaren satılamayacağının yasalaşması nedeniyle bayiler normal fiyatın altında, bazıları bir miktar faizsiz kredi, bazıları düşük faizli kredi vererek ellerindeki araçları çıkarmaya başladılar. Doğal olarak ikinci el araç fiyatları da yaklaşık yüzde yirmi civarında gerileme kaydetti Bir başka konu da döviz kurlarının yatay seyretmesi nedeniyle özellikle ithal araç fiyatlarının yerinde saymasıdır. Bu yüzden fiyatların artması söz konusu olmadığı gibi kampanyalı satışlar başlamıştır. Piyasaya yeni çıkan ilk yerli otomobilimiz TOGG da her geçen gün yollarda çoğalmakta ve sıra beklemeden alınabilmektedir. Diğer elektrikli araçlar ise giderek yaygınlaşmaktadır. Ancak yazılı basında çıkan haberlere göre yoğun geçen kış aylarında sorun çıkarması Avrupa ülkelerinde beklenen miktarda satış gerçekleşmediğinden olmalı ki fiyatlar düşme eğilimine girmiş. Ülkemizde özellikle trafik yoğunluğu ve gençlerin önde gelen tercihleri sebebiyle motosiklet satışları her geçen gün artmaktadır. Dolayısıyla motosikletlerin en uzuz fiyatı 300000 TL civarına kadar yükselmiştir. Başka bir konu da bisiklet kullanımı bir türlü yaygınlaşmamıştır. Trafikte rahat gidiş, ekonomiden tasarruf gibi nedenler bisiklet tercihini arttırmaktadır ve birçok Avrupa ülkesinde ulaşım aracı olmasına rağmen bizde maalesef kullanılmamaktadır. Ülkemizde geçtiğimiz günlerde yazılı ve görsel basından öğrendiğimize göre 2 tane Çinli otomobil devi yatırım kararı almışlar ve Türkiye’de fabrika kurmak için hazırlıklara başlamışlardır ve bu bizim için son derece önemli bir gelişmedir. Her platformda belirtmeye çalıştığım gibi sıcak para girişi rezervlerimiz için kalıcı çözüm değildir ve yurt dışından gelen paraların çoğu carry trade yöntemi ile geldiğinden bir müddet sonra geldiği gibi gidecektir. Önemli olan kalıcı sermaye yatırımlarıdır. Bu anlamda…
2025 yılında Avrupa’da konut fiyatları
Çoğu ülkede artan talebe yetişemeyen inşaat sektörü, Çin ve Fransa dışındaki her yerde fiyatları yükseltiyor. Amerikan kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings’e göre, küresel konut fiyatlarının önümüzdeki iki yıl içinde artması bekleniyor. Kuruluşun 2025 yılı için konut ve ipotek görünümü çalışmasında, “Nominal konut fiyatları, önümüzdeki iki yılın her birinde çoğu ülke için düşük ila orta tek haneli rakamlarda büyüyecek,” denildi. Fitch’in raporuna göre fiyatlar, çoğu ülkede konut arzının talebi karşılayamaması nedeniyle artıyor. Talep, düşük işsizlik, reel ücret artışı ve düşük enflasyonun alıcılara daha fazla harcanabilir gelir bırakmasıyla artmış görünüyor. 2025’te en güçlü konut fiyat artışının Hollanda, Kanada, Brezilya ve Meksika’da yaşanması beklenirken, Kanada ve Hollanda’da ilk kez ev alacakları destekleyen hükümet programları, Brezilya ve Meksika’da ise artan ücretler ve inşaat maliyetleri büyümenin lokomotifi olacak. Çin’de ise ekonomik yavaşlamanın, fiyatları aşağıya çekmesi öngörülüyor Bunun tek istisnası, ülkedeki sınırlı arz ve düşük faiz oranlarının fiyat artırıcı etkisiyle dengelenemeyen satın alınabilirlik ve siyasi belirsizlik nedeniyle fiyatların düşmesinin beklendiği Fransa.Bununla birlikte, düşüş hızının geçen yıla göre daha yavaş olması ve fiyatların potansiyel olarak 2026’da artmaya başlaması bekleniyor.Hollanda’da fiyat artışının, 2024’teki yüzde 13 seviyesinden yavaşlayarak 2025’te yüzde 8 ile yüzde 10 arasına, 2026’da ise yüzde 6 ile yüzde 8 arasına düşmesi bekleniyor.Bu hâlâ küresel olarak en hızlı fiyat artış seviyelerinden biri ve temel olarak mevcut konutların yetersizliği, artan malzeme ve işçilik maliyetleri nedeniyle arzın sınırlı olmasından kaynaklanıyor.Öte yandan nüfus artmakta ve haneler küçülmekte, bu da talebi arttırıyor. Hükümetin ilk kez ev alacakları destekleme programları talebi daha da artırabilir ancak sıkı maliye politikasının ülkedeki satın alma gücü artışını sınırlaması bekleniyor. Avrupa’nın diğer bölgelerinde, fiyat artışının Almanya ve İspanya’da hızlanması, Danimarka’da ise sabit kalması bekleniyor. İspanya’da konutların 2025 yılında 2024 yılına kıyasla yüzde 4 ila yüzde 6 arasında daha pahalı olması ve 2026 yılında fiyatların yüzde 5 ila yüzde 7 arasında daha da artması bekleniyor.Talep, düşen faiz oranları ve düşük enflasyon nedeniyle artan tüketici güveninden besleniyor. Bu arada, rapora göre henüz yeterince yeni konut inşa edilmiyor ve yeni konutlar yeni hane halkı oluşumunun sadece yarısını karşılıyor. Almanya’da konut fiyatlarındaki artışın 2025 ve 2026 yılları için yüzde 2 ile yüzde 4 arasında olması bekleniyor ki bu oran Fitch’in 2024 yılı için tahmin ettiği yüzde 1,5’lik orandan daha yüksek.Rapora göre, bir yandan ılımlı ücret artışının satın alınabilirliği sınırlaması beklenirken, diğer yandan kiralarda devam eden artışlar satın almayı daha cazip hale getirerek talebi destekliyor.İngiltere’de Fitch, kredi verenlerin 2025’te yüzde 3,5’e ulaşacak politika faiz oranlarını halihazırda fiyatlamış olması ve güçlü bir işgücü piyasası ve artan nominal kazançlarla desteklenen düşük mortgage faiz oranlarının etkisiyle 2025 ve 2026’da konut fiyatlarında yüzde 2 ila yüzde 4 arasında mütevazı bir artış bekliyor. Fitch’e göre, Danimarka’da düşük faiz oranları ve harcanabilir gelirdeki ılımlı büyüme, fiyatları 2025 ve 2026 yıllarında yüzde 2 ila yüzde 4 oranında artıracak.İtalya’da konut fiyatlarının, çoğunlukla yüksek mortgage oranları nedeniyle soğuyan talep nedeniyle, 2025 ve 2026 yılları için yüzde 0,5 ile yüzde 2,5 arasında artması bekleniyor. Fitch raporunda, “Mortgage oranlarının önümüzdeki iki yıl içinde yüzde 2,5’e düşmesini, ancak 2022 öncesi seviyelere nazaran önemli ölçüde yüksek kalmasını bekliyoruz” denildi. Bu arada arz, inşaat ruhsatlarının sayısının azaltılmasıyla sınırlı, bu nedenle çoğu geçiş eski mülkleri içeriyor ve bu da yeni konutlar özelinde daha düşük artışlar ile sonuçlanıyor. Yeni İpotek Oranlarındaki Değişiklikler Yeni İpotek Oranlarındaki Değişiklikler Fitch Ratings Önümüzdeki…
VERGİ GELİRLERİNİN İLLERE GÖRE DAĞILIMI
Devletin tek gelir kaynağı olan vergi gelirlerinin adil bir şekilde dağıtılması gerekir. Bu bağlamda verginin adaletli bir şekilde verilmesi de bir vatandaşlık görevidir. Ödenen vergiler devlet tarafından vatandaşın ihtiyacı olan birimlere harcanacaktır. Bu vergiler yol, su, elektrik, sağlık hizmetleri, eğitim hizmetleri vd. gibi hizmetler olarak vatandaşlara geri dönecektir. Vergi adaleti ise vergi yükünün mükellefler arasında adil bir biçimde dağıtılmasıdır. Vergi adaletinde baz alınacak faktörler çeşitlilik gösterebilir. Toplumun inançlarının ekonomik ve sosyal yapısının dikkate alınması gerekir. Vergi gelirleri gelir dağılımına uygun olarak yapılanması gerekir. Buna göre geliri yüksek olandan daha çok vergi alınması, devlet hizmetlerinden faydalanma oranı da esas alınmalıdır. Vergi çeşitleri oldukça fazla olduğundan bu konuyu daha sonra ele alacağız ama sadece iki grup olarak ele alabiliriz. *Dolaylı vergiler veya vasıtalı vergiler *Dolaysız vergiler veya vasıtasız vergiler Dolaylı vergiler beyan esasına dayanır. Bir şekilde kazanç elde eden gerçek ve tüzel kişiler belirli dönemlerde kazançlarını devlete beyan ederek kazanç miktarı üzerinden vergi ödemekle yükümlüdürler. Ülkemizde dolaylı vergilerin beklenen düzeyde toplanamadıkları bir gerçektir. Ülkemizde sık sık yapılan vergi afları da vergi ödemelerini aksatmaktadır. Yani mükellef nasıl olsa af çıkabilir diye ödemesini öteleyebilmektedir. Devlet af çıkarırken toplanamayan vergilerin hızlıca tahsil edilmesini esas almaktadır. Cumhuriyet döneminden bu yana yaklaşık iki yılda bir vergi affı çıkması, vergisini zamanında ve hakkıyla ödeyen mükellefler tarafından olumsuz yorumlara neden olmaktadır. Kendilerinin cezalandırıldıkları veya zamanında ödemekle zarara uğradıkları düşüncesi hâkim olmaktadır. Özellikle enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde para değeri hesapları yapılmaktadır. Çok uzun yıllar serbest ticaret yaptığım dönemde vergilerimi tam ve zamanında yatırarak bu yükümlülüğümü yerine getirmeye çalıştım. Ancak sektördeki bazı kimseler tarafından yapılan yorumlardan bahsetmeden geçemeyeceğim. Örneğin bizim inançlarımıza göre faiz haramdır. Buna bağlı olarak bazı mükellefler “bankadan alınan faizin tekrar devlete vergi olarak ödenmesi “haram değildir. Şeklinde idi. Yorumu sizlere bırakıyorum. Vergi denetimleri eskiden gezici maliye memurları tarafından bire bir kontrol yöntemiyle yapılmaktaydı. Bugün ise her işlem online olduğu için kontroller de online olarak gerçekleşmektedir. Ücretlilerde hepimizin bildiği üzere maaşından vergisi kesilerek verilmekte olduğundan onların vergi adaleti söz konusu değildir. Ekonomi yönetimi gerekli gördüğü dönemlerde vergilerde değişiklik yapmaktadır ve bu doğru bir yaklaşımdır. Örneğin uzun yıllardan bu yana beklenen asgari ücretlilerden alınan vergi geçtiğimiz yılbaşında kaldırılmıştır. Bir de yıllık cirosu 240.000 TL ye kadar olan küçük esnaflar için defter tutma zorunluluğu kaldırılarak vergi muafiyeti sağlanmıştır. Bu gruba giren küçük esnaf sayısı yaklaşık 850.000 civarındadır. Bir de doğal afetler akabinde çıkarılan ve ülkemizde 1999 depreminden hemen sonra yürürlüğe giren deprem vergisi olağan dışı bir vergi türüdür. Uzun yıllar önce (Tansu Çiller döneminde) serbest kazanç elde edenler için peşin vergi sistemi devreye girmiştir. Her mükellef geçen yılda ödediği matrahın belli bir oranı ölçeğine göre vergi ödemesi esas alınmıştır. Dolaysız vergiler ise tüketiciden direk alınan vergilerdir. Burada beyan veya gerçek veya tüzel kişi olmasına bakılmaksızın uygulanan vergilerdir. Özel tüketim vergileri ise başlı başına irdelenmesi gereken bir dolaysız vergi türüdür. Çünkü zengin fakir veya kazanç sahibi olan veya olmayan ayırımı yapılmaksızın bu vergi tahsil edilmektedir. En bariz örnek araçlardan alınan ÖTV olarak değerlendirilebilir. Araçlarda araç değerinin yarısı kadar vergi alınan gruplar mevcuttur. Araç satın alan her vatandaş gelir seviyesine bakılmaksızın bu vergiyi ödemekle mükelleftir. Sigara, alkol ürünleri, akaryakıt, telekomünikasyon gibi ürünler de bu gruba dahildir. Dolaysız vergiler yaptığımız her alışveriş için geçerlidir ve farkında olmadan vergi ödemiş oluruz. Ülkemizde vergi gelirlerinin illere göre…
