EKONOMİDE KAPANIŞI OLMAYAN BORÇ DÖNGÜSÜ VE BANKALARIN KÂR ZİRVELERİ

Günümüz Türkiye’sinde vatandaşın ekonomik hayatı, artan yoksulluk ve azalan alım gücü nedeniylegiderek daha zorlaşmakta. Bu olumsuz tablo karşısında birçok aile için kredi ve kredi kartları, temelihtiyaçları karşılamanın adeta tek çaresi haline geldi. Ne yazık ki bu tercihin bedeli ise yüksek faiz yüküolarak geri dönüyor. Bankaların faiz gelirlerindeki rekor artış, aslında toplumdaki derin finansalsıkıntının, borçlanma üzerinden nasıl sürdürülemez bir hale geldiğinin açık göstergesi.KREDİ VE KREDİ KARTLARI, VATANDAŞIN “SON KALESİ” OLDUİstatistikler, Türkiye’de tüketici kredilerinden ve kredi kartlarından alınan faiz gelirlerinde olağanüstüartışlar yaşandığını ortaya koyuyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK)verilerine göre 2025 Nisan ayında bankaların toplam faiz geliri 2,46 trilyon lirayı aşarken, geçen yılınaynı dönemine göre yüzde 54,53 gibi yüksek bir artış gerçekleşti. Tüketici kredilerinden alınan faizgetirisi yüzde 49, kredi kartı faizleri ise yüzde 55,7 yükseldi. Bu rakamlar sadece bankaların kârınıdeğil, aynı zamanda vatandaşın ödeme güçlüğünü ve artan borç yükünü de net biçimde yansıtıyor.Vatandaşlar alım gücünün azalması karşısında temel harcamalarını bile karşılayabilmek için kredikullanmak zorunda kalıyor. Bu kredi kullanımı ise özellikle yüksek faiz oranları nedeniyle ödemegüçlüğüne, dolayısıyla takipteki kredi oranlarının artmasına yol açıyor. Takipteki kredilerden eldeedilen faiz gelirindeki yüzde 150,5’lik artış, bu riskin boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Yani bankalarsadece sağlam kredilerden değil, ödeme sıkıntısı yaşayan vatandaşların borçlarından da yüksek faizgeliri elde ediyor.FAİZ SARMALI: VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ HIZLA BÜYÜYORBugün Türkiye’de vatandaşın kredi ve kredi kartı borçları, uzun vadede sürdürülebilir olmaktan çokuzak. Çünkü faiz oranları yüksek olduğu gibi, alım gücünün azalması ile borçlanma ihtiyacı artıyor;borçlar zamanında ödenemeyince de üzerine faiz binerek toplam borç daha da büyüyor. Bu döngü birsarmal halini alıyor ve vatandaş finansal açıdan çıkmaza sürükleniyor. Özellikle düşük ve orta gelirlikesimler için kredi kullanmak, geçici bir çözüm değil, kalıcı bir borç yükü yaratıyor.Bu durumun en büyük mağduru ise geniş halk kesimleri. Zira gelirlerin reel anlamda düşmesi ve artanhayat pahalılığı karşısında, vatandaşlar ya kredi kartı ekstrelerini ödeyemiyor ya da tüketicikredilerinin faiz yükünü karşılamak için yeni borçlara giriyor. Bu sistemin içinde büyüyen faiz gelirleriise bankaların kârını rekor seviyeye taşıyor. Yani halkın borç yükü, bankacılık sektörünün gelirrekorlarıyla paralel artıyor.BANKALAR KÂR ETMEYE DEVAM EDİYOR, VATANDAŞ YOKSULLUĞA MAHKÛMBankaların tüketici kredilerinden ve kredi kartlarından elde ettiği faiz gelirindeki yüzde 50’ninüzerindeki artış, finans sektörünün bu dönemde kazandığı büyük pastayı gösteriyor. Ancak bu kâr,aslında toplumun genel refahının değil, finansal baskının göstergesi olarak okunmalı. Bankalaraçısından bu durum, sürdürülebilir ve kârlı bir iş modeli demek; vatandaş açısından ise giderekbüyüyen borç yükü, artan yoksulluk ve finansal çıkmaz anlamına geliyor.Üstelik takipteki kredilerden elde edilen faiz gelirinin yüzde 150’nin üzerinde artması, birçokvatandaşın borcunu zamanında ödeyemediğinin ve bankaların da bu borçlardan faiz geliri üretmeyedevam ettiğinin ifadesi. Bu tablo, finansal kriz belirtileri taşımakta ve acilen vatandaşın borç yükünühafifletecek, faiz oranlarını makul seviyelere çekecek, ekonomik refahı artıracak politikaların devreyealınması gerektiğine işaret ediyor.ALIM GÜCÜ DÜŞERKEN KREDİYE BAĞIMLILIK ARTIYOR: REEL EKONOMİ İÇİN TEHLİKE Türkiye ekonomisinin uzun süredir yaşadığı enflasyonist baskı, artan fiyatlar ve ücretlerin reelanlamda erimesi, vatandaşın temel ihtiyaçları karşılamasını güçleştiriyor. Bu ortamda kredi ve kredikartı kullanımı bir ihtiyaç olmaktan çıkıp, bir zorunluluk haline geliyor. Ancak bu geçici çözüm, yüksekfaizlerle borçlanmayı büyütüyor ve mali açıdan daha kırılgan bir toplum yaratıyor.Kredi kartlarının faiz oranları özellikle çok yüksek seviyelerde seyrediyor ve bu durum tüketicilerinödeme zorluklarını daha da artırıyor. Faiz yükü sadece borcun ana parasını değil, borcun üzerinesürekli bindirilen ek maliyetleri de içeriyor. Bankaların faiz gelirlerinin artması, tüketicininödeyemediği yüksek faizlerin bankaların gelirine yansıması anlamına geliyor.…

VERGİ DENETİMİNDE YAPAY ZEKÂ DESTEKLİ DİJİTAL DÖNÜŞÜM BAŞLADI

Günümüz dünyasında teknoloji hızla hayatımızın her alanına nüfuz ederken, kamu yönetiminde de dijitalleşme kaçınılmaz bir gereklilik haline geliyor. Özellikle vergi denetim sistemlerinde yaşanan dönüşüm, hem devletin kaynaklarını daha etkin kullanmasını sağlamak hem de mükelleflerin vergiye uyum süreçlerini kolaylaştırmak açısından büyük önem taşıyor. Türkiye’de bu alanda yepyeni bir dönem resmen başlamış durumda. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın öncülüğünde hayata geçirilen yapay zekâ destekli elektronik denetim sistemi, vergi inceleme süreçlerini kökten değiştiriyor. DİJİTALLEŞME İLE VERGİ DENETİMİNDE YENİ MODEL 13 Mayıs 2025’te Resmî Gazete ’de yayımlanan yönetmelik değişikliği, vergi denetiminde elektronik sistemlerin kullanımını yasal zemine oturttu. Artık vergi incelemelerinde; defter ve belgelerin ibrazı, tutanakların hazırlanması ve denetçi ile mükellef arasındaki görüşmeler elektronik ortamda, güvenli elektronik imza aracılığıyla yapılabilecek. Bu uygulama hem işlem hızını artıracak hem de bürokratik engelleri azaltacak. Bakan Mehmet Şimşek’in açıklamalarında öne çıkan en önemli nokta, dijitalleşmenin sadece denetim süreciyle sınırlı kalmayacağı. İzaha davet işlemleri, gönüllü uyum süreçleri ve rapor değerlendirme komisyonu faaliyetleri de bu elektronik platform üzerinden yürütülecek. Bu da demek oluyor ki, vergi yönetiminde kapsamlı bir reform süreci başlamış durumda. YAPAY ZEKÂ VE VERİ ANALİTİĞİ İLE RİSK ANALİZİ Vergi denetiminde yapay zekâ kullanımının getireceği en büyük avantajlardan biri, mükelleflerin risk profilinin anlık ve otomatik olarak analiz edilebilmesi. Bu sistem, gelir beyanları, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtları, elektrik ve su faturaları, döviz hareketleri, banka hesaplarındaki işlemler gibi birçok farklı veri parametresini eş zamanlı olarak inceleyebiliyor. Böylece, uyumsuzluk gösteren işlemler ve risk teşkil eden durumlar çok daha hızlı ve doğru şekilde tespit edilebilecek. Son dönemde Vergi Denetim Kurulu tarafından yapılan taramalarda, yaklaşık 500 bin mükellef içinden 40 binin üzerinde risk grubuna dahil olan kişi ya da kurumlar belirlenmiş durumda. Bu rakam, kayıt dışı ekonomiyle mücadelede dijital sistemlerin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda denetimlerde adaletin sağlanması ve kaynakların verimli kullanılması açısından da büyük bir adım. SEKTÖREL ÖNCELİK VE STRATEJİK YAKLAŞIM Uzmanların uyarısı, dijital denetim sisteminin yalnızca teknolojik altyapı kurmakla bitmeyeceği yönünde. Denetimlerde sektör bazlı önceliklendirme yapmak, ekonominin genel görünümünü dikkate alarak zamanlamayı hassas bir şekilde planlamak gerekiyor. Özellikle kayıt dışı faaliyetlerin yoğun olduğu sektörlerde ve risk seviyesinin yüksek olduğu alanlarda denetimlerin yoğunlaştırılması, sistemin etkinliğini artıracak. Ayrıca sadece kayıtlı mükellefler değil, kayıt dışı ekonominin de elektronik izleme araçlarıyla takibi önem kazanıyor. Bu sayede, vergi tabanının genişletilmesi ve haksız rekabetin önüne geçilmesi mümkün olacak. MÜKELLEFLER İÇİN KOLAYLIK VE GÖNÜLLÜ UYUM TEŞVİĞİ Yeni dönemin bir diğer temel hedefi, mükelleflerin vergiye gönüllü uyumunu artırmak. Vergi idaresi, artık beyannamelerin verilmesi öncesinde mükelleflere dijital kanallar aracılığıyla rehberlik edecek. SMS, e-posta ve sosyal medya gibi hızlı iletişim yöntemleri kullanılarak mükellefler bilgilendirilecek ve yönlendirilecek. Bu yöntem, ceza-i işlemlerin azalmasını ve mükelleflerin yükünün hafiflemesini sağlayacak. Çünkü mükellef, kendisine özel dijital uyarılarla hatalı ya da eksik bildirim yapmaktan kaçınabilecek. Dolayısıyla hem vergi idaresi hem de mükellef için zaman ve maliyet tasarrufu sağlanmış olacak. KAMU KAYNAKLARI VE ŞEFFAFLIK Dijitalleşme ile vergi denetim süreçlerinin hızlanması ve şeffaflaşması kamu kaynaklarının daha verimli kullanılmasını mümkün kılıyor. İş gücü kaybı, belge eksikliği, fiziksel hata ve zaman kaybı gibi klasik sorunlar minimuma inecek. Böylece, devletin vergi gelirlerinde artış sağlanırken, denetimin kalitesi de yükselmiş olacak. Bu kapsamda, elektronik denetim sistemleri sayesinde sadece belirli mükellefler değil, ekonominin tüm paydaşları daha güvenli ve şeffaf bir vergi ortamına kavuşacak. Ayrıca, yapay zekâ destekli analizler sayesinde vergi suçları ve usulsüzlükler önceden engellenebilecek. GELECEĞİN…

