2025 KADIN İSTATİSTİKLERİ

2025 KADIN İSTATİSTİKLERİ

Türkiye’nin nüfusu, 2025 yılı itibarıyla yaklaşık eşit dağılım gösterse de yaş gruplarına göre cinsiyet farkları dikkat çekiyor. Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) sonuçlarına göre 31 Aralık 2025 itibarıyla kadın nüfusu 43 milyon 32 bin 734 kişi, erkek nüfusu ise 43 milyon 59 bin 434 kişi oldu. Toplam nüfusun %49,98’ini kadınlar, %50,02’sini ise erkekler oluşturuyor. Ancak yaş ilerledikçe kadın lehine bir dengesizlik ortaya çıkıyor: 60-74 yaş grubunda kadın nüfus oranı %51,9 iken, 90 ve üzeri yaş grubunda bu oran %69,7’ye çıkıyor. Bu durum, kadınların erkeklerden ortalama 5,2 yıl daha uzun yaşamasından kaynaklanıyor. Hayat tabloları sonuçlarına göre 2022-2024 döneminde doğuşta beklenen yaşam süresi kadınlarda 80,7 yıl, erkeklerde ise 75,5 yıl olarak kaydedildi.

Sağlıklı yaşam ve eğitim göstergeleri

Doğuşta sağlıklı yaşam süresi açısından ise erkekler öne çıkıyor: 2022-2024 döneminde sıfır yaşındaki bir bireyin günlük hayatını kısıtlayacak bir sağlık sorunu olmadan yaşayabileceği süre kadınlarda 56,3 yıl, erkeklerde 58,9 yıl. Yani kadınlar daha uzun yaşasalar da sağlıklı yaşam süresinde erkeklerin önde olduğu görülüyor.

Eğitim alanında ise kadınlar önemli ilerleme kaydetti. 25 yaş ve üzeri kadınların ortalama eğitim süresi 8,8 yıl olarak hesaplanırken, erkeklerde bu süre 10,2 yıl. 2008 yılında en az bir eğitim düzeyini tamamlayan kadınların oranı %67,5 iken, 2024’te bu oran %88,3’e yükseldi. Aynı dönemde yükseköğretim mezunu kadınların oranı %7,1’den %23,6’ya çıktı. Özellikle annesi yükseköğretim mezunu olan kadınlarda yükseköğretim tamamlamış olma oranı %84,4’e ulaşarak eğitimde kuşaklar arası etkileri gözler önüne seriyor.

İşgücü ve istihdamda cinsiyet farkı

Kadınların işgücüne katılım oranı hâlâ erkeklerin oldukça gerisinde. 2024 yılında 15 yaş ve üzeri nüfusun işgücüne katılma oranı genel olarak %54,2 iken, kadınlarda %36,8, erkeklerde %72,0 olarak gerçekleşti. Eğitim seviyesi yükseldikçe kadınların işgücüne katılımı artıyor: yükseköğretim mezunu kadınların katılım oranı %68,7’ye ulaşırken, okuryazar olmayan kadınlarda bu oran yalnızca %14,6.

İstihdam oranında da benzer tablo göze çarpıyor. 2024’te kadınların istihdam oranı %32,5, erkeklerin ise %66,9. Coğrafi farklılıklar ise çarpıcı: kadın istihdamının en yüksek olduğu bölge %39,3 ile TR61 (Antalya, Isparta, Burdur) olurken, en düşük %20,9 ile TRB2 (Van, Muş, Bitlis, Hakkari) bölgelerinde gerçekleşti. Erkeklerde ise en yüksek istihdam %72,3 ile TR21 (Tekirdağ, Edirne, Kırklareli) bölgesinde, en düşük ise %59,0 ile TRC2 (Şanlıurfa, Diyarbakır) bölgesinde gözlendi.

Yarı zamanlı çalışmada kadınlar öne çıkıyor: toplam yarı zamanlı çalışanların %18,3’ü kadınlardan oluşuyor. Hane halkında 3 yaş altı çocuğu olan 25-49 yaş grubundaki kadınların istihdam oranı ise %26,9. Bu oran erkeklerde aynı yaş grubunda %90,9 olarak kaydedildi.