TÜTÜN REKLAM YASAKLARI SİGARA KULLANIMINI DÜŞÜRÜYOR
Araştırmacılar, doğrudan ve dolaylı tütün reklamlarına yönelik yasakların uluslararası alanda genişletilmesi gerektiğini gösterdiğini belirtiyor. Araştırmacıların, tütün reklam ve tanıtımına getirilen yasakların davranışları etkileyebileceğini gösteren daha fazla kanıt sunduğu yeni bir meta-analize göre, bu yasaklar sigara kullanma olasılığını yüzde 20, sigaraya başlama olasılığını ise yüzde 37 oranında azaltıyor. Avustralyalı araştırmacılar, Nisan 2024’e kadar yaklaşık yarım milyon katılımcıyı kapsayan 16 çalışmayı inceledi ve bulgularını geçtiğimiz günlerde Tobacco Control dergisinde yayımladı. Tütün reklam, promosyon ve sponsorluk (TAPS) yasakları, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ-WHO) Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi’nde (FCTC) yer alıyor. Ancak DSÖ’nün 2023 raporuna göre, bu yasaklar yeterince yaygınlaşmış değil. Raporda, sadece 66 ülkenin “en iyi uygulama TAPS yasakları” kapsamında olduğu belirtiliyor. Araştırmalar, tütünün satıldığı yerlerde yapılan doğrudan ve dolaylı reklamların gençlerin sigaraya başlaması ve bireylerin sigara içmeye devam etmesiyle bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Tütün kullanımı, Avrupa Birliği’nde erken ölümlerin en önemli nedenlerinden biri olup her yıl yaklaşık 700.000 kişinin ölümüne yol açıyor. Küresel düzeyde ise tütün, 2019 yılında 7,7 milyon önlenebilir ölüme neden oldu. Ancak analizde, yasakların sigarayı bırakma oranları üzerindeki etkisiyle ilgili net bir bağlantı bulunamadı. Bunun, bu konuda yapılan çalışmaların az sayıda olması ya da katılımcıların çalışmaları tamamlamamasıyla ilişkili olabileceği belirtiliyor. ‘Reklamlar yeni tiryakilerin ortaya çıkmasında büyük rol oynuyor’ İngiltere’deki Action on Smoking and Health (ASH) adlı yardım kuruluşunun CEO’su Hazel Cheeseman, Euronews Health’e gönderdiği e-postada “Tütün reklamları, her yıl sigarayı bırakan [veya] sigaradan ölen yetişkinlerin yerine yeni genç tiryakilerin kazanılmasında çok önemli bir rol oynuyor” dedi ve bu şirketlerin reklam kısıtlamalarına karşı çıkmak ve yasalarda boşluklar bulmak için mücadele ettiğini ekledi. “İngiltere’de kapsamlı reklam kısıtlamaları gençler arasında sigara kullanımında büyük düşüşlere yol açtı” diyen ASH, elektronik sigara şirketlerinin pazarlama faaliyetlerine getirilecek kısıtlamaların gençlerin elektronik sigara kullanımını azaltacağını belirtti. Geçen ay güncellenen bir DSÖ bilgi formuna göre, Orta Asya’nın bazı bölgelerini de içeren DSÖ Avrupa bölgesinde, 53 ülkeden sadece 13’ü tütün ürünlerinin tanıtımını ve reklamını tamamen yasaklamış durumda. DSÖ Avrupa Bölge Ofisi’nden yapılan açıklamada, bölgede tahmini olarak 179 milyon yetişkin ve 13-15 yaş arası dört milyon ergenin tütün kullandığı belirtildi. Bölge direktörünün stratejik danışmanı ve DSÖ Avrupa’da bulaşıcı olmayan hastalıklar ve inovasyon özel girişimi başkanı Dr. Gauden Galea, geçen ay yaptığı açıklamada, “tütün kullanımının yüksek yaygınlığının güçlü endüstri etkisi, agresif pazarlama taktikleri ve halk sağlığı çabalarını baltalayan politika boşlukları ile beslendiğini” söyledi. Galea, ülkelerin her zamanki gibi devam etmesi halinde, bölgenin 2030 yılına kadar dünyadaki en yüksek tütün kullanım oranına sahip olacağını da sözlerine ekledi. DSÖ Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası Euronews Sağlık’a yaptığı açıklamada ülkelerin yasaklarının “kapsamlı olması gerektiğini, kısmi yasakların çok az etkisi olduğunu veya hiç etkisi olmadığını ve tütün şirketlerinin yasal boşluklardan yararlanmasına veya yatırımlarını yasaklanmamış promosyon biçimlerine kaydırmasına izin verdiğini” ekledi. Yeni çalışmanın yazarları, bulgularının ülkelerin tütün reklamı, promosyonu ve sponsorluğuna ilişkin yasakları uygulama ve yürürlüğe koyma ihtiyacını güçlendirdiğini söyledi. Cheeseman da bir e-postasında bunu yineleyerek şunu ekledi:”DSÖ’nün tütünle ilgili yaklaşık 20 yıllık anlaşması reklam kısıtlamalarını gerektiriyor, ancak bunları henüz tam olarak uygulamayan ülkeler var ve tütün şirketleri kar peşinde koşarak sigara içmeyi teşvik etmeye devam ederken halklarını korumasız bırakıyorlar.” (Yukarıdaki yazı Euronews sitesinden alınmıştır.) ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
TRUMP BİRÇOK KARARNAMEYİ İMZALAMAKLA GÖREVE BAŞLADI
Donald Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nin 47. Başkanı olarak yemin ettikten sonra görevinin ilk gününde bir dizi kararname imzaladı. Beyaz Saray’da bir dönem daha görevde kalmak için suçlamalar, cezai iddianameler ve bir çift suikast girişiminin üstesinden gelen Donald Trump 20 Ocak günü 47. ABD Başkanı olarak yemin etti. Geleneksel olarak açık havada yapılan yemin töreni, alışılmışın dışında bir şekilde Washington’daki yoğun soğuk hava ve rüzgâr nedeniyle kapalı mekâna taşındı. Eski ABD Başkanı Joe Biden ve görevi devralan Başkan Trump Beyaz Saray’dan birlikte ayrılarak açılış etkinliklerine başlamak üzere ABD Kongre Binası’na doğru yola çıktılar. Her iki isim de siyasi geleneklere uygun olarak aynı aracı paylaştı. Kongre binasına vardıktan sonra Trump ve Başkan Yardımcısı JD Vance yemin ederek göreve başladı. Trump daha sonra 30 dakikadan fazla süren açılış konuşmasını yaptı. Etkinliğe aralarında dünya liderlerinin de bulunduğu yabancı devlet adamları da katıldı. İtalya Başbakanı Georgia Meloni, Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Çin Devlet Başkan Yardımcısı Han Zheng törende hazır bulundu. Törene çok sayıda milyarder, iş dünyası yöneticisi ve influencer da davet edildi. Tesla ve SpaceX’in patronu Elon Musk, Meta’nın sahibi Mark Zuckerberg, Amazon’un patronu Jeff Bezos, UFC’nin patronu Dana White ve LVMH’den Bernard Arnault katılımcılar arasındaydı. Başkan daha sonra açılış geçit törenine katıldı ve etkinliğe tanıklık etmek için ABD başkentinin sokaklarını dolduran destekçilerine el salladı ve görevdeki çok yoğun bir ilk gün olacağına söz verdiği Beyaz Saray’a doğru yola çıktı. Trump, Oval Ofis’e vardığında hiç vakit kaybetmedi ve “Amerika’nın altın çağı” olacağını belirttiği dönemi başlatmak için hızla çalışmaya başladı. İşte ilk günden itibaren yaptığı tüm değişiklikler: 6 Ocak Kongre baskınına katılanlara af Trump, 2024 başkanlık kampanyası sırasında defalarca söz verdiği gibi, 2020 ABD seçimlerinde Joe Biden’a yenilmesini kabul etmeyerek 6 Ocak 2021’de ABD Kongre binasını basan kişilere ilk günden af çıkardı. Pazartesi günü geç saatlerde ABD Başkanı, milletvekillerinin Biden’ın zaferini onaylamak üzere toplandığı sırada, Kongre’ye yönelik saldırılarda hüküm giymiş ya da cezai olarak suçlanmış yaklaşık 1500 kişiye tam af çıkardı. Cezaların hafifletilmesi aynı zamanda aşırı sağcı ‘Proud Boys’ ve ‘Oath Keepers’ gruplarının kışkırtıcı komplo kurmaktan hüküm giymiş ya da suçlanmış 14 üyesinin cezalarını da kapsıyor. Ekonomi ve TikTok Trump, Biden’ın eylemlerini yürürlükten kaldırarak ve kendi emirlerini ekleyerek her federal kurumu tüketici enflasyonuyla mücadele etmeye yönlendirmek olarak tanımladığı büyük ölçüde sembolik bir memorandum imzaladı. Trump, petrol ve doğal gaz üretimi üzerindeki düzenleyici yükleri hafifleterek tüketim mallarının maliyetlerini düşüreceğini vaat ediyor. Ticaret konusunda ABD Başkanı, 1 Şubat’tan itibaren Kanada ve Meksika’ya yüzde 25 gümrük vergisi uygulayacağını söyledi, ancak Çin’den ithalatı vergilendirme planlarını açıklamadı. Trump ayrıca, Kongre’nin Tik Tok yasağını 75 günlüğüne durdurmayı amaçlayan bir emir imzaladı. Trump bu dönemin, popüler sosyal medya platformunun Amerikalılara açık kalmasına izin verirken ulusal güvenlik çıkarlarını koruyacak bir anlaşmayla platform için ABD’li bir alıcı bulmak için bir pencere görevi göreceğini söylüyor. Önce Amerika İlk döneminde yaptıklarını tekrarlayan Trump, ABD’yi Dünya Sağlık Örgütü’nden (WHO) çıkaran bir kararname imzaladı. Ayrıca ABD’nin dış yardım harcamalarının kapsamlı bir şekilde gözden geçirilmesini emretti. Her iki hamle de dış ilişkilere yönelik izolasyonist ‘Önce Amerika’ yaklaşımına paralel olarak gerçekleşti. Trump ayrıca daha sembolik hamlelerle Meksika Körfezi’nin adını ‘Amerika Körfezi’ olarak değiştiren bir kararname imzalamayı planladı. Şu anda Denali olarak bilinen Kuzey Amerika’nın en yüksek dağı, eski adı olan McKinley Dağı’na geri dönecek. Eski Başkan Barack Obama tarafından yeniden…
