2026 ŞUBAT AYI KONUT SATIŞ İSTATİSTİKLERİ

2026 ŞUBAT AYI KONUT SATIŞ İSTATİSTİKLERİ

Türkiye’de konut piyasası 2026 yılının ikinci ayında yeniden hareketlenme sinyalleri verdi. Konut satışları yıllık bazda artış gösterirken, iş yeri satışlarında ise sınırlı bir gerileme yaşandı. Özellikle ipotekli konut satışlarında görülen güçlü artış, konut piyasasında finansman kanallarının yeniden devreye girmeye başladığına işaret etti. Buna karşılık ticari gayrimenkul tarafında yatırım iştahının daha temkinli seyrettiği gözlendi.

Türkiye genelinde konut satış sayısı 2026 yılı şubat ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 5,9 artarak 124 bin 549 oldu. Böylece yılın ilk iki ayına bakıldığında toplam satış sayısı 236 bin 29 seviyesine ulaştı. Bu dönemde satışlardaki yıllık artış oranı yüzde 0,6 olarak gerçekleşti.

KONUT PİYASASINDA İKİNCİ EL AĞIRLIĞI SÜRÜYOR

Konut satışlarının yapısına bakıldığında piyasada ikinci el konutların hâkimiyeti devam ediyor. Şubat ayında gerçekleşen satışların 86 bin 764’ü ikinci el, 37 bin 785’i ise ilk el konut satışlarından oluştu.

Buna göre toplam satışlar içinde:

  • İlk el konutların payı %30,3
  • İkinci el konutların payı %69,7

Olarak gerçekleşti.

İlk el konut satışları yıllık bazda %5,9 artış gösterirken ikinci el konut satışları da %6,0 yükseldi. Bu tablo hem yeni konut üretiminin hem de mevcut konut stokunun piyasada alıcı bulmaya devam ettiğini ortaya koyuyor.

Yılın ilk iki aylık dönemine bakıldığında ilk el konut satışlarının 71 bin 854, ikinci el konut satışlarının ise 164 bin 175 adet olduğu görülüyor.

Uzmanlara göre ikinci el satışların yüksek paya sahip olması birkaç temel nedene dayanıyor. Öncelikle yüksek konut fiyatları nedeniyle tüketiciler daha uygun fiyatlı ikinci el konutlara yöneliyor. Ayrıca mevcut konutların lokasyon avantajı ve hızlı teslim imkânı da ikinci el satışları destekliyor.

İPOTEKLİ KONUT SATIŞLARINDA GÜÇLÜ SIÇRAMA

Şubat ayının en dikkat çekici gelişmesi ise ipotekli konut satışlarında yaşanan güçlü artış oldu.

Türkiye genelinde ipotekli konut satışları yüzde 42,3 artarak 25 bin 35 seviyesine yükseldi.

Toplam satışlar içinde:

  • İpotekli satışların payı %20,1
  • Diğer satışların payı %79,9

Olarak gerçekleşti.

Diğer satışlar ise aynı dönemde %0,5 azalarak 99 bin 514 adet oldu.

Yılın ilk iki ayında ipotekli konut satışları 45 bin 298 adet olurken, bu alanda %29’luk artış kaydedildi. Buna karşılık diğer satışlar %4,4 düşüşle 190 bin 731 adet oldu.

Ekonomistler ipotekli satışlardaki yükselişi birkaç faktöre bağlıyor. Bankaların konut kredisi kampanyalarını artırması, faizlerde göreceli istikrar ve bazı bölgelerde fiyatların alıcı açısından daha ulaşılabilir hale gelmesi bu artışın temel nedenleri arasında gösteriliyor.

MEVSİMSEL ETKİLERDEN ARINDIRILMIŞ VERİLER NE SÖYLÜYOR?

Takvim etkilerinden arındırılmış verilere bakıldığında konut piyasasında yıllık bazda artış eğiliminin devam ettiği görülüyor.

Bu kapsamda:

  • İlk el konut satışları %5,8 arttı
  • İkinci el konut satışları %5,9 arttı

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış aylık verilere göre ise:

  • İlk el satışlar %0,2 azaldı
  • İkinci el satışlar %2,9 arttı

Bu durum özellikle ikinci el konut piyasasında kısa vadede talebin daha güçlü olduğunu ortaya koyuyor.

YABANCILARA KONUT SATIŞINDA GERİLEME

Yabancılara yapılan konut satışlarında ise düşüş eğilimi devam etti.

Şubat ayında yabancılara 1.506 konut satıldı. Bu rakam geçen yılın aynı ayına göre %2,9 düşüş anlamına geliyor.

Toplam konut satışları içinde yabancılara yapılan satışların payı %1,2 olarak gerçekleşti.

Yılın ilk iki ayında yabancılara yapılan konut satışları 2 bin 812 adet oldu. Bu dönemdeki düşüş oranı %12,1 olarak hesaplandı.

Şubat ayında yabancılara en fazla konut satışı yapılan ülkeler ise şöyle sıralandı:

  1. Rusya Federasyonu – 191 konut
  2. İran – 131 konut
  3. Irak – 106 konut

Uzmanlar yabancılara satışların gerilemesinde küresel ekonomik koşullar, bazı ülkelerdeki sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamalar ve Türkiye’de konut fiyatlarının son yıllarda hızlı yükselmesinin etkili olduğunu belirtiyor.

İŞ YERİ SATIŞLARINDA SINIRLI GERİLEME

Konut piyasasına kıyasla ticari gayrimenkul tarafında ise daha zayıf bir tablo ortaya çıktı.

Türkiye genelinde iş yeri satışları şubat ayında yüzde 1,1 azalarak 15 bin 69 adet oldu.

Bu satışların:

  • 3 bin 981’i ilk el
  • 11 bin 88’i ikinci el

İş yerlerinden oluştu.

İlk el iş yeri satışları %5,2 düşerken, ikinci el satışlar %0,4 arttı.

Yılın ilk iki ayında ise iş yeri satışları %7,2 azalarak 28 bin 336 adet oldu.

İPOTEKLİ İŞ YERİ SATIŞLARINDA BÜYÜK ARTIŞ

Konut piyasasında olduğu gibi iş yeri satışlarında da ipotekli satışların dikkat çekici biçimde arttığı görülüyor.

Şubat ayında:

  • İpotekli iş yeri satışları %62,8 artarak 692 oldu.

Buna karşılık:

  • Diğer iş yeri satışları %3 azalarak 14 bin 377 olarak gerçekleşti.

Yılın ilk iki ayında ipotekli iş yeri satışları %67,3 artarak 1.268 adet oldu.

Ancak toplam satışların büyük kısmı hâlâ kredi dışı işlemlerden oluşuyor.

TİCARİ GAYRİMENKULDE TEMKİNLİ BEKLEYİŞ

Ticari gayrimenkul piyasasında yaşanan sınırlı gerileme, yatırımcıların ekonomik belirsizlikler nedeniyle daha temkinli hareket ettiğini gösteriyor. Özellikle yüksek finansman maliyetleri ve ekonomik büyüme beklentilerindeki dalgalanmalar ticari gayrimenkul yatırımlarını doğrudan etkiliyor.

Buna rağmen ipotekli satışların artması, yatırımcıların kredi kanallarını kullanarak fırsat kollamaya başladığını da ortaya koyuyor.

KONUT PİYASASINDA HAREKETLENME SİNYALİ

Genel tabloya bakıldığında 2026 yılının ilk aylarında konut piyasasında sınırlı da olsa bir toparlanma eğilimi dikkat çekiyor. Özellikle ipotekli satışların artması ve toplam satışların yükselmesi, piyasada talebin tamamen durmadığını gösteriyor.

Ancak yabancılara satışların düşmesi ve iş yeri satışlarındaki zayıf görünüm, gayrimenkul sektöründe dengeli fakat temkinli bir dönemin yaşandığını ortaya koyuyor.

Önümüzdeki aylarda konut kredisi faizlerinin seyri, enflasyon beklentileri ve gelir artışı gibi faktörler hem konut hem de ticari gayrimenkul piyasasının yönünü belirleyecek en önemli unsurlar olarak öne çıkıyor.

İnşaat sektöründeki üretim artışıyla birlikte talep tarafında kalıcı bir güçlenme sağlanabilirse, 2026 yılı gayrimenkul piyasası açısından daha canlı bir yıl olabilir.

