RUSYA’DAN İSRAİL’E TEPKİ

Ortadoğu’da zaten gerilim doruktayken, şimdi işler çok daha tehlikeli bir boyuta taşındı. İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sürerken, bu saldırıların nükleer tesisleri hedef alması uluslararası kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Özellikle Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklama dikkat çekici ve uyarıcı nitelikteydi. Açıklamada, İsrail’in bu saldırısının uluslararası hukuka aykırı olduğu vurgulandı ve dünya için nükleer bir felaketin kapısının aralandığı ifade edildi.

İSRAİL’İN NÜKLEER TESİSLERE SALDIRMASI NEDEN BU KADAR TEHLİKELİ?

Savaşın ya da çatışmanın bir sınırı, bir kuralı olur. Ama nükleer tesislere yapılan bir saldırı, işin tüm kurallarını bozuyor. Çünkü bu tür tesisler, yalnızca askeri hedefler değil; çevre, insan sağlığı ve bölgesel istikrar açısından büyük risk taşıyan yerler.

Rusya, yaptığı açıklamada İsrail’i açıkça uyarırken, bu saldırının sadece İran’ı değil tüm dünyayı ilgilendiren bir tehdit olduğunu belirtti. Özellikle İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) bağlılığının altı çizilerek, İran’ın nükleer çalışmalarının uluslararası denetime açık ve yasal zeminde yürütüldüğü vurgulandı. Yani Rusya, “Bu saldırı meşru değil” demekle kalmadı, “Bu saldırı hepimizi ilgilendiriyor, çünkü nükleer tesisleri hedef almak insanlığa ihanettir” mesajı verdi.

UAEA: NATANZ TESİSİ ZARAR GÖRDÜ

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) da süreci yakından takip ediyor. Sosyal medya platformu X üzerinden yapılan açıklamada, İsrail’in 13 Haziran’da düzenlediği saldırılar sonrasında elde edilen uydu görüntüleri üzerinden analiz yapıldığı ve Natanz Nükleer Tesisi’nin yer üstü kısımlarının zarar gördüğü ifade edildi.

Ajans, yer altında uranyum zenginleştirme işlemi yapılan bölümlerle ilgili bazı bulgulara ulaştıklarını söylese de doğrudan bir fiziksel saldırının olup olmadığı konusunda net bir teyit veremedi. İsfahan ve Fordo’daki nükleer tesislerde ise şu an için bir değişiklik gözlemlenmediği bildirildi. Ama bu, tehdidin boyutunun az olduğu anlamına gelmiyor.

RUSYA’NIN AÇIKLAMASI: SADECE UYARI DEĞİL, BİR SİNYAL

Rusya’nın açıklaması sadece bir diplomatik tepki değil; aynı zamanda dünyaya verilmiş ciddi bir sinyal. Bu tür saldırıların nükleer felakete davetiye çıkardığını belirten Moskova yönetimi, özellikle saldırıya destek veren ülkeleri de açıkça hedef aldı. “Bu saldırılara destek veren ülkeler, bu eylemlere ortaktır” ifadesi dikkatle okunmalı. Bu söylem, özellikle Batılı müttefiklere — başta ABD’ye — doğrudan bir suçlama olarak yorumlanabilir.

Rusya’nın bu açıklamayla hem İran’a arka çıktığı hem de nükleer meselelerde Batı’ya karşı jeopolitik pozisyonunu daha da netleştirdiği görülüyor. Bu, sadece Ortadoğu’daki bir çatışma değil; Doğu ile Batı arasındaki yeni nesil küresel çekişmenin nükleer gölgede yeniden biçimlenmesidir.

TÜRKİYE AÇISINDAN YORUM: BÖLGESEL BARIŞA BÜYÜK DARBE

Bu gelişmeler Türkiye açısından da son derece önemli. Hem coğrafi yakınlık hem de enerji yolları açısından bakıldığında, İran’da yaşanacak bir nükleer kriz ya da radyasyon sızıntısı gibi bir durum, doğrudan bizi etkiler. Ayrıca Türkiye, nükleer enerjiye geçiş sürecindeyken, bu tür saldırıların uluslararası nükleer güvenlik rejimlerini zedelemesi, bizim gibi barışçıl nükleer enerji geliştirmek isteyen ülkeleri de sıkıntıya sokar.

Ayrıca Türkiye’nin dış politikasında dengeli duruşu koruma çabası, bu gibi krizlerde daha çok sınanıyor. İsrail’in kontrolsüz askeri adımları ve Batı’nın buna sessiz kalışı, Türkiye’nin bölgesel barışa dair söylemini daha da güçlendirmeli. Aksi hâlde bölgede çatışmalar büyürken, Türkiye’nin ekonomik ve diplomatik çıkarları da olumsuz etkilenebilir.

SONUÇ: DÜNYA TEHLİKELİ BİR EŞİKTE

Artık mesele sadece İran-İsrail gerilimi değil. Nükleer tesislerin hedef alınmasıyla, iş tüm insanlık için bir tehdit haline gelmiş durumda. İsrail’in bu saldırılarıyla birlikte, olası bir nükleer kazanın, sadece savaş değil, ekolojik ve insani bir felaket doğuracağı açıkça ortada. Rusya’nın bu çıkışı da bu yüzden önemli. Bu sadece diplomatik bir tepki değil, aynı zamanda dünyanın nükleer uçuruma yuvarlanmaması için atılmış bir çığlık.