Ekonomist Zafer ÖZCİVAN : TRUMP UN KAZANMASIYLA ORTAYA ÇIKAN SONUÇLAR
Hala oy sayımının devam ettiği yerler olsa da Trump, ABD başkanlığını garantiledi. İşte, seçimlerden çıkarılacak beş önemli sonuç. Donald Trump, Pensilvanya ve Wisconsin gibi kilit öneme sahip eyaletleri kazanarak ABD’nin 47. başkanı seçildi. Anketler eski başkan ile Demokrat aday Kamala Harris’in haftalardır kıran kırana bir yarış içinde olduğunu gösteriyordu. Seçimlerin henüz sonuçlanmadığı eyaletler olsa da Trump çarşamba günü zaferi garantiledi. İşte bu çalkantılı seçimden çıkarılacak bazı sonuçlar: 1. Trump, Pensilvanya’da farkı açtı Trump, Georgia, Pennsylvania ve Wisconsin gibi önemli eyaletlerde rakibine kıyasla baskın performans gösterdi. Pensilvanya, Harris’in kampanyası için kazanılması gereken bir eyalet olarak görülüyordu ancak yarışın çekişmeli geçmesi de bekleniyordu. Mevcut Başkan Joe Biden 2020’de bu eyaleti sadece 81.000 oy farkla kazanmıştı. Eyalet daha önce 1992 ve 2012 yılları arasında Demokratları tercih etmişti. Cumhuriyetçi eğilimli kırsal ilçelerde Trump eyalette daha iyi performans gösterdi ve Biden’ın 2020’de az bir farkla kazandığı eyaletin kuzeydoğusundaki Erie County’yi alması muhtemel görünüyordu. Harris, Philadelphia ve Pittsburgh gibi sol eğilimli şehirlerde Biden’ın 2020 seçimlerine kıyasla daha düşük performans gösterdi. 2. Trump lehine demografik değişim seçim sonucunu etkiledi AP VoteCast’in 120.000’den fazla seçmenle yaptığı ankete göre, siyah ve Latin seçmenlerin Harris’i destekleme olasılıkları 2020 seçimlerinde Biden’a olan desteklerinden daha düşüktü. Trump, seçmenlerin yaklaşık yüzde 68’inin Latin kökenli olduğu Florida’daki Miami-Dade ilçesini kazandı. Bu bölge daha önce Demokratların kalesiydi. AP VoteCast anketinde ayrıca, Trump’ın genç seçmenler arasında 2020 seçimlerinde olduğundan daha iyi bir performans gösterdiği ortaya konuldu. ABD’deki Purdue Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan James McCann oylama öncesinde Euronews’e verdiği demeçte, “Daha fazla etnik ve ırksal farklılığın doğal olarak Demokratlara avantaj sağladığı yönündeki genel kanı vardı ve Demokratların medeni hakları desteklediği 1960’lardan kalan bir miras olarak bunun nasıl gerçekleştiğini görebilirsiniz,” dedi. McCann, “Şimdi gördüğümüz şey, bu eski bölünmelerde bazı değişikliklerin olabileceğidir,” diye konuştu ve anketlere göre, Trump’ın, önceki başkanlara kıyasla siyah erkek seçmenler arasında daha iyi performans gösterdiğini sözlerine ekledi. 3. Cumhuriyetçiler Senato’yu aldı ama Temsilciler Meclisi’ne hala belirsizlik hâkim Cumhuriyetçiler Montana, Batı Virginia ve Ohio’da üç sandalye kazanarak Senato’nun kontrolünü ele geçirdi. Genellikle Cumhuriyetçilere oy veren bir eyalet olan Virginia’da seçmenler, eski bir Demokrat ve bağımsız Joe Manchin’in koltuğunu oyladı. Eyaletin Cumhuriyetçi valisi Jim Justice, koltuğu Cumhuriyetçilerin lehine kazandı. Ohio Senatörü Demokrat Sherrod Brown da koltuğunu, Kolombiya’dan beş yaşında ABD’ye gelen ve daha önce galericilikle uğraşan Cumhuriyetçi Bernie Moreno’ya kaptırdı. Montana’da ise, Cumhuriyetçi Tim Sheehy, görevdeki Demokrat Senatör Jon Tester’ı yendi. Demokratların meclisi değiştirmek için sadece birkaç sandalyeye ihtiyaç duyduğu Temsilciler Meclisi’ni kimin kazanacağı henüz belirsizliğini koruyor. Cumhuriyetçiler 2022’de Temsilciler Meclisi’nin kontrolünü ele geçirmişti. Demokratlar Temsilciler Meclisi’ni kazanabilirse, kontrolün bölündüğü ya da hükümetin bölündüğü mevcut Kongre’ye benzer bir durum ortaya çıkacak. ABD siyasetinde alışılmadık bir durum olmasa da bu durum milletvekillerinin yasalar üzerinde daha sık uzlaşmaları gerekebileceği anlamına geliyor. 4. Trump’ın zaferi Avrupa’nın savunmasında yankılanabilir Analistler seçim öncesinde Euronews’e Trump’ın “Önce Amerika” söyleminin savunma, güvenlik ve Avrupa ülkeleriyle ticareti etkileyebileceğini söyledi. Trump şubat ayındaki bir mitingde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyelerinin savunma harcamalarını artırmaması halinde onları korumayacağını söyledi: “Faturalarınızı ödemek zorundasınız.” Trump’ın seçimi kazanması üzerine NATO Genel Sekreteri Mark Rutte yorum yapmakta gecikmedi ve eski başkanı kutladığını belirtti. “Onun liderliği ittifakımızın güçlü kalmasında yine kilit rol oynayacaktır. NATO aracılığıyla güç yoluyla barışı ilerletmek için onunla yeniden çalışmayı dört gözle bekliyorum,” dedi. Bir başka endişe konusu da…
Ekonomist Zafer ÖZCİVAN : ALMANYA EKONOMİSİ SIKINTIDA
Üretim sektöründeki sıkıntılar ve özellikle Çin kaynaklı küresel rekabet, yapısal sorunların nedeni olarak gösteriliyor. Almanya’da ekonomik sıkıntılar sürüyor ve ülke 2024 yılının kalan aylarında resesyon tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Ekonomi Bakanı Robert Habeck çarşamba günü, ekonominin bu yıl yüzde 0,2 oranında küçülmesinin beklendiğini açıkladı. Bu oran daha önceki yüzde 0,3’lük büyüme tahminlerinden düşük olmakla beraber üst üste ikinci kez küçülme yaşanacağına işaret ediyor. Bu kasvetli görünüm, Almanya’yı 2023’teki yüzde 0,3’lük düşüşün devamı olarak 2024’te daralması öngörülen tek G7 ekonomisi haline getiriyor. Gerilemede ülkenin üretim sektöründe karşılaşılan zorluklar ve başta Çin olmak üzere küresel rekabetin olumsuz etkileri de dahil uzun süredir devam eden yapısal zorluklara pay biçiliyor. 2025’te toparlanma umudu Yakın vadedeki kasvetli görünüme rağmen, Alman hükümeti ekonominin 2025 yılında büyüyeceğini ve gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYH) daha önceki yüzde 1’lik büyüme öngörüsüne kıyasla, biraz artışla yüzde 1,1 oranında gerçekleşeceğini düşünüyor. 2026 yılına gelindiğinde ise, özel tüketimdeki artış ve enflasyondaki istikrar sayesinde büyüme oranı yüzde 1,6’ya ulaşabilir. Ancak bu tahminler yapısal reformların başarılı bir şekilde uygulanmasına ve küresel ekonomik koşulların istikrara kavuşmasına bağlı. Habeck’e göre 49 tedbirden oluşan kapsamlı bir büyüme paketinin uygulanması büyük önem taşıyor. Bu tedbirler, yatırımların teşvik edilmesini, verimliliğin arttırılmasını ve uzun süredir devam eden yapısal sorunların üzerine giderek ekonomiyi canlandırmayı amaçlıyor. Habeck, bu planın başarıyla uygulanması halinde “ekonominin daha güçlü olacağını ve daha fazla insanın işine geri döneceğini” ancak bunun başarısının muhalefetin kontrolündeki Bundesrat da dahil olmak üzere parlamentonun her iki kanadının da desteğine bağlı olduğunu vurguladı. Öte yandan enflasyon oranlarında hükümet tahminleri revize edildi. Geçen yıl yüzde 5,9 olan enflasyonun 2024’te yüzde 2,2’ye düşmesi ve sonraki yıllarda daha da azalarak 2026’da yüzde 1,9’da istikrar kazanması bekleniyor. Fiyat artışları ve vergi indirimlerinin yanı sıra düşen enflasyon oranları, 2025 yılında mütevazı ekonomik büyümeyi sağlayabilecek özel tüketimi canlandırmada önemli bulunuyor. Ekonomik sıkıntılar, araştırma enstitüsü IFO’nun ülke ekonomisini “krizden çıkış yolu bulamadığı” şeklindeki çalışmalarıyla daha da görünür hale geldi. Enstitüye göre hem konjonktürel hem de yapısal faktörler Almanya’nın büyüme beklentileri üzerinde ağır bir yük oluşturuyor. IFO Müdür Yardımcısı Dr. Timo Wollmershäuser, “Diğer ülkelerde yükseliş hissedilirken, Alman ekonomisi can çekişiyor,” dedi. Bu durumu, karbon salınımının azaltılması, dijitalleşme, demografik değişimler ve enerji fiyat şoku ile Çin’in küresel ekonomideki değişen rolü gibi jeopolitik çalkantılar da dahil olmak üzere bir dizi faktöre bağlıyor. Almanya’nın sanayi altyapısı uzun bir süredir yaşanan ekonomik sıkıntılardan ötürü ciddi bir şekilde etkilendi. Bu da daralmanın geçici bir konjonktürel yavaşlamayı yansıtmaktan ziyade yapısal sorunlara dayandığını gösteriyor. Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) Eylül 2024’te 40,6’ya gerileyerek art arda 27. ayında da daralmış ve Myanmar’dan sonra küresel ölçekte en kötü ikinci değer olmuştu. Özellikle ihracat siparişlerindeki bu uzun soluklu düşüşün son yıllarda benzeri görülmedi. Hamburg Ticaret Bankası’nın baş ekonomisti Dr. Cyrus de la Rubia, “Çin şokunun” kilit bir faktör olduğunu vurgulayarak, otomotiv ve makine mühendisliği gibi sektörlerin artan rekabete uyum sağlamakta zorlandığını belirtti. Şirketlerin devredilmesi ve stratejik satışlar Bu zorlukların ortasında, Alman şirketleri fırtınayı atlatmak için giderek daha fazla yabancı yatırımcılara yöneliyor ya da satış için cazip hedefler haline geliyor. Almanya’nın ulusal demiryolu operatörü Deutsche Bahn, geçtiğimiz günlerde lojistik iştiraki Schenker’i Danimarkalı rakibi DSV’ye yaklaşık 14 milyar euro (524,9 milyar TL) karşılığında satmayı kabul etti. Bu nakit akışının, operasyonel verimsizlikler ve sık sık yaşanan gecikmelerle mücadele eden Deutsche Bahn’a büyük ölçüde finansal rahatlama…
Ekonomist Zafer ÖZCİVAN : KASIM AYI YURT DIŞI ÜRETİCİ FİYAT ENDEKSİ
