2026 OCAK AYI DIŞ TİCARET VERİLERİ

2026 OCAK AYI DIŞ TİCARET VERİLERİ

Türkiye’de yılın ilk ayına ilişkin dış ticaret verileri, ekonominin üretim yapısı, dış talep koşulları ve ithalat bağımlılığı açısından önemli mesajlar veriyor. Türkiye İstatistik Kurumu ile Ticaret Bakanlığı tarafından açıklanan geçici verilere göre, 2026 yılı ocak ayında ihracat geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 4 azalarak 20,3 milyar dolar seviyesine geriledi. Aynı dönemde ithalat ise yüzde 0,1’lik sınırlı bir artışla 28,7 milyar dolar olarak gerçekleşti.

Bu tablo, dış ticarette yılın ilk ayında zayıf dış talep ve güçlü ithalat eğiliminin birlikte sürdüğünü gösteriyor. Özellikle dış ticaret açığındaki artış, ekonomideki yapısal sorunların ve küresel ekonomik koşulların etkisini bir kez daha ortaya koyuyor.

Dış ticaret açığında dikkat çeken artış

Ocak ayı verilerinin en dikkat çekici yönlerinden biri, dış ticaret açığındaki yükseliş oldu. Bir önceki yılın aynı ayında 7,5 milyar dolar olan açık, 2026 Ocak ayında yüzde 11,6 artarak 8,38 milyar dolara ulaştı. Bu gelişmeyle birlikte ihracatın ithalatı karşılama oranı da geriledi. Geçen yıl yüzde 73,8 olan bu oran, 2026 Ocak’ta yüzde 70,8 seviyesine indi.

Bu düşüş, dış ticaret dengesinin henüz kalıcı bir iyileşme sürecine giremediğini gösteriyor. Türkiye ekonomisi uzun yıllardır ihracatta artış sağlasa da üretimde ithal girdilere bağımlılık nedeniyle ithalat da yüksek seviyelerde seyretmeye devam ediyor. Bu durum, özellikle küresel ekonomik dalgalanmaların arttığı dönemlerde dış ticaret dengesini kırılgan hale getiriyor.

Enerji ve altın hariç ticaret dengesi daha sınırlı

Dış ticaret verilerinin önemli bir göstergesi de enerji ve altın hariç hesaplanan ticaret dengesi. Çünkü bu iki kalem, Türkiye’nin dış ticaret rakamlarında büyük oynaklıklara neden olabiliyor.

Ocak ayında enerji ürünleri ve parasal olmayan altın hariç ihracat yüzde 2 azalarak 19,1 milyar dolara geriledi. Buna karşılık aynı kapsamda ithalat yüzde 5,3 artarak 21,9 milyar dolara yükseldi. Bu hesaplamaya göre dış ticaret açığı yaklaşık 2,8 milyar dolar oldu.

Bu veriler, enerji ve altın hariç tutulduğunda bile ithalatın ihracata göre daha hızlı arttığını ortaya koyuyor. Dolayısıyla Türkiye’nin üretim ve yatırım sürecinde kullanılan ara mallarına olan dış bağımlılığı, dış ticaret açığının temel nedenlerinden biri olmayı sürdürüyor.

İhracatın omurgası: İmalat sanayi

Ocak ayı verileri, Türkiye’nin ihracat yapısının büyük ölçüde imalat sanayine dayandığını bir kez daha gösterdi. Toplam ihracat içinde imalat sanayinin payı yüzde 92,7 olarak gerçekleşti. Tarım, ormancılık ve balıkçılığın payı yüzde 4,8 olurken, madencilik ve taş ocakçılığı sektörünün payı ise yüzde 1,8 seviyesinde kaldı.

Bu tablo, Türkiye’nin dış pazarlarda rekabet gücünün büyük ölçüde sanayi üretimine bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir başka unsur daha var: teknoloji düzeyi.

Yüksek teknoloji ihracatı hâlâ sınırlı

İmalat sanayi ihracatı yüksek bir paya sahip olsa da yüksek teknoloji ürünlerinin payı oldukça düşük seviyelerde kalmaya devam ediyor. Ocak ayında yüksek teknoloji ürünlerinin imalat sanayi ihracatı içindeki payı yalnızca yüzde 3,3 oldu.

Buna karşılık ithalatta yüksek teknoloji ürünlerinin payı yüzde 12,9 seviyesinde gerçekleşti. Bu durum Türkiye’nin teknoloji yoğun ürünlerde net ithalatçı konumunu sürdürdüğünü gösteriyor.

Ekonomistler bu tabloyu uzun süredir şu şekilde özetliyor: Türkiye orta teknoloji ürünlerinde güçlü bir üretim kapasitesine sahip, ancak yüksek katma değerli ürünlerde henüz istenen seviyeye ulaşabilmiş değil. Bu nedenle dış ticarette kalıcı iyileşme için teknoloji üretimi ve inovasyon kapasitesinin artırılması kritik önem taşıyor.

İthalatta ara malları belirleyici

Ocak ayı ithalat verileri incelendiğinde en dikkat çekici unsur, ara mallarının toplam ithalat içindeki yüksek payı oldu. Geniş ekonomik gruplar sınıflamasına göre ara mallarının payı yüzde 72,1 olarak gerçekleşti. Sermaye malları yüzde 14,3, tüketim malları ise yüzde 13,1 pay aldı.

Ara mallarının yüksek payı, Türkiye’de üretimin büyük ölçüde dış kaynaklı girdilere dayandığını gösteriyor. Bu durum, ihracat arttığında ithalatın da artmasına yol açan klasik yapısal sorunu ortaya koyuyor.

Ekonomide bu durum çoğu zaman şu şekilde ifade ediliyor:
Türkiye ihracat yaptıkça ithalat da artıyor. Çünkü üretim zinciri içinde kullanılan birçok hammadde ve yarı mamul ürün dışarıdan geliyor.

İhracatta Avrupa pazarı ağırlığını koruyor

Ocak ayında Türkiye’nin en fazla ihracat yaptığı ülke Almanya oldu. Almanya’ya yapılan ihracat 1,78 milyar dolar olarak gerçekleşti. Onu sırasıyla Birleşik Krallık, ABD, İtalya ve Irak izledi.

İlk beş ülkeye yapılan ihracat toplam ihracatın yüzde 30,7’sini oluşturdu. Bu tablo, Türkiye ihracatının önemli ölçüde Avrupa ve Batı pazarlarına bağlı olduğunu ortaya koyuyor.

Avrupa ekonomisindeki büyüme hızı, Türkiye ihracatını doğrudan etkileyen en önemli faktörlerden biri olmaya devam ediyor. Bu nedenle küresel talep koşulları ve Avrupa’daki ekonomik görünüm, Türkiye’nin dış ticaret performansında belirleyici rol oynuyor.

İthalatta Çin ve enerji etkisi

İthalatta ise ilk sırayı Çin aldı. Çin’den yapılan ithalat 4,28 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu ülkeyi Rusya Federasyonu, Almanya, ABD ve İsviçre takip etti.

Özellikle Çin’den yapılan ithalatın yüksek olması, Türkiye’nin elektronik, makine, ara malı ve teknoloji ürünlerinde dışa bağımlılığını yansıtıyor. Rusya’dan yapılan ithalat ise büyük ölçüde enerji kaynaklarından oluşuyor.

İlk beş ülkeden yapılan ithalatın toplam ithalat içindeki payı yüzde 42,9 gibi oldukça yüksek bir seviyede bulunuyor. Bu da dış ticaretin belirli ülkelerde yoğunlaştığını gösteriyor.

Mevsimsel etkiler ve aylık gerileme

Verilerin mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış hali, ocak ayında dış ticarette kısa vadeli bir yavaşlamaya işaret ediyor. Buna göre ihracat bir önceki aya göre yüzde 5,8 azalırken, ithalat yüzde 3,7 düştü.

Bu düşüş, küresel ticaretteki yavaşlama, siparişlerdeki dalgalanma ve yıl başı etkileriyle açıklanabilir. Ancak takvim etkilerinden arındırılmış yıllık veriler incelendiğinde, ihracatta yüzde 1,5’lik sınırlı bir düşüşe karşılık ithalatta yüzde 3,4’lük artış görülüyor.

