MERKEZİ YÖNETİM BRÜT BORÇ STOKU 10,8 TRİLYON LİRAYI AŞTI
Hazine ve Maliye Bakanlığı, 20 Mayıs 2025 tarihinde merkezi yönetim brüt borç stoku verilerini kamuoyuyla paylaştı. Yapılan açıklamaya göre, 30 Nisan 2025 itibarıyla merkezi yönetim brüt borç stoku 10 trilyon 750,5 milyar TL seviyesine ulaştı. Bu rakam, devletin toplam borç yükünü ve borçlanma eğilimlerini ortaya koyması açısından son derece önemli bir gösterge niteliği taşıyor. Öncelikle, merkezi yönetim brüt borç stoku kavramının ne anlama geldiğini netleştirmek gerekir. Bu terim; genel bütçe kapsamındaki kamu idarelerinin, özel bütçeli idarelerin ve düzenleyici-denetleyici kurumların toplam iç ve dış borçlarının, nominal (anapara) tutarlar üzerinden hesaplanmış halini ifade eder. Yani bu stok, devletin iç piyasaya ve dış dünyaya olan borçlarının toplamını, herhangi bir indirim ya da borç silme işlemi yapılmadan yansıtır. Hazine garantili borçlar, dış kredi anlaşmalarıyla yapılan borçlanmalar ve devletin çıkardığı tahviller bu stok kapsamında değerlendirilir. Açıklanan verilere göre, borç stokunun 4 trilyon 892 milyar liralık kısmı Türk lirası cinsinden, 5 trilyon 858,5 milyar liralık kısmı ise döviz cinsinden oluşmaktadır. Bu tablo, döviz cinsinden borçların toplam borç içindeki oranının yaklaşık %54,5 gibi oldukça yüksek bir seviyede olduğunu gösteriyor. Buna karşılık Türk lirası cinsinden borçların oranı %45,5 civarındadır. Döviz cinsinden borçların bu denli yüksek bir paya sahip olması, özellikle kur oynaklıklarının yoğun olduğu dönemlerde kamu maliyesi açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Türk lirasının değer kaybettiği dönemlerde, döviz borçlarının yerel para birimi karşılığı yükseldiği için devletin borç yükü de artmakta; bu durum bütçe üzerinde ek yük oluşturmaktadır. Bu nedenle borcun yalnızca miktarı değil, parasal bileşimi de büyük önem arz etmektedir. Döviz ağırlıklı bir borç yapısı, dış şoklara karşı kırılganlığı artırırken, iç borç ağırlıklı yapı ise genellikle daha kontrol edilebilir riskler barındırır. Merkezi yönetim brüt borç stokunun bu seviyeye ulaşmasında birkaç temel faktör etkili olmuştur. Öncelikle, enflasyonun yüksek seyretmesi ve buna bağlı olarak artan faiz oranları, devletin borçlanma maliyetini yukarı çekmiştir. Ayrıca sosyal harcamalardaki artış, yatırım projelerinin finansmanı ve kur korumalı mevduat gibi uygulamaların bütçeye olan yansıması da borçlanma ihtiyacını artıran unsurlar arasında yer almaktadır. Öte yandan, küresel ekonomik gelişmeler ve jeopolitik riskler de Türkiye’nin dış borçlanma maliyetleri üzerinde baskı yaratmaktadır. Bu gelişmeler ışığında, önümüzdeki dönemde borç yönetimi politikalarının etkinliği daha da fazla önem kazanacaktır. Özellikle döviz cinsinden borçlanmalarda risklerin azaltılması, borç vadesinin uzatılması, faiz yükünün kontrol altında tutulması ve şeffaflık ilkelerinin korunması büyük önem taşımaktadır. Hazine’nin borçlanma stratejilerinin piyasa koşullarına uyumlu, öngörülebilir ve mali disiplini koruyan bir çerçevede yürütülmesi gereklidir. Sonuç olarak, merkezi yönetim brüt borç stokunun geldiği seviye, sadece sayısal büyüklüğüyle değil, aynı zamanda bileşimi ve ekonomik etkileri açısından da yakından takip edilmesi gereken bir konudur. Borç stokunun yapısı, mali disiplinin sürdürülüp sürdürülemeyeceğine, bütçe açığının nasıl finanse edileceğine ve Türkiye’nin genel ekonomik kırılganlığına ilişkin önemli sinyaller vermektedir. Bu bağlamda, borç yönetiminde alınacak her karar, hem iç piyasada yatırımcı güveni açısından hem de uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının değerlendirmeleri açısından belirleyici olacaktır.
