2025 yılında Avrupa’da konut fiyatları

Çoğu ülkede artan talebe yetişemeyen inşaat sektörü, Çin ve Fransa dışındaki her yerde fiyatları yükseltiyor. Amerikan kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings’e göre, küresel konut fiyatlarının önümüzdeki iki yıl içinde artması bekleniyor.

Kuruluşun 2025 yılı için konut ve ipotek görünümü çalışmasında, “Nominal konut fiyatları, önümüzdeki iki yılın her birinde çoğu ülke için düşük ila orta tek haneli rakamlarda büyüyecek,” denildi. Fitch’in raporuna göre fiyatlar, çoğu ülkede konut arzının talebi karşılayamaması nedeniyle artıyor. Talep, düşük işsizlik, reel ücret artışı ve düşük enflasyonun alıcılara daha fazla harcanabilir gelir bırakmasıyla artmış görünüyor.

2025’te en güçlü konut fiyat artışının Hollanda, Kanada, Brezilya ve Meksika’da yaşanması beklenirken, Kanada ve Hollanda’da ilk kez ev alacakları destekleyen hükümet programları, Brezilya ve Meksika’da ise artan ücretler ve inşaat maliyetleri büyümenin lokomotifi olacak.

Çin’de ise ekonomik yavaşlamanın, fiyatları aşağıya çekmesi öngörülüyor

Bunun tek istisnası, ülkedeki sınırlı arz ve düşük faiz oranlarının fiyat artırıcı etkisiyle dengelenemeyen satın alınabilirlik ve siyasi belirsizlik nedeniyle fiyatların düşmesinin beklendiği Fransa.
Bununla birlikte, düşüş hızının geçen yıla göre daha yavaş olması ve fiyatların potansiyel olarak 2026’da artmaya başlaması bekleniyor.
Hollanda’da fiyat artışının, 2024’teki yüzde 13 seviyesinden yavaşlayarak 2025’te yüzde 8 ile yüzde 10 arasına, 2026’da ise yüzde 6 ile yüzde 8 arasına düşmesi bekleniyor.
Bu hâlâ küresel olarak en hızlı fiyat artış seviyelerinden biri ve temel olarak mevcut konutların yetersizliği, artan malzeme ve işçilik maliyetleri nedeniyle arzın sınırlı olmasından kaynaklanıyor.
Öte yandan nüfus artmakta ve haneler küçülmekte, bu da talebi arttırıyor. Hükümetin ilk kez ev alacakları destekleme programları talebi daha da artırabilir ancak sıkı maliye politikasının ülkedeki satın alma gücü artışını sınırlaması bekleniyor.

Avrupa’nın diğer bölgelerinde, fiyat artışının Almanya ve İspanya’da hızlanması, Danimarka’da ise sabit kalması bekleniyor.

İspanya’da konutların 2025 yılında 2024 yılına kıyasla yüzde 4 ila yüzde 6 arasında daha pahalı olması ve 2026 yılında fiyatların yüzde 5 ila yüzde 7 arasında daha da artması bekleniyor.
Talep, düşen faiz oranları ve düşük enflasyon nedeniyle artan tüketici güveninden besleniyor. Bu arada, rapora göre henüz yeterince yeni konut inşa edilmiyor ve yeni konutlar yeni hane halkı oluşumunun sadece yarısını karşılıyor.

Almanya’da konut fiyatlarındaki artışın 2025 ve 2026 yılları için yüzde 2 ile yüzde 4 arasında olması bekleniyor ki bu oran Fitch’in 2024 yılı için tahmin ettiği yüzde 1,5’lik orandan daha yüksek.
Rapora göre, bir yandan ılımlı ücret artışının satın alınabilirliği sınırlaması beklenirken, diğer yandan kiralarda devam eden artışlar satın almayı daha cazip hale getirerek talebi destekliyor.
İngiltere’de Fitch, kredi verenlerin 2025’te yüzde 3,5’e ulaşacak politika faiz oranlarını halihazırda fiyatlamış olması ve güçlü bir işgücü piyasası ve artan nominal kazançlarla desteklenen düşük mortgage faiz oranlarının etkisiyle 2025 ve 2026’da konut fiyatlarında yüzde 2 ila yüzde 4 arasında mütevazı bir artış bekliyor.

Fitch’e göre, Danimarka’da düşük faiz oranları ve harcanabilir gelirdeki ılımlı büyüme, fiyatları 2025 ve 2026 yıllarında yüzde 2 ila yüzde 4 oranında artıracak.
İtalya’da konut fiyatlarının, çoğunlukla yüksek mortgage oranları nedeniyle soğuyan talep nedeniyle, 2025 ve 2026 yılları için yüzde 0,5 ile yüzde 2,5 arasında artması bekleniyor.