Kaynak: TÜİK

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

  • Benzer Haberler

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ Ekonomik belirsizliklerin arttığı, enflasyonun gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline geldiği dönemlerde bireylerin para ile kurduğu ilişki de köklü biçimde değişiyor. Klasik iktisat öğretisinin “tasarruf et, biriktir, geleceğini güvence altına al” yaklaşımı, son yıllarda yerini giderek daha farklı bir davranış kalıbına bırakıyor: Parayı elde tutmak yerine harcamayı tercih etmek. İlk bakışta irrasyonel gibi görünen bu eğilim, aslında hem ekonomik koşulların hem de toplumsal psikolojinin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Paranın Zamanla Eriyen Değeri Yüksek enflasyon ortamlarında paranın en temel işlevlerinden biri olan “değer saklama” özelliği ciddi biçimde zayıflar. Bugün cebinizde duran para, bir yıl sonra aynı alım gücünü sunmayacaktır. Bu gerçek, özellikle sabit gelirli kesimlerde güçlü bir farkındalık yaratmış durumda. İnsanlar artık parayı elde tutmanın bir kazanç değil, aksine örtük bir kayıp anlamına geldiğini daha net görüyor. Bu noktada harcama davranışı bir savurganlık göstergesi olmaktan çıkar; aksine bir tür rasyonel savunma mekanizmasına dönüşür. “Bugün almazsam yarın daha pahalı olacak” düşüncesi, yalnızca büyük yatırımlarda değil, gündelik tüketim kalıplarında da belirleyici hâle gelir. Dayanıklı tüketim mallarından konuta, elektronik ürünlerden temel gıdaya kadar geniş bir yelpazede öne çekilmiş talep gözlemlenir. Tasarrufun Psikolojik Eşiği Tasarruf etmek yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir eylemdir. Geleceğe dair güven duygusu zayıfladığında, bireylerin uzun vadeli planlar yapması da zorlaşır. “Nasıl olsa şartlar sürekli değişiyor” algısı, tasarrufun anlamını sorgulatır. Böyle bir atmosferde para biriktirmek, geleceği garanti altına almak yerine bugünkü yaşamdan feragat etmek gibi algılanabilir. Bu nedenle harcama, sadece ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda psikolojik bir rahatlama aracı hâline gelir. İnsanlar, kontrol edemedikleri makro riskler karşısında, en azından bugünkü yaşam standartlarını korumaya odaklanır. Harcama eylemi, belirsizlik karşısında “şimdi ve burada” olmanın bir ifadesine dönüşür. Tüketim Toplumundan Deneyim Toplumuna Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi, sadece zorunlu ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Son yıllarda deneyim odaklı harcamaların artması bu eğilimi açıkça gösteriyor. Seyahat, yeme-içme, kültürel etkinlikler ve kişisel gelişim harcamaları, “yarın ne olacağı belli değil” düşüncesiyle daha fazla öncelik kazanıyor. Bu dönüşüm, klasik tüketim toplumundan farklı bir noktaya işaret eder. Artık mesele yalnızca mal sahibi olmak değil; anı biriktirmek, yaşam kalitesini bugünden artırmaktır. Paranın elde tutulması yerine harcanması, bu bağlamda kısa vadeli mutluluğu ve tatmini önceleyen bir yaşam stratejisi olarak okunabilir. Makroekonomik Etkiler: Canlanan Talep, Artan Riskler Bireysel düzeyde rasyonel görünen bu davranış, makroekonomik ölçekte karmaşık sonuçlar doğurur. Harcamanın artması, iç talebi canlandırır; üretim, istihdam ve vergi gelirleri açısından kısa vadede olumlu etkiler yaratır. Özellikle durgunluk riskinin olduğu dönemlerde tüketimin canlı kalması, ekonominin çarklarının dönmesini sağlar. Ancak bu eğilimin uzun süreli ve kontrolsüz hâle gelmesi, başka sorunları da beraberinde getirir. Tasarruf oranlarının düşmesi, finansal sistemde kaynak maliyetlerini artırır. Yatırımlar için gerekli uzun vadeli fonların azalması, büyümenin kalitesini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle parayı harcamaya yönelme, dengeleyici politikalarla desteklenmediğinde kırılganlık yaratma potansiyeline sahiptir. Yeni Normal mi, Geçici Bir Refleks mi? Asıl soru şudur: Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi kalıcı bir davranış değişikliği mi, yoksa olağanüstü koşulların yarattığı geçici bir refleks mi? Bu sorunun yanıtı, ekonomik istikrarın yeniden tesis edilip edilemeyeceğiyle yakından ilişkilidir. Enflasyonun kontrol altına alındığı, gelirlerin öngörülebilir hâle geldiği bir ortamda tasarruf yeniden anlam kazanacaktır. Ancak bugünün koşullarında bireylerin verdiği mesaj nettir: Para bekledikçe değer kazanmıyor, harcandıkça anlam kazanıyor. Bu mesajı doğru okumak hem ekonomi yönetimi hem de finansal kurumlar açısından…