Ülkemizin Deprem Risk Haritası Rehberi
Pek çok kişi, yaşadığı sokağın ne denli deprem riski taşıdığını veya binalarının dayanıklı olup olmadığını bilmiyor. Peki AFAD’ın etkileşimli deprem tehlikesi haritası nasıl kullanılır?23 Nisan’da Silivri açıklarında meydana gelen 6,2 büyüklüğündeki deprem ve devamındaki artçılar İstanbulluları paniğe sevk ederken, sosyal medya kullanıcıları hem bireysel hem de kurumsal çapta hangi önlemleri alabileceklerini tartışıyor.Uzmanlar 7 üzeri olası bir depremin yaratacağı ivmenin şehrin her sokağını farklı ölçüde etkileyeceği görüşünde. Ancak pek çok kişi, yaşadığı sokağın ne denli deprem riski taşıdığını veya binalarının dayanıklı olup olmadığını bilmiyor.İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) hazırladığı Türkiye Deprem Tehlike Haritalarının etkileşimli internet sitesi, ülkenin dört bir yanından yurttaşlara kendi sokaklarının deprem riskini analiz etme imkânı tanıyor.Kullanıcılar adres veya koordinat girerek yaşadığı bölgelerin deprem ivmesini ve risk değerini öğrenerek bu etkileşimli haritayı bir hareket noktası olarak kullanabilir.İlk olarak 1996’da yürürlüğe giren harita 2018’de AFAD tarafından güncellenmişti. Söz konusu güncellemede bir önceki haritadan farklı olarak “deprem bölgeleri” yerine “en büyük yer ivmesi” değerleri gösterilmeye başlamıştı.AFAD önceki hafta 2025 yılı Türkiye Deprem Tehlike Haritasını yayınlayarak yeniden bir güncelleme yapıldığını duyurmuştu. Etkileşimli harita nasıl kullanılır? Etkileşimli haritalar, kullanıcıların belirli koordinatları seçebileceği, bölgelere özel bilgiler edinebileceği ve farklı alanlar arasında gezegebileceği web siteleri anlamına geliyor.AFAD’ın etkileşimli risk haritasına da https://tdth.afad.gov.tr adresinden ulaşmak mümkün.Adrese girdikten sonra açılan sayfada kullanıcılar, e-Devlet bilgilerinizle sisteme giriş yapıyor. Bu adım kimlik doğrulaması için gerekli.Giriş yaptıktan sonra ana sayfanın sol üst köşesinde “Adres Sorgulama” bölümü yer alıyor. Kullanıcılar buradan il, ilçe ve mahalle bilgilerinizi girerek sorgulama yapabiliyor.İvme yakın sokaklarda bile değişebiliyorEtkileşimli haritada herhangi bir mahalle veya sokakta arama yapan kullanıcılar bir sokağın risk görünümünün hemen yakındaki bir diğer sokaktan farklı olduğunu görebilir.Zira bu riski etkileyen bir dizi faktör var. Zemin türü bunlardan biri. Kaya zeminler deprem dalgalarını daha az büyütürken, yumuşak, gevşek zeminler (örneğin dolgu alanlar, alüvyonlar) deprem dalgalarını büyütüyor ve daha büyük ivmelere yol açıyor.Benzer şekilde fay hattına uzaklık, yer şekilleri ve yeraltı su seviyesi de bu ivmeleri etkileyebiliyor. Nitekim suya doygun zeminler sıvılaşabiliyor ve bu da ivmeyi artırabiliyor. Örnek risk analizi: Silivri Devlet Hastanesi 23 Nisan günü meydana gelen 6.2’lik depremde bina içindeki yapılarda hasar oluştuğuna dair görüntüler sosyal medyaya yansırken Silivri Devlet Hastanesi’ndeki hastalar, hastanenin bahçesine tahliye edilmişti.Hastane binasının bulunduğu sokağı ve mahalleyi etkileşimli haritada görüntülemek mümkün.Haritada Silivri Devlet Hastanesi’nin yer aldığı Nedim Beyaz gül Sokak’ın deprem risk analizinde açık renkte, hastaneye çok yakın konumdaki diğer sokakların ise daha koyu bir kırmızıyla işaretlendiği görülebilir.Nedim Beyaz gül Sokak’ın risk analizini görüntülemek için şu adımları