RUSYA’DAN İSRAİL’E TEPKİ

Ortadoğu’da zaten gerilim doruktayken, şimdi işler çok daha tehlikeli bir boyuta taşındı. İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sürerken, bu saldırıların nükleer tesisleri hedef alması uluslararası kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Özellikle Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklama dikkat çekici ve uyarıcı nitelikteydi. Açıklamada, İsrail’in bu saldırısının uluslararası hukuka aykırı olduğu vurgulandı ve dünya için nükleer bir felaketin kapısının aralandığı ifade edildi. İSRAİL’İN NÜKLEER TESİSLERE SALDIRMASI NEDEN BU KADAR TEHLİKELİ? Savaşın ya da çatışmanın bir sınırı, bir kuralı olur. Ama nükleer tesislere yapılan bir saldırı, işin tüm kurallarını bozuyor. Çünkü bu tür tesisler, yalnızca askeri hedefler değil; çevre, insan sağlığı ve bölgesel istikrar açısından büyük risk taşıyan yerler. Rusya, yaptığı açıklamada İsrail’i açıkça uyarırken, bu saldırının sadece İran’ı değil tüm dünyayı ilgilendiren bir tehdit olduğunu belirtti. Özellikle İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) bağlılığının altı çizilerek, İran’ın nükleer çalışmalarının uluslararası denetime açık ve yasal zeminde yürütüldüğü vurgulandı. Yani Rusya, “Bu saldırı meşru değil” demekle kalmadı, “Bu saldırı hepimizi ilgilendiriyor, çünkü nükleer tesisleri hedef almak insanlığa ihanettir” mesajı verdi. UAEA: NATANZ TESİSİ ZARAR GÖRDÜ Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) da süreci yakından takip ediyor. Sosyal medya platformu X üzerinden yapılan açıklamada, İsrail’in 13 Haziran’da düzenlediği saldırılar sonrasında elde edilen uydu görüntüleri üzerinden analiz yapıldığı ve Natanz Nükleer Tesisi’nin yer üstü kısımlarının zarar gördüğü ifade edildi. Ajans, yer altında uranyum zenginleştirme işlemi yapılan bölümlerle ilgili bazı bulgulara ulaştıklarını söylese de doğrudan bir fiziksel saldırının olup olmadığı konusunda net bir teyit veremedi. İsfahan ve Fordo’daki nükleer tesislerde ise şu an için bir değişiklik gözlemlenmediği bildirildi. Ama bu, tehdidin boyutunun az olduğu anlamına gelmiyor. RUSYA’NIN AÇIKLAMASI: SADECE UYARI DEĞİL, BİR SİNYAL Rusya’nın açıklaması sadece bir diplomatik tepki değil; aynı zamanda dünyaya verilmiş ciddi bir sinyal. Bu tür saldırıların nükleer felakete davetiye çıkardığını belirten Moskova yönetimi, özellikle saldırıya destek veren ülkeleri de açıkça hedef aldı. “Bu saldırılara destek veren ülkeler, bu eylemlere ortaktır” ifadesi dikkatle okunmalı. Bu söylem, özellikle Batılı müttefiklere — başta ABD’ye — doğrudan bir suçlama olarak yorumlanabilir. Rusya’nın bu açıklamayla hem İran’a arka çıktığı hem de nükleer meselelerde Batı’ya karşı jeopolitik pozisyonunu daha da netleştirdiği görülüyor. Bu, sadece Ortadoğu’daki bir çatışma değil; Doğu ile Batı arasındaki yeni nesil küresel çekişmenin nükleer gölgede yeniden biçimlenmesidir. TÜRKİYE AÇISINDAN YORUM: BÖLGESEL BARIŞA BÜYÜK DARBE Bu gelişmeler Türkiye açısından da son derece önemli. Hem coğrafi yakınlık hem de enerji yolları açısından bakıldığında, İran’da yaşanacak bir nükleer kriz ya da radyasyon sızıntısı gibi bir durum, doğrudan bizi etkiler. Ayrıca Türkiye, nükleer enerjiye geçiş sürecindeyken, bu tür saldırıların uluslararası nükleer güvenlik rejimlerini zedelemesi, bizim gibi barışçıl nükleer enerji geliştirmek isteyen ülkeleri de sıkıntıya sokar. Ayrıca Türkiye’nin dış politikasında dengeli duruşu koruma çabası, bu gibi krizlerde daha çok sınanıyor. İsrail’in kontrolsüz askeri adımları ve Batı’nın buna sessiz kalışı, Türkiye’nin bölgesel barışa dair söylemini daha da güçlendirmeli. Aksi hâlde bölgede çatışmalar büyürken, Türkiye’nin ekonomik ve diplomatik çıkarları da olumsuz etkilenebilir. SONUÇ: DÜNYA TEHLİKELİ BİR EŞİKTE Artık mesele sadece İran-İsrail gerilimi değil. Nükleer tesislerin hedef alınmasıyla, iş tüm insanlık için bir tehdit haline gelmiş durumda. İsrail’in bu saldırılarıyla birlikte, olası bir nükleer kazanın, sadece savaş değil, ekolojik ve insani bir felaket doğuracağı açıkça ortada. Rusya’nın bu çıkışı da bu yüzden önemli. Bu sadece diplomatik bir tepki değil, aynı zamanda dünyanın nükleer uçuruma yuvarlanmaması için atılmış…

NİSAN 2025 CİRO ENDEKSLERİ

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan ciro endeksleri, ekonomideki sektörel hareketliliği anlamak açısından oldukça önemli bir göstergedir. Bu endeks, bir işletmenin mal ve hizmet satışından elde ettiği toplam geliri temsil eder. Ancak ciro endeksi sadece bir gelir tablosu verisi değildir; ekonomik canlılığın, iç ve dış talebin, fiyatların ve üretimin ortak bileşkesi olarak görülmelidir. Çünkü satış fiyatlarındaki artışlar da ciroya yansır; bu nedenle enflasyonist ortamlarda cirodaki artışın reel büyümeyi değil, sadece fiyat artışlarını yansıtma ihtimali de vardır. Bu yüzden ciro endeksleri tek başına değil; üretim, istihdam ve fiyat endeksleriyle birlikte değerlendirilmelidir. CİRO ENDEKSİNDE YILLIK BAZDA DİKKAT ÇEKİCİ YÜKSELİŞ Nisan 2025 itibarıyla sanayi, inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerini kapsayan toplam ciro endeksi, bir önceki yılın aynı ayına göre %32,7 oranında artış gösterdi. Bu veri, ekonomik faaliyetin bir bütün olarak hızlandığını gösteriyor gibi görünse de alt sektörlerin performansı bu tabloya daha derinlikli bakmamızı sağlıyor. Hizmet sektörü, yıllık bazda %42,1’lik bir artışla en yüksek büyümeyi yakaladı. Turizm sezonunun açılması, yurtiçinde tatil ve ulaşım harcamalarının canlanması, özellikle konaklama ve yeme-içme sektörlerinde hareketliliği artırdı. İnşaat sektörü ise %41,0’lık artışla dikkat çekiyor. Kentsel dönüşüm projeleri, deprem sonrası yapılaşma ve kamu destekli büyük altyapı yatırımları bu artışta etkili görünüyor. Ticaret sektörü, %34,6’lık artışla hem iç hem dış talepten güç alarak büyümeye devam etti. Ancak bu artışın ne kadarının reel satışlardan ne kadarının fiyat artışlarından kaynaklandığı sorgulanmalı. Sanayi sektörü, yıllık bazda %22,7’lik bir artış gösterse de diğer sektörlere göre daha düşük performans sergiledi. Bu, özellikle dış talepteki daralma, enerji maliyetlerindeki artış ve üretim kısıtlarıyla ilişkili olabilir. AYLIK BAZDA DURAKLAMA VE DENGESİZLİK SİNYALLERİ Aynı veriler aylık bazda ele alındığında tablo biraz daha temkinli yorumlanmalı. Mart 2025’e göre toplam ciro endeksi %0,8’lik sınırlı bir artış kaydetti. Sanayi sektörü, aylık bazda %1,6 oranında geriledi. Bu gerileme, özellikle ihracata dayalı sektörlerdeki sipariş azalmasından ya da üretim kesintilerinden kaynaklanıyor olabilir. Sanayideki bu düşüş, büyüme açısından risk işareti. İnşaat sektörü, %0,4’lük hafif bir artışla durağan bir seyir izledi. Mevsimsel etkiler bu sınırlı artışta etkili olabilir. Ticaret sektörü, %0,3’lük düşük bir artış gösterdi. Enflasyonun yüksek seyrettiği bir ortamda bu artış oldukça sınırlı. Hizmet sektörü, aylık bazda %7,0 gibi yüksek bir artışla fark yarattı. Bu artış, doğrudan turizm sezonunun açılması ve şehir içi hizmet tüketiminin artmasıyla ilişkili olabilir. DENGESİZ BİR BÜYÜME VE SİNYAL VEREN SEKTÖRLER Genel olarak bakıldığında, yıllık bazda güçlü bir artış olsa da aylık bazda yaşanan yavaşlama ve sanayi sektöründeki gerileme dikkat çekiyor. Ekonomik büyümenin sağlıklı olması için tüm sektörlerin dengeli bir şekilde katkı vermesi gerekir. Sanayi gibi üretim temelli sektörlerdeki daralma, uzun vadede istihdam ve ihracat açısından risk yaratabilir. Hizmet ve inşaat sektörlerinde yaşanan büyüme, her ne kadar canlılık gösterse de tüketim ve kamu harcamalarına dayalı bir büyüme modeli, ekonomide sürdürülebilirliği tartışmalı kılar. TEKNİK NOTLARLA DERİNLİK KAZANDIRALIM Yıllık değişim, takvim etkisinden arındırılmış değerlerle ölçülür. Bu, yılın aynı ayındaki koşulların daha adil karşılaştırılmasını sağlar. Aylık değişim, mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmıştır. Böylece mevsimsel geçişlerin etkisi bertaraf edilerek gerçek ekonomik eğilimlere ulaşılır. SONUÇ: SEKTÖREL AYRIMDA DENGE ŞART Ciro endeksleri, ekonomideki canlılığın izini sürebilmek için güçlü bir araçtır. Ancak gelirin kaynağı kadar, bunun nasıl ve ne kadar sürdürülebilir olduğu da önemlidir. Nisan 2025 verileri gösteriyor ki; hizmet ve inşaat sektörleri kısa vadede ekonomiye güç katıyor ama sanayi tarafında alarm çanları çalıyor. Bu nedenle politika yapıcıların üretim temelli sektörleri…