Enflasyonun birçok çeşidi mevcuttur ve tüm bu çeşitler TÜİK tarafından belirli dönemlerde kamuoyu ile paylaşılmaktadır. Doğal olarak bizleri vatandaş olarak en çok ilgilendiren tüketici fiyat endeksi olduğundan diğer enflasyon çeşitlerine çoğunlukla ilgi göstermeyebiliriz ama hepimizin bilmesi gereken diğer endeksleri de unutmamamız gerekir. Bunlardan en önemlileri Yİ-ÜFE, TÜFE, YD-ÜFE sayılabilir. Yurt dışı üretici fiyat endeksi; belirli bir dönem içinde yurt dışına satılmak üzere üretimi yapılan ürünlerde yaşanan fiyat değişikliğidir. Yani ihracat için üretilen ürünlerde yaşanan fiyat hareketleri olarak tanımlanabilir. İhracat, bir ülkenin ekonomik anlamda büyümesi, gelişmesi için olmazsa olmaz faktörlerin başında gelir. İhracat yüksek rakamlara ulaşmış ise o ülkede üretim var demektir, işsizlik azalmakta demektir, devletin vergi gelirleri artıyor demektir, ülkeniz döviz rezervleri artıyor gibi birçok olumlu ekonomik gelişmeler oluyor demektir. Ülkemizde ihracat rakamları yüksek seviyededir ama ithalatımız maalesef ihracatın üstündedir. Bunun yegâne sebebi zorunlu olarak dışarıdan tedarik ettiğimiz akaryakıt, enerji, doğalgaz gibi temel tüketim ürünlerine yaptığımız döviz ödemeleridir. İhracatın gelişebilmesi için öncelikle üretim kaynaklarının doğru ve verimli şekilde kullanılması gerekir. Günümüzde yapılan üretimin ara mal ve hammaddesinin yaklaşık yüzde ellisi yırt dışından ithal yoluyla gelmektedir. Doğal olarak söz konusu aramalı ve hammaddeye döviz ödemek zorundayız. Kurlar yüksek olunca da ödediğimiz para da yüksek olacağından ödenen bedel üretim maliyetine yansıyacaktır ve bu da enflasyon demektir. Dolayısıyla ülke olarak ithal ikame ürünleri kendimiz üretmek zorundayız ve ayrıca katma değeri yüksek, teknolojik ürünlere önem vermek zorundayız. İhracat yapan işletmelerde döviz kurlarının yüksek olması ihracatın arttırılması yönünden olumlu sonuçlar verebilir. Örneğin günümüzde ihracat işletmelerinin dolar kurunun 40 TL olmasının istemeleri doğaldır. Çünkü ülkemizde hammadde, işçilik, ambalaj, nakliye gibi üretim araçlarının fiyatı sürekli olarak artmaktadır ve bu yüzden ihracatçılar aldıkları hammaddeye sürekli yükselen fiyatla tedarik bedeli ödemekte bu da üretim maliyetlerini yükseltmektedir. Ancak döviz kuru sabit kalınca gelirlerde olumlu bir fark oluşmamakta, bu sebeple kar oranları düşmekte hatta bazen zarar bile etmektedir. İhracatın arttırılarak ülkeye döviz girdisi sağlamak temel hedef olduğuna göre kur dengesini iyi ayarlamak zorundayız. Yoksa zarar eden veya kar elde etmeyen işletmelerin faaliyetlerini sürdürebilmesi mümkün değildir ve bu da ekonomi alanında çeşitli olumsuzluklara yol açacaktır. Sorunun çözümü ancak ve ancak enflasyonun kontrol atına alınmasıyla birlikte üretim maliyelerinin yükselmesini önlemek ve ihracatçıya özellikle ithal ikame ürün üreten işletmelere devlet desteğinin arttırılmasıyla mümkün olduğu aşikardır. Ülkelerin kalkınmasında, ekonomik güvenin sağlanmasında üretim faktörünün en verimli kullanılması tartışılmaz bir gerçektir. Ancak üretim yaparken sıradan ürünler değil, yükte hafif, pahada ağır, gelişen teknolojiye uygun ürünlere ağırlık verilmesi elzemdir. Ayrıca üretilen malın ara mal ve hammaddesinin de yerli olması önemlidir. Günümüzde ülkemizde üretimi yapılan malların aramalı ve hammaddesinin yaklaşık yüzde ellisi yurt dışından ithal yoluyla tedarik edilmektedir. Söz konusu aramalı ve hammaddelere ödenen para döviz olduğundan yüksek rakamlar ödenmekte bu da üretim maliyetini arttırdığından üretim maliyelerine doğal olarak yansımakta ve enflasyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Yurt dışına satılmak üzere (ihracat için) üretilen ürünlerle yurt içinde üretilen ürünlerin üretim miktarları neden fark ediyor diye düşünen vatandaşlarımız olabilir. Bu farkın nedenlerini yaklaşık 45 yıl içinde bulunduğum kilit ve emniyet sistemlerinden örneklerle açıklamaya çalışayım. *Ürün ebatları: Ülkemizde kapı kilitlerinin eksen mesafesi (anahtar deliği ile kol demiri deliğinin arasındaki uzaklık) oda kilitlerinde 90 mm. Olmasına rağmen çeşitli ülkelerde değişim gösterebilir. Örneğin yakın doğu ülkelerinde bu ölçü 72 mm’dir. Bunun için pahalı bir maliyet olan kalıp bedeli ek bir maliyettir. *Ürün için kullanılan malzemenin özelliği:…
Ekonomist Zafer ÖZCİVAN : AB KONSEYİ GENİŞLEME RAPORUNA GÖRE TÜRKİYE NİN DIŞ POLİTİKASI AB NİN ÖNCELİKLERİYE ÇELİŞİYOR
AB Konseyi, Rusya’ya yönelik yaptırımlarla ilgili Ortak Dış ve Güvenlik Politika (CFSP) pozisyonlarının ve kısıtlayıcı önlemlerin ‘son derece öncelikli’ olduğunu belirterek, Türkiye’nin dış politikasının ‘AB’nin öncelikleriyle çeliştiğine’ dikkat çekti. Avrupa Birliği Konseyi tarafından geçtiğimiz günlerde açıklanan genişleme sonuç bildirgesinde, Türkiye’nin katılım müzakerelerine ilişkin hala “fiilen durma noktasında” olduğu ve “hiçbir fasılın açılması ya da kapanmasının düşünülmediği” belirtildi. Yayınlanan 36 sayfalık raporda, Batı Balkanlar, Ukrayna ve Moldova’nın AB üyeliğine dair “tam ve kesin kararlığını bir kez daha teyit eder” ifadesine yer verirken, Türkiye’nin ise “aday ülke” olarak “birçok ortak çıkar alanında kilit ortak olmaya devam ettiği” belirtildi. Türkiye, özellikle Yunanistan ile ilişkilerin iyileştirilmesi ve ticaret ve ekonomi gibi ortak ilgi alanlarında AB ile üst düzey sektörel diyaloğun yeniden başlatılması konusunda birkaç iyi puan daha aldı. “2023 ortalarından bu yana daha geleneksel ve daha sıkı ekonomik politikalara yönelim” ve Rusya’ya yönelik AB yaptırımlarının kendi toprakları üzerinden delinmesini engellemek için alınan “somut önlemler” AB Konseyi tarafından memnuniyetle karşılandı. Ancak olumsuzluklar olumlulardan daha ağır basıyor. Türkiye’nin AB üyesi olan Güney Kıbrıs’la olan ilişkisi, Konseyin Ankara’yı Lefkoşa ile ilişkilerini normalleştirmeye ve uluslararası hukuka uygun olarak egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeye çağırdığı hassas noktalardan biri. Raporda “Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar alanlarında süregelen ve derin endişe yaratan durumun” da altı çizilirken, özellikle “yargı üzerindeki aşırı baskı, ifade özgürlüğüne yönelik birçok kısıtlama, medya özgürlüğü ve bilginin yayılması, demokratik yollarla seçilen belediye başkanlarının görevden alınması” gibi konuların “kaygıyla” takip edildiği vurgulandı. Türkiye’nin bloğun Ortak Dış ve Güvenlik Politikası ile “çok düşük uyum oranı” olduğu yinelendi. Rusya’ya yönelik yaptırımlarla ilgili Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (CFSP) pozisyonlarının ve kısıtlayıcı önlemlerin “son derece öncelikli” olduğu belirtilerek, Türkiye’nin dış politikasının “AB’nin öncelikleriyle çeliştiğine” dikkat çekildi. AB’nin genişleme sonuç bildirgesi, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Ankara ziyaretinin hemen ardından açıklandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan von der Leyen ile yaptığı görüşmenin ardından iki taraf arasındaki ilişkilerin somut ve acil bir şekilde iyileştirilmesi çağrısında bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye ve Avrupa Birliği (AB) arasında “her zamankinden daha güçlü ve kurumsallaşmış bir ilişkiye ihtiyaç” olduğunu vurguladı ve 2019’dan beri askıya alınan üst düzey siyasi diyaloğun yeniden başlatılması çağrısında bulundu. AB aday ülkelerinin karneleri 36 sayfalık raporda Gürcistan’a ayrılan diğer tüm paragraflar olumsuz. Konseyin ülkeyle ilgili olarak işaret ettiği tek olumlu gelişme, “orta düzeyde hazırlık ve işleyen bir piyasa ekonomisinin geliştirilmesinde sınırlı ilerleme” kaydedilen ekonomiyle ilgili. Ayrıca “sağlam mali ve parasal politikaların” uygulanmasından da övgüyle bahsediliyor. Gürcistan Başbakanı Irakli Kobakhidze’nin kasım ayı sonunda tek taraflı olarak AB üyelik müzakerelerinin 2028 yılına kadar askıya alındığını açıklamasının ardından yayınlanan sonuç bildirgesinde, AB değerlerine ters düşen “yabancı ajan yasası” gibi hükümet tarafından alınan kararlara dair endişeler belirtiliyor. AB’nin “demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar alanlarında, ayrıca yargının işleyişi ve kurumsal bağımsızlık konularında geriye gidişten derin endişe duyduğu” vurgulanıyor. Gürcistan’ın genel olarak AB’nin dış politikasına uyum sağlayamaması ve Rusya ve Belarus’a karşı da dahil olmak üzere kısıtlayıcı tedbirler almaması da endişe duyulan konular arasında yer alıyor. Buna karşılık AB Konseyi Ukrayna konusunda çok daha iyimser. Raporda, ülkenin Rus işgaline karşı kendini savunurken geçtiğimiz yıl içinde kaydettiği “kayda değer reform ilerlemesine” dikkat çekiliyor. Hukukun üstünlüğü, yargı ve kamu yönetimi reformu, yargı yönetişim organları ve yolsuzlukla mücadele kurumlarının etkin işleyişi gibi alanlarda kaydedilen ilerlemenin altını çiziliyor. Ukrayna’nın bloğun dış politikası…
Ekonomist Zafer ÖZCİVAN : ASGARİ ÜCRET YOKSULLUK SINIRI VE ALIM GÜCÜNÜN SON 5 YILLIK SEYRİ