izlemek gerekiyor:1. Sol menüdeki “Bilgi al” butonuna tıklayın.2. Ardından imleci bilgi almak istediğiniz sokağa getirerek üzerine tıklayın.3. Açılan pencerede Katman, Değer, Enlem ve Boylam bilgileri yer alır.Burada kullanıcılar Katman ve Değer bilgilerini kaydedebilir. Bu bilgiler seçili sokağın deprem riski analizini yapmayı sağlıyor.Silivri Devlet hastanesi örneğinde haritadan elde edilen bilgiler, “PGA 475 / 0.320 g” şeklinde. PGA 475 ve 0.320 g ne anlama gelir? PGA 475 katmanı kabaca, “Bu bölgede 475 yılda bir olacak büyüklükte bir depremde, yerin sallanması (ivmesi) ne kadar olur?” demek.475 yılda bir olan seyrek depremler genelde büyük ve ciddi sarsıntılar anlamına geliyor ki bu da uzmanların beklediği büyük İstanbul depremiyle uyumlu.Yani AFAD haritasındaki risk analizi 475 yılda bir olacak büyük bir deprem senaryosuna göre hesaplanmış oluyor.Buradaki PGA ifadesi “maksimum yer ivmesi” demek. Söz konusu ifade beklenen deprem…
YENİ YATIRIM TEŞVİK SİSTEMİ
Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır tarafından açıklanan ve 2030 yılı sonuna kadar geçerli olacak Yeni Yatırım Teşvik Sistemi, Türkiye’nin sanayileşme sürecinde köklü bir değişim yaratma iddiası taşıyor. Bu sistem yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda bölgesel kalkınma, dijitalleşme, yeşil dönüşüm ve yerli üretimi de önceleyen bir yapıya sahip. Açıklanan maddeler doğrultusunda hem mevcut yatırım iklimi daha cazip hale getirilmeye çalışılıyor hem de ülkenin kalkınma dengesizliklerine yapısal bir yanıt verilmek isteniyor. YATIRIMIN %20’SİNE, 240 MİLYON TL’YE VARAN TEŞVİK Yatırım kredilerine sağlanacak faiz/kâr payı desteğiyle birlikte yatırım tutarının %20’sine ve azami 240 milyon TL’ye kadar nakdi destek verilecek olması, özellikle büyük ölçekli ve stratejik yatırımlar açısından önemli bir finansman rahatlığı sunuyor. Bu tür desteklerin yatırımcıya doğrudan kaynak sağlaması, reel sektörün finansman yükünü azaltırken yatırım yapma kararlarını da hızlandıracaktır Faiz/kâr payı desteği gibi mekanizmalar, yüksek faiz ortamında yatırımı cazip kılmak adına yerinde bir hamle. Ancak destekten faydalanacak projelerin gerçekten üretim odaklı ve ithalat ikamesi sağlayacak nitelikte seçilmesi çok önemli. DİJİTAL VE YEŞİL DÖNÜŞÜME AYRIŞTIRICI TEŞVİK Yeni sistem, dijitalleşme ve yeşil dönüşüm yatırımlarına özel destek sunmayı vadediyor. Yerel Kalkınma Hamlesi çerçevesinde her il için dört ana yatırım konusu belirlenecek ve yerel önceliklere göre destek sağlanacak. Dijital ve çevreci üretim artık sadece lüks değil, bir zorunluluk. Bu yüzden bu alanlara özel teşvik verilmesi isabetli. Ancak bu teşviklerin sahada nasıl uygulanacağı, bürokrasiden ne kadar arındırılmış olacağı belirleyici olacak. KDV VE KURUMLAR VERGİSİNDE YENİ İNDİRİMLER Teşvik sistemi kapsamında KDV muafiyeti ve %20 ila %50 oranında kurumlar vergisi indirimi sunulacak. Ayrıca istihdam teşvikleri 6 bölgede sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyine göre kademelendirilecek ve süresi artırılacak. Vergi indirimleri yatırım kararlarında doğrudan etkili. Ancak esas mesele, bu vergi indirimlerinin sadece yatırım sürecine değil, sonrasındaki üretim ve ihracat sürecine de yayılması. Aksi halde yatırım yapılıyor ama sürdürülebilirlik sağlanamıyor. SGK PRİMİ 10-14 YIL DEVLETTEN: İSTİHDAMA DEV DESTEK Bölge illeri, depremden