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ Türkiye’de resmi tatiller hem toplumsal bir gereklilik hem de ekonomik bir denge konusu olarak her yıl iş dünyasının gündeminde ön sıralarda yer alıyor. 2026 yılı itibarıyla ülkemizde 14 gün civarında resmi tatil bulunuyor. Bu tatiller, 1 Ocak Yılbaşı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gibi ulusal önem taşıyan günleri içeriyor. Ayrıca dini bayramlar olan Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı da ekonomik ve sosyal hayat üzerinde ciddi etkiler bırakıyor. Resmi tatillerin en görünür etkisi, çalışma günlerinin azalması ve üretimin bir süreliğine durmasıdır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’de hizmet sektörü ve sanayi üretimi tatillerden doğrudan etkileniyor. Örneğin sanayi sektöründe bir günlük üretim kaybı, yıllık ciro üzerinden hesaplandığında milyarlarca lira değerinde olabilir. Türkiye’nin sanayi üretimi 2025 yılında yaklaşık 1,2 trilyon TL düzeyindeyken, resmi tatillerin ortalama maliyeti yıllık bazda 25–30 milyar TL civarında tahmin ediliyor. Bu rakam, tatil günlerinin toplam iş gücü kaybını ve üretim kaybını kapsıyor. Ekonomistler, resmi tatillerin maliyetini sadece üretim kaybıyla sınırlı görmenin eksik olacağını vurguluyor. Tatiller aynı zamanda tüketim davranışlarını da etkiliyor. Örneğin, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı dönemlerinde gıda, giyim, ulaşım ve konaklama sektörlerinde yoğun bir tüketim artışı yaşanıyor. Bu durum kısa vadeli bir ekonomik hareketlilik yaratırken, üretim kaybının maliyetini bir miktar telafi edebiliyor. Özellikle turizm ve perakende sektörleri, resmi tatil dönemlerinde ciddi kazançlar elde ediyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO) verilerine göre, 2025 yılında bayram tatilleri perakende sektöründe ortalama yüzde 12’lik ek bir ciro artışı sağladı. Ancak Türkiye’deki resmi tatillerin maliyeti, sadece ekonomi rakamlarıyla ölçülemiyor. İşgücü piyasası üzerinde de etkileri gözlemleniyor. Özel sektörde çalışan işçiler, resmi tatillerde ücretli izin hakkına sahip olsa da bazı sektörlerde vardiyalı veya acil üretim gerektiren işler nedeniyle ek maliyetler ortaya çıkabiliyor. Özellikle enerji, telekomünikasyon ve sağlık sektörlerinde tatil günü mesai ücretleri, normal günlük ücretin yüzde 50–100 fazlasıyla hesaplanıyor. Bu da işletmeler için doğrudan bir nakit çıkışı anlamına geliyor. Avrupa örnekleriyle karşılaştırıldığında, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyeti oldukça yüksek. Almanya’da yılda ortalama 9–10 resmi tatil bulunurken, Fransa’da bu sayı 11, İtalya’da ise 12 civarında. Türkiye’de tatil günlerinin yoğunluğu ve uzun dini bayram tatilleri, işgücü ve üretim açısından maliyetleri artırıyor. Ancak Türk ekonomisinin dinamik yapısı, özellikle hizmet ve turizm sektöründeki esneklik, bu kayıpların bir kısmını telafi edebiliyor. Bir diğer kritik nokta ise işgücü motivasyonu ve toplumsal fayda. Araştırmalar, düzenli tatillerin iş verimliliğini artırdığını ve çalışanların psikolojik sağlığını desteklediğini gösteriyor. İşverenler kısa vadede üretim kaybı yaşasa da çalışanların uzun vadeli motivasyonu ve iş verimliliği, tatillerin dolaylı ekonomik faydalarını oluşturuyor. TÜİK’in 2025 İşgücü Anketi verilerine göre, çalışanların yüzde 78’i resmi tatillerin ruhsal ve bedensel sağlık üzerinde olumlu etkisi olduğunu belirtiyor. Buna karşılık, ekonomik kayıpların minimize edilmesi için alternatif çözümler de gündemde. Esnek çalışma modelleri, uzaktan çalışma ve kısmi üretim planlaması, tatil günlerinde üretimin tamamen durmasını engelleyebiliyor. Özellikle dijitalleşme ve otomasyon yatırımlarının yaygınlaşması, tatillerin ekonomik maliyetlerini düşürme potansiyeli taşıyor. Örneğin bazı fabrikalarda kritik üretim süreçleri robotik sistemlerle yürütülerek, insan işgücü tatildeyken üretim devam ettirilebiliyor. Sonuç olarak, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyetleri hem doğrudan üretim kaybı hem de dolaylı olarak işgücü ve tüketim dengesi üzerinden ölçülüyor. Maliyetler yüksek görünse de tatillerin toplumsal faydaları ve kısa vadeli tüketim artışları, bu kayıpların bir kısmını dengeliyor. Ekonomistler, üretim…