DİSK-Ar’ın 2025 yılına yönelik hazırladığı Asgari Ücret Araştırması raporuna göre, 2024 yılında asgari ücretlinin alım gücündeki kaybı 54.712 TL olarak hesaplandı. 2019 yılında 2020 olarak belirlenen asgari ücret beş yılda yüzde 741 artarak 2024 Ocak’ta 17.002 TL’ye kadar çıktı. Ancak Euronews Türkçe’nin incelediği Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi (BİSAM) rakamlarına göre, asgari ücretteki artışa karşın yoksulluk sınırı aynı dönemde yüzde 975 yükseldi. 2019 Ocak ayında 6.745 TL olan yoksulluk sınırı Kasım 2024’te yüzde 975 artarak 72.524 TL’ye kadar çıktı. Aynı dönemde BİSAM’ın verilerine göre, dört kişilik bir ailenin gıda maliyetini temsil eden açlık sınırı da yüzde 971 artış göstererek 1.957 TL’den 20.967 TL’ye yükseldi. 2024 yılının sonlarına gelirken bir yandan yeni yılda asgari ücretin ne kadar olacağı tartışmaları devam ediyor. 2025 yılı için geçerli olacak asgari ücreti belirleme çalışmaları kapsamında Asgari Ücret Tespit Komisyonu 16 Aralık Pazartesi günü Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ev sahipliğinde ikinci kez toplandı. İşçi, işveren ve hükümet temsilcilerinden oluşan komisyonda, işveren heyetini Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), işçi heyetini ise Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) temsil ediyor. Şu ana kadar müzakere masasının taraflarından asgari ücret için bir rakam telaffuz edilmezken, TÜRK-İŞ Genel Başkan Yardımcısı Ramazan Ağar pazartesi yapılan ikinci toplantı sonrasında, “Üçüncü görüşmenin ardından rakamın netleşeceğini düşünüyoruz,” dedi. Asgari Ücret Tespit Komisyonu üçüncü toplantısının net tarihi henüz bilinmezken görüşmenin önümüzdeki hafta gerçekleşmesi bekleniyor. 2024 Ocak ayından itibaren geçerli olan net asgari ücret 17.002 TL olarak belirlenmiş, 2024 Temmuz ayında ise yaklaşık 7 milyonu asgari ücretle çalışan olmak üzere kayıtlı 15 milyon ücretle çalışanı ilgilendiren asgari ücret, geçtiğimiz yıllarda yapılanın aksine ve beklentilere rağmen hükümetin “sıkı para politikaları” uygulamaları nedeniyle arttırılmamıştı. Türkiye’de asgari ücret komşuluğunda çalışma yüzde 48,9 DİSK-Ar’ın raporuna göre, asgari ücret civarında ücret alanlar da dahil edildiğinde (asgari ücretin altı ve yüzde 10 fazlasında yani asgari ücret komşuluğunda bulunanlar) 8,5 milyon işçi, asgari ücret civarı ve altında ücretle yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Başka bir deyişle 2023 yılı itibarıyla tüm özel sektör işçilerinin yüzde 48,9’u asgari ücret komşuluğunda ücretlerle çalışıyor. Raporda, ücretle çalışanların 7,5 milyonunun (yüzde 43,6) asgari ücret ve altında ücretle çalıştığı belirtiliyor. Asgari ücretin yüzde 5 fazlası ve altında çalışan tüm özel sektör emekçilerinin yüzde 47,8’ini (8,3 milyon) oluşturduğu ifade ediliyor. Türkiye’de 11,5 milyon işçinin (yüzde 66,1) asgari ücretin yüzde 20 fazlası ve altında ücret ile çalıştığının belirtildiği raporda, 14,5 milyon işçinin (yüzde 80,1) ise en fazla asgari ücretin yüzde 50 fazlası ücrete çalıştığı kaydediliyor. Avrupa İstatistik Ofisi’ne (Eurostat) göre Türkiye, Avrupa ülkeleri içinde en düşük asgari ücrete sahip beşinci ülke konumunda bulunuyor. Verilerini brüt asgari ücretler üzerinden hesaplayan Eurostat’a göre, Türkiye’den daha düşük asgari ücrete sahip ülkeler arasında dört ülke bulunuyor; Sırbistan (544 euro), Karadağ (532 euro), Bulgaristan (477 euro) ve Arnavutluk (398 euro). Türkiye’nin brüt asgari ücreti Eurostat’ın temmuz ayı raporunda 568 euro olarak belirtiliyor. Ancak aralık ayındaki 36 TL civarında olan euro kuruna göre, 20.002 TL brüt asgari ücret 544 euro, 17.002 TL net asgari ücret ise yaklaşık 462 euro. Asgari ücrette GSYH’nin baz alınması Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Profesörü ve DİSK-AR araştırmacısı Prof. Dr. Aziz Çelik Euronews Türkçe ’ye verdiği demeçte, “Ülkenin büyümesindeki paydan asgari ücrete bir şey eklenmiyor. Sadece enflasyonu baz alarak asgari ücretin artırılması doğru değil” ifadelerini kullandı. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK-AR) 2025 yılına…
Ekonomist Zafer ÖZCİVAN : 2023 SOSYAL KORUMA İSTATİSTİKLERİ
Yoksulluk, beslenme, giyinme, barınma, sağlık gibi temel ihtiyaçların karşılanması için yeterli gelire sahip olamama durumudur. Ülkemizde yoksulluk sayısı birkaç yıldan bu yana maalesef artış göstermektedir. Yoksulluğun önlenebilmesi; millî gelirin eşit şekilde dağılımı, maaş ve ücretlerin enflasyonun üzerinde seyretmesine bağlıdır. Bir ülkede gelir adaletsizliği olduğu müddetçe yoksul sayısının azalması mümkün değildir. Ülkemizde yoksul sayısı her geçen yıl artış göstermektedir. Zaten yapılan sosyal yardım sayısı bu tezi ispatlamaktadır. Yaklaşık dört milyon aile devlet desteği ile yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Dört milyon aile ise 16 milyon kişi demektir ve önemli bir rakamdır. Açlık ve yoksulluk sınırı hesaplamaları her ay çeşitli kurumlar tarafından yapılarak kamuoyu ile paylaşılmaktadır. Fakat bu hesaplamaların neden yapıldığı nerede kullanıldığı belli değildir. Çünkü ülkemizde asgari ücret bile genellikle açlık sınırının altında kalıyor. Emekliler ise her dönem olduğu gibi yabana atılıyor. En düşük emekli maaşım alanlar veya daha düşük maaş alanlar yukarıdaki tabloya göre açlıkla mücadele ederek yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Asgari ücret, adı üstünde verilmesi gereken en düşük ücret demek olduğuna göre memurlara, asgari ücretlilere yüksek oranda zam verilerek emeklilere sadece çok az bir zam ile yetinmek hatta bazılarına hiç zam vermemek nasıl açıklanabilir. Hangi hesaba hangi mantığa uygundur bilen varsa açıklasın. Milli gelirden en az pay alan kesim en düşük gelire sahip %20 lik kesimdir ve bu oran sürekli benzerlik göstermektedir. İşte bu gelir adaletsizliği düzelmedikçe yoksul sayısı da artmaya devam edecektir. Emeklilik, bedeli peşin ödenmiş bir haktır ve hiçbir zaman açlığa terk edilecek bir kesim olmamalıdır. Yıllarca gece gündüz çalışarak devlete prim ödedikten sonra düştükleri durum hiçbir şekilde kabul edilemez. Verilen emekli ve asgari ücret zamları, birkaç yıldan bu yana yaşadığımız yüksek enflasyon döneminde maalesef daha ilk maaşlar alınmadan enflasyona yenik düşmekte, alım gücü her geçen gün azalmakta, hayat pahalılığı her geçen gün artmaktadır. Durum böyle olunca ülkemizdeki yoksul sayısı da giderek artmaktadır. Aşağıda TÜİK tarafından yayınlanan 2023 yılı sosyal koruma istatistiklerini okuyabilirsiniz. Sosyal korumaya 2 trilyon 693 milyar 497 milyon TL harcandı Sosyal koruma harcaması 2023 yılında bir önceki yıla göre %108,6 artış göstererek 2 trilyon 693 milyar 497 milyon TL oldu. Bu harcamanın %98,2’sini 2 trilyon 645 milyar 267 milyon TL ile sosyal koruma yardımları oluşturdu. Sosyal koruma yardımlarında ise en büyük harcama 1 trilyon 175 milyar 190 milyon TL ile emekli/yaşlılara yapılan harcamalar oldu. Bunu 809 milyar 343 milyon TL ile hastalık/sağlık bakımı harcamaları takip etti. GSYH’nin %10,1’ini sosyal koruma harcamaları oluşturdu Sosyal koruma harcamalarının gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) içindeki payı 2023 yılında %10,1 oldu. Sosyal koruma yardımlarının GSYH içindeki payı ise %10,0 olarak gerçekleşti. Risk/ihtiyaç grupları bazında bakıldığında, emekli/yaşlılara yapılan harcamaların %4,4 ile en büyük paya sahip olduğu görüldü. Bunu, %3,0 ile hastalık/sağlık bakımı harcamaları ve %1,0 ile dul/yetim harcamaları takip etti. Sosyal koruma yardımlarının %13,3’ü şartlı olarak verildi Şartlı yardımlar içinde en büyük payı %51,2 ile aile/çocuk yardımları oluşturdu. Bunu %17,7 ile engelli/malul yardımları ve %13,4 ile hastalık/sağlık bakımı yardımları takip etti. Sosyal koruma yardımlarının %63,0’ı nakdi olarak verildi Nakdi yardımlarda en büyük payı %70,1 ile emekli/yaşlılara yapılan yardımlar oluşturdu. Bunu %15,4 ile dul/yetim yardımları ve %5,4 ile aile/çocuk yardımları takip etti. Sosyal koruma gelirlerinin %39,6’sını devlet katkıları oluşturdu Sosyal koruma gelirlerinin %39,6’sını devlet katkıları, %29,7’sini işveren sosyal katkıları ve %23,9’unu koruma kapsamındaki bireyler tarafından yapılan sosyal katkılar oluşturdu. Sosyal koruma kapsamında maaş alan kişi…
AVRUPA BİRLİĞİ VE BEYİN GÖÇÜ İLE MÜCADELE