Vergi Denetiminde Dijital Dönem

Türkiye’de vergi denetimi sil baştan değişiyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamalarına göre artık mükellefler, vergiyle ilgili denetim işlemlerini kâğıt kalemle, yüz yüze değil; ekran başında, elektronik ortamda yürütecek. Şimşek’in “vergi denetiminde dijitalleşme dönemi” olarak tanımladığı bu yeni uygulama hem kamu hem de vatandaş açısından önemli kolaylıklar ve tasarruflar getirmeyi amaçlıyor. Bakanlık, vergi denetim süreçlerinin tamamını elektronik ortama taşımak için gerekli altyapı ve yasal düzenlemeleri hayata geçirdi. Yapılan açıklamalara göre artık defter ve belgelerin ibrazı, tutanakların düzenlenmesi ve hatta mükelleflerle yapılan görüşmeler bile dijital olarak gerçekleştirilecek. Böylece vergiyle ilgili denetim işlemleri hem daha hızlı hem de daha şeffaf bir şekilde yürütülebilecek. Bu dönüşüm sadece klasik denetim işlemleriyle sınırlı kalmayacak. İzaha davet, rapor değerlendirme komisyonu işlemleri ve gönüllü uyum süreçleri gibi mükellefi doğrudan ilgilendiren pek çok kamusal hizmet de bu kapsama alınacak. Yani bugüne kadar fiziksel olarak ofise gitmeyi gerektiren işlemler, artık bir bilgisayar ekranı üzerinden yürütülebilecek hale gelecek. MÜKELLEF İÇİN ZAMAN VE MALİYET AVANTAJI Yeni sistemin en önemli avantajlarından biri, mükellefler için ciddi bir zaman ve maliyet tasarrufu sağlaması. Geleneksel denetim süreçlerinde mükelleflerin sık sık vergi dairelerine gitmesi, evrak taşıması ve toplantılara katılması gerekiyordu. Bu süreçler sadece zaman kaybı yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda yol, konaklama ve benzeri ek maliyetler de çıkarıyordu. Elektronik sistem sayesinde bu gereklilikler ortadan kalkıyor. Mükellef, defter ve belgelerini doğrudan sisteme yükleyebiliyor. Tutanaklar video görüşmelerle hazırlanabiliyor. Böylece işlemler, daha kısa sürede ve daha az masrafla tamamlanıyor. Vergiyle ilgili süreçlerin sadeleşmesi, işletmelerin de asıl işlerine daha fazla odaklanmasına yardımcı oluyor. Zira küçük ya da büyük her ölçekten işletme için zaman, aynı zamanda maliyet demek. KAMU TARAFINDA TASARRUF VE ETKİNLİK Dijitalleşmenin kazandırdığı bir diğer önemli yön ise kamunun kendisiyle ilgili. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in özellikle altını çizdiği üzere, yeni sistem sadece vatandaş için değil, devlet için de önemli bir tasarruf anlamına geliyor. Denetim elemanlarının farklı şehirlerdeki mükelleflerle yüz yüze görüşmek için yaptığı seyahatler, konaklama giderleri, kırtasiye harcamaları ve daha birçok fiziksel işlem maliyeti artık büyük ölçüde ortadan kalkacak. Ayrıca, elektronik ortamda yürütülen işlemler sayesinde denetim süreçlerinin daha etkin ve denetlenebilir olması da mümkün hale geliyor. Dijital kayıtlar sayesinde her işlem daha kolay izlenebilecek, belge ve bilgiye anında ulaşılabilecek. Bu da kamu yönetiminde hem şeffaflığı artıracak hem de iş yükünü azaltacak. VERGİ HİZMETLERİNDE GELECEK DİJİTALDE Bakan Şimşek’in yaptığı açıklamalardan anlaşılıyor ki bu sadece bir başlangıç. Bakanlık, ilerleyen süreçte dijital dönüşümün kapsamını daha da genişletmeyi planlıyor. Yani önümüzdeki yıllarda sadece vergi denetimi değil, diğer pek çok kamu hizmeti de benzer şekilde elektronik ortama taşınabilir. Böylece mükelleflerin kamu hizmetlerine erişimi daha da kolaylaştırılmış olacak. Bu dönüşüm, dijitalleşmenin sadece özel sektörde değil kamu sektöründe de ne kadar gerekli olduğunu ortaya koyuyor. Aynı zamanda Türkiye’nin vergi idaresi anlamında çağın gerekliliklerine uygun, modern ve yenilikçi bir sisteme geçiş sürecinde önemli bir eşik atladığını gösteriyor. Sonuç olarak; elden yürüyen işlemler ekran üzerinden yapılacak, kırtasiyeden tasarruf sağlanacak hem vatandaş hem devlet kazanacak. Teknoloji, artık vergi denetiminin de merkezine oturmuş durumda. Mükellefler için sade, kamu için etkin, ülke için verimli bir dönem başlıyor. ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com

Gardiyan, EMEA Technology Fast 500 listesine 91’inci sıradan giriş yaptı

Türkiye’den listeye giren 21 şirket arasında ilk üçte yer alıyor. Geniş ağ yapılarının güvenliğini sağlayan ve sistem operasyonlarını yöneten Gardiyan, Deloitte tarafından açıklanan 2024 EMEA Technology Fast 500 listesinde 91’inci sırada yer alarak Avrupa, Orta Doğu ve Afrika (EMEA) bölgesinin en hızlı büyüyen teknoloji şirketleri arasında olmayı başardı. Türkiye’den listeye giren 21 şirket arasında ise ilk üçte bulunan Gardiyan, yüzde 1915 oranındaki gelir büyümesiyle globalleşme yolculuğundaki kararlılığını bir kez daha teyit etti. Büyük ölçekli organizasyonların ihtiyaç duyduğu ağ izleme ve yönetimi, istemci yönetimi, erişim kontrolü gibi uçtan uca sistem güvenliği alanında gelişmiş yazılım çözümlerini gerçek zamanlı olarak sunan Gardiyan, ortaya koyduğu teknolojik vizyonu 2024 EMEA Technology Fast 500 listesinde 91’inci sırada yer alarak taçlandırdı. Geliştirdiği yenilikçi çözümlerle dijital dünyayı daha güvenli ve verimli hale getiren Gardiyan’ın hızlı büyümesini stratejik vizyonuyla buluşturmasının bir sonucu olarak elde ettiği bu başarı, Türkiye’den listeye giren 21 şirket arasında ilk üçte yer almasını sağladı. Teknoloji vizyonu, ürün mimarisi ve globaldeki stratejik duruş ile gelen başarı Müşteri memnuniyetini en üst seviyede tutarak, sürdürülebilir büyüme ve sürekli gelişim ilkelerini benimsemenin kendilerine yeni başarı kapılarını araladığını ifade eden Gardiyan CEO’su Erol Yılmaz, “Deloitte’un her yıl düzenli olarak yayınladığı EMEA Fast 500 listesi yalnızca finansal büyümeyi değil, aynı zamanda şirketlerin inovasyon gücünü, ölçeklenebilirliğini ve rekabetçi pazarlarda yarattığı etkiyi de değerlendirerek oluşturuluyor. Bu anlamda şirket olarak listede yer almamız, sadece etkileyici bir büyüme oranının değil, aynı zamanda ortaya koyduğumuz teknoloji vizyonunun, ürün mimarisinin ve global pazardaki stratejik duruşumuzun da bir yansımasını temsil ediyor. Geliştirdiğimiz öncü çözümler bugün; kamu kurumları, bankalar, enerji devleri, finansal servis sağlayıcıları ve yüksek güvenlik ihtiyacına sahip özel sektör oyuncuları tarafından tercih ediliyor. Her biri yüksek güvenlik, şeffaflık ve veri bütünlüğü talep eden bu organizasyonlar için sadece bir yazılım değil, stratejik bir kontrol merkezi işlevi görüyoruz. Bu da başarıya giden yolda en güçlü kozumuz oluyor.” dedi. “Yer aldığımız her pazarda çözüm ortağı ve yerel güvenilir oyuncu olarak konumlanıyoruz” Ürün ve teknoloji geliştirme süreçlerini Türkiye merkezli mühendislik ekibiyle yürütürken, küresel büyüme vizyonunu bölgesel derinlik ve dikey uzmanlık stratejisiyle hayata geçirdiklerini belirten Yılmaz, şu açıklamalarda bulundu: “Şirketimizin global ölçeğini yüksek potansiyele sahip bölgelerde pazara özel iletişim dili, lokal iş ortaklıkları ve güven temelli konumlandırmalar ile inşa ediyoruz. Bu kapsamda Avrupa pazarını öncelikli hedef bölge olarak seçerken, ardından Kuzey Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’da da pazar penetrasyonu için ilk adımlarımızı da atmış bulunuyoruz. Bunu başarmamızda hiç kuşku yok ki yüzde 1915 oranındaki gelir büyümemizin payı oldukça yüksek. Yer aldığımız her pazarda yalnızca ürün değil, aynı zamanda çözüm ortağı ve yerel güvenilir oyuncu olarak konumlanıyoruz. Bunun sonucunda orta vadede küresel operasyonlardan elde edeceğimiz geliri artırmayı planlıyoruz. 2025–2028 arasında çok kanallı pazarlama, ortak markalı projeler, yurt dışı ofis açılışları, stratejik iş birlikleri ve sektörel etkinlik katılımları gibi faaliyetler de iş planımızda yer alıyor. Bu yaklaşım, Gardiyan’ın yalnızca globalleşen bir yazılım firması değil; aynı zamanda Avrupa menşeili sistem güvenlik alanında yükselen bir firma olarak kalıcı yer edinmesinin teminatını üstleniyor. Kapsayıcı dijital güvenlik mimarisi, güçlü müşteri referansları, regülasyon odaklı geliştirme yaklaşımı ve kullanıcı odaklı ürün tasarımı ile yalnızca bugünün değil, dijitalleşmenin geleceğine yön verecek teknolojiler geliştirmeye devam edeceğiz.” Ayrıntılı Bilgi ve İletişim İçin; Ahmet DoğanMedya Direktörü Adres: Meşrutiyet Caddesi No:100/1 Şişhane/BeyoğluTel: 0212 255 00 12 Gsm:0536 892 88 21 http://www.brandworks.com.tr

ZİRAİ DON FELAKETİNİN TARIMA MALİYETİ

12 Nisan 2025 tarihinde ülke genelinde etkisini gösteren şiddetli zirai don olayı, Türkiye tarımı üzerinde büyük bir yıkıma neden oldu. Son 30 yılın en ağır don olaylarından biri olarak kayda geçen bu felaket, özellikle meyve üretimi yapılan bölgelerde ciddi kayıplara yol açtı. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Zirai Don Araştırma Komisyonu’nun yaptığı toplantılarda, bu felaketin boyutu ve alınan önlemler detaylı şekilde ele alındı. Komisyonun başkanlığını yürüten AK Parti Burdur Milletvekili Âdem Korkmaz, ilgili kamu kurumları ve sektör temsilcilerinden gelen sunumlarla don olayının etkilerini yerinde değerlendirdiklerini ifade etti. Bu kapsamda Tarım ve Orman Bakanlığı, Tarım Sigortaları Havuz İşletmesi A.Ş. (TARSİM) ve Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) yetkilileri, milletvekillerine kapsamlı bilgi sundu. EN BÜYÜK HASARI MANİSA VE MALATYA GÖRDÜ TARSİM tarafından yapılan sunumda, don olayından en fazla etkilenen illerin başında Manisa geldiği açıklandı. Manisa’da 59 bin 648 poliçe kapsamında toplam 10 milyar 966 milyon TL’lik bir hasar tespit edildi. Bu rakam, ülke genelindeki toplam zararın neredeyse yarısını oluşturuyor. Manisa’yı Malatya izledi. Malatya’da 15 bin 179 poliçeyle 2 milyar 837 milyon TL, Ordu 1 milyar 362 milyon TL, Giresun 832 milyon TL, Mersin ise 783 milyon TL hasarla öne çıktı. Özellikle meyve üretimi yapılan illerde hasarın yoğunlaştığı görülürken, don olayı 34 ilde yüksek şiddette yaşandı. Genel olarak 65 ilde donun etkili olduğu belirtildi. En fazla hasarın ise meyve grubunda meydana geldiği vurgulandı. ÜZÜM, KAYISI VE FINDIK DONDAN EN ÇOK ZARAR GÖREN ÜRÜNLER Tarım sigortaları kapsamında yapılan hasar değerlendirmelerinde, ürün bazında en yüksek kaybın üzümde yaşandığı tespit edildi. Üzümde meydana gelen zarar 11 milyar 13 milyon TL seviyesindeyken, kayısıda 3 milyar 146 milyon TL, fındıkta 2 milyar 729 milyon TL, elmada 2 milyar TL, nektarinde 913 milyon TL, şeftalide ise yaklaşık 552 milyon TL’lik hasar oluştu. Bu ürünlerin tamamı Türkiye’nin önemli ihracat ve iç tüketim kalemleri arasında yer alıyor. Dolayısıyla sadece çiftçilerin değil, ülke ekonomisinin de bu felaketten ciddi şekilde etkileneceği ifade ediliyor. TARSİM: “HASAR-PRİM DENGESİNDEN DOLAYI PRİMLER YÜKSEK GÖRÜNEBİLİR” TARSİM Genel Müdürü Bekir Engürülü yaptığı sunumda, sigorta sisteminin işleyişi hakkında bilgi verdi. Engürülü, TARSİM’in hiçbir ticari şirket gibi kâr amacı gütmediğini, çiftçilerin ödediği primlerin tamamının yine üreticilere hizmet olarak döndüğünü vurguladı. Don sigortası primlerinin yüksek olduğuna dair eleştirilere ise şu şekilde açıklık getirdi: “Aslında primler yüksek değil. Ancak en çok don tehlikesi olan bölgelerde sigorta yaptırıldığı için, bu bölgelerdeki yüksek hasar ihtimali doğal olarak ödeme miktarını da artırıyor. Sigorta matematiğinde hasar-primi dengesi bozulduğunda prim fiyatı da artıyor. Bu, sistemin doğasında var.” Engürülü ayrıca, don olayının ardından 108 bin ihbar aldıklarını, bu ihbarlara dair ön hasar tespitlerinin tamamlandığını belirtti. Ön tespitlere göre, toplam zarar 21 milyar TL civarında. Bunun 1,11 milyar TL’si ödenmiş durumda, kalan 20 milyar TL için ödeme süreci devam ediyor. TARSİM, yüzde 100 hasar gören ürünlerde ödemeyi hemen yaparken, diğer ürünler için hasat sonuna kadar bekleme zorunluluğu bulunuyor. BAKANLIK: “ÖNLEYİCİ TEDBİRLER İÇİN DESTEK VERİYORUZ” Tarım ve Orman Bakanlığı temsilcisi Kâmil Özdemir ise yaptığı sunumda, don olayına karşı alınan önlemleri anlattı. Özellikle Kırsal Kalkınma Yatırımları Programı kapsamında üreticilere don önleyici sistemler kurmaları için yüzde 50 oranında hibe desteği verildiğini söyledi. Bunun yanı sıra, sigorta yaptıran çiftçilere yüzde 67 devlet prim desteği, ayrıca don önleyici araçlar için %25 ile %35 arası ek destekler sağlandığı belirtildi. Don olayının yaşandığı gün itibarıyla hızlıca sahaya çıkan ekipler,…

