DİSK-AR RAPORU

DİSK-AR RAPORU

Türkiye’de işgücü piyasasına ilişkin tartışmalar, DİSK-AR tarafından yayımlanan son raporla yeniden alevlendi. Rapora göre, dar tanımlı işsizlik oranı görece sınırlı görünürken, geniş tanımlı işsizlikte yaşanan artış Türkiye’nin Avrupa ortalamasının yaklaşık 2,4 katına ulaşmasına neden oldu. Bu durum, yalnızca işsiz sayısının değil, aynı zamanda işgücü piyasasının yapısal sorunlarının da derinleştiğine işaret ediyor.

DAR VE GENİŞ TANIMLI İŞSİZLİK: ARADAKİ FARK NEYİ ANLATIYOR?

İşgücü piyasasını analiz ederken en sık kullanılan göstergelerden biri dar tanımlı işsizlik oranıdır. Türkiye İstatistik Kurumu tarafından hesaplanan bu oran, son dört hafta içinde aktif olarak iş arayan ve iki hafta içinde çalışmaya hazır olan kişileri kapsar. Bu tanım, uluslararası standartlara uygun olmakla birlikte, iş bulma umudunu kaybetmiş ya da çeşitli nedenlerle iş aramaktan vazgeçmiş bireyleri dışarıda bırakır.

Buna karşılık geniş tanımlı işsizlik, çok daha kapsayıcı bir perspektif sunar. Bu hesaplamaya; iş bulma ümidi olmadığı için başvuru yapmayanlar, eksik istihdam edilenler (yani daha fazla çalışmak istediği halde yeterli süre çalışamayanlar), mevsimlik çalışanlar ve potansiyel işgücü de dahil edilir. Bu nedenle geniş tanımlı işsizlik, ekonominin gerçek istihdam kapasitesini ve atıl işgücünü daha doğru yansıtan bir gösterge olarak kabul edilir.

AVRUPA İLE KIYAS: RAKAMLAR NE SÖYLÜYOR?

Avrupa İstatistik Ofisi verileriyle karşılaştırıldığında Türkiye’deki geniş tanımlı işsizlik oranının Avrupa ortalamasının 2,4 katına ulaşması dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. Avrupa ülkelerinde işsizlik oranları genellikle dar tanımlı ölçütlere göre düşük seviyelerde seyrederken, sosyal koruma mekanizmalarının güçlü olması geniş tanımlı işsizliğin sınırlı kalmasını sağlıyor.

Türkiye’de ise işgücü piyasasının kırılgan yapısı, kayıt dışı istihdamın yaygınlığı ve ekonomik dalgalanmaların etkisi, geniş tanımlı işsizliği yukarı çeken başlıca faktörler arasında yer alıyor. Özellikle gençler ve kadınlar arasında işgücüne katılım oranının düşük olması, bu farkın daha da büyümesine yol açıyor.

ATIL İŞGÜCÜ: GÖRÜNMEYEN KRİZ

Geniş tanımlı işsizlik verileri, aslında “görünmeyen bir kriz” in işaretlerini taşıyor. Resmi işsizlik oranları tek başına değerlendirildiğinde, işgücü piyasasında görece bir iyileşme algısı oluşabilir. Ancak geniş tanımlı işsizlik, bu iyileşmenin yüzeysel olduğunu ortaya koyuyor.

Örneğin, iş aramaktan vazgeçmiş bireylerin sayısındaki artış, ekonomik beklentilerin zayıfladığını gösterir. Aynı şekilde eksik istihdamın yaygınlaşması, çalışanların gelir düzeylerinin düşmesine ve yaşam standartlarının gerilemesine neden olur. Bu durum, yalnızca bireysel refahı değil, aynı zamanda iç talebi ve ekonomik büyümeyi de olumsuz etkiler.

EKONOMİK POLİTİKALAR VE İŞGÜCÜ PİYASASI

Türkiye’de son yıllarda uygulanan ekonomi politikalarının önemli bir kısmı enflasyonla mücadeleye odaklanmış durumda. Ancak bu süreçte büyüme hızındaki yavaşlama ve yatırım iştahındaki azalma, istihdam yaratma kapasitesini sınırlıyor. İşgücü piyasasında oluşan bu baskı, geniş tanımlı işsizlik oranlarının yükselmesine zemin hazırlıyor.

Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin finansmana erişimde yaşadığı zorluklar, yeni istihdam alanlarının açılmasını engelliyor. Bunun yanı sıra teknolojik dönüşüm ve dijitalleşme, bazı sektörlerde iş gücü talebini azaltırken, yeni becerilere sahip olmayan çalışanların işsiz kalmasına yol açıyor.

SOSYAL ETKİLER: SADECE EKONOMİK DEĞİL

Geniş tanımlı işsizliğin yüksek seyretmesi, yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda ciddi bir sosyal meseledir. Uzun süre iş bulamayan bireylerde umutsuzluk, sosyal dışlanma ve psikolojik sorunlar artabilir. Bu durum, toplumsal huzur ve istikrar açısından da risk oluşturur.

Genç işsizliğinin yüksek olması ise ayrı bir tehdit alanı yaratır. Eğitimli gençlerin iş bulamaması, beyin göçünü hızlandırabilir. Nitelikli iş gücünün yurt dışına yönelmesi ise uzun vadede ekonomik büyüme potansiyelini zayıflatır.

NE YAPILMALI?

DİSK-AR’ın ortaya koyduğu veriler, işgücü piyasasında daha bütüncül politikalara ihtiyaç olduğunu açıkça gösteriyor. Öncelikle, istihdam yaratmaya yönelik yatırımların teşvik edilmesi gerekiyor. Sanayi ve teknoloji odaklı büyüme stratejileri, sürdürülebilir istihdamın anahtarı olabilir.

Bunun yanı sıra aktif işgücü politikalarının güçlendirilmesi büyük önem taşıyor. Mesleki eğitim programları, işbaşı eğitimleri ve yeniden beceri kazandırma (reskilling) uygulamaları, işsiz bireylerin işgücü piyasasına yeniden kazandırılmasını sağlayabilir.

Kadınların işgücüne katılımını artıracak sosyal politikalar da kritik bir rol oynar. Kreş destekleri, esnek çalışma modelleri ve toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten uygulamalar, istihdamı artırmada etkili olabilir.

SONUÇ: GERÇEK TABLOYU GÖRMEK

Sonuç olarak, dar tanımlı işsizlik oranları tek başına Türkiye’deki işgücü piyasasının gerçek durumunu yansıtmıyor. Geniş tanımlı işsizlik verileri, ekonomideki atıl kapasiteyi ve yapısal sorunları daha net ortaya koyuyor. DİSK-AR raporu, bu açıdan önemli bir uyarı niteliği taşıyor.

Türkiye’nin Avrupa ile arasındaki farkı kapatabilmesi için, yalnızca büyüme odaklı değil, aynı zamanda kapsayıcı ve sürdürülebilir istihdam politikalarına yönelmesi gerekiyor. Aksi halde, geniş tanımlı işsizlikteki yüksek seviyeler, ekonomik ve sosyal maliyetleri giderek artırmaya devam edecektir.

