Ekonomist Zafer ÖZCİVAN : 2023 SOSYAL KORUMA İSTATİSTİKLERİ

Yoksulluk, beslenme, giyinme, barınma, sağlık gibi temel ihtiyaçların karşılanması için yeterli gelire sahip olamama durumudur. Ülkemizde yoksulluk sayısı birkaç yıldan bu yana maalesef artış göstermektedir.

Yoksulluğun önlenebilmesi; millî gelirin eşit şekilde dağılımı, maaş ve ücretlerin enflasyonun üzerinde seyretmesine bağlıdır. Bir ülkede gelir adaletsizliği olduğu müddetçe yoksul sayısının azalması mümkün değildir.

Ülkemizde yoksul sayısı her geçen yıl artış göstermektedir. Zaten yapılan sosyal yardım sayısı bu tezi ispatlamaktadır. Yaklaşık dört milyon aile devlet desteği ile yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Dört milyon aile ise 16 milyon kişi demektir ve önemli bir rakamdır.

Açlık ve yoksulluk sınırı hesaplamaları her ay çeşitli kurumlar tarafından yapılarak kamuoyu ile paylaşılmaktadır. Fakat bu hesaplamaların neden yapıldığı nerede kullanıldığı belli değildir. Çünkü ülkemizde asgari ücret bile genellikle açlık sınırının altında kalıyor. Emekliler ise her dönem olduğu gibi yabana atılıyor. En düşük emekli maaşım alanlar veya daha düşük maaş alanlar yukarıdaki tabloya göre açlıkla mücadele ederek yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Asgari ücret, adı üstünde verilmesi gereken en düşük ücret demek olduğuna göre memurlara, asgari ücretlilere yüksek oranda zam verilerek emeklilere sadece çok az bir zam ile yetinmek hatta bazılarına hiç zam vermemek nasıl açıklanabilir. Hangi hesaba hangi mantığa uygundur bilen varsa açıklasın.

Milli gelirden en az pay alan kesim en düşük gelire sahip %20 lik kesimdir ve bu oran sürekli benzerlik göstermektedir. İşte bu gelir adaletsizliği düzelmedikçe yoksul sayısı da artmaya devam edecektir.

Emeklilik, bedeli peşin ödenmiş bir haktır ve hiçbir zaman açlığa terk edilecek bir kesim olmamalıdır. Yıllarca gece gündüz çalışarak devlete prim ödedikten sonra düştükleri durum hiçbir şekilde kabul edilemez.

Verilen emekli ve asgari ücret zamları, birkaç yıldan bu yana yaşadığımız yüksek enflasyon döneminde maalesef daha ilk maaşlar alınmadan enflasyona yenik düşmekte, alım gücü her geçen gün azalmakta, hayat pahalılığı her geçen gün artmaktadır. Durum böyle olunca ülkemizdeki yoksul sayısı da giderek artmaktadır.

Aşağıda TÜİK tarafından yayınlanan 2023 yılı sosyal koruma istatistiklerini okuyabilirsiniz.

Sosyal korumaya 2 trilyon 693 milyar 497 milyon TL harcandı

Sosyal koruma harcaması 2023 yılında bir önceki yıla göre %108,6 artış göstererek 2 trilyon 693 milyar 497 milyon TL oldu. Bu harcamanın %98,2’sini 2 trilyon 645 milyar 267 milyon TL ile sosyal koruma yardımları oluşturdu. Sosyal koruma yardımlarında ise en büyük harcama 1 trilyon 175 milyar 190 milyon TL ile emekli/yaşlılara yapılan harcamalar oldu. Bunu 809 milyar 343 milyon TL ile hastalık/sağlık bakımı harcamaları takip etti.

GSYH’nin %10,1’ini sosyal koruma harcamaları oluşturdu

Sosyal koruma harcamalarının gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) içindeki payı 2023 yılında %10,1 oldu. Sosyal koruma yardımlarının GSYH içindeki payı ise %10,0 olarak gerçekleşti. Risk/ihtiyaç grupları bazında bakıldığında, emekli/yaşlılara yapılan harcamaların %4,4 ile en büyük paya sahip olduğu görüldü. Bunu, %3,0 ile hastalık/sağlık bakımı harcamaları ve %1,0 ile dul/yetim harcamaları takip etti.