Bu tablo, dış ticaret dengesinin orta vadede dikkatle izlenmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Ekonominin yapısal mesajı

Ocak 2026 dış ticaret verileri, Türkiye ekonomisinin üç temel yapısal gerçeğini bir kez daha ortaya koyuyor:

  1. İhracat büyük ölçüde imalat sanayine dayanıyor.
  2. Üretimde ithal ara mallarına bağımlılık devam ediyor.
  3. Yüksek teknoloji ihracatının payı hâlâ düşük seviyelerde bulunuyor.

Bu nedenle ekonomide sürdürülebilir bir dış ticaret dengesi için yalnızca ihracatın artması değil, aynı zamanda üretim yapısının dönüşmesi gerekiyor. Yerli ara malı üretiminin artırılması, teknoloji yoğun sektörlere yatırım yapılması ve katma değeri yüksek ürünlerin payının yükselmesi bu dönüşümün temel unsurları olarak görülüyor.

Yılın geri kalanı için beklenti

Yılın ilk verileri tek başına bir trend oluşturmasa da ekonomistler için önemli bir gösterge niteliği taşıyor. Küresel talebin seyri, enerji fiyatları, döviz kuru hareketleri ve Avrupa ekonomisinin performansı 2026 yılı dış ticaret dengesi üzerinde belirleyici olacak.

Eğer ihracat artışı teknoloji ve katma değer yönünde güçlenmezse, dış ticaret açığındaki dalgalanmalar yıl boyunca devam edebilir. Buna karşılık sanayi politikalarının doğru şekilde uygulanması ve ihracatta pazar çeşitliliğinin artırılması durumunda, yılın ilerleyen aylarında daha dengeli bir tablo ortaya çıkması mümkün görünüyor.

Kısacası Ocak verileri, Türkiye ekonomisine net bir mesaj veriyor: İhracatı artırmak kadar, ithalata bağımlılığı azaltmak da artık stratejik bir zorunluluk haline gelmiş durumda.