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

  • Benzer Haberler

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR Türkiye ekonomisinin nabzını tutan göstergelerden biri de Merkez Bankası’nın her hafta açıkladığı Para ve Banka İstatistikleri. 31 Temmuz 2026 haftasına ilişkin veriler; vatandaşın bankalardaki parasını, döviz tercihlerini, kredi kullanımını ve bankacılık sistemindeki genel hareketliliği anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Haftalık veriler yalnızca bankacıların ya da ekonomistlerin takip edeceği rakamlardan oluşmuyor. Çünkü bankalardaki mevduatın büyüklüğü, kredi hacminin seyri ve vatandaşın TL veya döviz tercihleri doğrudan günlük hayatımıza yansıyor. Mevduat artıyorsa toplumun elinde bankacılık sistemi içinde tutulan para büyüyor; kredi artıyorsa borçlanma ve harcama kapasitesi genişliyor. Tersi durumda ise hem vatandaşın hem de işletmelerin daha temkinli davrandığı anlaşılabiliyor. MEVDUATTA TRİLYONLARIN HAREKETİ Temmuz ayının son haftasında bankacılık sistemindeki para hareketliliği yüksek seviyesini korudu. Önceki haftalarda da toplam mevduatta önemli artışlar görülmüştü. 10 Temmuz haftasında toplam mevduat 31 trilyon 458 milyar TL’ye, 17 Temmuz haftasında ise 31 trilyon 909,6 milyar TL’ye kadar yükselmişti. Bu rakamların büyüklüğü ilk bakışta anlaşılması zor olabilir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bankacılık sisteminde trilyonlarca liralık bir tasarruf havuzu bulunuyor. Bu paranın önemli bir bölümü vatandaşların, şirketlerin ve diğer ekonomik aktörlerin bankalardaki hesaplarında tutuluyor. 17 Temmuz haftasında toplam mevduattaki 451,5 milyar liralık artışın dikkat çekici olması, yüksek faiz ortamında tasarruf sahiplerinin parasını bankada tutmayı tercih ettiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Aynı hafta TL mevduat 17 trilyon 639,8 milyar liraya, yabancı para mevduat ise 10 trilyon 320,6 milyar liraya ulaşmıştı. Burada vatandaş açısından kritik soru şu: Bankada para birikiyor ama bu para ekonomiye ne ölçüde kredi olarak dönüyor? KREDİLERDE VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ ÖNEMLİ Bankacılık sistemindeki ikinci büyük başlık krediler. 17 Temmuz haftasında bankacılık sektörünün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil toplam kredi hacmi 26 trilyon 47,4 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Aynı hafta tüketici kredileri 6 trilyon 591,6 milyar TL seviyesindeydi. Tüketici kredilerinin içinde konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve bireysel kredi kartları bulunuyor. Rakamların dağılımına bakıldığında özellikle ihtiyaç kredileri ile kredi kartlarının vatandaşın finansman ihtiyacında önemli yer tuttuğu görülüyor. 17 Temmuz haftasında tüketici kredilerinin 807,4 milyar TL’si konut, 41,3 milyar TL’si taşıt, 2 trilyon 515,2 milyar TL’si ihtiyaç kredisi ve 3 trilyon 227,7 milyar TL’si bireysel kredi kartlarından oluştu. Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Vatandaşın borçlanmasında kredi kartlarının payı oldukça yüksek. Günlük yaşam giderlerinin karşılanmasında kredi kartlarının daha fazla kullanılması, gelir ile gider arasındaki makasın açıldığı dönemlerde aile bütçesi açısından risk oluşturabiliyor. Çünkü kredi kartı bugün harcamayı kolaylaştırıyor, ancak borç gelecek ayın bütçesinden ödeniyor. DÖVİZ HESAPLARI DA YAKINDAN İZLENİYOR Haftalık istatistiklerde dikkat çeken bir başka konu da yabancı para mevduatları. 17 Temmuz haftasında bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı 259,2 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun 220,1 milyar doları yurt içinde yerleşiklerin hesaplarında bulunuyordu. Parite etkisinden arındırılmış hesaplamada ise yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatında haftalık 5,259 milyar dolarlık artış görülmüştü. Bu gelişme, vatandaşın tasarruf kararlarında dövizin hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Ancak burada yalnızca “vatandaş dövize yöneldi” şeklinde basit bir yorum yapmak doğru olmaz. Kur hareketleri, faiz oranları, enflasyon beklentileri ve ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim aynı dönemde TL mevduat da güçlü şekilde büyümeye devam ediyordu. YÜKSEK FAİZİN İKİ FARKLI YÜZÜ VAR Yüksek faiz ortamının ekonomide iki farklı etkisi bulunuyor. Bir tarafta tasarruf sahibini bankada para tutmaya teşvik ediyor. Vatandaş, parasını harcamak yerine faiz getirisi elde etmek isteyebiliyor. Bu durum tüketimi sınırlayarak enflasyonla…