Ekonomist Zafer ÖZCİVAN : KASIM AYI YURT DIŞI ÜRETİCİ FİYAT ENDEKSİ

Enflasyonun birçok çeşidi mevcuttur ve tüm bu çeşitler TÜİK tarafından belirli dönemlerde kamuoyu ile paylaşılmaktadır. Doğal olarak bizleri vatandaş olarak en çok ilgilendiren tüketici fiyat endeksi olduğundan diğer enflasyon çeşitlerine çoğunlukla ilgi göstermeyebiliriz ama hepimizin bilmesi gereken diğer endeksleri de unutmamamız gerekir. Bunlardan en önemlileri Yİ-ÜFE, TÜFE, YD-ÜFE sayılabilir.

Yurt dışı üretici fiyat endeksi; belirli bir dönem içinde yurt dışına satılmak üzere üretimi yapılan ürünlerde yaşanan fiyat değişikliğidir. Yani ihracat için üretilen ürünlerde yaşanan fiyat hareketleri olarak tanımlanabilir.

İhracat, bir ülkenin ekonomik anlamda büyümesi, gelişmesi için olmazsa olmaz faktörlerin başında gelir. İhracat yüksek rakamlara ulaşmış ise o ülkede üretim var demektir, işsizlik azalmakta demektir, devletin vergi gelirleri artıyor demektir, ülkeniz döviz rezervleri artıyor gibi birçok olumlu ekonomik gelişmeler oluyor demektir. Ülkemizde ihracat rakamları yüksek seviyededir ama ithalatımız maalesef ihracatın üstündedir. Bunun yegâne sebebi zorunlu olarak dışarıdan tedarik ettiğimiz akaryakıt, enerji, doğalgaz gibi temel tüketim ürünlerine yaptığımız döviz ödemeleridir.

İhracatın gelişebilmesi için öncelikle üretim kaynaklarının doğru ve verimli şekilde kullanılması gerekir. Günümüzde yapılan üretimin ara mal ve hammaddesinin yaklaşık yüzde ellisi yırt dışından ithal yoluyla gelmektedir. Doğal olarak söz konusu aramalı ve hammaddeye döviz ödemek zorundayız. Kurlar yüksek olunca da ödediğimiz para da yüksek olacağından ödenen bedel üretim maliyetine yansıyacaktır ve bu da enflasyon demektir. Dolayısıyla ülke olarak ithal ikame ürünleri kendimiz üretmek zorundayız ve ayrıca katma değeri yüksek, teknolojik ürünlere önem vermek zorundayız.

İhracat yapan işletmelerde döviz kurlarının yüksek olması ihracatın arttırılması yönünden olumlu sonuçlar verebilir. Örneğin günümüzde ihracat işletmelerinin dolar kurunun 40 TL olmasının istemeleri doğaldır. Çünkü ülkemizde hammadde, işçilik, ambalaj, nakliye gibi üretim araçlarının fiyatı sürekli olarak artmaktadır ve bu yüzden ihracatçılar aldıkları hammaddeye sürekli yükselen fiyatla tedarik bedeli ödemekte bu da üretim maliyetlerini yükseltmektedir. Ancak döviz kuru sabit kalınca gelirlerde olumlu bir fark oluşmamakta, bu sebeple kar oranları düşmekte hatta bazen zarar bile etmektedir. İhracatın arttırılarak ülkeye döviz girdisi sağlamak temel hedef olduğuna göre kur dengesini iyi ayarlamak zorundayız. Yoksa zarar eden veya kar elde etmeyen işletmelerin faaliyetlerini sürdürebilmesi mümkün değildir ve bu da ekonomi alanında çeşitli olumsuzluklara yol açacaktır. Sorunun çözümü ancak ve ancak enflasyonun kontrol atına alınmasıyla birlikte üretim maliyelerinin yükselmesini önlemek ve ihracatçıya özellikle ithal ikame ürün üreten işletmelere devlet desteğinin arttırılmasıyla mümkün olduğu aşikardır.