Gelişmeleri takip etmek artık sadece diplomatların değil, hepimizin görevi. Çünkü bu meselede taraf olmak değil, ortak akıl ve insanlık değerleriyle hareket etmek gerekiyor. Yoksa nükleer bir kazanın kazananı olmayacak.

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

zozcivan@hotmail.com

Benzer Haberler

EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…

BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR

BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR Türkiye ekonomisinin nabzını tutan göstergelerden biri de Merkez Bankası’nın her hafta açıkladığı Para ve Banka İstatistikleri. 31 Temmuz 2026 haftasına ilişkin veriler; vatandaşın bankalardaki parasını, döviz tercihlerini, kredi kullanımını ve bankacılık sistemindeki genel hareketliliği anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Haftalık veriler yalnızca bankacıların ya da ekonomistlerin takip edeceği rakamlardan oluşmuyor. Çünkü bankalardaki mevduatın büyüklüğü, kredi hacminin seyri ve vatandaşın TL veya döviz tercihleri doğrudan günlük hayatımıza yansıyor. Mevduat artıyorsa toplumun elinde bankacılık sistemi içinde tutulan para büyüyor; kredi artıyorsa borçlanma ve harcama kapasitesi genişliyor. Tersi durumda ise hem vatandaşın hem de işletmelerin daha temkinli davrandığı anlaşılabiliyor. MEVDUATTA TRİLYONLARIN HAREKETİ Temmuz ayının son haftasında bankacılık sistemindeki para hareketliliği yüksek seviyesini korudu. Önceki haftalarda da toplam mevduatta önemli artışlar görülmüştü. 10 Temmuz haftasında toplam mevduat 31 trilyon 458 milyar TL’ye, 17 Temmuz haftasında ise 31 trilyon 909,6 milyar TL’ye kadar yükselmişti. Bu rakamların büyüklüğü ilk bakışta anlaşılması zor olabilir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bankacılık sisteminde trilyonlarca liralık bir tasarruf havuzu bulunuyor. Bu paranın önemli bir bölümü vatandaşların, şirketlerin ve diğer ekonomik aktörlerin bankalardaki hesaplarında tutuluyor. 17 Temmuz haftasında toplam mevduattaki 451,5 milyar liralık artışın dikkat çekici olması, yüksek faiz ortamında tasarruf sahiplerinin parasını bankada tutmayı tercih ettiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Aynı hafta TL mevduat 17 trilyon 639,8 milyar liraya, yabancı para mevduat ise 10 trilyon 320,6 milyar liraya ulaşmıştı. Burada vatandaş açısından kritik soru şu: Bankada para birikiyor ama bu para ekonomiye ne ölçüde kredi olarak dönüyor? KREDİLERDE VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ ÖNEMLİ Bankacılık sistemindeki ikinci büyük başlık krediler. 17 Temmuz haftasında bankacılık sektörünün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil toplam kredi hacmi 26 trilyon 47,4 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Aynı hafta tüketici kredileri 6 trilyon 591,6 milyar TL seviyesindeydi. Tüketici kredilerinin içinde konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve bireysel kredi kartları bulunuyor. Rakamların dağılımına bakıldığında özellikle ihtiyaç kredileri ile kredi kartlarının vatandaşın finansman ihtiyacında önemli yer tuttuğu görülüyor. 17 Temmuz haftasında tüketici kredilerinin 807,4 milyar TL’si konut, 41,3 milyar TL’si taşıt, 2 trilyon 515,2 milyar TL’si ihtiyaç kredisi ve 3 trilyon 227,7 milyar TL’si bireysel kredi kartlarından oluştu. Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Vatandaşın borçlanmasında kredi kartlarının payı oldukça yüksek. Günlük yaşam giderlerinin karşılanmasında kredi kartlarının daha fazla kullanılması, gelir ile gider arasındaki makasın açıldığı dönemlerde aile bütçesi açısından risk oluşturabiliyor. Çünkü kredi kartı bugün harcamayı kolaylaştırıyor, ancak borç gelecek ayın bütçesinden ödeniyor. DÖVİZ HESAPLARI DA YAKINDAN İZLENİYOR Haftalık istatistiklerde dikkat çeken bir başka konu da yabancı para mevduatları. 17 Temmuz haftasında bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı 259,2 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun 220,1 milyar doları yurt içinde yerleşiklerin hesaplarında bulunuyordu. Parite etkisinden arındırılmış hesaplamada ise yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatında haftalık 5,259 milyar dolarlık artış görülmüştü. Bu gelişme, vatandaşın tasarruf kararlarında dövizin hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Ancak burada yalnızca “vatandaş dövize yöneldi” şeklinde basit bir yorum yapmak doğru olmaz. Kur hareketleri, faiz oranları, enflasyon beklentileri ve ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim aynı dönemde TL mevduat da güçlü şekilde büyümeye devam ediyordu. YÜKSEK FAİZİN İKİ FARKLI YÜZÜ VAR Yüksek faiz ortamının ekonomide iki farklı etkisi bulunuyor. Bir tarafta tasarruf sahibini bankada para tutmaya teşvik ediyor. Vatandaş, parasını harcamak yerine faiz getirisi elde etmek isteyebiliyor. Bu durum tüketimi sınırlayarak enflasyonla…