Kaynak: TÜİK

ZAFER ÖZCİVANFormun Üstü

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

Formun Altı

  • Benzer Haberler

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ Ekonomik belirsizliklerin arttığı, enflasyonun gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline geldiği dönemlerde bireylerin para ile kurduğu ilişki de köklü biçimde değişiyor. Klasik iktisat öğretisinin “tasarruf et, biriktir, geleceğini güvence altına al” yaklaşımı, son yıllarda yerini giderek daha farklı bir davranış kalıbına bırakıyor: Parayı elde tutmak yerine harcamayı tercih etmek. İlk bakışta irrasyonel gibi görünen bu eğilim, aslında hem ekonomik koşulların hem de toplumsal psikolojinin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Paranın Zamanla Eriyen Değeri Yüksek enflasyon ortamlarında paranın en temel işlevlerinden biri olan “değer saklama” özelliği ciddi biçimde zayıflar. Bugün cebinizde duran para, bir yıl sonra aynı alım gücünü sunmayacaktır. Bu gerçek, özellikle sabit gelirli kesimlerde güçlü bir farkındalık yaratmış durumda. İnsanlar artık parayı elde tutmanın bir kazanç değil, aksine örtük bir kayıp anlamına geldiğini daha net görüyor. Bu noktada harcama davranışı bir savurganlık göstergesi olmaktan çıkar; aksine bir tür rasyonel savunma mekanizmasına dönüşür. “Bugün almazsam yarın daha pahalı olacak” düşüncesi, yalnızca büyük yatırımlarda değil, gündelik tüketim kalıplarında da belirleyici hâle gelir. Dayanıklı tüketim mallarından konuta, elektronik ürünlerden temel gıdaya kadar geniş bir yelpazede öne çekilmiş talep gözlemlenir. Tasarrufun Psikolojik Eşiği Tasarruf etmek yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir eylemdir. Geleceğe dair güven duygusu zayıfladığında, bireylerin uzun vadeli planlar yapması da zorlaşır. “Nasıl olsa şartlar sürekli değişiyor” algısı, tasarrufun anlamını sorgulatır. Böyle bir atmosferde para biriktirmek, geleceği garanti altına almak yerine bugünkü yaşamdan feragat etmek gibi algılanabilir. Bu nedenle harcama, sadece ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda psikolojik bir rahatlama aracı hâline gelir. İnsanlar, kontrol edemedikleri makro riskler karşısında, en azından bugünkü yaşam standartlarını korumaya odaklanır. Harcama eylemi, belirsizlik karşısında “şimdi ve burada” olmanın bir ifadesine dönüşür. Tüketim Toplumundan Deneyim Toplumuna Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi, sadece zorunlu ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Son yıllarda deneyim odaklı harcamaların artması bu eğilimi açıkça gösteriyor. Seyahat, yeme-içme, kültürel etkinlikler ve kişisel gelişim harcamaları, “yarın ne olacağı belli değil” düşüncesiyle daha fazla öncelik kazanıyor. Bu dönüşüm, klasik tüketim toplumundan farklı bir noktaya işaret eder. Artık mesele yalnızca mal sahibi olmak değil; anı biriktirmek, yaşam kalitesini bugünden artırmaktır. Paranın elde tutulması yerine harcanması, bu bağlamda kısa vadeli mutluluğu ve tatmini önceleyen bir yaşam stratejisi olarak okunabilir. Makroekonomik Etkiler: Canlanan Talep, Artan Riskler Bireysel düzeyde rasyonel görünen bu davranış, makroekonomik ölçekte karmaşık sonuçlar doğurur. Harcamanın artması, iç talebi canlandırır; üretim, istihdam ve vergi gelirleri açısından kısa vadede olumlu etkiler yaratır. Özellikle durgunluk riskinin olduğu dönemlerde tüketimin canlı kalması, ekonominin çarklarının dönmesini sağlar. Ancak bu eğilimin uzun süreli ve kontrolsüz hâle gelmesi, başka sorunları da beraberinde getirir. Tasarruf oranlarının düşmesi, finansal sistemde kaynak maliyetlerini artırır. Yatırımlar için gerekli uzun vadeli fonların azalması, büyümenin kalitesini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle parayı harcamaya yönelme, dengeleyici politikalarla desteklenmediğinde kırılganlık yaratma potansiyeline sahiptir. Yeni Normal mi, Geçici Bir Refleks mi? Asıl soru şudur: Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi kalıcı bir davranış değişikliği mi, yoksa olağanüstü koşulların yarattığı geçici bir refleks mi? Bu sorunun yanıtı, ekonomik istikrarın yeniden tesis edilip edilemeyeceğiyle yakından ilişkilidir. Enflasyonun kontrol altına alındığı, gelirlerin öngörülebilir hâle geldiği bir ortamda tasarruf yeniden anlam kazanacaktır. Ancak bugünün koşullarında bireylerin verdiği mesaj nettir: Para bekledikçe değer kazanmıyor, harcandıkça anlam kazanıyor. Bu mesajı doğru okumak hem ekonomi yönetimi hem de finansal kurumlar açısından…

