AKADEMİK PUANI DÜŞÜK ÖĞRENCİLERİN ÜNİVERSİTELERE YOĞUN BİÇİMDE YÖNLENDİRİLMESİ
Son yıllarda Türkiye’de yükseköğretime erişim, tarihsel olarak hiç olmadığı kadar genişlemiş durumda. Üniversite sayısındaki artış, kontenjanların genişlemesi ve sınav barajlarının düşürülmesiyle birlikte, akademik puanı görece düşük olan öğrencilerin de üniversitelere yönlendirilmesi sistematik bir hal aldı. İlk bakışta bu tablo, “eğitimde fırsat eşitliği” açısından olumlu bir gelişme gibi sunulsa da meselenin derinliklerine inildiğinde hem üniversitelerin niteliği hem de öğrencilerin gelecek beklentileri açısından ciddi soru işaretleri ortaya çıkıyor.
Bugün gelinen noktada tartışma, artık “herkes üniversiteye gidebilmeli mi?” sorusundan çok, “üniversite kimler için, hangi amaçla ve nasıl bir eğitim sunmalı?” sorusu etrafında şekilleniyor.
Üniversiteye Girişte Eşiklerin Düşmesi
Yükseköğretime geçişte uygulanan politikalar, uzun süredir sınav stresini azaltma ve genç nüfusu sistem içinde tutma hedefiyle ilerliyor. Ancak bu süreçte akademik yeterlilik ölçütlerinin gevşetilmesi, üniversiteye giren öğrenci profilini köklü biçimde değiştirdi. Özellikle bazı fakültelerde, lise düzeyinde temel akademik becerilerde eksiklik yaşayan öğrencilerin yoğun biçimde üniversitelere yerleştirildiği görülüyor.
Bu durum, üniversiteyi bir “akademik gelişim alanı” olmaktan ziyade, işsizliği erteleyen bir bekleme alanına dönüştürme riskini beraberinde getiriyor. Zira akademik altyapısı zayıf öğrenciler için üniversite, çoğu zaman bilgi üretiminin değil, diploma edinmenin aracı haline geliyor.
Sınıf İçindeki Denge Bozuluyor
Akademik puanı düşük öğrencilerin üniversitelerdeki ağırlığının artması, eğitim ortamının doğrudan niteliğini etkiliyor. Ders içerikleri, sınıf ortalamasına göre şekillendiğinden, öğretim üyeleri çoğu zaman müfredatı aşağı çekmek zorunda kalıyor. Bu da akademik olarak daha güçlü öğrencilerin potansiyelinin tam anlamıyla açığa çıkmasını engelliyor.
Sonuçta üniversite, en iyilerin kendini geliştirdiği bir merkez olmaktan uzaklaşıp, en zayıfların geride kalmaması için tempo düşürülen bir yapıya bürünüyor. Bu tablo, yalnızca bireysel başarıyı değil, ülkenin uzun vadeli bilimsel ve teknolojik kapasitesini de olumsuz etkiliyor.
Üniversite Diplomasının Değer Kaybı
Akademik yeterlilikten bağımsız biçimde üniversiteye yönlendirme politikalarının en görünür sonuçlarından biri, üniversite diplomasının değer kaybı oluyor. İşgücü piyasasında giderek daha sık dile getirilen “diplomalı işsiz” kavramı, bu sürecin doğal bir çıktısı olarak karşımıza çıkıyor.
Üniversite mezunu sayısı artarken, bu mezunların önemli bir bölümü ne mesleki beceri ne de analitik düşünme yetkinliği açısından işveren beklentilerini karşılayabiliyor. Böylece üniversite, sosyal statü kazandıran bir kurum olmaktan çıkıp, hayal kırıklıklarının biriktiği bir geçiş durağına dönüşüyor.