Euronews, Portekiz’e giderek buradaki beyin göçünün nedenlerini, sonuçlarını ve olası çözüm yollarını araştırdı. Beyin göçü, kalifiye işçilerin daha iyi ücretler ya da daha iyi yaşam ve çalışma koşulları arayışıyla ülkeyi terk etmesi olarak biliniyor. Böylesine yüksek eğitimli bir iş gücüne kucak açan yerler ise “beyin göçü” ile gelişim gösteriyor. Peki ya geride kalan bölgeler? Bu bölgeler “yetenek geliştirme tuzakları” olarak görülüyor. Buralarda nitelikli iş gücü küçülebiliyor ve üretkenlik azalabiliyor. Yüksek öğrenim oranları düşerken, bir yandan demografik değişiklikler de yaşanıyor. Bu durum yeni nesil gençleri göç etmeyi düşünmeye zorlayan bir kısır döngüye dönüşmesine neden oluyor. Avrupa Komisyonu’na göre bu durum AB nüfusunun neredeyse yüzde 30’unu oluşturan 82 bölgeyi etkiliyor. Portekiz, mevcut zorlukların ve araştırılan olası çözümlerin açık bir örneği olarak görülüyor. Portekizli gençlerin yüzde 30’unun yurt dışında yaşadığı belirtiliyor. Portekizli göçmenlerin yüzde 70’i ise 40 yaşın altında bulunuyor. Portekiz hükümeti vasıflı gençleri elinde tutmak için 18-35 yaş arası işçilerin vergilerini düşürmek üzere bir plan başlattı. Bu proje ile 400.000 kadar gence yardımcı olabileceği düşünülüyor. Ancak bu girişim Constança ve Joao isimli iki genci beyin göçü fikrinden caydırmış gözükmüyor. Hukuk mezunu olan bu iki genç, 14.000 kilometre uzaklıktaki Güneydoğu Asya’daki Doğu Timor’a taşınmak üzereler. 25 yaşında bir avukat olan Constança, orada bir hukuk firmasında Portekiz’dekinden çok daha iyi koşullara sahip yeni bir iş bulduğunu belirtiyor. Constança, “Konut ödeneğinden arabaya kadar daha fazla avantaj ve buraya kıyasla çok daha yüksek bir maaş var. Bu da orada, örneğin tek odalı bir dairede yaşamak isteseydik burada sahip olacağımdan daha fazla satın alma gücüne sahip olacağım anlamına geliyor,” diye açıklıyor. Pek çok genç Portekizli gibi Constança ve João da Portekiz’i bitmek bilmeyen bir işsizlik, düşük ücretler, yüksek vergiler, karşılanamaz konut fiyatları ve kötü çalışma koşulları ülkesi olarak görüyor. Ülkesini ne kadar sevdiğinden bahseden Joao ise, ‘Hayal kırıklığına uğramış hissetmenin ötesinde, bence bizim neslimiz sinirli hissediyor. Üzülüyorum, çünkü ülkemi gerçekten seviyorum. Ve benim için, bu koşullar olmasaydı, burada doğru koşulları bulabilseydim, (Portekiz’i) terk etmezdim,’ diyor. Bu durumu ele almak amacıyla Avrupa Birliği bölgeleri, üye devletler ve Avrupa Komisyonu’nun kendisi de “Yetenek Teşvik Mekanizması” adını verdikleri bir süreçte yer alıyor. Mekanizmanın etkileri, Alentejo bölgesindeki Évora’da inşa edilmekte olan hastane gibi şantiyelerde şimdiden görülebiliyor. Yaklaşık yarım milyon kişiye daha iyi sağlık hizmetleri sunmak için 200 milyon euro değerinde bir başlangıç yatırımı yapıldı. Aynı zamanda özellikle beyin göçünden etkilenen bir bölgede kalifiye sağlık çalışanlarını eğitmek ve elde tutmak için bu yatırım gerçekleştirildi. Bölgenin 2080 yılına kadar nüfusunun yüzde 30’unu kaybetmesi bekleniyor. Yetenek Arttırma Mekanizması bölge koordinatörü Tiago Pereira, “Önümüzdeki yılın sonunda (hastane) bittiğinde, umduğumuz gibi, burada sağlık profesyonellerimiz olacak ve insanlar bu bölgeye gelecek. Uzman teknisyenlerimiz ve eğitimimiz olacak. Bu mikro sektörde insanlar önümüzdeki iki ila üç yıl içinde etkili değişiklikler yapabilecekler,” diye belirtiyor. Bölgesel, ulusal ve Avrupalı yetkililer hastane ve eğitim merkezinin 2000’e kadar vasıflı istihdam oluşturacağını tahmin ediyor. Gazeteci adı • Julian GOMEZ (Yukarıdaki yazı Euronews sitesinden alınmıştır.) ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
2023 KOBİLERİN GİRİŞİM İSTATİSTİKLERİ
Toplum içinde insanlar refah düzeyini arttırmak, ailelerine en çok gelir sağlamak için birtakım işlerle uğraşırlar. Önemli olan yapılacak olan işin en fazla gelir getireninin yanında en fazla haz vereni, en farklı olanı seçmektir. Ancak bu seçimi yaparken ailemizi ihmal etmemeli onlara da gereken zamanı ayırmamız gerekir. Yani iş ile aş paralel yürümelidir. İşte saydığımız amaçlara ulaşmak için karar vererek bir konuya odaklanılması ve odaklanılan bu konu ile ilgili olarak faaliyetlere başlanmasına GİRİŞİMCİLİK denir. Girişimcilik, gelişen teknoloji, insanların ihtiyaçlarının değişim göstermesi, kazanç şekli ve miktarına bağlı olarak değişim gösterir. Girişimlerin hepsi başarılı olacak diye bir kural yoktur ama bireyler veya gruplar, başarısız olmak için atılım yapmazlar. Yani her girişim kâr amaçlıdır. Ancak başarısızlıkla sonuçlanan girişimler de yok değildir. Başarılı bir girişim için yapılacak işin fizibilitesinin çok dikkatli, kantitatif olarak yapılması gerekir. Toplumda bazı girişimciler rakiplere göre karar vermektedir ve bu şekilde yapılan girişimler maalesef başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Örneğin A firması ürettiği 10 çeşit ürünü belirli fiyatlarla ve kendi belirlediği satış koşullarıyla satmakta ve sektörde çizgi ötesine geçmiş, marka olmuş bir yapıdadır. Ayrıca ürün kalitesi de oldukça yüksek seviyededir ve firma uzun yıllardan bu yana sektörün içindedir. Yeni kurulan ve girişim yapma hazırlığında olan B firması ise, A firmasının ürettiği ürünleri üreterek sektörde lider konumundaki A firmasının ürettiği ürünleri üreterek pazarda söz sahibi olmayı, rakip fiyatlarıyla ürünlerini satmayı, birebir aynı ürünleri üretmeyi esas almaktadır. Bu amaçla aynı ürün ve aynı pazarda faaliyet göstermeyi planlamaktadır. İşte rakiplere göre girişim yukarıdaki örnekte anlatmaya çalıştığım gibidir. Hâlbuki A firması sektöre yıllarını vermiş, Pazar elde etmek için çeşitli problemleri çözmüş, ürün kalitesini çok zor elde etmiş, ithal ürünlerle rekabet etmiş ve son tüketici tarafından da talep görmektedir. Firma bu duruma gelene kadar yıllarını vermiş, çeşitli uğraşılardan geçmiştir. B firmasının aynı başarıyı göstermesi kısa vadede olanaksızdır. En başta hatasız üretim olmayacağına göre, ürün kalitesini yakalaması çok zordur. İkinci olarak Türkiye’de tüketici alışkanlıkları kolay kolay değiştirilemez. Örnek olarak tras bıçağı ilk defa 1970 li yıllarda Jilet marka olarak çıkmıştı ve bugün hala son tüketici marketten isterken Jilet olarak istemektedir. İkinci bir örnek kâğıt mendil olarak verilebilir. Kâğıt mendil de ilk çıktığında sel pak olarak çıkmıştı. Markete gittiğinizde birçok marka kâğıt mendil görebilirsiniz ama bunların adı tüketici dilinde selpak tır. Örneklerde görüldüğü gibi tüketiciyi ikna etmek, son tüketiciden talep yaratmak çok zor ve aşamalı işlemlerdir. Bunun için çeşitli şekillerde tüketiciye ulaşacak şekilde, gerekirse bölgelere göre reklam ve tanıtımlar yapmanız, yazılı ve görsel reklamlar yapmanız da yetmeyebilir. Bir de bayinizin ve son tüketicinin rakipten çok fayda sağlayacağı koşullar uygulamalısınız. Rakiple aynı fiyatla ürün satmayı düşünmek ise sadece hayalden başka bir şey değildir. Yukarıda açıklamaya çalıştığım örnekler maalesef yaşadığım tecrübelerden alınmıştır ve ülkemizde bu tür örnekler çoğunluktadır. Günümüzde girişimcilik kavramına gelince; Özellikle Z kuşağı veya şimdiki gençlerin internet kullanarak kazanç elde etme peşinde oldukları bir gerçektir. Çünkü bugünkü gençler teknolojik değişimlere kolayca ayak uydurabiliyor ve teknolojiyi de çok iyi kullanabiliyorlar.1980 li yılların ikinci yarısında başlayan ve kullanımı çok hızlı şekilde yayılan ve sürekli teknolojik yeniliklere haiz olan internet kullanımı, artık kadın erkek, genç yaşlı, çocuk öğrenci toplumun tüm kesimlerde kullanılmıştır ve internet kullanımı günlük hayatımızın bir parçası haline gelmiştir. Bu süreç sonunda günümüzde e ticaret kavramı oldukça büyümüş, sadece ülkemiz içinde değil uluslararası düzeyde iş hacmi yaratmıştır. Öyle ki büro kirası, depo kirası,…
ÜLKEMİZDE VE OECD ÜLKELERİNDE DOKTOR SAYISI
Türkiye’den yurtdışına giden doktor sayısı artmaya devam ediyor. Türkiye hem OECD üyeleri arasında hem de Avrupa’da kişi başına doktor sayısının en düşük olduğu ülke konumunda. “Göğsümde bir kitle fark ettim. Bugün muayene oldum ve haliyle ultrason istendi. Taksim İlk Yardım’a yönlendirdiler. Verdikleri en erken tarih tam 2 ay sonrası. Meme kanserinde erken teşhis deyip verebilecek en uzak tarihe randevu verdiler! Kötü bir şeyse ve ilerlerse bunun hesabını kim verecek?” diyerek sosyal medyada isyanını dile getirdi Rabia Çetin. Çetin, diğer bazı hastanelerde ise bu randevunun bir yıl sonrasına verildiğini belirtiyor. Bu paylaşıma yanıt verenler sağlık hizmetlerinde randevu sorunun ne kadar yaygın olduğunu ortaya koyuyor. Ekonomik İş birliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) verilerine göre bu durum sürpriz değil. OECD’nin 38 üyesi ile Avrupa ülkeleri arasında kişi başına doktor sayısının en düşük olduğu ülke Türkiye. Türkiye’de kişi başına kaç doktor düşüyor? Türkiye’de bin kişiye 2,2 doktor düşerken OECD ortalaması 3,7. Kişi başına düşen hemşire sayısında da Türkiye sondan ikinci durumda. OECD’nin 2021 verilerine göre Türkiye’de bin kişiye 2,2 doktor düşüyor. OECD ortalaması ise 3,7 doktor. Kişi başına düşen doktor sayısında Türkiye OECD üyeleri arasında son sırada bulunuyor. Yunanistan bin kişiye düşen 6,3 doktor ile OECD üyeleri arasında en iyi durumda. Ardından Portekiz (5,6), Avusturya (5,4) ve Norveç (5,2) geliyor. Türkiye bu değer ile Avrupa’da kişi başına doktor sayısında en kötü ülke. Türkiye’den sonra en düşük oran 3 doktor ile Lüksemburg’da. Almanya’da kişi başına düşen doktor sayısı Almanya ve İspanya’da bin kişiye 4,5 doktor düşüyor. Buna göre Almanya’da kişi başına düşen doktor Türkiye’nin iki katından fazla oluyor. Birleşik Krallık ve Fransa’da ise bin kişiye 3,2 doktor düşüyor. Kişi başına düşen hemşire sayısı Kişi başına düşen hemşire sayısında da Türkiye oldukça gerilerde. 38 üye içinde Türkiye Kolombiya’nın ardından sondan ikinci sırada. Türkiye bin kişiye 2,8 hemşire düşerken OECD ortalaması 9,2. OECD ortalaması Türkiye’nin üç katından bile fazla. Kişi başına hemşire sayısında en iyi durumda olan ülke Finlandiya (18,9), İsviçre (18,4) ve Norveç (18,3). Almanya’da bin kişi başına 12 hemşire düşerken bu oran Fransa’da 9,7; Birleşik Krallık ’ta ise 8,7. Hemşire sayısının doktor sayısına oranı da sağlık hizmetlerinde kullanılan göstergelerden birisi. Türkiye’de hemşirelerin doktorlara oranı 1,3. OECD ortalaması ise 2,5. Kaynak: OECD (Yukarıdaki yazı euronews sitesinden alınmıştır.) ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
KAYIT DIŞI İLE MÜCADELEDE YENİ DÖNEM
Hazine ve maliye bakanlığı, kayıt dışı ekonominin önüne geçmek, vergi kayıp ve kaçağını önlemek amacıyla bir dizi önlemler almaya devam ediyor ve en doğrusunu yaptığı da kesindir. Çünkü ülkemizde kayıt dışı ekonominin devlet gelirlerini olumsuz yönde etkilediği ve bunun sonunda da başta enflasyon olmak üzere ekonomiye çeşitli zararlar verdiği açıktır. Ülkemizde en büyük sorunlardan birisi olan gelir adaletsizliğinin önüne geçilmesi, vergide adaletin sağlanması için alınan önlemleri geç kalınmış da olsa alkışlamak gerekir. Bu konuda bakanımız Sn. Mehmet Şimşek yaygın ve yoğun denetimlerin sürekli hale getirileceğini önemle vurgulamaktadır. Öncelikle İBAN yoluyla yapılan ödemelerin veya tahsilatların denetim altına alınmasıyla birlikte bugüne kadar yapılan işlemlerde 1,5 milyar TL tutarında kayıt dışılık tespit edildi ve bu işlemi yapanlara ceza yağdı. Yapılan denetimlerde önemli sektörleri içinde bulunduran kesime 250 milyon TL ceza kesildiği belirtildi. Globalleşen dünyada ve ülkemizde bilişim teknolojilerinin kullanımının hızla büyüdüğü bir ortamda vergi kayıp ve kaçağının önlenmesi konusunda teknolojiden faydalanarak dijital ortamda denetimin son derece kolay olması gerekir. Çünkü her mükellefin faaliyetleri vergi daireleri tarafından görülmektedir. Vergi kaçırmak için İBAN yerine elden nakit alışverişi yapan mükellefler de denetim altına alındı ve fiş veya fatura düzenlemeyen mükellefler de kontrol altına alınacak. Yapılan denetimlerde fiş ve fatura düzenlemeyen alıcı ve satıcıya da ceza işlemi uygulanacak. Yani nihai tüketiciler de bu konuda sorumlu olacak. Bir başka düzenleme de artık 7 bin TL ve üzeri alışverişler elden nakitle değil; banka, PTT veya finansal kurum aracılığıyla yapılacak. Örneğin 15 bin TL tutarında bir alışveriş yapan bir tüketici vergi mükellefi olmasa dahi ödemesini finansal kuruluşlar aracılığıyla yapmak zorunda kalacak. Bu işleme uymayanlar nihai tüketici de dahil olmak üzere her tespit için alışveriş tutarının %10 u oranında ceza ödemek zorunda kalacak ve bu tutar 5000 TL’den düşük olmayacak. Yukarıda anlatmaya çalıştığım önlemlerin ekonomiye sağlayacağı olumlu etkileri olacağı kesindir. Ancak şimdiye kadar yapılan açıklamalarda kurumlar vergisi için cironun minimum %15 i matrah kabul edileceği belirtilmişti ama alınan kararlarda göremiyoruz ve neden kaldırıldığını da bilemiyoruz. Ayrıca büyük şirketlerden silinen vergi borçlarını da unutmamak gerekir. Tüm bu alınan önlemlerin genel sebebi devletin gelir kaynaklarını arttırmak olduğu gerçeğinden yola çıkarsak bundan bir süre önce açıklanan kamuda tasarruf önlemlerine de uymak gerekecektir. Ancak vatandaş olarak devlette yapılan tasarruf önlemlerini örnek almamız gerekirken bazı devler yetkililerinin birkaç araç kullanması, bir bakanlığın 24 milyon TL ye tuvalet yaptırması gibi örneklere bakıldığında tasarruf tedbirlerine uyulmadığı gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bir başka konu da bazı dönemlerde devletin paraya olan ihtiyaçları göz önüne alınarak yapılan vergi aflarıdır. Durum böyle olunca özellikle enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde bazı mükelleflerin nasıl olsa af gelir düşüncesiyle vergilerini ödemedikleri olasılığıdır. Çıkarılan bu aflar, vergisini zamanında ve tam ödeyen mükellefleri de bir yerde cezalandırmaktır. Vergi, vatandaşlara hizmet etmek amacıyla her mükellefin kazancı oranında toplanan devletin en önemli gelir kaynağıdır. Bu anlamda incelediğimizde hepimiz vatandaşlık görevimizi yerine getirmek zorunda olduğumuz kesindir. Ülkemizde vergi gelirleri incelendiğinde ücretli kesimin ödedikleri vergi toplamı, mükelleflerin verdiği toplam vergiden daha fazla olduğu görülmektedir. Demek ki kurumlar veya şirketler vergilerini gerektiği şekilde ödememekte ve asıl vergi yükü çalışanların sırtındadır. Öncelikle bu konunun düzeltilmesi ve kamuoyunda konuşulduğu gibi vergiyi tabana değil tavana yaymak gerekir. ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
2023 YAŞLI PROFİLİMİZ
Demografik yapımız incelendiğinde yaşlı nüfusumuzun arttığı ve beklenen yaşam sürelerinin doğal olarak azaldığını görebiliriz. Ülkemizde yaşlılarımızın bazıları sosyal yardım alarak hayatlarını idame ettirmeye, bazı şanslı yaşlılarımız ise devletin huzurevlerinde maddi gücü olanlar ise özel huzur evlerinde yaşam mücadelesi vermektedir. Genel olarak bakıldığında da doğal olarak sağlık sorunları yaşlandıkça ortaya çıktığından evde bakım hizmetleri de aslında yaşlılara bakım için hizmete girmiş durumdadır. Bu bağlamda bakıldığında örnek vermek gerekirse yaşlı bir diyaliz hastası bireyin diyaliz merkezine götürülüp getirilmesi, belediyeler tarafından ambulans vasıtasıyla ücretsiz olarak verilmektedir. Aşağıdaki TÜİK in yaşlı profili araştırması oldukça uzun bilgileri içerdiğinden fazla yorum yapmadan 2023 yaşlı profil araştırmasını aynen paylaşıyorum. Araştırma kapsamında 50 ve daha yukarı yaştaki 29 bin 785 kişi ile ilgili bilgi derlendi Türkiye Yaşlı Profili Araştırması, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü arasında 10 Mayıs 2023 tarihinde imzalanan protokol kapsamında yürütülmüştür. Araştırma ile Türkiye’de yaşlı nüfus ile ilgili politikaların geliştirilmesine temel teşkil etmek üzere somut verilerin elde edilmesi, mevcut verilerin bir araya getirilmesi ve yaşlı refahı göstergelerinin elde edilmesi amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında, içinde 50 ve daha yukarı yaşta en az bir fert bulunan 22 bin 640 örnek hane belirlenmiştir. Araştırmanın örneklem tasarımı, İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflaması (İBBS) 1. Düzeye göre 12 bölge bazında tahmin üretecek şekilde tasarlanmıştır. Seçilen hanelerde yaşayan 50 ve daha yukarı yaştaki kişilere demografik bilgiler, çalışma hayatı ve ekonomik durum, sağlık, bağımsız yaşam, bakım ve sosyal yardımlar, çevre, toplumsal hayata katılım, yaşam memnuniyeti, afet ve acil durumlar, yaşlı hakları ve ayrımcılık konularında sorular içeren anket uygulanmıştır. İleri yaşlarda olup anketi cevaplamayı kısıtlayan herhangi bir sağlık problemi ya da engeli olan kişiler için yerine cevap verebilecek nitelikteki (kişiyi tanıyan ve onunla ilgili bilgiye sahip hane halkı üyesi olan ya da olmayan) bir fertten bilgiler alınmıştır. Bu durumda, algı ya da görüş içeren sübjektif sorular sorulmamıştır. Araştırma sonuçlarından elde edilen temel bilgiler aşağıda verilmiştir. Kronik hastalığı olan 65+ yaştaki kişilerin oranı %78,7 oldu Hipertansiyon, diyabet, kalp hastalığı, kanser, böbrek yetmezliği, inme-felç, hepatit, astım vb. kronik (süreğen) hastalığı olan 65 ve daha yukarı yaştaki kişilerin oranı %78,7 oldu. Kronik hastalığı olan 65 ve daha yukarı yaştaki kişiler içinde kronik hastalığının günlük faaliyetlerini; ciddi ölçüde kısıtladığını belirtenlerin oranı %32,3, ciddi ölçüde kısıtlamadığını belirtenlerin oranı %55,2 ve kısıtlamadığını belirtenlerin oranı %12,5 oldu. Kronik hastalığı olan 65 ve daha yukarı yaştaki kişiler İBBS 1. Düzeye göre incelendiğinde, kronik hastalığı olan kişilerin oranının en fazla olduğu bölgenin %83,0 ile Doğu Karadeniz Bölgesi olduğu görüldü. Bu bölgede kronik hastalığının günlük faaliyetlerini ciddi ölçüde kısıtladığını belirtenlerin oranı ise %46,6 oldu. Kronik hastalığı olan kişilerin oranının en az olduğu bölgenin %74,9 ile Doğu Marmara Bölgesi olduğu görüldü. Bu bölgede kronik hastalığının günlük faaliyetlerini ciddi ölçüde kısıtladığını belirtenlerin oranı ise %30,2 oldu. Görmede çok zorlanan ya da hiç göremeyen 65+ yaştaki kişilerin oranı %10,1 oldu İşlevsel zorluk çeken (çok zorlanan ya da hiç yapamayan) 65 ve daha yukarı yaştaki kişiler incelendiğinde, görmede zorluk çeken kişilerin oranının %10,1, duymada zorluk çekenlerin oranının %10,6, konuşmada zorluk çekenlerin oranının ise %2,2 olduğu görüldü. Yürüme, merdiven çıkma veya inmede zorluk çekenlerin oranı %27,1, bir şeyler taşıma veya tutmada zorluk çekenlerin oranı %29,7, yaşıtlarına göre öğrenme, basit dört işlem yapma, hatırlama veya dikkatini toplamada zorluk çekenlerin oranı ise %13,8…
ÜLKEMİZDE VE DÜNYADA KİŞİ BAŞINA MİLLİ GELİR