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ Türkiye’de resmi tatiller hem toplumsal bir gereklilik hem de ekonomik bir denge konusu olarak her yıl iş dünyasının gündeminde ön sıralarda yer alıyor. 2026 yılı itibarıyla ülkemizde 14 gün civarında resmi tatil bulunuyor. Bu tatiller, 1 Ocak Yılbaşı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gibi ulusal önem taşıyan günleri içeriyor. Ayrıca dini bayramlar olan Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı da ekonomik ve sosyal hayat üzerinde ciddi etkiler bırakıyor. Resmi tatillerin en görünür etkisi, çalışma günlerinin azalması ve üretimin bir süreliğine durmasıdır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’de hizmet sektörü ve sanayi üretimi tatillerden doğrudan etkileniyor. Örneğin sanayi sektöründe bir günlük üretim kaybı, yıllık ciro üzerinden hesaplandığında milyarlarca lira değerinde olabilir. Türkiye’nin sanayi üretimi 2025 yılında yaklaşık 1,2 trilyon TL düzeyindeyken, resmi tatillerin ortalama maliyeti yıllık bazda 25–30 milyar TL civarında tahmin ediliyor. Bu rakam, tatil günlerinin toplam iş gücü kaybını ve üretim kaybını kapsıyor. Ekonomistler, resmi tatillerin maliyetini sadece üretim kaybıyla sınırlı görmenin eksik olacağını vurguluyor. Tatiller aynı zamanda tüketim davranışlarını da etkiliyor. Örneğin, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı dönemlerinde gıda, giyim, ulaşım ve konaklama sektörlerinde yoğun bir tüketim artışı yaşanıyor. Bu durum kısa vadeli bir ekonomik hareketlilik yaratırken, üretim kaybının maliyetini bir miktar telafi edebiliyor. Özellikle turizm ve perakende sektörleri, resmi tatil dönemlerinde ciddi kazançlar elde ediyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO) verilerine göre, 2025 yılında bayram tatilleri perakende sektöründe ortalama yüzde 12’lik ek bir ciro artışı sağladı. Ancak Türkiye’deki resmi tatillerin maliyeti, sadece ekonomi rakamlarıyla ölçülemiyor. İşgücü piyasası üzerinde de etkileri gözlemleniyor. Özel sektörde çalışan işçiler, resmi tatillerde ücretli izin hakkına sahip olsa da bazı sektörlerde vardiyalı veya acil üretim gerektiren işler nedeniyle ek maliyetler ortaya çıkabiliyor. Özellikle enerji, telekomünikasyon ve sağlık sektörlerinde tatil günü mesai ücretleri, normal günlük ücretin yüzde 50–100 fazlasıyla hesaplanıyor. Bu da işletmeler için doğrudan bir nakit çıkışı anlamına geliyor. Avrupa örnekleriyle karşılaştırıldığında, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyeti oldukça yüksek. Almanya’da yılda ortalama 9–10 resmi tatil bulunurken, Fransa’da bu sayı 11, İtalya’da ise 12 civarında. Türkiye’de tatil günlerinin yoğunluğu ve uzun dini bayram tatilleri, işgücü ve üretim açısından maliyetleri artırıyor. Ancak Türk ekonomisinin dinamik yapısı, özellikle hizmet ve turizm sektöründeki esneklik, bu kayıpların bir kısmını telafi edebiliyor. Bir diğer kritik nokta ise işgücü motivasyonu ve toplumsal fayda. Araştırmalar, düzenli tatillerin iş verimliliğini artırdığını ve çalışanların psikolojik sağlığını desteklediğini gösteriyor. İşverenler kısa vadede üretim kaybı yaşasa da çalışanların uzun vadeli motivasyonu ve iş verimliliği, tatillerin dolaylı ekonomik faydalarını oluşturuyor. TÜİK’in 2025 İşgücü Anketi verilerine göre, çalışanların yüzde 78’i resmi tatillerin ruhsal ve bedensel sağlık üzerinde olumlu etkisi olduğunu belirtiyor. Buna karşılık, ekonomik kayıpların minimize edilmesi için alternatif çözümler de gündemde. Esnek çalışma modelleri, uzaktan çalışma ve kısmi üretim planlaması, tatil günlerinde üretimin tamamen durmasını engelleyebiliyor. Özellikle dijitalleşme ve otomasyon yatırımlarının yaygınlaşması, tatillerin ekonomik maliyetlerini düşürme potansiyeli taşıyor. Örneğin bazı fabrikalarda kritik üretim süreçleri robotik sistemlerle yürütülerek, insan işgücü tatildeyken üretim devam ettirilebiliyor. Sonuç olarak, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyetleri hem doğrudan üretim kaybı hem de dolaylı olarak işgücü ve tüketim dengesi üzerinden ölçülüyor. Maliyetler yüksek görünse de tatillerin toplumsal faydaları ve kısa vadeli tüketim artışları, bu kayıpların bir kısmını dengeliyor. Ekonomistler, üretim…