Fitch raporunda, “Mortgage oranlarının önümüzdeki iki yıl içinde yüzde 2,5’e düşmesini, ancak 2022 öncesi seviyelere nazaran önemli ölçüde yüksek kalmasını bekliyoruz” denildi.

Bu arada arz, inşaat ruhsatlarının sayısının azaltılmasıyla sınırlı, bu nedenle çoğu geçiş eski mülkleri içeriyor ve bu da yeni konutlar özelinde daha düşük artışlar ile sonuçlanıyor.

Yeni İpotek Oranlarındaki Değişiklikler

Yeni İpotek Oranlarındaki Değişiklikler Fitch Ratings

Önümüzdeki yıllarda nelere dikkat etmeli?

Yüksek arazi, işçilik ve malzeme maliyetleri ile küçük ev müteahhitleri için yüksek borçlanma oranları ve mevzuat kısıtlamaları nedeniyle raporda yer alan ülkelerde arzın talebe kıyasla düşük kalması bekleniyor.

Öte yandan talep, düşen faiz oranları, düşük ve istikrarlı işsizlik, hane halkı harcanabilir gelirindeki büyüme ve yeni hane halkı oluşumu ile daha da destekleniyor.

Fitch, mortgage oranlarının önümüzdeki iki yıl boyunca çoğu ülkede 2024 sonu oranlarına benzer veya daha düşük olmasını ve bunun da satın alınabilirliğe olumlu anlamda etki etmesini bekliyor.

İklim riskleri konut piyasaları için devam eden bir endişe kaynağı

Başta sel olmak üzere iklim değişikliğine ilişkin hususlar fiyatları etkileyebilirken, sürdürülebilir inşaat uygulamalarını vurgulayan AB düzenlemeleri de konut maliyetlerini etkileyebilir.

Enerji tasarruflu evlerde, fiyatlar düşse bile yüksek enerji maliyetleri nedeniyle daha yüksek talep görülebilir. Raporda, Avrupa’daki bazı bankaların Enerji Kimlik Belgesi kategorisine göre farklı kredi koşulları sunduğu belirtiliyor.

Küresel gelişmeler beklenen fiyat değişikliklerini değiştirebilir

Fitch’e göre, hane halkı gelirinin beklenenden daha güçlü olması halinde konut fiyatlarındaki artış, tahminlerinden daha hızlı gerçekleşebilir.

Ayrıca, merkez bankalarının faiz indirimleri beklenenden daha kapsamlı olursa, bu piyasaya daha fazla alıcı getirebilir ve fiyat artışını daha da körükleyebilir.

Öte yandan, beklenenden daha kötü ekonomik koşullar daha yüksek işsizlik ve daha düşük reel gelirle sonuçlanarak talebi azaltabilir.

Enflasyonun yeniden yükselmesi halinde ise merkez bankaları, hane halkının borçlanma kapasitesini sınırlayan gevşeme politikalarını tersine çevirebilir.

Rapora göre, artan sigorta maliyetleri, bakım masrafları ve bazı durumlarda yüksek emlak vergileri de birçok potansiyel alıcıyı konut piyasasından uzak tutabilir.