Ülkelerin kalkınmasında, ekonomik güvenin sağlanmasında üretim faktörünün en verimli kullanılması tartışılmaz bir gerçektir. Ancak üretim yaparken sıradan ürünler değil, yükte hafif, pahada ağır, gelişen teknolojiye uygun ürünlere ağırlık verilmesi elzemdir. Ayrıca üretilen malın ara mal ve hammaddesinin de yerli olması önemlidir. Günümüzde ülkemizde üretimi yapılan malların aramalı ve hammaddesinin yaklaşık yüzde ellisi yurt dışından ithal yoluyla tedarik edilmektedir. Söz konusu aramalı ve hammaddelere ödenen para döviz olduğundan yüksek rakamlar ödenmekte bu da üretim maliyetini arttırdığından üretim maliyelerine doğal olarak yansımakta ve enflasyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Yurt dışına satılmak üzere (ihracat için) üretilen ürünlerle yurt içinde üretilen ürünlerin üretim miktarları neden fark ediyor diye düşünen vatandaşlarımız olabilir. Bu farkın nedenlerini yaklaşık 45 yıl içinde bulunduğum kilit ve emniyet sistemlerinden örneklerle açıklamaya çalışayım.

*Ürün ebatları: Ülkemizde kapı kilitlerinin eksen mesafesi (anahtar deliği ile kol demiri deliğinin arasındaki uzaklık) oda kilitlerinde 90 mm. Olmasına rağmen çeşitli ülkelerde değişim gösterebilir. Örneğin yakın doğu ülkelerinde bu ölçü 72 mm’dir. Bunun için pahalı bir maliyet olan kalıp bedeli ek bir maliyettir.

*Ürün için kullanılan malzemenin özelliği: Bazı ülkelerde kapı kolları alüminyum, bazı ülkelerde paslanmaz çelik olabilir.

*Nakliye bedeli: İthalat ve ihracatta “CIF ve fob denilen kavramlar vardır.

– İngilizce açılımı “Cost Insurance and Freight” olan kısaltma; mal bedeli, sigorta ve navlun masraflarının satıcı tarafından üstlenilmiş olduğu teslim şeklini ifade etmektedir.

İngilizce açılımı Free on board olan kısaltma, satıcı malları belirlenen yükleme limanında, alıcı tarafından seçilen gemide veya belirlenen şekilde ulaştırılan malları temin ederek teslim eder.

İşte yukarıda açıklamalarını yazdığım teslim şekillerine göre maliyetler etkilenebilir.

*Uluslararası ekonomik krizler: Bazı ülkelerde ekonomik krizlerden dolayı ithalat yavaşlayabilir veya süreli olarak kısıtlanabilir. Böyle durumlarda da ürün stok maliyeti yükselebilir.

*Savaşlardan dolayı lojistik hizmetlerinde de değişiklikler olabilir. Bu da tahsilat zamanını geciktireceği için finans maliyeti yükselecektir.

*Döviz kurlarındaki hareketlilik de yurt dışı üretilen malların maliyetini etkileyen diğer bir etkendir.

Bu tür örnekler çoğaltılabilir. Bu nedenlerden dolayı yurt içi ve yurt dışı için üretim maliyetleri farklılık gösterecektir.

İçinde bulunduğumuz ekonomik ortamda yurt dışında para getirebilmek için döviz kurları birkaç aydan bu yana yatay seyir izlemektedir. Ancak bu durum ihracat yapan işletmeleri olumsuz etkilemektedir. Çünkü ülkemizde hammadde, ara mal ve diğer giderler sürekli yükselmesine rağmen kurların aynı kalması işletme karınım negatif etkilemektedir. Bir diğer konu da kredi faizlerinin yüksekliğinden dolayı kredi kullanımı son derece zorlaşmıştır. Dolayısıyla sanayi üretiminde son sekiz aydan bu yana düşme gözlenmektedir. Zaten imalat PMI oranının son sekiz aydan bu yana %50 nin altında çıkması bunun ispatıdır. Durum böyle iken işletmeler işçi çıkarmakta, üretimi yavaşlatma ve kısaca küçülmeye gitmektedir. Hatta konkordato ve iflaslar çoğalmıştır. Ekonomide dengeler son derece önemlidir. Bir taraf yapılırken diğer taraf yıkılmamalıdır.