Sosyal koruma yardımlarının %13,3’ü şartlı olarak verildi

Şartlı yardımlar içinde en büyük payı %51,2 ile aile/çocuk yardımları oluşturdu. Bunu %17,7 ile engelli/malul yardımları ve %13,4 ile hastalık/sağlık bakımı yardımları takip etti.

Sosyal koruma yardımlarının %63,0’ı nakdi olarak verildi

Nakdi yardımlarda en büyük payı %70,1 ile emekli/yaşlılara yapılan yardımlar oluşturdu. Bunu %15,4 ile dul/yetim yardımları ve %5,4 ile aile/çocuk yardımları takip etti.

Sosyal koruma gelirlerinin %39,6’sını devlet katkıları oluşturdu

Sosyal koruma gelirlerinin %39,6’sını devlet katkıları, %29,7’sini işveren sosyal katkıları ve %23,9’unu koruma kapsamındaki bireyler tarafından yapılan sosyal katkılar oluşturdu.

Sosyal koruma kapsamında maaş alan kişi sayısı 16 milyon 893 bin kişi oldu

Ülkemizde sosyal koruma kapsamında emekli/yaşlı, dul/yetim ve engelli/malul maaşı alan kişi sayısı 2022 yılında 14 milyon 851 bin iken, %13,8 artarak 2023 yılında 16 milyon 893 bin kişiye yükseldi. Sosyal koruma kapsamında maaş yardımı sayısı 2022 yılında 15 milyon 630 bin iken, 2023 yılında 17 milyon 719 bine yükseldi.

AÇIKLAMALAR

Sosyal koruma harcaması; sosyal koruma yardımları, idari masraflar ve diğer harcamalardan oluşmaktadır. Sosyal koruma yardımları 8 risk/ihtiyaç grubu; hastalık/sağlık bakımı, engelli/malul, emekli/yaşlı, dul/yetim, aile/çocuk, işsizlik, konut ile