GAZZE’YE YARDIM GİRİŞİNDEKİ DİPLOMATİK ENGELLER

Gazze’de yaşanan insani felaket her geçen gün daha da derinleşirken, bölgeye yönelik insani yardımların etkin şekilde ulaştırılamaması, yalnızca teknik değil aynı zamanda siyasi nedenlerden kaynaklanıyor. Yardımların Gazze’ye girişinde karşılaşılan diplomatik engeller, çok katmanlı bir siyasi yapı içinde şekilleniyor ve bu durum sivillerin temel yaşamsal ihtiyaçlara erişimini doğrudan etkiliyor. İşte bu engellerin temel boyutları: İSRAİL’İN GÜVENLİK GEREKÇELİ YAKLAŞIMI Gazze’ye yardım ulaştırılmasında karşılaşılan en büyük engellerden biri, İsrail’in yardımlar üzerindeki katı güvenlik kontrolüdür. İsrail yönetimi, yardımların Hamas’a ulaşabileceği endişesiyle, bölgeye girecek tüm insani malzemeleri sıkı denetimden geçirmekte ısrarcı. İsrail’in bu tavrı, yardım tırlarının sayısını ciddi oranda düşürmekte ve geçişleri büyük ölçüde yavaşlatmaktadır. İsrail, ayrıca BM gibi bağımsız uluslararası kuruluşların dağıtım sürecine doğrudan müdahil olmasını da sınırlamaya çalışmakta ve yardım mekanizmasını kendi denetimi altına alacak şekilde yeniden kurgulamayı hedeflemektedir. Bu da yardımların tarafsız ve eşit biçimde ulaştırılmasını zorlaştırmaktadır. HAMAS-İSRAİL ÇATIŞMASI YARDIMLARI SİYASİLEŞTİRİYOR Gazze’yi yöneten Hamas ile İsrail arasındaki derin çatışma, yardım meselesini doğrudan siyasileştiriyor. İsrail, Hamas’a destek gitmemesi için yardım malzemelerine çeşitli sınırlamalar getiriyor. Öte yandan Batı ülkeleri de Hamas’ı “terör örgütü” olarak tanımladıkları için yardımların Hamas kontrolündeki bölgelere ulaşmasını engelleyen tutumlar sergileyebiliyor. Bu siyasal çatışma ortamı, yardımların hızlı ve etkili bir biçimde ulaştırılmasını neredeyse imkânsız hale getiriyor. Yardım malzemeleri, savaşan taraflar arasında bir pazarlık unsuru haline dönüşüyor. SINIR KAPILARINDAKİ SİYASİ DENETİM VE KISITLAMALAR Gazze’ye yönelik yardımlar genellikle iki ana sınır kapısından yapılıyor: İsrail tarafındaki Kerem Şalom Kapısı ve Mısır tarafındaki Rafah Kapısı. Ancak bu kapılar çoğu zaman güvenlik gerekçeleriyle kapalı tutuluyor ya da yalnızca sınırlı sayıda geçişe izin veriliyor. Özellikle İsrail’in kapıyı açık tutma kararı tamamen siyasi ve askeri gelişmelere bağlı olarak değişiyor. Mısır da zaman zaman yardım geçişlerine onay verse de, bu durum çoğunlukla bölgesel dengelere ve uluslararası baskılara göre şekilleniyor. Dolayısıyla sınır geçişleri teknik değil, siyasi bir mesele haline gelmiş durumda. ULUSLARARASI KURULUŞLARIN DIŞLANMASI İsrail son dönemde, özellikle BM’ye bağlı bazı yardım kuruluşlarını sistemin dışına itmeye çalışıyor. Bunların başında, Filistinli mültecilere yönelik yardımları organize eden UNRWA (BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı) geliyor. İsrail, bu kuruluşları taraflı olmakla suçlarken, yardım dağıtım sürecini kendi belirleyeceği bir mekanizmayla yönetmek istiyor. Bu durum, yardımların bağımsız ve tarafsız biçimde ulaştırılmasını zorlaştırdığı gibi, uluslararası kuruluşların sahada etkinliğini de azaltıyor. Özellikle BM kontrolünde yürütülen insani yardımların dışlanması, uluslararası toplumda endişe yaratıyor. BATI ÜLKELERİNİN SİYASİ TEREDDÜTLERİ ABD ve Avrupa Birliği gibi Batılı ülkeler, Gazze’ye insani yardım göndermek isteseler de, yardımların Hamas’ın eline geçme ihtimaline karşı çekinceler taşıyor. Bu nedenle yardım fonlarının bir kısmı bloke ediliyor, bazı projelere destek verilmiyor ya da sadece belirli kuruluşlar aracılığıyla yardım gönderiliyor. Bu tür tereddütler, yardımın doğrudan ve hızlı biçimde ulaştırılmasını engellediği gibi, insani krizi büyüten bir etki yaratıyor. Yardım politikalarının insani değil, siyasi ölçütlerle şekillenmesi sivillerin yaşam hakkını tehdit eder hale geliyor. YARDIMLARIN ASKERİ AMAÇLARLA KULLANILABİLECEĞİ ENDİŞESİ İsrail ve bazı Batılı ülkeler, insani yardım malzemelerinin Hamas tarafından askeri amaçlarla kullanılabileceği yönünde endişeler taşıyor. Örneğin, inşaat malzemelerinin tünel yapımında kullanılabileceği ya da yakıtların askeri araçlara aktarılabileceği düşünülüyor. Bu nedenle bazı temel ürünlerin Gazze’ye girişine bile izin verilmiyor. Ancak bu durum, Gazze halkının su, gıda, ilaç gibi en temel ihtiyaçlara erişimini de engellediğinden, ciddi bir insani soruna yol açıyor. SONUÇ: İNSANİ YARDIM SİYASAL BİR ARAÇ HALİNE GELDİ Gazze’ye yardım girişinde yaşanan diplomatik engeller, insani yardım meselesinin ne denli siyasallaştığını gözler önüne seriyor. Yardımlar artık yalnızca…

2025 YILINDA ÜLKELERE GÖRE EMEKLİLİK YAŞLARI

Dünyada insanların çalışma hayatına son verip emekli olduğu yaş, ülkeden ülkeye oldukça farklılık gösteriyor. Bu farklar, her ülkenin ekonomik durumu, sağlık hizmetlerinin kalitesi, sosyal güvenlik sistemlerinin yapısı, nüfusun yaş ortalaması ve yaşam beklentisi gibi pek çok unsurun etkisiyle ortaya çıkıyor. 2025 yılı itibarıyla yapılan incelemelerde, Türkiye’nin emeklilik yaşı açısından dünya sıralamasında düşük pozisyonda olduğu görülüyor. Peki, Türkiye tam olarak kaçıncı sırada?Türkiye’de resmi olarak belirlenen emeklilik yaşı, erkekler için 60, kadınlar için ise 58’dir. Bu rakamlar, birçok gelişmiş ülkeye kıyasla oldukça düşük kalmaktadır. Bu durum, Türkiye’yi emeklilik yaşının en düşük olduğu ülkeler arasında ilk sıralara yerleştirmektedir. Ancak Türkiye, emeklilik yaşının gelecekte artması yönünde planlamalar yapmaktadır. Doğan her bireyin ortalama yaşam süresine göre emeklilik yaşının otomatik olarak artırılması hedeflenmektedir. Böylece sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliği sağlanmaya çalışılacaktır.DÜNYADA EMEKLİLİK YAŞI NEDEN FARKLILIK GÖSTERİYOR?Emeklilik yaşı, sadece yasal bir sayıdan ibaret değildir. Aynı zamanda bir ülkenin demografik yapısının, ekonomik gücünün, sağlık altyapısının ve sosyal politikalarının önemli göstergesidir. Örneğin, yaşam süresi yüksek olan ülkelerde insanlar daha uzun yaşadığı için emeklilik yaşı da genellikle daha yüksektir. Böylece devletlerin sosyal güvenlik sistemleri üzerindeki baskı hafifletilmiş olur.Öte yandan, bazı ülkelerde ekonomik koşullar veya istihdam piyasasının durumu nedeniyle erken emeklilik teşvik edilebilir. Ya da sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu yerlerde çalışma hayatı insanları daha erken yaşta yıpratabilir, bu da emeklilik yaşını düşürebilir.Türkiye’de ise sağlık hizmetlerinin gelişmesiyle ortalama yaşam süresi uzamakta, ancak emeklilik yaşı henüz birçok Avrupa ülkesinin oldukça gerisindedir. Bu durum sosyal güvenlik sistemine ileride büyük yük getirebileceği için, yaş ortalamasına bağlı olarak emeklilik yaşının artırılması gündemdedir.TÜRKİYE VE DÜNYADAKİ EMEKLİLİK YAŞLARI KARŞILAŞTIRMASI2025 verilerine göre dünya genelindeki bazı ülkelerin emeklilik yaşları şu şekildedir:Suudi Arabistan: 47 yaş ile dünyanın en düşük emeklilik yaşına sahip ülkesi.Endonezya: 57 yaş.Türkiye: Erkekler için 60, kadınlar için 58 yaş.Güney Kore: 61 yaş.Brezilya: 62 yaş.Fransa: 64 yaş.Japonya ve Kanada: 65 yaş.İspanya, Birleşik Krallık, İsveç: 66 yaş.ABD: 66 ile 67 yaş arasında (kişinin doğum yılına göre değişiyor).Almanya, Norveç, Avustralya: 67 yaş.Danimarka: 70 yaş (2040 yılına kadar kademeli artış planlanıyor).Bu verilere göre Türkiye, emeklilik yaşının en düşük olduğu üçüncü ülke konumundadır. Kadınlar için ise bu sıralama daha yukarıdadır.AVRUPA ÜLKELERİNDE EMEKLİLİK YAŞI TRENDLERİAvrupa ülkeleri genel olarak emeklilik yaşını yükseltme eğilimindedir. Nüfusun yaşlanması ve çalışma çağındaki nüfusun azalması, sosyal güvenlik sistemleri üzerindeki yükü artırmaktadır. Bu nedenle birçok Avrupa ülkesi, kademeli olarak emeklilik yaşını 65-67 yaş arasına çekmiştir. Bazı ülkelerde, özellikle Danimarka’da, emeklilik yaşı 2040 yılına kadar 70 yaşına kadar çıkarılacaktır.Bu değişiklikler hem kamu finansmanının sürdürülebilirliği açısından hem de çalışanların daha uzun süre aktif kalmasının sağlanması açısından önemlidir. Ayrıca emeklilik yaşının yükseltilmesi, yaşlanan nüfusun ekonomik hayata daha uzun süre katılması anlamına gelmektedir.TÜRKİYE’DE EMEKLİLİK YAŞININ GELECEĞİTürkiye’de emeklilik yaşı halen erkekler için 60, kadınlar için 58 olarak uygulanmaktadır. Ancak bu yaşların sürdürülebilir olmadığı görüşü ağırlık kazanmaktadır. Çünkü Türkiye’de ortalama yaşam süresi artmakta ve nüfus giderek yaşlanmaktadır. Bu durum, emeklilik sisteminde ciddi finansal açıklar oluşturabilir.Bu nedenle Türkiye’de doğan bireylerin yaşam süresine bağlı olarak emeklilik yaşının kademeli ve otomatik artırılması yönünde planlar yapılmaktadır. Böyle bir sistem, ilerleyen yıllarda sosyal güvenlik sisteminin mali açıdan daha dayanıklı olmasını sağlayacaktır. Ayrıca bu uygulama, emeklilik yaşının ekonomik ve demografik gerçeklerle uyumlu hale gelmesini mümkün kılacaktır.SONUÇ OLARAKTürkiye, 2025 yılı itibarıyla dünya genelinde emeklilik yaşının en düşük olduğu ülkelerden biridir. Erkeklerde 60, kadınlarda 58 yaş olarak belirlenen bu sınır, birçok gelişmiş ülkeye göre oldukça düşüktür. Ancak…

AB-ÇİN ZİRVESİNE GİDEN GERİLİMLİ YOL

Temmuz 2025’te Çin’in başkenti Pekin’de düzenlenecek AB-Çin zirvesi yaklaşırken, taraflar arasında artan ticaret gerginliği, bu önemli buluşmanın havasını şimdiden gölgeliyor. Avrupa Birliği ile Çin arasında yıllardır süregelen ekonomik anlaşmazlıklar, son aylarda stratejik alanlara odaklı sertleşmiş durumda. Özellikle tarım ve otomotiv sektörü üzerinden yürüyen bu karşılıklı hamleler, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasi bir mesaj taşıyor. GERİLİMİN MERKEZİNDE DOMUZ ETİ VAR AMA MESELE SADECE TARIM DEĞİL Haziran 2024’te Çin, Avrupa’dan ithal edilen domuz eti ürünlerine yönelik damping soruşturması başlattı. Damping, bilindiği gibi bir ürünü iç piyasadaki değerinden daha ucuza yurt dışına satmak demek. Çin yönetimi bu soruşturmanın altı ay daha uzatıldığını duyurdu. Gerekçe ise “dosyanın karmaşıklığı”. Ama burada sadece bir ticaret incelemesinden değil, oldukça bilinçli ve stratejik bir hamleden bahsediyoruz. Çünkü bu ürünler, özellikle İspanya, Hollanda ve Danimarka gibi ülkelerin Çin’e yaptığı yaklaşık 1,75 milyar euroluk domuz eti ihracatını doğrudan etkiliyor. Çin, dünyanın en büyük domuz eti tüketicisi. AB’li üreticilerse Çin mutfağında rağbet gören kulak, ayak, burun gibi sakatatları yüksek miktarda ve düzenli biçimde Çin’e ihraç ediyor. Bu da AB için hem tarımsal hem de ekonomik bir can damarı anlamına geliyor. Dolayısıyla Çin’in soruşturmayı uzatma kararı, sadece tarımsal bir endişenin sonucu değil. Aslında bu karar, AB ile yaşanan daha büyük bir ticari restleşmenin bir parçası. ELEKTRİKLİ ARAÇLAR: AB’NİN DUVARI, ÇİN’İN TEPKİSİ Gelelim olayın diğer tarafına: Avrupa Birliği, Çin menşeli elektrikli araçlara (EV) %45’e kadar varan gümrük vergisi uygulama kararı aldı. Gerekçe olarak, Çin’in devlet teşvikleriyle bu araçları piyasada haksız bir şekilde ucuza sunduğu ve bu durumun Avrupa’daki üreticileri zor durumda bıraktığı ifade ediliyor. AB tarafı bu önlemin piyasa dengesini korumaya yönelik olduğunu savunurken, Çin bu hamleyi doğrudan kendisine karşı ekonomik bir savaş ilanı olarak algıladı. Çin Ticaret Bakanlığı, “gerekli karşı adımların atılacağını” duyurdu. İşte domuz eti soruşturmasının uzatılması, bu karşı adımlardan biri olarak değerlendiriliyor. Yani aslında “domuz eti” ile “elektrikli araçlar” arasında görünmeyen ama çok güçlü bir ticaret pazarlığı hattı kurulmuş durumda. PARİS GÖRÜŞMELERİ VE UMUTLAR: GÜMRÜK DEĞİL, FİYAT SINIRI Yakın zamanda Paris’te yapılan görüşmelerde, AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič ile Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao bir araya geldi. Konu yalnızca elektrikli araçlarla sınırlı değildi; nadir toprak elementleri, kamu alımlarına erişim gibi birçok hassas başlık da masadaydı. En dikkat çeken teklif ise, AB’nin uygulamaya koyduğu yüksek gümrük vergileri yerine, Çinli elektrikli araçlara “asgari satış fiyatı” belirlenmesi oldu. Böylece hem Çinli üreticilerin Avrupa pazarına girişi tamamen kapanmayacak hem de Avrupalı üreticiler haksız rekabetten korunmuş olacak. Bu öneri, taraflar arasında daha dengeli ve yapıcı bir çözüm süreci başlatabilir. NADİR TOPRAKLAR, TIBBİ CİHAZLAR VE POLİTİK STRATEJİLER AB-Çin ilişkilerindeki sorun yalnızca domuz eti ya da elektrikli araçlarla sınırlı değil. Geçtiğimiz günlerde AB, Çin’in “Çin’den Al” isimli politikası nedeniyle Çinli tıbbi cihaz üreticilerine Avrupa’daki kamu ihalelerine katılımı sınırlandırdı. Bu politika, Çinli firmaları korurken AB menşeli şirketleri geri plana itiyor. Avrupa ise buna karşı önlem almış durumda. Daha büyük ve tehlikeli bir mesele ise Çin’in elinde tuttuğu “nadir toprak mineralleri”. Bu mineraller, Avrupa’nın yüksek teknoloji, savunma sanayi ve yeşil dönüşüm projeleri için hayati önemde. Çin’in bu minerallerin ihracatını kısıtlama ihtimali, Avrupa için hem stratejik hem ekonomik anlamda büyük bir risk oluşturuyor. Paris’teki görüşmelerde bu konu da gündeme geldi, ancak Çin’den şu ana kadar net bir yanıt alınamadı. TEMMUZ 2025’TEKİ ZİRVE: KRİZİN EŞİĞİ Mİ, UZLAŞININ BAŞLANGICI MI? Tüm bu…

Ticaret Bakanlığı uyardı : Banka Hesaplarınızı Kullandırmayın, Güvende Kalın

Son dönemde bazı vatandaşlarımızın, banka hesaplarını maddi menfaat karşılığında üçüncü kişilere kullandırdığı ya da hesap bilgilerini paylaşmak suretiyle çeşitli yasa dışı faaliyetlere dolaylı olarak dâhil olduğu vakalara sıklıkla rastlanmaktadır. Bu tür uygulamalar, dolandırıcılık, kara para aklama ve benzeri suçların bir parçası hâline gelmekte olup, hesap sahipleri ciddi hukuki ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalabilmektedir. Hesap sahibinin bilgisi dâhilinde gerçekleştirildiği kabul edilen bu tür işlemler, ilerleyen süreçte ağır mağduriyetlere ve yargı süreci sonunda hapis cezası, idari para cezası ve bankacılık işlemlerine erişimin sınırlandırılması gibi sonuçlara yol açabilmektedir. “Ben sadece hesabımı verdim, işlemi ben yapmadım.” yönündeki açıklamalar yasal sorumluluğu ortadan kaldırmamaktadır. Banka hesapları şahsa özeldir. Her türlü işlem yalnızca hesap sahibi tarafından ve şahsi ihtiyaçlar doğrultusunda gerçekleştirilmelidir. Hesap bilgileri, IBAN numaraları, banka kartları, dijital bankacılık şifreleri ve kimlik bilgileri hiçbir surette üçüncü kişilerle paylaşılmamalıdır. Bu tür bilgilerin kötü niyetli kişi veya yapılar tarafından kullanılması, hesabın yasa dışı işlemlerde araç hâline gelmesine neden olabilmektedir. Bazı kişiler kolay kazanç vaadiyle banka hesaplarını kullanmak isteyebilir. Bu tür tekliflere kesinlikle itibar edilmemeli, hesap sahibi bu işlemlerin hukuki sonuçlarından sorumlu olacağını unutmamalıdır. Bir hesap üzerinden gerçekleştirilen işlemler, ilk aşamada hesap sahibinin bilgisi ve onayı varmış gibi değerlendirilmektedir. Bu nedenle, hesabın kim tarafından ve ne amaçla kullanıldığının bilinmesi ve gerekli kontrolün sağlanması bireysel sorumluluğun bir parçasıdır. 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun’un 15. maddesi uyarınca, kendi adına ancak başkası hesabına işlem yapan kişilerin bu durumu ilgili finansal kuruluşa yazılı olarak bildirmemesi hâlinde hapis veya adli para cezası ile karşı karşıya kalabileceği hüküm altına alınmıştır. Vatandaşlarımızın, şüpheli durumlarla karşılaştıklarında derhâl bankaları veya yetkili kurumları bilgilendirmeleri hem kendi güvenlikleri hem de toplumun huzuru açısından önem arz etmektedir. Finansal güvenliğin sağlanmasının, her şeyden önce bireyin kendi sorumluluğunda olduğunun unutulmaması gerekmektedir. Ticaret Bakanlığı olarak vatandaşlarımızdan bilinçli, dikkatli ve sorumlu şekilde hareket etmelerini, kişisel finansal bilgilerini özenle korumalarını ve bu bilgilerin üçüncü kişilerle paylaşılmasına asla izin vermemelerini önemle rica ederiz. Kamuoyuna saygıyla duyurulur. Kaynak : Ticaret Bakanlığı

Ticaret Bakanlığı’na Bağlı Serbest Bölgelerden Tarihi Rekor: Mayıs Ayı İhracatı 1 Milyar 180 Milyon Doları Aştı

Ticaret Bakanlığına bağlı faaliyet gösteren ve ülkemizin yatırım, üretim ve ihracatına önemli katkılar sunan serbest bölgeler, 2025 yılı Mayıs ayında ihracatta tarihi bir rekora imza attı. Geçtiğimiz yılın aynı ayında 1 milyar 60 milyon dolar olan serbest bölgeler ihracatı, bu yıl Mayıs ayında %11,2’lik artışla 1 milyar 180 milyon dolara yükseldi. Bu rakam, serbest bölgeler tarihindeki en yüksek Mayıs ayı ihracat değeri olarak kayıtlara geçti. Dış ticaret dengesine de güçlü bir katkı sağlayan serbest bölgelerde, ihracatın ithalatı karşılama oranı %163’e ulaştı. Bu oran, geçen yılın aynı dönemine kıyasla 33 puanlık bir artışı işaret ederken, dış ticaret fazlası ise 244 milyon dolardan 456 milyon dolara yükseldi. En fazla ihracat yapan bölge ise 288 milyon dolarlık performansıyla Ege Serbest Bölgesi oldu. Geçen yılın aynı ayına göre ihracatını 36 milyon dolar (%14,4) artıran bölge, liderliğini bu yıl da korudu. 2025 İLK 5 AYDA SERBEST BÖLGELERDEN İHRACATIMIZ %3,9 ARTIŞLA 5,25 MİLYAR DOLARA YÜKSELDİ 2025 Ocak-Mayıs arası ilk 5 aylık dönemde serbest bölgelerden yapılan toplam ihracat, geçen yılın aynı dönemine göre %3,9 artarak 5,25 milyar dolara çıktı. Bu değerle birlikte serbest bölgeler, Ocak-Mayıs döneminde de tüm zamanların en yüksek ihracat seviyesine ulaşmış oldu. Bu rakamla, serbest bölgeler, İstanbul, Kocaeli, Bursa, Ankara ve İzmir’in ardından Türkiye’nin en çok ihracat gerçekleştiren 5 ilinin ardına yerleşti. Ekonomik dinamizmin ve üretim gücünün simgesi haline gelen serbest bölgeler, ihracattaki ivmesini 2025’in ilk yarısında da sürdürüyor. Ülkemizde ilki 1985’te açılan, toplam 26 bin dönüm arazi üzerinde kurulu, 19 adet serbest bölgelerde bulunmaktadır. Bu serbest bölgelerde 515’i yabancı sermayeli olmak üzere, toplam 2.018 firma faaliyet göstermekte, ve yaklaşık 100 bin kişiye istihdam sağlanmaktadır. Ülkemiz ihracatının yaklaşık %5’i serbest bölgelerden gerçekleştirilmekte olup, yüksek teknolojili ürün ihracatında da bu bölgeler öncü bir rol üstlenmektedir. 2025 yılı Ocak-Mayıs ayları arasında serbest bölgelerden yapılan ihracatın %57’si orta-ileri ve yüksek teknoloji ürünlerinden oluşmuştur. Ticaret Bakanlığı olarak, önümüzdeki dönemde faaliyete geçirmeyi planladığımız yeni serbest bölgelerle birlikte, bu bölgelerin teknoloji odaklı ve yüksek katma değerli üretime dayalı stratejik ihracat üslerine dönüştürülmesine yönelik çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz.

Ticaret Bakanı Bolat, ASKON Kültepe Ekonomi Zirvesi’nde Konuştu

Ticaret Bakanı Ömer Bolat – “Bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 2 büyüme gösterdik. Dünyada dış talebin düştüğü, küresel ekonomilerin küçülme gösterdiği ya da resesyona girdiği, bizde de yüksek enflasyonla mücadele etmek için iç talebin sınırlanmaya çalışıldığı bir dönemde yüzde 2 büyüme ılımlı, dengeli bir büyüme” – “‘Terörsüz Türkiye’ artık milli birlik ve kardeşlik projemizin adı oldu. Terörle mücadeleye ayrılan kaynaklar artık kalkınmaya, gelişmeye ve halkımızın refah ve satın almasını güçlendirmeye ayrılacak” – Ticaret Bakanı Ömer Bolat, Türkiye ekonomisi yılın ilk çeyreğinde yüzde 2 büyüme gösterdiğini belirterek, “Dünyada dış talebin düştüğü, küresel ekonomilerin küçülme gösterdiği ya da resesyona girdiği, bizde de yüksek enflasyonla mücadele etmek için iç talebin sınırlanmaya çalışıldığı bir dönemde yüzde 2 büyüme ılımlı, dengeli bir büyüme.” dedi. 14 Haziran 2025 Bakan Bolat, Anadolu Aslanları İş Adamları Derneğince (ASKON) kentte bir otelde düzenlenen Kültepe Ekonomi Zirvesi’nde yaptığı konuşmada, dünya tarihinin bilinen en eski ticaret ve ekonomi şehri unvanını taşıyan Kültepe-Kaniş Karum’da böyle bir zirvede bulunmaktan mutluluk duyduğunu söyledi. Kente yapılan yatırımları ve Bakanlık olarak verdikleri destekleri anlatan Bolat, yapımı devam eden 142 kilometrelik yüksek hızlı tren demir yolunun 2026 yılının sonunda bitmesinin planlandığını bildirdi. Dünya Bankası’na göre Türkiye’nin üst gelirli ülkeler liginde yer aldığına dikkati çeken Bolat, şunları kaydetti: “Bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 2 büyüme gösterdik. Dünyada dış talebin düştüğü, küresel ekonomilerin küçülme gösterdiği ya da resesyona girdiği, bizde de yüksek enflasyonla mücadele etmek için iç talebin sınırlanmaya çalışıldığı bir dönemde yüzde 2 büyüme ılımlı, dengeli bir büyüme. Süreç devam ediyor. 19 çeyrek üst üste yaklaşık 5 yıldır hiç küçülme olmadan büyüme çizgimiz devam ediyor. Türkiye’miz yıllık oranda son 22 yılda yüzde 5,3 büyüdü. Cumhuriyetimizin ilk 78 yılında, AK Parti öncesinde yıllık ortalama yüzde 4,8 büyümüştük. Eğer bu 0,5’lik fark ilk 78 yılda da gerçekleşmiş olsaydı, biz bugün 2 trilyon dolar milli gelirden yaklaşık 22-23 bin dolar fert başına milli gelirden de bahsedebilecektik. Olsun, güçlü bir ekonomi, güçlü bir liderlik ve güçlü bir istikrarla inşallah onları da başaracağız.” Bakan Bolat, Türkiye’de bir grubun taş üstüne taş koymaya, ülkesini büyütmeye, istikrar içinde yaşatmaya, halkının refah ve satın alma gücünü arttırmaya, çevresindeki yangınlardan ülkeyi korumaya, içerideki terör belasını yok etmeye ve İsrail’in haydutluğu, barbarlığı karşısında güçlü bir kale gibi durmaya çalıştığını ifade etti. Sürekli felaket tellallığı yapıp kriz edebiyatıyla “Bunları nasıl indiririm de ben gelirim, otururum” anlayışıyla halkın göreceği zararları düşünmeden siyaset yapan da bir grup olduğunu dile getiren Bolat, şöyle devam etti: “Onun için bunları iyi bilmeliyiz ki ve bu anlamda iyi ile kötünün farkını anlayabilmeliyiz. Bir şeyin iyi olup olmadığını anlamak için önce kendimize bakmamız lazım. ‘Türkiye olarak ben neredeyim, 20 yıl önce neredeydim?’ diye iş insanları olarak bir mukayese yapın. Bir de hepiniz dünyayı dolaşıyorsunuz, dış ülkelere, oradaki rakiplerinize bir bakın. Bir de şartlara bakmak lazım. Şimdi mahallede bir ev cayır cayır yanıyor. O mahallenin içinde olan biri olarak mutlu, huzurlu olabilir miyiz? O mahalledeki sıkıntıdan olumsuz etkilenmez miyiz? En azından vicdanen içimiz yanar, üzülürüz ve biz de etkileniriz ondan.” – “Beyaz eşya üretiminde Avrupa 2’ncisi, inşaat sektöründe dünya 2’ncisiyiz” Ticaret Bakanı  Ömer Bolat, Türkiye’nin dünya ihracatından aldığı payı 0,55’ten yüzde 1,07’ye yükselttiğini dile getirdi. Türkiye’nin hizmetler ihracatını keşfettiği anlatan Bolat, şöyle devam etti: “2022’de 14 milyar dolardı, 116 milyar doları geçtik. Dünyadaki payımız yüzde 0,84’tü, yüzde 1,32’ye yükseldi. Amacımız yüzde 2’ye 2030’a kadar ulaştırmak. Otomotiv sektöründe 37…

İSRAİL-İRAN SAVAŞININ EKONOMİK AÇIDAN TÜRKİYE’YE OLASI ETKİLERİ

Orta Doğu’da gerilim yıllardır hiç eksik olmadı. Ancak İsrail ile İran arasında patlak verecek muhtemel bir açık savaş, bölgesel dengeleri kökten sarsacak ve yalnızca siyasal değil ekonomik sonuçları da derin olacaktır. Türkiye gibi hem jeopolitik konumu nedeniyle bu çatışmaların tam ortasında kalan hem de ekonomik olarak kırılganlık yaşayan bir ülke için, bu tür bir gelişmenin etkileri çok boyutlu olur. Enerji fiyatlarından dış ticarete, turizmden kamu maliyesine kadar uzanacak geniş bir çerçevede bu olası savaşın Türkiye ekonomisine etkilerini dört ana başlıkta detaylandıralım. 1. ENERJİ FİYATLARINDAKİ DALGALANMA VE TÜRKİYE’NİN MALİYETLERİ İran, dünya petrol rezervlerinin %10’una sahip bir ülke. Hürmüz Boğazı gibi dünya enerji ticaretinin can damarı konumundaki bir noktayı da kontrol ediyor. İsrail ile yaşanacak bir savaş, İran’ın bu boğazı kapatma ihtimalini artırır. Bu senaryo, küresel petrol fiyatlarının hızla 150 dolar/varil seviyesine çıkmasına neden olabilir. Doğal olarak bu fiyat artışı Türkiye’nin ithal enerjiye bağımlı yapısını derinden sarsar. Türkiye, 2024 itibarıyla yıllık enerji ithalatına yaklaşık 80-90 milyar dolar harcamakta. Brent petrolün 100 doları aşması halinde bu rakam 120 milyar doları geçebilir. Bu artış, hem cari açıkta patlamaya yol açar hem de Türk Lirası üzerindeki baskıyı büyütür. Enerji zamları doğrudan akaryakıta, sanayi maliyetlerine ve hane halkı faturalarına yansır. Zaten yüksek olan enflasyon, savaş etkisiyle yeniden çift haneli hiper seviyelere çıkabilir. Türkiye’nin enflasyonla mücadele politikaları da sekteye uğrar. Ayrıca İran gazına da önemli ölçüde bağımlı olan Türkiye, savaşla birlikte gaz tedarikinde ciddi aksamalar yaşayabilir. Alternatif kaynaklara yönelmek (örneğin LNG ithalatı) hem zaman alır hem de çok daha pahalıya mal olur. Bu durum, enerji güvenliği açısından stratejik bir kırılma anlamına gelir. 2. TİCARET KANALLARINDA DARALMA VE BÖLGESEL LOJİSTİKTE KIRILMA İran’la doğrudan, İsrail’le dolaylı olarak ticari ilişkileri olan Türkiye, savaşın başlamasıyla birlikte ciddi ticari daralma riskiyle karşı karşıya kalır. İran üzerinden yapılan transit taşımacılık durabilir. Bu durum Orta Asya’ya yönelik ihracat rotalarını kesintiye uğratır. Ayrıca İran ile ticaret yapan binlerce KOBİ ciddi gelir kaybı yaşar. İsrail-Türkiye ticareti son yıllarda artan bir ivme göstermekteydi. Özellikle savunma, teknoloji ve tarım ürünleri ticareti bu iki ülke arasında gelişmişti. Ancak savaşın patlak vermesi, kamuoyu baskısı ve siyasi gerginlik nedeniyle ticari ilişkilerin donmasına yol açabilir. Türkiye, bu pazarda kazandığı konumunu kaybedebilir. Daha geniş ölçekte bakıldığında ise Orta Doğu genelindeki savaş ortamı, Türkiye’nin “lojistik köprü” olma rolünü zayıflatır. Çin’in “Kuşak ve Yol” projesi kapsamında Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan kara taşımacılığı yolları, savaş nedeniyle askıya alınabilir ya da riskli hale gelir. Bu da Türkiye’nin uluslararası lojistik avantajını sekteye uğratır. 3. TURİZM VE SERMAYE AKIMLARINDA GERİLEME Savaş haberlerinin, roket saldırılarının ve bölgesel istikrarsızlık görüntülerinin medyada yaygınlaşması, Türkiye gibi turizme dayalı ekonomilerde sert düşüşlere neden olur. Türkiye’nin 2024 yılında turizmden elde etmeyi hedeflediği gelir yaklaşık 60 milyar dolar seviyesindedir. Orta Doğu’da çıkan bir savaş, özellikle Avrupa ve Uzak Doğu turistlerinin Türkiye’ye olan ilgisini azaltır. Yüksek sezonda yaşanacak rezervasyon iptalleri, döviz girdisini baltalar ve istihdam kayıplarına yol açar. Aynı şekilde yabancı yatırımcı algısı da zarar görür. Türkiye hâlihazırda risk primi yüksek, CDS (kredi risk primi) 300 puan civarında olan bir ülke konumunda. İsrail-İran savaşı, Türkiye’yi jeopolitik risk haritalarında daha da yukarı taşıyacaktır. Bu durum, yatırımcıların “güvenli liman” arayışına girmesine ve Türkiye’den sermaye çıkışına neden olabilir. Merkez Bankası’nın rezervleri zaten baskı altındayken bu tarz bir sermaye kaçışı, döviz kuru üzerinde ciddi bir baskı yaratır. 4. KAMU MALİYESİ, ENFLASYON VE…

GAZZE’DE SAĞLIK SİSTEMİ ÇÖKÜŞÜN EŞİĞİNDE

Gazze’de 600 günü aşan çatışmalar, sağlık sistemini tamamen iflas noktasına getirdi. Bölgedeki Sağlık Bakanlığı’nın 28 Mayıs’ta yayınladığı son rapor, sağlık hizmetlerinin neredeyse durma noktasına geldiğini ortaya koyuyor. Yaşananlar sadece savaşın askeri sonuçları değil; aynı zamanda sivillerin temel sağlık haklarının büyük bir krizle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. HASTANELER VE SAĞLIK MERKEZLERİ KAPANDI Gazze’de toplam 38 hastane bulunuyordu; ancak bugün bu hastanelerin 22’si artık hizmet veremiyor. Yani hastanelerin büyük çoğunluğu savaş nedeniyle kullanılamaz hale geldi. Aynı şekilde, 105 birincil sağlık merkezinden sadece 30’u aktif durumda çalışıyor. Bu da demek oluyor ki halkın temel sağlık ihtiyaçlarını karşılayacak merkezlerin büyük bölümü kapandı veya zarar gördü. Ameliyathaneler de savaşın etkisinden nasibini aldı. 104 ameliyathaneden yalnızca 50’si, çok zor koşullarda hizmet verebiliyor. Hastanelerde yatak kapasitesi de yetersiz kalıyor. Yatak doluluk oranı %106’yı geçmiş durumda, yani hastalar yatak bulunmadığı için yerlere yatırılarak tedavi edilmeye çalışılıyor. Bu durum, sağlık personelinin işini zorlaştırıyor ve hastaların iyileşme şansını azaltıyor. İLAÇ VE MALZEME KIRTLIĞI KRİTİK SEVİYEDE Savaş ve abluka Gazze’de ilaç ve tıbbi malzeme stoklarını bitme noktasına getirdi. Temel ilaçların yaklaşık yarısı (%47) tükendi. Tıbbi sarf malzemelerinde ise durum daha kötü; kullanılan malzemelerin %65’i tamamen kalmadı. Bu eksiklikler sağlık çalışanlarının görevini çok daha zorlaştırıyor. Kanser hastaları ise çok daha büyük bir felaketle karşı karşıya. Kanser için kullanılan ilaçların %64’ü bitti ve kemoterapi gibi tedaviler tamamen durdu. Avrupa Hastanesi ve Gazze Kanser Merkezi tahliye edildiği için, 11 bin kanser hastası artık tedavi olamıyor. Bu hastaların 5 bini acil olarak yurt dışına sevk edilmeyi bekliyor. Ancak, İsrail’in hasta çıkışlarına izin vermemesi bu süreci engelliyor ve birçok hasta hayatını kaybediyor. OKSİJEN KRİZİ DERİNLEŞİYOR Gazze’de özellikle yoğun bakım, acil servis ve yeni doğan bölümlerinde kullanılan oksijen ihtiyacı savaş öncesine göre tam iki kat artmış durumda. Fakat mevcut altyapı bu ihtiyacı karşılamaya yetmiyor. Bölgede 34 oksijen istasyonu bulunuyordu, ancak 25’i saldırılarla tahrip edildi. Kalan sadece 9 istasyon ise sınırlı kapasiteyle hizmet veriyor. Sağlık Bakanlığı, oksijen istasyonlarının tamamen durması halinde sağlık hizmetlerinin felç olacağını vurguluyor. Tüm uluslararası taraflara, oksijen ve diğer tıbbi malzemelerin Gazze’ye girişine izin verilmesi için acil çağrı yapıldı. GÖRÜNTÜLEME CİHAZLARI YOK OLDU Tanı ve takip için hayati öneme sahip cihazlar büyük ölçüde zarar gördü. Gazze’deki 19 tomografi cihazından 12’si yok edildi. 7 adet MR cihazı ise tamamen imha edildi. Şu an bölgedeki hastalar MR hizmeti alamıyor. Bu, hastalıkların erken teşhisi ve uygun tedavi için kritik bir eksiklik yaratıyor. ENERJİ VE JENERATÖR SIKINTISI Elektrik altyapısının zarar görmesiyle enerji krizi de büyüyor. Bölgede 110 jeneratör bulunmasına rağmen sadece 49’u çalışıyor. Bunlar da sadece acil bakım için kullanılıyor. Yakıt ve bakım ihtiyacı çok yüksek ve kritik seviyede. Enerji olmadan, birçok hayati tıbbi cihaz çalışamıyor. Bu durum hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının işini çok zorlaştırıyor. ÇOCUK ÖLÜMLERİ VE BESLENME YETERSİZLİĞİ Yetersiz beslenme nedeniyle 60 çocuk hayatını kaybetti. Bu trajedi, savaşın en savunmasız kesimini derinden etkiliyor. Sağlık sistemi çöktüğünde, çocukların ve kronik hastalıkları olanların hayatta kalma şansı çok düşüyor. YURT DIŞINA SEVK EDİLEMEYEN HASTALAR Gazze’den yurt dışına tedavi için çıkış izni bekleyen 477 hasta, beklerken hayatını kaybetti. Bu durum, hastaların tedavi şansının engellendiğini ve savaşın sadece askeri değil, aynı zamanda insani bir kriz olduğunu gözler önüne seriyor. SONUÇ VE ÇAĞRI Gazze’de sağlık sistemi, süregelen savaş ve abluka yüzünden tamamen çökmek üzere. Hastaneler kapanıyor, ilaç ve tıbbi malzeme kalmadı, oksijen…

HİNDİSTAN ÜLKEMİZE BOYKOTA BAŞLADI

Hindistan’da Türkiye’ye yönelik başlatılan boykot kampanyası, kısa sürede büyüyerek ulusal düzeyde geniş kapsamlı bir harekete dönüştü. “Önce Millet” (India First) sloganıyla yola çıkan kampanya, Türkiye’nin Pakistan’a verdiği açık destekle birlikte daha da sertleşti. Özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Pakistan ile dayanışma mesajları ve Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın 7 Mayıs tarihinde Hindistan’a yönelik eleştirel açıklamaları, Hindistan kamuoyunda büyük tepkilere yol açtı. Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada, Hindistan’ın 6 Mayıs’ta Pakistan kontrolündeki bölgelere düzenlediği saldırıların savaş riskini artırdığına dikkat çekilmiş ve iki tarafa da sağduyu çağrısı yapılmıştı. Ancak bu çağrı Hindistan’da “tek taraflı tutum” olarak algılandı ve Hindistan hükümeti ile halkı arasında Türkiye’ye karşı güçlü bir tepki doğmasına neden oldu. Boykot hareketi ilk olarak Hint vatandaşlarının Türkiye’ye yönelik turistik seyahatlerini iptal etmesiyle başladı. Ancak bu protesto kısa sürede ekonomik ilişkilere de sıçradı. Türkiye’nin, Pakistan’a insansız hava araçları (İHA/SİHA) sağladığı yönündeki iddialar Hindistan’da geniş yankı buldu ve kamuoyunda Türkiye’ye yönelik tepkilerin daha da artmasına neden oldu. Bu gelişmeler ışığında Hint hükümeti, Türkiye ile olan bazı ticari ve akademik iş birliklerini askıya alma kararı aldı. En somut adımlardan biri, Türk havacılık hizmetleri şirketi Çelebi’ye karşı atıldı. Çelebi, Delhi, Mumbai ve Bengaluru dahil olmak üzere Hindistan’daki dokuz büyük havalimanında yer hizmetleri sunuyordu. Ancak Hindistan Sivil Havacılık Otoritesi, bu şirketin güvenlik lisanslarını iptal etti. Şirket, faaliyetlerini geçici olarak durdurduğunu ve yasal haklarını kullanmak için girişim başlattığını açıkladı. Sadece özel sektör değil, akademik iş birlikleri de bu krizden etkilendi. Birçok Hint üniversitesi, Türk üniversiteleriyle yürütülen öğrenci değişim programları, ortak araştırma projeleri ve bilimsel etkinlikleri durdurma kararı aldı. Bu durum, kültürel ve akademik ilişkiler açısından ciddi bir kopuşun sinyalini verdi. Hindistan’daki en büyük dağıtım kuruluşlarından biri olan Tüm Hindistan Tüketici Ürünleri Distribütörleri Federasyonu (AICPDF), Türkiye’den ithal edilen tüm ürünlere “süresiz ve tam boykot” uygulanacağını duyurdu. Bu karar, ülke genelinde yaklaşık 13 milyon perakendeciyi kapsıyor. Boykot listesine giren ürünler arasında çikolata, gofret, bisküvi, reçel, zeytinyağı, lokum, cilt bakım ürünleri ve kişisel temizlik ürünleri bulunuyor. Federasyon yetkilileri, Türkiye’nin “dost olmayan tutumu” karşısında bu kararı almak zorunda kaldıklarını ifade etti. Ayrıca tekstil sektöründe de ciddi yaptırımlar uygulanmaya başlandı. Türkiye’nin önde gelen giyim markaları olan Trendyol, LC Waikiki ve Mavi, Hindistan’daki büyük e-ticaret sitelerinden çıkarıldı. Böylece bu markaların Hindistan’daki dijital pazarlarda satış yapmaları engellenmiş oldu. Bu durum, Türk tekstil sektörünün Hindistan gibi büyük ve büyüyen bir pazardaki varlığını ciddi anlamda zayıflatabilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Hint medyasında çıkan analizlerde, Türkiye’ye karşı alınan bu boykot kararlarının uzun vadede iki ülke arasındaki ticari dengeleri etkileyeceği vurgulanıyor. Türkiye’nin Hindistan’a yıllık ihracatı yaklaşık 1,5 milyar dolar seviyesinde. Uzmanlar, boykotun kalıcı hale gelmesi durumunda bu rakamda ciddi düşüşler yaşanabileceğini öngörüyor. Sonuç olarak, Hindistan ile Türkiye arasında yaşanan bu diplomatik kriz, sadece siyasi söylemlerle sınırlı kalmayıp ekonomik ve akademik alanlara da sıçramış durumda. Boykotun kapsamı genişledikçe, iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da gerilemesi olası görünüyor. Türkiye’nin bu sürece nasıl yanıt vereceği ise merakla bekleniyor. ZAFER ÖZCİVAN – Ekonomist-Yazar – zozcivan@hotmail.com

TRUMP’IN ÇİN TARİFELERİNİN AVRUPA BORSALARINA ETKİLERİ

Avrupa’da hisse senedi piyasaları, haftaya önemli kayıplarla başladı. Bu düşüşün başlıca nedeni, ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin’den ithal edilen çelik ürünlerine uygulanan tarifeleri artıracağını açıklaması oldu. Trump’ın bu çıkışı, sadece ticaret politikalarında değil, küresel ekonomik dengelerde de önemli etkiler yarattı. Avrupa gibi dış ticarete dayalı ekonomilerin yer aldığı bir bölgede, böyle bir açıklama haliyle piyasa oyuncularının risk algısını yükseltti ve satış baskısını artırdı. AVRUPA BORSALARINDA GENEL GÖRÜNÜM Avrupa’nın genel performansını yansıtan Stoxx Europe 600 endeksi haftaya yüzde 0,6’lık bir düşüşle başladı ve 545,22 puana geriledi. Almanya’da DAX 40 endeksi yüzde 0,9 düşerek 23.800 puana kadar indi. Avrupa’nın en büyük ekonomisi olan Almanya’nın sanayi üretimi ve dış ticaret fazlası göz önünde bulundurulduğunda, bu tür gelişmelere karşı duyarlılığı oldukça yüksek. İngiltere borsası da bu dalgalanmalardan nasibini aldı. FTSE 100 endeksi, yüzde 0,3’lük bir kayıpla 8.744 puanda işlem görürken, İtalya’nın FTSE MIB 30 endeksi yüzde 0,4 gerileyerek 39.914 puana indi. Fransa’da CAC 40 endeksi, yüzde 1’lik düşüşle 7.676,64 puana gerilerken, İspanya’nın IBEX 35 endeksi de yüzde 0,2 düşüşle 14.122,46 puanda işlem gördü. Bu tablo, Avrupa genelinde yatırımcıların endişeli olduğunu ve riskten kaçındıklarını gösteriyor. Trump’ın açıklamaları özellikle sanayi ve ihracat odaklı şirket hisselerinde satışları tetikledi. TRUMP’IN ÇİN’E YÖNELİK HAMLESİ NE ANLAMA GELİYOR? Trump, göreve geldiği dönemde olduğu gibi yeniden korumacı ticaret politikalarını öne çıkarıyor. Çin’e karşı alınan bu yeni gümrük vergisi kararı, ABD’nin seçim atmosferine yaklaştığı bir dönemde popülist politikaların tekrar gündeme geldiğine işaret ediyor. Ancak bu tür adımlar, sadece Çin ekonomisini değil, küresel çapta tüm tedarik zincirlerini ve üretim faaliyetlerini etkiliyor. Özellikle Avrupa gibi Çin ile ticaret yapan ülkelerde, bu durum doğrudan ihracat gelirlerini ve büyüme beklentilerini tehdit ediyor. Dolayısıyla Trump’ın bu söylemi sadece ABD-Çin ilişkilerini değil, Avrupa’nın ekonomik istikrarını da ciddi şekilde etkileyebilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Bu gelişmenin ardından yatırımcılar güvenli limanlara yönelirken, hisse senedi piyasalarında satışlar hızlandı. Özellikle çelik ve ağır sanayi sektörüne bağlı firmalarda sert düşüşler görüldü. GÖZLER VERİLERDE VE POWELL’IN KONUŞMASINDA Bugün yatırımcıların radarında yalnızca Trump’ın açıklamaları yok. Aynı zamanda Avrupa’da açıklanacak imalat sanayi PMI (Satın alma Yöneticileri Endeksi) verileri de büyük önem taşıyor. PMI verileri, ekonominin üretim tarafının genişleyip genişlemediğine dair önemli sinyaller sunar. Son aylarda üretim tarafında gözlenen zayıflama, Avrupa’da büyümenin yavaşladığına işaret ediyor ve bu durum resesyon korkularını yeniden gündeme getiriyor. Buna paralel olarak, ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell’ın yapacağı açıklamalar da piyasalar açısından büyük önem taşıyor. Powell’ın faiz politikası hakkında vereceği sinyaller, doların değerinden emtia fiyatlarına kadar birçok alanı etkileyebilir. Eğer Powell, sıkı para politikasına devam edileceğine işaret ederse, bu Avrupa borsaları için daha da olumsuz bir senaryo yaratabilir. JEOPOLİTİK GERİLİMLER: RUSYA-UKRAYNA VE İSTANBUL GÖRÜŞMELERİ Bir diğer önemli gelişme ise Rusya-Ukrayna Savaşı’nda çatışmaların yeniden şiddetlenmesi oldu. Bu durumun ardından, gözler bir kez daha Türkiye’ye çevrildi. İstanbul’da bugün yapılacak diplomatik görüşmeler, Avrupa’daki yatırımcılar tarafından yakından takip ediliyor. Jeopolitik belirsizliklerin artması, enerji fiyatlarını ve özellikle enerjiye bağımlı ülkelerin borsa performanslarını doğrudan etkiliyor. Avrupa’nın doğusunda artan gerginlikler, yatırımcıların güvenli varlıklara yönelmesine neden oluyor. Bu durum da borsalarda satış baskısını artırıyor. Türkiye’nin arabuluculuk girişimleri Avrupa’da yakından izleniyor, ancak piyasaların şu aşamada bu girişimlere sınırlı bir iyimserlikle yaklaştığı görülüyor. İNGİLTERE KONUT VERİSİ POZİTİF AMA SINIRLI ETKİLİ Bugün açıklanan verilere göre, İngiltere’de konut fiyat endeksi aylık bazda yüzde 0,5, yıllık bazda ise yüzde 3,5 oranında arttı. Bu veriler piyasa…

Yapay zeka ve teknoloji dünyasını bir araya getiren New Generation Summit başlıyor

Yapay zeka odaklı yeniliklerin, fikirlerin ve trendlerin buluşma noktası olan New Generation Summit, 12 Haziran’da Grand Pera İstanbul’da düzenlenecek. Yapay zeka ve teknoloji trendlerine odaklanan New Generation Summit’in teması ve detayları belli oldu. 12 Haziran’da Grand Pera İstanbul’da gerçekleşecek olan etkinlik “AI & US” temasıyla yapay zeka ve trendler ekosisteminin nabzını tutmaya hazırlanıyor. Yapay zeka, pazarlama teknolojileri ve kültürel dönüşüm gibi alanlarda zihin açıcı konuşmalara ev sahipliği yapacak olan New Generation Summit, Türkiye’nin farklı disiplinlerinden uzman isimleri Grand Pera’da bir araya getirecek. Etkinlikte; yapay zeka destekli müşteri deneyimi, sürdürülebilirlik odaklı dönüşümler, insan bilinci ve teknoloji etkileşimi, yeni nesil içerik üretim modelleri gibi birçok konu konuşmacılar tarafından ele alınacak. Dijital çağın gerektirdiği çok boyutlu bakış açısını odağına alan etkinlik, AI çağında hem bireyin hem de kurumların dönüşümüne ışık tutmayı hedefliyor. Etkinlikte; FutureBright Group Kurucu Ortağı Akan Abdula, Lenovo Türkiye Pazarlama ve İletişimden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Banu Soyak, Consciouslab Founder’ı Kayhan Dural, Mimeda Genel Direktörü Kına Demirel ve Havas Türkiye CGO’su ve Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Cüneyt Devrim başta olmak üzere alanında uzman birçok önemli isim konuşmacı olarak yer alacak.  “Yapay zekayı yalnızca bir teknoloji değil, insan potansiyelini dönüştüren bir ortak olarak görmeliyiz” New Generation Summit hakkında konuşan Pazarlamasyon CEO’su Necip Murat, “Yapay zeka artık yalnızca teknolojik gelişmelerin değil, aynı zamanda kültürel dönüşümün ve toplumsal yeniden yapılanmanın da ana ekseninde yer alıyor. New Generation Summit, bu dönüşümün nabzını tutan, vizyoner bakış açılarını bir araya getiren çok değerli bir etkinlik. İnsan ve makineler arasındaki sınırların giderek silikleştiği bu çağda, yapay zekâyı yalnızca bir araç olarak değil, aynı zamanda insan potansiyelini yeniden tanımlayan bir partner olarak görmemiz gerekiyor. Bu yıl “AI & US” teması altında gerçekleşecek olan etkinlikte; pazarlamadan sürdürülebilirliğe, etik yaklaşımlardan iş dünyasının dönüşümüne kadar birçok başlık ele alınacak. İnsan + Yapay zeka birlikteliğiyle, yalnızca teknolojiye değil, insanlığa da yön verecek yeni hikâyeler yazmamız mümkün. Pazarlamasyon olarak bu dönüşümün bir parçası olmaktan heyecan duyuyoruz.” dedi. Ayrıntılı bilgi ve iletişim için:Ahmet BağışJr. Media Specialist Adres: Firuzağa, Bostanbaşı Cd. No:15, 34425 Beyoğlu/İstanbulGsm: 0543 944 7081Mail: ahmet.bagis@waltherkranz.comWeb: https://waltherkranz.com/

28 Haziran 2025 | İstanbul – Sektörel Buluşma Daveti

Sektörün yenilikçi ve öncü firmalarını bir araya getiren iş & tanıtım buluşmamızda; bilgi paylaşımı, işbirliği fırsatları ve yeni projeler konuşulacak. NTB (Numan Yakut – Genel Başkan), Yeni Dünyader Yönetim Kurulu Üyeleri, UMSİDER Yönetim Kurulu Üyeleri ve değerli iş ortaklarımız. Ne zaman? 28 Haziran 2025 Cumartesi, saat 14:00 – 17:00 Nerede? İstanbul’da merkezi lokasyonda (yer bilgisi katılımcılara bildirilecektir). Neden? * Sektörde yeni işbirlikleri ve ortaklıklar kurmak * Sektörel deneyimleri paylaşmak * Yeni projeler için network oluşturmak Nasıl Katılabilirim? Katılmak isteyen firmalarımız, lütfen aşağıdaki numaradan en kısa sürede iletişime geçiniz: Binnur Yenier – +90 532 631 6410 Hemen Yerini Ayırt! Bu buluşma, sektörümüzdeki lider firmalara özel fırsatlar sunuyor. Firmamızın temsilcisi olarak etkinlikte yerinizi kesinleştirmek için lütfen hızlıca kayıt olun. Detaylı bilgi ve sorularınız için yöneticilerimizle doğrudan iletişime geçebilirsiniz.

Fuara katılma ile ilgili püf noktaları

Bir fuara hazırlanmak, etkili bir tanıtım ve başarılı bir katılım için oldukça önemlidir. Aşağıda adım adım bir fuar hazırlık rehberi bulabilirsin: 1. Hedef Belirleme Fuar katılımından ne bekliyorsun? Hedefin net değilse, hazırlık süreci verimsiz olur. 2. Fuar Öncesi Hazırlıklar Katılım Kararı ve Kayıt Bütçe Planlaması Stand Tasarımı ✅ Tanıtım Materyalleri ✅ Dijital Hazırlık 3. Fuar Sırasında Yapılacaklar Ekip Organizasyonu Ziyaretçi Bilgilerini Topla Sunum ve Etkileşi 4. Fuar Sonrası Aşamalar Takip Et Ekstra İpuçları