Kadınların karar alma ve akademik pozisyonlardaki durumu

Siyaset ve diplomasi alanında kadınlar giderek daha görünür hale geliyor. 2025 itibarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki kadın milletvekili oranı %19,9, kadın büyükelçi oranı ise %28,4. Yükseköğretimde kadın profesörlerin oranı %34,9, doçentlerin oranı ise %43,3. Üst ve orta düzey yönetici pozisyonlarındaki kadın oranı %21,5’e yükseldi. Borsa İstanbul’un BİST 50 şirketlerinde kadın yönetim kurulu üye oranı 2016’daki %12,2’den 2025’te %18,3’e çıktı.

Araştırma-Geliştirme (Ar-GE) alanında kadınların katkısı da önemli: 2024 yılı itibarıyla toplam Ar-GE personelinin %34,2’si kadınlardan oluşuyor. Sektörlere göre dağılımda yükseköğretimde %47,9, genel devlette %30,6 ve şirketlerde %28,2 oranı ile gözlemleniyor.

Sosyal yaşam, evlilik ve yapay zeka

Kadınların ortalama ilk evlenme yaşı 26,0, erkeklerde ise 28,5 olarak kaydedildi. Eğitim seviyesi yüksek kadınların eşlerinden daha yüksek eğitimli olma oranı %17,0. Boşanmalarda annenin velayetine verilen çocuk oranı %74,6 ile oldukça yüksek.

Teknolojide de kadınlar giderek daha aktif. Yapay zeka kullanan kadınların oranı %18,8, erkeklerde ise %19,4,16-24 yaş grubunda bu oran kadınlarda %40,5, erkeklerde %38,3.

Yoksulluk, şiddet ve sosyal riskler

Kadınlar sosyal riskler açısından erkeklere göre daha kırılgan durumda. 2025’te yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunan kadınların oranı %30,1, erkeklerde %25,6. Kadınların maruz kaldığı şiddet türleri arasında psikolojik şiddet öne çıkıyor (%28,2). Ekonomik şiddet daha çok düşük eğitim seviyeli kadınlarda görülürken, ısrarlı takip ve dijital şiddet yüksek eğitim seviyeli kadınlarda artış gösteriyor. Şiddetin failleri ise türüne göre değişiyor: ekonomik şiddet çoğunlukla aileden gelirken, dijital şiddet ve ısrarlı takip çoğunlukla yabancı kişilerden kaynaklanıyor.

2025 verileri, Türkiye’de kadınların eğitim, işgücü ve karar alma pozisyonlarında önemli ilerleme kaydettiğini, ancak sosyal riskler ve şiddet gibi alanlarda hâlâ kırılgan olduklarını ortaya koyuyor. Kadınların uzun yaşam avantajına rağmen sağlıklı yaşam süresinde erkeklerin gerisinde kalması, istihdam ve yarı zamanlı çalışma oranlarındaki cinsiyet farkları, eğitim düzeyinin sosyal yaşamdaki etkileri gibi göstergeler, politika yapıcılar için yol gösterici nitelikte.