Kaynak: TÜİK

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

zozcivan@hotmail.com

  • Benzer Haberler

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ Ekonomik belirsizliklerin arttığı, enflasyonun gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline geldiği dönemlerde bireylerin para ile kurduğu ilişki de köklü biçimde değişiyor. Klasik iktisat öğretisinin “tasarruf et, biriktir, geleceğini güvence altına al” yaklaşımı, son yıllarda yerini giderek daha farklı bir davranış kalıbına bırakıyor: Parayı elde tutmak yerine harcamayı tercih etmek. İlk bakışta irrasyonel gibi görünen bu eğilim, aslında hem ekonomik koşulların hem de toplumsal psikolojinin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Paranın Zamanla Eriyen Değeri Yüksek enflasyon ortamlarında paranın en temel işlevlerinden biri olan “değer saklama” özelliği ciddi biçimde zayıflar. Bugün cebinizde duran para, bir yıl sonra aynı alım gücünü sunmayacaktır. Bu gerçek, özellikle sabit gelirli kesimlerde güçlü bir farkındalık yaratmış durumda. İnsanlar artık parayı elde tutmanın bir kazanç değil, aksine örtük bir kayıp anlamına geldiğini daha net görüyor. Bu noktada harcama davranışı bir savurganlık göstergesi olmaktan çıkar; aksine bir tür rasyonel savunma mekanizmasına dönüşür. “Bugün almazsam yarın daha pahalı olacak” düşüncesi, yalnızca büyük yatırımlarda değil, gündelik tüketim kalıplarında da belirleyici hâle gelir. Dayanıklı tüketim mallarından konuta, elektronik ürünlerden temel gıdaya kadar geniş bir yelpazede öne çekilmiş talep gözlemlenir. Tasarrufun Psikolojik Eşiği Tasarruf etmek yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir eylemdir. Geleceğe dair güven duygusu zayıfladığında, bireylerin uzun vadeli planlar yapması da zorlaşır. “Nasıl olsa şartlar sürekli değişiyor” algısı, tasarrufun anlamını sorgulatır. Böyle bir atmosferde para biriktirmek, geleceği garanti altına almak yerine bugünkü yaşamdan feragat etmek gibi algılanabilir. Bu nedenle harcama, sadece ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda psikolojik bir rahatlama aracı hâline gelir. İnsanlar, kontrol edemedikleri makro riskler karşısında, en azından bugünkü yaşam standartlarını korumaya odaklanır. Harcama eylemi, belirsizlik karşısında “şimdi ve burada” olmanın bir ifadesine dönüşür. Tüketim Toplumundan Deneyim Toplumuna Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi, sadece zorunlu ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Son yıllarda deneyim odaklı harcamaların artması bu eğilimi açıkça gösteriyor. Seyahat, yeme-içme, kültürel etkinlikler ve kişisel gelişim harcamaları, “yarın ne olacağı belli değil” düşüncesiyle daha fazla öncelik kazanıyor. Bu dönüşüm, klasik tüketim toplumundan farklı bir noktaya işaret eder. Artık mesele yalnızca mal sahibi olmak değil; anı biriktirmek, yaşam kalitesini bugünden artırmaktır. Paranın elde tutulması yerine harcanması, bu bağlamda kısa vadeli mutluluğu ve tatmini önceleyen bir yaşam stratejisi olarak okunabilir. Makroekonomik Etkiler: Canlanan Talep, Artan Riskler Bireysel düzeyde rasyonel görünen bu davranış, makroekonomik ölçekte karmaşık sonuçlar doğurur. Harcamanın artması, iç talebi canlandırır; üretim, istihdam ve vergi gelirleri açısından kısa vadede olumlu etkiler yaratır. Özellikle durgunluk riskinin olduğu dönemlerde tüketimin canlı kalması, ekonominin çarklarının dönmesini sağlar. Ancak bu eğilimin uzun süreli ve kontrolsüz hâle gelmesi, başka sorunları da beraberinde getirir. Tasarruf oranlarının düşmesi, finansal sistemde kaynak maliyetlerini artırır. Yatırımlar için gerekli uzun vadeli fonların azalması, büyümenin kalitesini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle parayı harcamaya yönelme, dengeleyici politikalarla desteklenmediğinde kırılganlık yaratma potansiyeline sahiptir. Yeni Normal mi, Geçici Bir Refleks mi? Asıl soru şudur: Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi kalıcı bir davranış değişikliği mi, yoksa olağanüstü koşulların yarattığı geçici bir refleks mi? Bu sorunun yanıtı, ekonomik istikrarın yeniden tesis edilip edilemeyeceğiyle yakından ilişkilidir. Enflasyonun kontrol altına alındığı, gelirlerin öngörülebilir hâle geldiği bir ortamda tasarruf yeniden anlam kazanacaktır. Ancak bugünün koşullarında bireylerin verdiği mesaj nettir: Para bekledikçe değer kazanmıyor, harcandıkça anlam kazanıyor. Bu mesajı doğru okumak hem ekonomi yönetimi hem de finansal kurumlar açısından…