Kasım ayı için TÜİK tarafından yayınlanan yurt dışı üretici fiyat endeksi aşağıdaki gibidir;

Yurt Dışı Üretici Fiyat Endeksi (YD-ÜFE) yıllık %25,19 arttı, aylık %0,86 azaldı

YD-ÜFE 2024 yılı Kasım ayında bir önceki aya göre %0,86 azalış, bir önceki yılın aralık ayına göre %22,39 artış, bir önceki yılın aynı ayına göre %25,19 artış ve on iki aylık ortalamalara göre %44,56 artış gösterdi.

YD-ÜFE imalat ürünlerinde yıllık %25,21 arttı

Sanayinin iki sektörünün yıllık değişimleri; madencilik ve taş ocakçılığında %24,18 artış, imalatta %25,21 artış olarak gerçekleşti.

Ana sanayi gruplarının yıllık değişimleri; ara mallarında %22,99 artış, dayanıklı tüketim mallarında %30,39 artış, dayanıksız tüketim mallarında %25,44 artış, enerjide %4,19 artış, sermaye mallarında %31,18 artış olarak gerçekleşti.

YD-ÜFE imalat ürünlerinde aylık %0,82 azaldı

Sanayinin iki sektörünün aylık değişimleri; madencilik ve taş ocakçılığında %3,01 azalış, imalatta %0,82 azalış olarak gerçekleşti.

Ana sanayi gruplarının aylık değişimleri; ara mallarında %0,85 azalış, dayanıklı tüketim mallarında %0,29 azalış, dayanıksız tüketim mallarında %0,15 azalış, enerjide %1,91 azalış, sermaye mallarında %1,49 azalış olarak gerçekleşti.