Son 10 senede kişi başına düşen milli gelir sıralamasında Türkiye geriledi. Kişi başına milli gelir 10 sene önce dünya ortalamasından 1500 dolar fazla iken 500 dolar geriye düştü. Dünyanın en büyük ekonomi sıralamasında da Türkiye irtifa kaybetti. Uluslararası Para Fonu, (IMF) her sene iki defa yayımladığı Dünya Ekonomik Görünümü raporunu açıkladı. Buna göre Türkiye, son 10 senede kişi başına düşen milli gelir sıralamasında geriledi. Türkiye’de kişi başına milli gelir 10 sene önce dünya ortalamasından 1500 dolar fazla iken 500 dolar geriye düştü. Dünyanın en büyük ekonomi sıralamasında da Türkiye irtifa kaybetti ancak hala en büyük 20 ekonomi arasında olmayı sürdürüyor. Türkiye’nin dünya ekonomisindeki yerine birkaç göstergeden bakmak mümkün. Bunlardan ilki kişi başına düşen milli gelir. IMF’nin Nisan 2024’te yayınladığı rapora göre 2023 yılında Türkiye’de kişi başına düşen Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) 12 bin 849 Amerikan doları oldu. Türkiye bu gelir ile dünyada 72. sırada yer aldı. 2013 yılında ise Türkiye’de kişi başına düşen GSYH 12 bin 489 dolar idi. Türkiye kişi başına milli gelir sıralamasında 2013 yılında 66. sırada idi. Bu durumda Türkiye son 10 senede 6 sıra geriledi. Dünya ortalamasının üstündeydi, geriye düştü Türkiye’nin verilerini dünya ortalaması ile karşılaştırmak da mümkün. Buna göre kişi başına milli gelir 2013’te dünya ortalamasının bin 554 dolar üzerinde iken 2023’te 510 dolar altına düştü Dünya ortalaması ile Türkiye’de kişi başına milli gelir daha geniş bir zaman diliminde karşılaştırıldığında şu sonuç ortaya çıkıyor: 2000’li yılların başında Türkiye dünya ortalamasının gerisinde. Ancak 2007 yılından itibaren Türkiye üstte çıkarken 2017 yılına kadar büyük ölçüde daha yüksek gelire sahip. 2017’den sonra ise durumun rengi değişiyor ve Türkiye hep dünya ortalamasının altında yer alıyor. Zaten Türkiye’nin son yıllarda gerilediği gösteren diğer veri ise Türkiye’nin dünya ekonomisinden aldığı pay. 2013 yılında dünya ekonomisinin yüzde 1,24’ünü Türkiye oluştururken bu oran 2023’te yüzde 1,06’ya düştü. Satın alma gücüne göre milli gelir ne durumda? Ekonomistler yöntem ve anlamını zaman zaman eleştirse de satın alma gücüne göre milli gelir de en çok başvurulan kıyaslamalardan birisi. Buna göre 2023 yılında satın alma gücüne göre kişi başına düşen milli gelir Türkiye’de 42 bin 64 dolar oldu. Sırası ise 52. 2013 yılında ise bu değer 22 bin 221 dolar idi. Türkiye’nin sıralaması ise 61 idi. Satın alma gücüne göre kişi başına milli gelir sıralamasında Türkiye son 10 yılda ilerleme gösterirken kişi başına milli gelir sıralamasında geriye gitti. GSYH cinsinden ülkelerin ekonomi büyüklüklerine bakıldığında ise Türkiye 2023 yılında dünyanın en büyük 18. Ekonomisi oldu. IMF’ye göre Türkiye’nim GSYH’si 1,11 trilyon dolar oldu. 2013 yılında ise Türkiye dünyanın en büyük 16. ekonomisi idi. (Yukarıdaki yazı euronews sitesinden alınmıştır.) ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
YEMEK SİPARİŞİ VE OBEZİTE RİSKİ
İnternetten yiyecek satın alma şekliniz sosyal konumunuz ve obezite olasılığınızla bağlantılı olabilir mi? İngiltere’de yapılan yeni bir araştırma bunun mümkün olabileceğini gösteriyor. Yeni bir araştırma, internet üzerinden yemek siparişi verenlerin daha düşük gelir düzeyine sahip hanelerden geldiğini ve obezite risklerinin daha yüksek olduğunu ortaya koydu. Uluslararası halk sağlığı dergisi BMJ Public Health’de yayınlanan İngiltere odaklı araştırma, yüksek gelirli hanelerin düşük gelirli hanelere kıyasla internetten yiyecek satın alma olasılığının daha yüksek olduğunu da gösterdi. Araştırmada, paket servis siparişi vermek için yemek dağıtım uygulamalarını kullananlarda obezite riskinin yüzde 84 daha yüksek olduğu belirlendi. Şubat 2019’da başkent Londra ve İngiltere’nin kuzeyindeki 1.500’den fazla haneden alınan COVID-19 salgını öncesi verilere dayanan çalışma, çevrimiçi gıda bulunabilirliğinin sosyal eşitsizliği ve beslenmeyi nasıl etkilediğini inceliyor. Genel olarak, araştırmacılar, katılımcıların yaklaşık yüzde 13’ünün yedi gün boyunca paket servis için sipariş uygulamalarını kullandığını ve katılımcıların yüzde 15’inin dört hafta boyunca çevrimiçi market siparişi verdiğini tespit etti. Yüzde üçten biraz fazlasının ise her iki hizmeti de kullandığı görüldü. Araştırmacılar, en yüksek kategorideki yönetici ve profesyonel işlerden en düşük kategorideki vasıfsız el işçileri, devlet emeklileri ve sosyal yardım alan işsizlere kadar dört kategoriye ayrılan mesleğe dayalı olarak hem geliri hem de sosyal sınıfı inceledi. Çevrimiçi market alışverişleri daha yüksek gelirle ilişkilendirilirken, bu alışverişler ile kişinin mesleği arasında bir ilişki saptanmadı. Meslek bazlı olarak daha düşük gelirli katılımcıların paket servis hizmetlerini kullanma ihtimalinin, daha üst düzey meslek sahiplerine göre iki kat daha fazla olduğu görüldü. Çalışmanın yazarları, “Bu çalışmada gıda alımlarının diyet kalitesi ölçülmedi ancak önceki araştırmalar paket servis uygulaması kullanımının daha düşük diyet kalitesiyle ilişkili olduğunu ve paket servislerden satın alınan gıdaların daha çok enerji veren ve besin açısından fakir olduğunu gösteriyor,” ifadelerini kullandı. COVID-19 sonrası daha fazla araştırmaya ihtiyaç var Leeds Üniversitesi Psikoloji Bölümü Başkanı ve Avrupa Obezite Çalışmaları Derneği eski başkanı Profesör Jason Halford, Euronews’e e-posta yoluyla yaptığı açıklamada, “Çevrimiçi market kullanımının daha yüksek gelirle ilişkili olması ilginç bir bulgu ve bir dizi faktöre işaret ediyor olabilir,” dedi. Bu, pazarlık yapma ihtiyacı duymamayı da içerebilir. Araştırmada yer almayan Halford, “Mesleki sosyal sınıf, obezite ve ‘fast food’ tüketimi arasındaki ilişki kendi başına şaşırtıcı olmasa da [bunu] evlere yapılan çevrimiçi gıda alışverişlerinde bu kadar net görmek ilginç,” diye ekledi. Bununla birlikte, bu sektörün pandemi sonrası geliştiğine dikkat çeken Halford, “Gelirle ilişkinin olmaması, daha çok [sipariş edilen] mutfak türlerine ve teslimatla ilgili ek maliyetlere işaret ediyor olabilir,” dedi. Çalışmada, bazı verilerin kendi beyanlarına dayanması ve hanelerin sosyal konumlarına göre eşit dağılmaması gibi çeşitli kıstaslar bulunuyor. Sonuçlar ayrıca çoğunlukla kentli hanelerden elde edilmiş olup daha geniş bir nüfusa genelleme yapmayı zorlaştırıyor. Euronews’e yapılan açıklamada, çalışmanın gözlemsel olması nedeniyle bulguları neyin yönlendirdiğini belirlemek zor olsa da “market alışverişi ağırlıklı olarak finansal kaynaklara bağlı olabilirken, paket servis satın alma kültür ve sosyal grupla bağlantılı olabilir,” denildi. Araştırmanın başyazarı ve Londra Hijyen ve Tropikal Tıp Okulu’nda (LSHTM) araştırma görevlisi olan Dr. Alexandra Kalbus, “İngiltere genelinde çevrimiçi gıda alışverişi seçeneklerinin çeşitlilik gösterdiği açık ve çevrimiçi gıda seçeneklerinin beslenme kalitesi açısından farklılık gösterdiğini biliyoruz,” diye ekledi. Kalbus, “Maliyet ve bulunabilirliğin, diğer sosyo-kültürel etkilere kıyasla internetten sipariş verme kararlarımızı nasıl etkilediğini hala bilmiyoruz. Çok sayıda işletmenin çevrimiçi yemek siparişi modellerine geçtiği ve [COVID-19] salgından bu yana bu modellerin değişip değişmediğini ya da nasıl değiştiğini belirlemek için daha fazla araştırmaya da…
AVRUPA SENDİKALAR KONFEDARASYONUNA GÖRE 7 AB ÜLKESİ ASGARİ ÜCRET KURALLARINA UYNUYOR
Avrupa Sendikalar Konfederasyonu, çalışanların makul bir maaş almalarını sağlamayı amaçlayan AB yasalarını uygulamakta üye devletlerin ayak sürüdüklerini açıkladı. Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nun (ETUC) yeni araştırmasına göre, yasama dönemine haftalar kala, yedi Avrupa Birliği (AB) ülkesi yeni asgari ücret belirlemeleri için yasal düzenleme yapmaya bile başlamadı. ETUC, önemli bir hayat pahalılığı krizinin ardından Haziran 2022’de kabul edilen yeni AB yasalarının yürürlüğe girmesi için ulusal mevzuata dahil edilmesi gerektiğini, ancak Fransa, İtalya, Portekiz, Kıbrıs, Estonya, Litvanya ve Malta’nın bunu yapmaya bile başlamadığını belirtti. ETUC Konfederal Sekreteri Tea Jarc yaptığı açıklamada, “Çalışan insanlar bu direktifin uygulanması için zaten iki yıl beklediler ve daha fazla bekletilmemeliler;” dedi. “Çoğu ulusal hükümet ayak sürümeyi bırakmalı ve nihayet bu vaatleri gerçeğe dönüştürmelidir,” diye ekledi. ETUC, yasal düzenlemenin yaklaşık 20 milyon işçiye fayda sağlayabileceğini söylüyor, ancak ortalama kazancın bir oranı olarak tanımlanan asgari ücretin sadece iki AB ülkesinde yeterince yüksek olduğuna inanıyor. Haziran 2022’de kanun yapıcılar ve hükümetler tarafından kabul edildiğinde, yeni AB kuralları, hayat pahalılığı konusunda önemli endişelerin yaşandığı bir dönemde “asgari ücretlilerin onurlu bir yaşam sürdürebilmelerini sağlamaya yardımcı olacaklarını” söyleyen Avrupa Komisyonu Üyesi Nicolas Schmit tarafından destek gördü. Toplu pazarlığın yaygın olduğu ancak asgari ücretin olmadığı Danimarka ve İsveç ile ekstra maliyetlerden korkan işletmelerin muhalefetiyle karşılaştı. AB’de brüt asgari ücretler, Bulgaristan’da aylık 477 Euro’dan (17.659 TL) Lüksemburg’da 2571 Euro’ya (95.182 TL) kadar büyük farklılıklar göstermektedir. Nihai kurallar ülkelerin asgari ücrete sahip olmalarını gerektirmiyor, ancak asgari ücrete sahip olanlar, satın alma gücüne atıfta bulunmak gibi sağlam bir belirleme ve güncelleme yöntemine sahip olduklarından emin olmalılar. Avrupa Komisyonu AB yasalarının uygulanmasından sorumludur ve gerekli tedbirleri almayan hükümetleri mahkemeye verebilir. Ancak bu normalde sadece son tarih olan 15 Kasım geçtikten sonra gerçekleşir. Almanya gibi bazı durumlarda hükümet, mevcut yasalar zaten Brüksel normlarına uygun olduğu için harekete geçmesine gerek olmadığını savunmuştur. Avrupa Komisyonu’ndan bir sözcü yorum talebine hemen yanıt vermedi. (Yukarıdaki yazı Euronews sitesinden alınmıştır.) ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com