etkilenen ilçeler ve cazibe merkezleri gibi öncelikli bölgelerde, çalışanların SGK primlerinin hem işveren hem çalışan payı devlet tarafından uzun yıllar boyunca karşılanacak. Bu da doğrudan istihdam maliyetlerini düşürecek. Bu destek özellikle deprem bölgesi için can suyu niteliğinde. Ancak kalıcı sonuç alınabilmesi için altyapı, barınma, ulaşım gibi unsurların da bu yatırımlarla eşzamanlı geliştirilmesi gerekiyor. Aksi halde teşvik uygulanır ama yatırımcı gitmez. GENEL TEŞVİK SİSTEMİ SONA ERDİ: ARTIK SEÇİCİ DESTEK VAR Kapasite fazlası ve düşük verimliliğe sahip sektörler teşvik dışına çıkarıldı. Artık yalnızca “Hedef Sektörler” kapsamındaki yatırımlar desteklenecek ve yerli makine üreticilerine özel koruma sağlanacak. Teşviklerin seçici olması doğru. Geniş yelpazede verilen teşvikler verimsiz alanlara yönelimi artırıyordu. Ancak yerli makine üreticisinin gerçekten desteklenebilmesi için bu firmalara Ar-GE, tasarım ve pazarlama desteği de verilmesi şart. MARMARA’DAN ANADOLU’YA SANAYİ TAŞIMA STRATEJİSİ Bölgedeki sanayi tesislerinin, 4., 5. ve 6. bölgelere taşınması durumunda, taşınılan bölgedeki tüm teşviklerden faydalanılması sağlanacak. Bu şekilde Marmara üzerindeki altyapı ve çevre yükü azaltılacak, Anadolu ise sanayileşmede daha etkin hale getirilecek. Marmara’da sanayi artık doyuma ulaştı ve çevresel yük çok arttı. Anadolu’ya yönelimin teşvik edilmesi doğru. Ancak bu taşınma süreci lojistik, iş gücü ve yaşam koşulları gibi birçok alanda kapsamlı planlama gerektiriyor. Bu sadece “yer tahsisi” ile olacak bir iş değil. PLANLI SANAYİLEŞME İÇİN ÜST BÖLGE TEŞVİKİ OSB ve Endüstri Bölgeleri’nde yapılan yatırımlar, bir üst gelişmişlik bölgesinin teşviklerinden yararlanacak. Böylece yatırımcının yönlendirilmesi daha planlı hale getirilecek. Bu teşvik, sanayileşmenin sadece rastlantısal değil planlı biçimde yönlendirilmesi açısından…
MAYIS AYI AÇLIK VE YOKSULLUK SINIRI
AÇLIK VE YOKSULLUK SINIRI NEDİR? Bir ülkede yaşayan bireylerin en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gereken asgari harcamalar, iki temel kavram üzerinden değerlendirilir: açlık sınırı ve yoksulluk sınırı. Açlık sınırı, bir kişinin ya da ailenin, yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenmesini sağlayacak düzeydeki minimum gıda harcamasını ifade eder. Bu sınır, bireylerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için gereken temel kalori ve besin maddelerinin karşılanmasını esas alır. Yoksulluk sınırı ise açlık sınırının da ötesine geçerek; barınma, ulaşım, eğitim, sağlık, giyim, ısınma, haberleşme ve sosyal-kültürel ihtiyaçları da kapsayan asgari yaşam standardını sürdürebilmek için gerekli toplam harcama tutarını ifade eder. Bu sınırın altında kalanlar, yalnızca temel ihtiyaçlara ulaşmakta değil, aynı zamanda insan onuruna yakışır bir yaşam sürmekte de ciddi zorluklar yaşar. MAYIS 2025 VERİLERİ: AÇLIK VE YOKSULLUK DERİNLEŞİYOR Türkiye’de geçim koşulları her geçen ay daha da ağırlaşıyor. KAMU-AR tarafından yayımlanan son verilere göre, Mayıs 2025 itibariyle açlık sınırı dört kişilik bir aile için 26.452 TL olarak hesaplandı. Bu rakam, yalnızca gıda harcamaları dikkate alınarak belirleniyor. Yani bir ailenin sadece yemek yiyebilmesi için ihtiyaç duyduğu tutar bu. Ancak hayat sadece yemekten ibaret değil. Barınma, ulaşım, eğitim, sağlık gibi diğer zorunlu harcamalar