Kaynak: TÜİK

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

zozcivan@hotmail.com

  • Benzer Haberler

    TARIMDA GİRDİ BAĞIMLILIĞI

    TARIMDA GİRDİ BAĞIMLILIĞI Tarım sektörü, gıda güvenliğinin temelini oluşturan stratejik alanlardan biridir. Ancak son yıllarda birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de tarımın en önemli sorunlarından biri giderek artan girdi bağımlılığıdır. Tohumdan gübreye, enerjiden yeme kadar üretimin pek çok aşamasında dışa bağımlı bir yapı oluşması hem üreticilerin maliyetlerini artırmakta hem de gıda fiyatlarını doğrudan etkilemektedir. Bu durum, yalnızca çiftçilerin değil, aynı zamanda tüketicilerin ve genel ekonominin de kırılganlığını artıran bir faktör haline gelmiştir. Tarımda girdi bağımlılığı, basit bir maliyet sorunu olmanın ötesinde stratejik bir mesele olarak görülmelidir. Çünkü tarımsal üretim, sanayiden farklı olarak doğrudan doğa koşullarına ve uzun üretim döngülerine bağlıdır. Bir ülkede tarım girdilerinin önemli bir kısmı ithal ediliyorsa, küresel piyasalardaki dalgalanmalar doğrudan üretim kararlarını etkileyebilir. Özellikle son yıllarda dünya genelinde yaşanan enerji fiyatı artışları, tedarik zinciri sorunları ve jeopolitik gerilimler, tarımda girdi bağımlılığının ne kadar kritik bir risk olduğunu açık biçimde göstermiştir. Türkiye’de tarım sektöründe en çok tartışılan konulardan biri gübre fiyatlarıdır. Gübre üretimi büyük ölçüde enerji maliyetlerine bağlıdır ve doğalgaz fiyatlarındaki artışlar gübre fiyatlarını hızla yukarı çekmektedir. Bu durum, çiftçilerin gübre kullanımını azaltmasına ve dolayısıyla verimin düşmesine yol açabilmektedir. Verim düşüşü ise kısa vadede üretim miktarını azaltırken uzun vadede gıda enflasyonunu artıran bir etki yaratır. Tarım ekonomisinde bu tür zincirleme etkiler oldukça yaygındır. Bir diğer önemli girdi ise tohumdur. Türkiye’de bazı ürünlerde yerli tohum üretimi gelişmiş olsa da özellikle yüksek verimli hibrit tohumlarda dışa bağımlılık devam etmektedir. Küresel tarım şirketlerinin hâkim olduğu bu alanda fiyatların döviz kuruna bağlı olarak değişmesi, üreticinin planlama yapmasını zorlaştırmaktadır. Çiftçiler çoğu zaman sezon başında maliyetlerini öngörmekte güçlük çekmekte ve bu belirsizlik üretim kararlarını doğrudan etkilemektedir. Tarımda enerji maliyetleri de girdi bağımlılığının önemli bir boyutudur. Sulama sistemleri, seracılık faaliyetleri ve tarımsal mekanizasyon büyük ölçüde akaryakıt ve elektrik kullanımına bağlıdır. Enerji fiyatlarındaki artış, özellikle sulama yapılan bölgelerde üretim maliyetlerini ciddi biçimde yükseltmektedir. Bu durum bazı çiftçilerin üretimden çekilmesine ya da ekim alanlarını daraltmasına yol açabilmektedir. Uluslararası kuruluşların raporları da bu soruna dikkat çekmektedir. Örneğin, küresel tarım piyasalarına ilişkin analizler yayımlayan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), son yıllarda birçok ülkede tarımsal üretimin artan girdi maliyetleri nedeniyle baskı altında olduğunu vurgulamaktadır. Aynı şekilde küresel kalkınma ve ekonomik analizler yapan Dünya Bankası da gıda üretiminde sürdürülebilirlik için yerli üretim kapasitesinin güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Türkiye özelinde değerlendirildiğinde, tarımda girdi bağımlılığı meselesi verilerle de kendini göstermektedir. Tarım sektörüne ilişkin resmi istatistikleri yayımlayan Türkiye İstatistik Kurumu verileri incelendiğinde, üretici fiyatları ile girdi maliyetleri arasındaki farkın zaman zaman hızla açıldığı görülmektedir. Bu durum çiftçinin kârlılığını azaltmakta ve tarımın cazibesini düşürmektedir. Özellikle genç nüfusun tarımdan uzaklaşmasının arkasında da bu ekonomik gerçeklik bulunmaktadır. Bu noktada tarım politikalarının yeniden düşünülmesi gerektiği açıktır. Uzmanlar, tarımda girdi bağımlılığını azaltmanın birkaç temel yolu olduğunu ifade ediyor. Bunlardan ilki yerli üretim kapasitesinin artırılmasıdır. Gübre, tohum ve tarım makineleri gibi kritik alanlarda yerli üretimin teşvik edilmesi, uzun vadede maliyetlerin daha öngörülebilir hale gelmesini sağlayabilir. İkinci olarak, çiftçilere yönelik destek politikalarının daha hedefli ve veri temelli bir yapıya kavuşturulması önem taşımaktadır. Tarım politikalarının uygulanmasında kamu kurumlarının rolü de kritik önemdedir. Türkiye’de tarım politikalarının koordinasyonundan sorumlu olan Tarım ve Orman Bakanlığı, son yıllarda sözleşmeli üretim, dijital tarım uygulamaları ve destek programları gibi çeşitli adımlar atmaktadır. Ancak sektör temsilcileri, bu politikaların daha uzun vadeli ve istikrarlı bir çerçevede uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır.…