Kaynak İnşaat Teknik

  • Benzer Haberler

    TARIMDA GİRDİ BAĞIMLILIĞI

    TARIMDA GİRDİ BAĞIMLILIĞI Tarım sektörü, gıda güvenliğinin temelini oluşturan stratejik alanlardan biridir. Ancak son yıllarda birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de tarımın en önemli sorunlarından biri giderek artan girdi bağımlılığıdır. Tohumdan gübreye, enerjiden yeme kadar üretimin pek çok aşamasında dışa bağımlı bir yapı oluşması hem üreticilerin maliyetlerini artırmakta hem de gıda fiyatlarını doğrudan etkilemektedir. Bu durum, yalnızca çiftçilerin değil, aynı zamanda tüketicilerin ve genel ekonominin de kırılganlığını artıran bir faktör haline gelmiştir. Tarımda girdi bağımlılığı, basit bir maliyet sorunu olmanın ötesinde stratejik bir mesele olarak görülmelidir. Çünkü tarımsal üretim, sanayiden farklı olarak doğrudan doğa koşullarına ve uzun üretim döngülerine bağlıdır. Bir ülkede tarım girdilerinin önemli bir kısmı ithal ediliyorsa, küresel piyasalardaki dalgalanmalar doğrudan üretim kararlarını etkileyebilir. Özellikle son yıllarda dünya genelinde yaşanan enerji fiyatı artışları, tedarik zinciri sorunları ve jeopolitik gerilimler, tarımda girdi bağımlılığının ne kadar kritik bir risk olduğunu açık biçimde göstermiştir. Türkiye’de tarım sektöründe en çok tartışılan konulardan biri gübre fiyatlarıdır. Gübre üretimi büyük ölçüde enerji maliyetlerine bağlıdır ve doğalgaz fiyatlarındaki artışlar gübre fiyatlarını hızla yukarı çekmektedir. Bu durum, çiftçilerin gübre kullanımını azaltmasına ve dolayısıyla verimin düşmesine yol açabilmektedir. Verim düşüşü ise kısa vadede üretim miktarını azaltırken uzun vadede gıda enflasyonunu artıran bir etki yaratır. Tarım ekonomisinde bu tür zincirleme etkiler oldukça yaygındır. Bir diğer önemli girdi ise tohumdur. Türkiye’de bazı ürünlerde yerli tohum üretimi gelişmiş olsa da özellikle yüksek verimli hibrit tohumlarda dışa bağımlılık devam etmektedir. Küresel tarım şirketlerinin hâkim olduğu bu alanda fiyatların döviz kuruna bağlı olarak değişmesi, üreticinin planlama yapmasını zorlaştırmaktadır. Çiftçiler çoğu zaman sezon başında maliyetlerini öngörmekte güçlük çekmekte ve bu belirsizlik üretim kararlarını doğrudan etkilemektedir. Tarımda enerji maliyetleri de girdi bağımlılığının önemli bir boyutudur. Sulama sistemleri, seracılık faaliyetleri ve tarımsal mekanizasyon büyük ölçüde akaryakıt ve elektrik kullanımına bağlıdır. Enerji fiyatlarındaki artış, özellikle sulama yapılan bölgelerde üretim maliyetlerini ciddi biçimde yükseltmektedir. Bu durum bazı çiftçilerin üretimden çekilmesine ya da ekim alanlarını daraltmasına yol açabilmektedir. Uluslararası kuruluşların raporları da bu soruna dikkat çekmektedir. Örneğin, küresel tarım piyasalarına ilişkin analizler yayımlayan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), son yıllarda birçok ülkede tarımsal üretimin artan girdi maliyetleri nedeniyle baskı altında olduğunu vurgulamaktadır. Aynı şekilde küresel kalkınma ve ekonomik analizler yapan Dünya Bankası da gıda üretiminde sürdürülebilirlik için yerli üretim kapasitesinin güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Türkiye özelinde değerlendirildiğinde, tarımda girdi bağımlılığı meselesi verilerle de kendini göstermektedir. Tarım sektörüne ilişkin resmi istatistikleri yayımlayan Türkiye İstatistik Kurumu verileri incelendiğinde, üretici fiyatları ile girdi maliyetleri arasındaki farkın zaman zaman hızla açıldığı görülmektedir. Bu durum çiftçinin kârlılığını azaltmakta ve tarımın cazibesini düşürmektedir. Özellikle genç nüfusun tarımdan uzaklaşmasının arkasında da bu ekonomik gerçeklik bulunmaktadır. Bu noktada tarım politikalarının yeniden düşünülmesi gerektiği açıktır. Uzmanlar, tarımda girdi bağımlılığını azaltmanın birkaç temel yolu olduğunu ifade ediyor. Bunlardan ilki yerli üretim kapasitesinin artırılmasıdır. Gübre, tohum ve tarım makineleri gibi kritik alanlarda yerli üretimin teşvik edilmesi, uzun vadede maliyetlerin daha öngörülebilir hale gelmesini sağlayabilir. İkinci olarak, çiftçilere yönelik destek politikalarının daha hedefli ve veri temelli bir yapıya kavuşturulması önem taşımaktadır. Tarım politikalarının uygulanmasında kamu kurumlarının rolü de kritik önemdedir. Türkiye’de tarım politikalarının koordinasyonundan sorumlu olan Tarım ve Orman Bakanlığı, son yıllarda sözleşmeli üretim, dijital tarım uygulamaları ve destek programları gibi çeşitli adımlar atmaktadır. Ancak sektör temsilcileri, bu politikaların daha uzun vadeli ve istikrarlı bir çerçevede uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır.…