Kaynak: TÜİK

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

  • Benzer Haberler

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR Türkiye ekonomisinin nabzını tutan göstergelerden biri de Merkez Bankası’nın her hafta açıkladığı Para ve Banka İstatistikleri. 31 Temmuz 2026 haftasına ilişkin veriler; vatandaşın bankalardaki parasını, döviz tercihlerini, kredi kullanımını ve bankacılık sistemindeki genel hareketliliği anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Haftalık veriler yalnızca bankacıların ya da ekonomistlerin takip edeceği rakamlardan oluşmuyor. Çünkü bankalardaki mevduatın büyüklüğü, kredi hacminin seyri ve vatandaşın TL veya döviz tercihleri doğrudan günlük hayatımıza yansıyor. Mevduat artıyorsa toplumun elinde bankacılık sistemi içinde tutulan para büyüyor; kredi artıyorsa borçlanma ve harcama kapasitesi genişliyor. Tersi durumda ise hem vatandaşın hem de işletmelerin daha temkinli davrandığı anlaşılabiliyor. MEVDUATTA TRİLYONLARIN HAREKETİ Temmuz ayının son haftasında bankacılık sistemindeki para hareketliliği yüksek seviyesini korudu. Önceki haftalarda da toplam mevduatta önemli artışlar görülmüştü. 10 Temmuz haftasında toplam mevduat 31 trilyon 458 milyar TL’ye, 17 Temmuz haftasında ise 31 trilyon 909,6 milyar TL’ye kadar yükselmişti. Bu rakamların büyüklüğü ilk bakışta anlaşılması zor olabilir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bankacılık sisteminde trilyonlarca liralık bir tasarruf havuzu bulunuyor. Bu paranın önemli bir bölümü vatandaşların, şirketlerin ve diğer ekonomik aktörlerin bankalardaki hesaplarında tutuluyor. 17 Temmuz haftasında toplam mevduattaki 451,5 milyar liralık artışın dikkat çekici olması, yüksek faiz ortamında tasarruf sahiplerinin parasını bankada tutmayı tercih ettiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Aynı hafta TL mevduat 17 trilyon 639,8 milyar liraya, yabancı para mevduat ise 10 trilyon 320,6 milyar liraya ulaşmıştı. Burada vatandaş açısından kritik soru şu: Bankada para birikiyor ama bu para ekonomiye ne ölçüde kredi olarak dönüyor? KREDİLERDE VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ ÖNEMLİ Bankacılık sistemindeki ikinci büyük başlık krediler. 17 Temmuz haftasında bankacılık sektörünün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil toplam kredi hacmi 26 trilyon 47,4 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Aynı hafta tüketici kredileri 6 trilyon 591,6 milyar TL seviyesindeydi. Tüketici kredilerinin içinde konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve bireysel kredi kartları bulunuyor. Rakamların dağılımına bakıldığında özellikle ihtiyaç kredileri ile kredi kartlarının vatandaşın finansman ihtiyacında önemli yer tuttuğu görülüyor. 17 Temmuz haftasında tüketici kredilerinin 807,4 milyar TL’si konut, 41,3 milyar TL’si taşıt, 2 trilyon 515,2 milyar TL’si ihtiyaç kredisi ve 3 trilyon 227,7 milyar TL’si bireysel kredi kartlarından oluştu. Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Vatandaşın borçlanmasında kredi kartlarının payı oldukça yüksek. Günlük yaşam giderlerinin karşılanmasında kredi kartlarının daha fazla kullanılması, gelir ile gider arasındaki makasın açıldığı dönemlerde aile bütçesi açısından risk oluşturabiliyor. Çünkü kredi kartı bugün harcamayı kolaylaştırıyor, ancak borç gelecek ayın bütçesinden ödeniyor. DÖVİZ HESAPLARI DA YAKINDAN İZLENİYOR Haftalık istatistiklerde dikkat çeken bir başka konu da yabancı para mevduatları. 17 Temmuz haftasında bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı 259,2 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun 220,1 milyar doları yurt içinde yerleşiklerin hesaplarında bulunuyordu. Parite etkisinden arındırılmış hesaplamada ise yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatında haftalık 5,259 milyar dolarlık artış görülmüştü. Bu gelişme, vatandaşın tasarruf kararlarında dövizin hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Ancak burada yalnızca “vatandaş dövize yöneldi” şeklinde basit bir yorum yapmak doğru olmaz. Kur hareketleri, faiz oranları, enflasyon beklentileri ve ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim aynı dönemde TL mevduat da güçlü şekilde büyümeye devam ediyordu. YÜKSEK FAİZİN İKİ FARKLI YÜZÜ VAR Yüksek faiz ortamının ekonomide iki farklı etkisi bulunuyor. Bir tarafta tasarruf sahibini bankada para tutmaya teşvik ediyor. Vatandaş, parasını harcamak yerine faiz getirisi elde etmek isteyebiliyor. Bu durum tüketimi sınırlayarak enflasyonla…