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ Türkiye’de resmi tatiller hem toplumsal bir gereklilik hem de ekonomik bir denge konusu olarak her yıl iş dünyasının gündeminde ön sıralarda yer alıyor. 2026 yılı itibarıyla ülkemizde 14 gün civarında resmi tatil bulunuyor. Bu tatiller, 1 Ocak Yılbaşı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gibi ulusal önem taşıyan günleri içeriyor. Ayrıca dini bayramlar olan Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı da ekonomik ve sosyal hayat üzerinde ciddi etkiler bırakıyor. Resmi tatillerin en görünür etkisi, çalışma günlerinin azalması ve üretimin bir süreliğine durmasıdır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’de hizmet sektörü ve sanayi üretimi tatillerden doğrudan etkileniyor. Örneğin sanayi sektöründe bir günlük üretim kaybı, yıllık ciro üzerinden hesaplandığında milyarlarca lira değerinde olabilir. Türkiye’nin sanayi üretimi 2025 yılında yaklaşık 1,2 trilyon TL düzeyindeyken, resmi tatillerin ortalama maliyeti yıllık bazda 25–30 milyar TL civarında tahmin ediliyor. Bu rakam, tatil günlerinin toplam iş gücü kaybını ve üretim kaybını kapsıyor. Ekonomistler, resmi tatillerin maliyetini sadece üretim kaybıyla sınırlı görmenin eksik olacağını vurguluyor. Tatiller aynı zamanda tüketim davranışlarını da etkiliyor. Örneğin, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı dönemlerinde gıda, giyim, ulaşım ve konaklama sektörlerinde yoğun bir tüketim artışı yaşanıyor. Bu durum kısa vadeli bir ekonomik hareketlilik yaratırken, üretim kaybının maliyetini bir miktar telafi edebiliyor. Özellikle turizm ve perakende sektörleri, resmi tatil dönemlerinde ciddi kazançlar elde ediyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO) verilerine göre, 2025 yılında bayram tatilleri perakende sektöründe ortalama yüzde 12’lik ek bir ciro artışı sağladı. Ancak Türkiye’deki resmi tatillerin maliyeti, sadece ekonomi rakamlarıyla ölçülemiyor. İşgücü piyasası üzerinde de etkileri gözlemleniyor. Özel sektörde çalışan işçiler, resmi tatillerde ücretli izin hakkına sahip olsa da bazı sektörlerde vardiyalı veya acil üretim gerektiren işler nedeniyle ek maliyetler ortaya çıkabiliyor. Özellikle enerji, telekomünikasyon ve sağlık sektörlerinde tatil günü mesai ücretleri, normal günlük ücretin yüzde 50–100 fazlasıyla hesaplanıyor. Bu da işletmeler için doğrudan bir nakit çıkışı anlamına geliyor. Avrupa örnekleriyle karşılaştırıldığında, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyeti oldukça yüksek. Almanya’da yılda ortalama 9–10 resmi tatil bulunurken, Fransa’da bu sayı 11, İtalya’da ise 12 civarında. Türkiye’de tatil günlerinin yoğunluğu ve uzun dini bayram tatilleri, işgücü ve üretim açısından maliyetleri artırıyor. Ancak Türk ekonomisinin dinamik yapısı, özellikle hizmet ve turizm sektöründeki esneklik, bu kayıpların bir kısmını telafi edebiliyor. Bir diğer kritik nokta ise işgücü motivasyonu ve toplumsal fayda. Araştırmalar, düzenli tatillerin iş verimliliğini artırdığını ve çalışanların psikolojik sağlığını desteklediğini gösteriyor. İşverenler kısa vadede üretim kaybı yaşasa da çalışanların uzun vadeli motivasyonu ve iş verimliliği, tatillerin dolaylı ekonomik faydalarını oluşturuyor. TÜİK’in 2025 İşgücü Anketi verilerine göre, çalışanların yüzde 78’i resmi tatillerin ruhsal ve bedensel sağlık üzerinde olumlu etkisi olduğunu belirtiyor. Buna karşılık, ekonomik kayıpların minimize edilmesi için alternatif çözümler de gündemde. Esnek çalışma modelleri, uzaktan çalışma ve kısmi üretim planlaması, tatil günlerinde üretimin tamamen durmasını engelleyebiliyor. Özellikle dijitalleşme ve otomasyon yatırımlarının yaygınlaşması, tatillerin ekonomik maliyetlerini düşürme potansiyeli taşıyor. Örneğin bazı fabrikalarda kritik üretim süreçleri robotik sistemlerle yürütülerek, insan işgücü tatildeyken üretim devam ettirilebiliyor. Sonuç olarak, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyetleri hem doğrudan üretim kaybı hem de dolaylı olarak işgücü ve tüketim dengesi üzerinden ölçülüyor. Maliyetler yüksek görünse de tatillerin toplumsal faydaları ve kısa vadeli tüketim artışları, bu kayıpların bir kısmını dengeliyor. Ekonomistler, üretim…