da dikkate alındığında yoksulluk sınırı 81.602 TL’ye ulaştı. Bu, şimdiye kadar kaydedilen en yüksek seviyelerden biri olarak dikkat çekiyor. Özellikle gıda fiyatlarındaki artış vatandaşların belini büküyor. Et, yumurta ve balık gibi hayvansal protein kaynaklarına ayrılması gereken harcama, bir önceki yıla göre 2.174 TL artarak 8.169 TL’ye yükseldi. Sadece meyve harcamasındaki yıllık artış ise 1.430 TL oldu. Taze sebzede bir aylık düşüş yaşanmış olsa da yıllık bazda artış devam etti. ASGARİ ÜCRET VE EMEKLİ AYLIKLARI İLE GEÇİM MÜMKÜN MÜ? 2025 yılı boyunca geçerli olan asgari ücret, brüt 22.104 TL olarak uygulanıyor. Ancak bu tutar, güncel açlık sınırının bile 4.348 TL altında kalıyor. Başka bir ifadeyle, dört kişilik bir ailenin yalnızca gıda ihtiyacını bile karşılamaktan uzak. Bu durumda asgari ücretli bir çalışan, maaşıyla ailesinin yalnızca 25 gün boyunca yemek ihtiyacını karşılayabiliyor. Kira, fatura, ulaşım ya da sağlık gibi diğer harcamalar ise tamamen olanaksız hale geliyor. Yoksulluk sınırının üçte birinden daha azına denk gelen asgari ücret, sosyal refahın geldiği kritik eşiği de gösteriyor. Türkiye’de çalışan milyonlarca insan, bu ücretle hem kendisini hem ailesini geçindirmeye çalışıyor. Emekliler için durum daha da çarpıcı. En düşük emekli maaşı 14.469 TL. Bu tutar, dört kişilik bir ailenin yalnızca 16 günlük gıda ihtiyacına denk geliyor. Sağlık hizmetlerinden faydalanma ihtiyacı daha yüksek olan yaşlı nüfusun bu düzeyde gelirle geçinmesi neredeyse imkânsız hale geliyor. GIDA DIŞI HARCAMALARDA BÜYÜK ARTIŞ Yoksulluk sınırını yukarı taşıyan temel etkenlerden biri de gıda dışı harcamalardaki hızlı yükseliş. Mayıs 2025’te dört kişilik bir ailenin gıda dışı temel harcamaları toplamda 55.150 TL olarak hesaplandı. Bu kalemlerin bazıları şu şekilde: Barınma (kira dahil): 15.453 TL Ulaştırma: 15.129 TL Ev eşyası: 6.668 TL Sağlık: 2.336 TL Eğitim: 1.505 TL Diğer harcamalar (giyim, haberleşme, kültür, tatil): yaklaşık 14.059 TL Bu rakamlar, yalnızca temel düzeyde yaşanabilir bir hayat sürebilmek için gereken harcamaları yansıtıyor. Kira ve ulaşım gibi kalemlerde yaşanan artışlar, maaşlı kesimin her geçen gün biraz daha yoksullaşmasına neden oluyor. KİŞİ BAŞINA GIDA HARCAMASI: AÇLIK HERKESİ FARKLI ETKİLİYOR Kişi başına düşen açlık sınırı da demografik özelliklere göre değişkenlik gösteriyor. Mayıs 2025 itibariyle hesaplanan kişi başı gıda harcaması şöyle: Kişi Grubu Aylık Gıda İhtiyacı Yetişkin Erkek 7.723 TL Yetişkin Kadın 6.063…
2024 ULUSAL EĞİTİM İSTATİSTİKLERİ
Türkiye’nin eğitim alanındaki gelişmeleri, ülkenin sosyoekonomik kalkınmasının en önemli göstergelerinden biri olarak kabul ediliyor. Eğitimde elde edilen ilerlemeler hem bireylerin hayat kalitesini yükseltiyor hem de toplumun genel refahına büyük katkı sağlıyor. 2024 yılına ait ulusal eğitim istatistikleri, özellikle yükseköğretim mezuniyet oranları, okuryazarlık düzeyi ve ortalama eğitim süresi gibi temel parametrelerde dikkate değer değişimler olduğunu ortaya koyuyor. Bu kapsamlı analizde, 2008 yılından günümüze uzanan eğitim verileri ışığında, Türkiye’de eğitimde yaşanan gelişmelerin boyutlarını ayrıntılı şekilde ele alacağız. Ayrıca OECD ülkeleriyle kıyaslamalar yaparak, Türkiye’nin uluslararası alandaki konumunu da değerlendireceğiz. 