    ÜLKELERİN MİSİLLEME ÖNLEMLERİ

    ÜLKELERİN MİSİLLEME ÖNLEMLERİ Uluslararası ilişkiler tarihinde ülkeler arasındaki rekabet yalnızca diplomatik söylemlerle sınırlı kalmamış, çoğu zaman ekonomik ve ticari araçlarla da şekillenmiştir. Günümüzde küreselleşmenin derinleşmesiyle birlikte devletler arasındaki ilişkiler çok daha karmaşık bir hal almış; ekonomik yaptırımlar, ticaret kısıtlamaları ve gümrük vergileri gibi araçlar uluslararası politikanın önemli enstrümanları haline gelmiştir. Bu bağlamda “misilleme önlemleri”, bir ülkenin başka bir ülkenin aldığı ekonomik veya siyasi kararlara karşılık olarak uyguladığı karşı tedbirleri ifade etmektedir. Misilleme, çoğu zaman ticaret politikalarında karşımıza çıksa da enerji, teknoloji, finans ve diplomasi gibi birçok alanda etkisini göstermektedir. Misilleme önlemleri genellikle bir ülkenin uyguladığı yaptırım veya ticari kısıtlamaya karşılık olarak ortaya çıkar. Örneğin bir ülke başka bir ülkenin ürünlerine yüksek gümrük vergisi getirdiğinde, karşı taraf da benzer bir vergi uygulamasıyla yanıt verebilir. Bu durum uluslararası ticarette “ticaret savaşı” olarak adlandırılan süreçlerin başlangıcı olabilir. Tarihsel olarak bakıldığında misilleme politikaları yeni bir olgu değildir; ancak günümüz dünyasında küresel ekonominin birbirine daha fazla bağlı olması bu tür adımların etkisini çok daha geniş bir alana yaymaktadır. Ekonomik misilleme önlemlerinin en yaygın biçimi gümrük vergileridir. Bir ülke kendi üreticisini korumak amacıyla belirli ürünlere yüksek vergi koyduğunda, karşı ülke de aynı yöntemi uygulayarak denge kurmaya çalışır. Bunun yanı sıra ithalat kotaları, teknik standartlar, lisans zorunlulukları ve çeşitli bürokratik engeller de misilleme araçları arasında yer alır. Bu tür uygulamalar doğrudan ticaret hacmini etkileyerek hem üreticiler hem de tüketiciler üzerinde önemli sonuçlar doğurabilir. Misilleme politikalarının bir diğer boyutu finansal yaptırımlardır. Özellikle son yıllarda uluslararası sistemde finansal araçların dış politika unsuru olarak kullanıldığı görülmektedir. Bankacılık işlemlerinin kısıtlanması, belirli şirketlerin kara listeye alınması veya yatırım akışlarının sınırlandırılması gibi adımlar, ekonomik baskı oluşturmanın farklı yöntemleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tür uygulamalar yalnızca hedef ülkeyi değil, aynı zamanda küresel finans sistemini de etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir. Enerji politikaları da misilleme stratejilerinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Enerji kaynaklarına sahip ülkeler, doğal gaz veya petrol arzını sınırlayarak karşı taraf üzerinde ekonomik baskı kurabilir. Enerjiye bağımlı ülkeler için bu tür hamleler ciddi ekonomik riskler doğururken, enerji ihracatçısı ülkeler açısından da gelir kaybı gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle enerji alanındaki misilleme politikaları çoğu zaman iki taraf için de maliyetli bir süreç anlamına gelir. Misilleme önlemlerinin teknoloji ve sanayi politikalarında da giderek daha fazla kullanıldığı görülmektedir. Özellikle stratejik sektörlerde faaliyet gösteren şirketlere yönelik ihracat kısıtlamaları, lisans iptalleri veya yatırım yasakları son yıllarda sıkça gündeme gelmektedir. Yüksek teknoloji ürünleri, yarı iletkenler, yapay zekâ ve savunma sanayi gibi alanlarda uygulanan bu tür kısıtlamalar, ülkeler arasındaki rekabetin ekonomik boyutunu daha da derinleştirmektedir. Ancak misilleme önlemleri yalnızca ekonomik araçlarla sınırlı değildir. Diplomatik ilişkilerin sınırlandırılması, büyükelçilerin geri çağrılması veya uluslararası platformlarda siyasi baskı oluşturulması da misillemenin farklı biçimleri arasında sayılabilir. Bu tür adımlar çoğu zaman sembolik görünse de uluslararası ilişkilerde ciddi mesajlar içermektedir. Misilleme politikalarının en önemli sonuçlarından biri küresel ticaret sisteminde belirsizlik yaratmasıdır. Ülkeler arasındaki karşılıklı yaptırımlar ticaret akışını sekteye uğratabilir, yatırım kararlarını geciktirebilir ve küresel büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Özellikle tedarik zincirlerinin karmaşık hale geldiği günümüz ekonomisinde bu tür gelişmeler yalnızca ilgili ülkeleri değil, çok sayıda üçüncü ülkeyi de etkileyebilir. Ekonomistler misilleme politikalarının kısa vadede siyasi amaçlara hizmet edebilse de uzun vadede ekonomik maliyetler doğurabileceğini vurgulamaktadır. Gümrük vergilerinin artması tüketici fiyatlarını yükseltebilir, üretim maliyetlerini artırabilir ve küresel ticaret hacmini daraltabilir. Bu nedenle birçok ülke uluslararası anlaşmalar ve çok taraflı ticaret…