Mesleki Eğitim Göz Ardı Ediliyor
Akademik puanı düşük öğrencilerin neredeyse otomatik biçimde üniversitelere yönlendirilmesi, mesleki ve teknik eğitimin sistematik biçimde ihmal edilmesine de yol açıyor. Oysa birçok öğrenci için üniversite yerine güçlü bir mesleki eğitim hem bireysel mutluluk hem de ekonomik verimlilik açısından çok daha rasyonel bir seçenek olabilir.
Ancak toplumsal algıda üniversite dışındaki yollar hâlâ “başarısızlık” olarak kodlandığı için, öğrenciler kendi yeteneklerine uygun olmayan akademik alanlara itiliyor. Bu da hem öğrencilerin motivasyonunu düşürüyor hem de ülkenin nitelikli ara eleman ihtiyacını karşılamayı zorlaştırıyor.
Akademisyenler Üzerindeki Baskı
Bu dönüşüm, akademisyenleri de doğrudan etkiliyor. Akademik seviyesi düşük öğrenci profili, öğretim üyelerini eğitimci kimliğinden çok “telafi edici” bir role itiyor. Akademisyenler, ders anlatmaktan ziyade temel bilgi eksikliklerini kapatmaya çalışıyor; bu da araştırma faaliyetlerine ayrılabilecek zamanın azalmasına neden oluyor.
Üniversitelerin bilimsel üretim kapasitesinin düşmesi, uluslararası sıralamalardaki gerilemeyi de beraberinde getiriyor. Böylece yükseköğretim sistemi, niceliksel büyümeye rağmen küresel rekabette güç kaybediyor.
Sosyal Bir Sorun Olarak Yanlış Yönlendirme
Akademik puanı düşük öğrencilerin üniversitelere yoğun biçimde yönlendirilmesi yalnızca bir eğitim politikası meselesi değil, aynı zamanda sosyal bir sorun. Bu öğrenciler, çoğu zaman üniversite mezunu olmanın otomatik olarak iyi bir iş ve yüksek gelir getireceği beklentisiyle sisteme giriyor. Mezuniyet sonrasında bu beklenti karşılanmadığında ise hayal kırıklığı, özgüven kaybı ve toplumsal tatminsizlik ortaya çıkıyor.
Bu durum, gençler arasında umutsuzluğu beslerken, eğitime olan güveni de zedeliyor. Üniversite diplomasının “her derde deva” olmadığı gerçeği, mezuniyet sonrasında sert biçimde hissediliyor.
Çözüm: Üniversiteyi Herkes İçin Değil, Doğru Kişi İçin Konumlamak
Çözüm, üniversite kapılarını kapatmak değil; üniversiteyi doğru işlevle yeniden tanımlamaktan geçiyor. Akademik eğitim, belirli bir bilişsel altyapı ve öğrenme kapasitesi gerektirir. Bu nedenle üniversite, herkesin mutlaka girmesi gereken bir durak değil, akademik olarak bu yolda ilerlemek isteyenler için nitelikli bir merkez olmalıdır.
Buna paralel olarak mesleki eğitim güçlendirilmeli, erken yaşta yetenek temelli yönlendirme mekanizmaları kurulmalı ve üniversite dışındaki yollar toplumsal olarak meşrulaştırılmalıdır.
Sonuç: Nicelik Büyürken Nitelik Eriyor mu?
Türkiye’de yükseköğretimin geldiği noktada temel soru şudur: Daha fazla üniversite mezunu mu, yoksa daha nitelikli insan kaynağı mı? Akademik puanı düşük öğrencilerin yoğun biçimde üniversitelere yönlendirilmesi, kısa vadede istatistikleri iyileştiriyor gibi görünse de uzun vadede eğitim sisteminin içini boşaltma riski taşıyor.
Gerçek başarı, üniversite sıralarında geçirilen yıl sayısında değil; bireyin yeteneğiyle uyumlu, üretken ve tatmin edici bir hayat kurabilmesinde yatıyor. Üniversiteyi bu gerçeğin merkezine yeniden yerleştirmek ise artık ertelenemez bir zorunluluk olarak karşımızda duruyor.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar








