2026 İLK ÇEYREK İŞGÜCÜ VERİLERİ

2026 İLK ÇEYREK İŞGÜCÜ VERİLERİ

Türkiye’de 2026 yılının ilk çeyreğine ilişkin işgücü verileri, ekonomide ilk bakışta olumlu görünen ancak detaylara inildikçe daha karmaşık bir tablo ortaya koyan bir döneme işaret ediyor. TÜİK tarafından açıklanan verilere göre mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı yüzde 8,2’ye geriledi. Kâğıt üzerinde bu gelişme olumlu görünüyor. Ancak aynı dönemde istihdamın azalması ve işgücüne katılımın düşmesi, işsizlik oranındaki gerilemenin ekonomide güçlü bir toparlanmadan değil, iş aramaktan vazgeçen insanların artmasından kaynaklanabileceğine dair önemli sinyaller veriyor.

2026’nın ilk üç ayında işsiz sayısı bir önceki çeyreğe göre 52 bin kişi azalarak 2 milyon 894 bine düştü. İşsizlik oranındaki 0,1 puanlık gerileme, uzun süredir yüksek enflasyon ve sıkı para politikası altında faaliyet gösteren ekonomi için ilk bakışta olumlu okunabilir. Ancak aynı dönemde istihdam edilen kişi sayısının 301 bin azalması dikkat çekiyor. Çünkü normal şartlarda sağlıklı bir ekonomik büyüme döneminde hem işsizlik düşer hem de çalışan sayısı artar. Burada ise çalışan sayısı azalırken işsizlik oranının düşmesi, işgücü piyasasında farklı bir dinamiğin çalıştığını gösteriyor.

Asıl dikkat çekici gelişme işgücüne katılım oranında yaşandı. İşgücüne dahil olan kişi sayısı bir çeyrekte 353 bin azaldı. İşgücüne katılım oranı yüzde 52,6’ya geriledi. Bu durum, çok sayıda kişinin iş bulma umudunu kaybederek iş aramayı bırakmış olabileceğini düşündürüyor. Ekonomide belirsizliklerin arttığı dönemlerde insanlar uzun süre iş bulamayınca iş aramaktan vazgeçebiliyor. TÜİK metodolojisine göre aktif biçimde iş aramayan kişiler işsiz sayılmıyor. Dolayısıyla iş aramaktan vazgeçenlerin artması teknik olarak işsizlik oranını aşağı çekebiliyor.

Kadın istihdamı ve kadınların işgücüne katılımı ise hâlâ Türkiye ekonomisinin en kırılgan alanlarından biri olmayı sürdürüyor. Erkeklerde işsizlik oranı yüzde 6,8 seviyesinde gerçekleşirken kadınlarda bu oran yüzde 11,1 oldu. Daha çarpıcı veri ise istihdam oranında görülüyor. Erkeklerin yüzde 65,7’si çalışırken kadınlarda bu oran yalnızca yüzde 31,3 seviyesinde kaldı. Yani çalışma çağındaki her üç kadından yalnızca biri istihdamda yer alabiliyor.

Kadınların işgücüne katılım oranının yüzde 35,2’de kalması, Türkiye’nin üretim kapasitesi açısından da önemli bir kayıp anlamına geliyor. Çünkü gelişmiş ekonomilerde kadınların işgücüne katılımı büyümenin temel kaynaklarından biri olarak görülüyor. Türkiye’de ise bakım yükümlülükleri, kayıt dışılık, ücret eşitsizliği ve çalışma koşullarındaki sorunlar kadınların iş hayatında kalmasını zorlaştırıyor.

Genç işsizliği tarafında ise tablo daha ağır. 15-24 yaş grubunda işsizlik oranı yüzde 15,2 seviyesinde kaldı. Erkek gençlerde işsizlik yüzde 12,6 olurken genç kadınlarda yüzde 20,4’e ulaştı. Bu oran, her beş genç kadından birinin işsiz olduğu anlamına geliyor.

Genç işsizliğinin yüksek seyretmesi sadece ekonomik değil aynı zamanda sosyal bir risk oluşturuyor. Çünkü iş bulamayan gençler zamanla üretim sürecinden kopabiliyor, eğitimden uzaklaşabiliyor ve gelecek planlarını ertelemek zorunda kalabiliyor. Uzun süre işsiz kalan gençlerde motivasyon kaybı, gelir güvensizliği ve toplumsal aidiyet sorunları daha görünür hale geliyor.

Verilerin sektör dağılımı da ekonomideki yavaşlamanın hangi alanlarda hissedildiğini ortaya koyuyor. İstihdam kaybı tüm ana sektörlere yayıldı. Tarımda 44 bin, sanayide 20 bin, inşaatta 48 bin ve hizmet sektöründe 189 bin kişilik azalma yaşandı. Özellikle hizmet sektöründeki düşüş dikkat çekiyor. Çünkü Türkiye ekonomisi son yıllarda büyümesini büyük ölçüde hizmetler üzerinden sürdürüyordu.

Hizmet sektörünün toplam istihdam içindeki payı yüzde 59,3 seviyesinde bulunuyor. Bu alan; perakende, turizm, restoran, taşımacılık, finans ve çeşitli şehir hizmetlerini kapsıyor. Buradaki yavaşlama, iç tüketimdeki zayıflamanın işgücü piyasasına yansımaya başladığını düşündürüyor.

Sanayi tarafındaki gerileme ise üretim maliyetleriyle ilişkilendirilebilir. Yüksek faiz ortamı, krediye erişim sorunları ve zayıflayan dış talep özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeleri zorlamaya devam ediyor. İnşaat sektöründeki düşüş de finansman maliyetlerinin etkisini gösteriyor. Konut kredilerindeki yüksek faizler ve maliyet baskısı sektörün istihdam üretme kapasitesini sınırlıyor.

Bir diğer önemli gösterge haftalık çalışma süresinde görüldü. Ortalama fiili çalışma süresi 42,2 saate geriledi. Bu düşüş küçük görünse de ekonomik aktivitedeki yavaşlamanın işletmeler tarafından daha kısa çalışma süreleriyle yönetilmeye çalışıldığını gösterebilir. Şirketler bazen doğrudan işçi çıkarmak yerine önce mesaiyi azaltma veya çalışma sürelerini düşürme yoluna gider.

Ancak veriler içinde en dikkat çekici başlıklardan biri “atıl işgücü oranı” oldu. Atıl işgücü oranı yüzde 30,4’e yükseldi. Bu gösterge yalnızca resmi işsizleri değil, eksik çalışanları ve çalışmaya hazır olduğu halde iş aramayanları da kapsıyor. Başka bir ifadeyle ekonomide tam kapasiteyle değerlendirilemeyen insan kaynağını gösteriyor.

Bugün resmi işsizlik yüzde 8,2 görünse de geniş tanımlı işsizlik olarak da yorumlanan atıl işgücü oranının yüzde 30’un üzerine çıkması, işgücü piyasasında hissedilen gerçek baskının çok daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü birçok kişi tam zamanlı iş bulamıyor, istediği kadar çalışamıyor ya da iş aramaktan vazgeçmiş durumda.

Bu tablo, Türkiye ekonomisinin halen dengelenme sürecinde olduğunu gösteriyor. Enflasyonu kontrol altına almak amacıyla uygulanan sıkı para politikası iç talebi yavaşlatırken, bu durum istihdam piyasasında da hissediliyor. Ekonomi yönetimi fiyat istikrarını sağlamaya çalışırken işgücü piyasasında oluşabilecek hasarı sınırlamak zorunda kalacak.

Önümüzdeki dönemde işgücü piyasasının yönünü belirleyecek temel unsur ekonomik büyümenin niteliği olacak. Eğer büyüme yalnızca finansal dengelenmeye dayanır ve üretim ile yatırım tarafında yeterli ivme oluşmazsa istihdamdaki zayıflama devam edebilir. Özellikle gençler ve kadınlar açısından daha kapsayıcı bir işgücü politikası oluşturulması kritik önem taşıyor.

Türkiye’nin uzun vadede sürdürülebilir büyüme sağlayabilmesi için sadece işsizliği düşürmesi yetmiyor. Aynı zamanda insanların çalışma hayatına katılımını artırması, kaliteli istihdam üretmesi ve özellikle genç nüfusu üretken alanlara yönlendirmesi gerekiyor. Çünkü güçlü ekonomi yalnızca düşük işsizlik rakamlarıyla değil, toplumun geniş kesimlerine güven veren bir çalışma düzeniyle mümkün oluyor.