    ÜLKELERİN MİSİLLEME ÖNLEMLERİ

    ÜLKELERİN MİSİLLEME ÖNLEMLERİ Uluslararası ilişkiler tarihinde ülkeler arasındaki rekabet yalnızca diplomatik söylemlerle sınırlı kalmamış, çoğu zaman ekonomik ve ticari araçlarla da şekillenmiştir. Günümüzde küreselleşmenin derinleşmesiyle birlikte devletler arasındaki ilişkiler çok daha karmaşık bir hal almış; ekonomik yaptırımlar, ticaret kısıtlamaları ve gümrük vergileri gibi araçlar uluslararası politikanın önemli enstrümanları haline gelmiştir. Bu bağlamda “misilleme önlemleri”, bir ülkenin başka bir ülkenin aldığı ekonomik veya siyasi kararlara karşılık olarak uyguladığı karşı tedbirleri ifade etmektedir. Misilleme, çoğu zaman ticaret politikalarında karşımıza çıksa da enerji, teknoloji, finans ve diplomasi gibi birçok alanda etkisini göstermektedir. Misilleme önlemleri genellikle bir ülkenin uyguladığı yaptırım veya ticari kısıtlamaya karşılık olarak ortaya çıkar. Örneğin bir ülke başka bir ülkenin ürünlerine yüksek gümrük vergisi getirdiğinde, karşı taraf da benzer bir vergi uygulamasıyla yanıt verebilir. Bu durum uluslararası ticarette “ticaret savaşı” olarak adlandırılan süreçlerin başlangıcı olabilir. Tarihsel olarak bakıldığında misilleme politikaları yeni bir olgu değildir; ancak günümüz dünyasında küresel ekonominin birbirine daha fazla bağlı olması bu tür adımların etkisini çok daha geniş bir alana yaymaktadır. Ekonomik misilleme önlemlerinin en yaygın biçimi gümrük vergileridir. Bir ülke kendi üreticisini korumak amacıyla belirli ürünlere yüksek vergi koyduğunda, karşı ülke de aynı yöntemi uygulayarak denge kurmaya çalışır. Bunun yanı sıra ithalat kotaları, teknik standartlar, lisans zorunlulukları ve çeşitli bürokratik engeller de misilleme araçları arasında yer alır. Bu tür uygulamalar doğrudan ticaret hacmini etkileyerek hem üreticiler hem de tüketiciler üzerinde önemli sonuçlar doğurabilir. Misilleme politikalarının bir diğer boyutu finansal yaptırımlardır. Özellikle son yıllarda uluslararası sistemde finansal araçların dış politika unsuru olarak kullanıldığı görülmektedir. Bankacılık işlemlerinin kısıtlanması, belirli şirketlerin kara listeye alınması veya yatırım akışlarının sınırlandırılması gibi adımlar, ekonomik baskı oluşturmanın farklı yöntemleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tür uygulamalar yalnızca hedef ülkeyi değil, aynı zamanda küresel finans sistemini de etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir. Enerji politikaları da misilleme stratejilerinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Enerji kaynaklarına sahip ülkeler, doğal gaz veya petrol arzını sınırlayarak karşı taraf üzerinde ekonomik baskı kurabilir. Enerjiye bağımlı ülkeler için bu tür hamleler ciddi ekonomik riskler doğururken, enerji ihracatçısı ülkeler açısından da gelir kaybı gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle enerji alanındaki misilleme politikaları çoğu zaman iki taraf için de maliyetli bir süreç anlamına gelir. Misilleme önlemlerinin teknoloji ve sanayi politikalarında da giderek daha fazla kullanıldığı görülmektedir. Özellikle stratejik sektörlerde faaliyet gösteren şirketlere yönelik ihracat kısıtlamaları, lisans iptalleri veya yatırım yasakları son yıllarda sıkça gündeme gelmektedir. Yüksek teknoloji ürünleri, yarı iletkenler, yapay zekâ ve savunma sanayi gibi alanlarda uygulanan bu tür kısıtlamalar, ülkeler arasındaki rekabetin ekonomik boyutunu daha da derinleştirmektedir. Ancak misilleme önlemleri yalnızca ekonomik araçlarla sınırlı değildir. Diplomatik ilişkilerin sınırlandırılması, büyükelçilerin geri çağrılması veya uluslararası platformlarda siyasi baskı oluşturulması da misillemenin farklı biçimleri arasında sayılabilir. Bu tür adımlar çoğu zaman sembolik görünse de uluslararası ilişkilerde ciddi mesajlar içermektedir. Misilleme politikalarının en önemli sonuçlarından biri küresel ticaret sisteminde belirsizlik yaratmasıdır. Ülkeler arasındaki karşılıklı yaptırımlar ticaret akışını sekteye uğratabilir, yatırım kararlarını geciktirebilir ve küresel büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Özellikle tedarik zincirlerinin karmaşık hale geldiği günümüz ekonomisinde bu tür gelişmeler yalnızca ilgili ülkeleri değil, çok sayıda üçüncü ülkeyi de etkileyebilir. Ekonomistler misilleme politikalarının kısa vadede siyasi amaçlara hizmet edebilse de uzun vadede ekonomik maliyetler doğurabileceğini vurgulamaktadır. Gümrük vergilerinin artması tüketici fiyatlarını yükseltebilir, üretim maliyetlerini artırabilir ve küresel ticaret hacmini daraltabilir. Bu nedenle birçok ülke uluslararası anlaşmalar ve çok taraflı ticaret…