Kaynak: TÜİK

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

  • Benzer Haberler

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR Türkiye ekonomisinin nabzını tutan göstergelerden biri de Merkez Bankası’nın her hafta açıkladığı Para ve Banka İstatistikleri. 31 Temmuz 2026 haftasına ilişkin veriler; vatandaşın bankalardaki parasını, döviz tercihlerini, kredi kullanımını ve bankacılık sistemindeki genel hareketliliği anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Haftalık veriler yalnızca bankacıların ya da ekonomistlerin takip edeceği rakamlardan oluşmuyor. Çünkü bankalardaki mevduatın büyüklüğü, kredi hacminin seyri ve vatandaşın TL veya döviz tercihleri doğrudan günlük hayatımıza yansıyor. Mevduat artıyorsa toplumun elinde bankacılık sistemi içinde tutulan para büyüyor; kredi artıyorsa borçlanma ve harcama kapasitesi genişliyor. Tersi durumda ise hem vatandaşın hem de işletmelerin daha temkinli davrandığı anlaşılabiliyor. MEVDUATTA TRİLYONLARIN HAREKETİ Temmuz ayının son haftasında bankacılık sistemindeki para hareketliliği yüksek seviyesini korudu. Önceki haftalarda da toplam mevduatta önemli artışlar görülmüştü. 10 Temmuz haftasında toplam mevduat 31 trilyon 458 milyar TL’ye, 17 Temmuz haftasında ise 31 trilyon 909,6 milyar TL’ye kadar yükselmişti. Bu rakamların büyüklüğü ilk bakışta anlaşılması zor olabilir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bankacılık sisteminde trilyonlarca liralık bir tasarruf havuzu bulunuyor. Bu paranın önemli bir bölümü vatandaşların, şirketlerin ve diğer ekonomik aktörlerin bankalardaki hesaplarında tutuluyor. 17 Temmuz haftasında toplam mevduattaki 451,5 milyar liralık artışın dikkat çekici olması, yüksek faiz ortamında tasarruf sahiplerinin parasını bankada tutmayı tercih ettiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Aynı hafta TL mevduat 17 trilyon 639,8 milyar liraya, yabancı para mevduat ise 10 trilyon 320,6 milyar liraya ulaşmıştı. Burada vatandaş açısından kritik soru şu: Bankada para birikiyor ama bu para ekonomiye ne ölçüde kredi olarak dönüyor? KREDİLERDE VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ ÖNEMLİ Bankacılık sistemindeki ikinci büyük başlık krediler. 17 Temmuz haftasında bankacılık sektörünün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil toplam kredi hacmi 26 trilyon 47,4 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Aynı hafta tüketici kredileri 6 trilyon 591,6 milyar TL seviyesindeydi. Tüketici kredilerinin içinde konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve bireysel kredi kartları bulunuyor. Rakamların dağılımına bakıldığında özellikle ihtiyaç kredileri ile kredi kartlarının vatandaşın finansman ihtiyacında önemli yer tuttuğu görülüyor. 17 Temmuz haftasında tüketici kredilerinin 807,4 milyar TL’si konut, 41,3 milyar TL’si taşıt, 2 trilyon 515,2 milyar TL’si ihtiyaç kredisi ve 3 trilyon 227,7 milyar TL’si bireysel kredi kartlarından oluştu. Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Vatandaşın borçlanmasında kredi kartlarının payı oldukça yüksek. Günlük yaşam giderlerinin karşılanmasında kredi kartlarının daha fazla kullanılması, gelir ile gider arasındaki makasın açıldığı dönemlerde aile bütçesi açısından risk oluşturabiliyor. Çünkü kredi kartı bugün harcamayı kolaylaştırıyor, ancak borç gelecek ayın bütçesinden ödeniyor. DÖVİZ HESAPLARI DA YAKINDAN İZLENİYOR Haftalık istatistiklerde dikkat çeken bir başka konu da yabancı para mevduatları. 17 Temmuz haftasında bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı 259,2 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun 220,1 milyar doları yurt içinde yerleşiklerin hesaplarında bulunuyordu. Parite etkisinden arındırılmış hesaplamada ise yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatında haftalık 5,259 milyar dolarlık artış görülmüştü. Bu gelişme, vatandaşın tasarruf kararlarında dövizin hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Ancak burada yalnızca “vatandaş dövize yöneldi” şeklinde basit bir yorum yapmak doğru olmaz. Kur hareketleri, faiz oranları, enflasyon beklentileri ve ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim aynı dönemde TL mevduat da güçlü şekilde büyümeye devam ediyordu. YÜKSEK FAİZİN İKİ FARKLI YÜZÜ VAR Yüksek faiz ortamının ekonomide iki farklı etkisi bulunuyor. Bir tarafta tasarruf sahibini bankada para tutmaya teşvik ediyor. Vatandaş, parasını harcamak yerine faiz getirisi elde etmek isteyebiliyor. Bu durum tüketimi sınırlayarak enflasyonla…