2008 yılında 25-34 yaş grubundaki genç nüfusun sadece %13,5’i yükseköğretim mezunu iken, bu oran 2024 yılında %44,9’a yükselmiştir. Bu artış, Türkiye’de yükseköğretime erişimde ve tamamlamada ciddi bir dönüşümün yaşandığını gösteriyor. Kadın ve erkek nüfusun eğitimdeki ilerlemesine baktığımızda ise kadınlarda daha dikkat çekici bir gelişme gözlemlenmektedir. 2008’de kadınlarda yükseköğretim mezun oranı %12,5 iken, 2024’te %48,9’a kadar çıkmıştır. Erkeklerde ise %14,6’dan %41,1’e yükselme söz konusudur. Bu veriler, kadınların eğitim fırsatlarına erişiminin ve eğitimdeki başarılarının arttığını, cinsiyet eşitliği yönünde önemli bir yol alındığını göstermektedir. Ayrıca bu artış, iş gücü piyasasında kadınların daha aktif rol almasını da desteklemektedir. OECD’nin 2022 yılı verilerine göre, 25-34 yaş grubunda yükseköğretim mezunlarının oranı ortalama %47,4’tür. Türkiye ise %42,9 ile bu ortalamaya oldukça yaklaşmıştır. Bu, Türkiye’nin eğitimde yakaladığı ilerlemenin uluslararası platformda da karşılık bulduğunun bir göstergesidir. OECD ülkeleri arasında en yüksek yükseköğretim mezuniyet oranı %69,6 ile Güney Kore’ye aitken, en düşük oran %27,3 ile Meksika’da görülmektedir. Türkiye’nin bu skalada orta-üst seviyede yer alması, eğitim politikalarının doğru yönde ilerlediğini ve genç nüfusun eğitimde daha donanımlı hale geldiğini işaret eder. Sadece genç nüfus değil, 25 yaş ve üzerindeki genel nüfusta da yükseköğretim mezun oranı son 16 yılda ciddi artış göstermiştir. 2008’de %9,8 olan bu oran, 2024’te %25,3’e ulaşmıştır. Bu, yetişkin nüfusun da eğitim seviyesinin yükseldiğini gösterir. Ortaöğretim ve üzeri eğitim düzeyini tamamlayanların oranı ise 2008’de %26,5 iken, 2024’te %49,4’e yükselmiştir. Bu da Türkiye’de genel eğitim seviyesinin her yaş grubunda arttığını, eğitimde süreklilik ve yaygınlık sağlandığını ortaya koyar. 2024 yılı verilerine göre, Türkiye’de 25 yaş ve üzeri nüfusun ortalama eğitim süresi 9,5 yıldır. Kadınların ortalama eğitim süresi 8,8 yıl olurken, erkeklerde bu süre 10,2 yıldır. Bu fark, eğitimde cinsiyet eşitliğine ulaşmak için atılması gereken adımların halen olduğunu göstermektedir. Bölgesel farklılıklar ise dikkat çekicidir. Ortalama eğitim süresi en yüksek olan il Ankara’dır (10,8 yıl). İstanbul, Eskişehir, Kocaeli ve İzmir gibi büyükşehirler de yüksek eğitim süresi ortalamasıyla bu listeyi takip etmektedir. Buna karşılık Ağrı, Şanlıurfa, Muş, Kastamonu ve Van gibi illerde ortalama eğitim süresi görece düşüktür (7,5 yıl ile Ağrı en düşük). Bu durum, bölgeler arası eğitim fırsatları ve erişiminde eşitsizliklerin devam ettiğini göstermektedir. Devlet politikalarının bu farklılıkları azaltmaya yönelik odaklanması önem taşımaktadır. 2015-2024 yılları arasında ortalama eğitim süresinde en yüksek artış %51,6 ile Şırnak’ta gerçekleşmiştir. Bunu %42,1 ile Hakkâri, %39,9 ile Muş, %38,5 ile Şanlıurfa ve %37,3 ile Bingöl takip etmektedir. Bu illerdeki artışlar, bölgesel kalkınma çabalarının eğitim alanında da olumlu sonuç verdiğine işaret ediyor. Öte yandan, Ankara, Eskişehir, Tekirdağ, İzmir ve İstanbul gibi büyükşehirlerdeki artış oranları %13-16 arasında kalmıştır. Bu illerde zaten eğitim süresi yüksek olduğu için artış oranı daha düşük görünmektedir. 6 yaş ve üzeri nüfusta okuma yazma bilenlerin oranı 2008’de %91,8 iken, 2024 yılında %97,8’e yükselmiştir. Bu oran, kadınlarda %86,9’dan %96,2’ye, erkeklerde ise %96,7’den %99,3’e…
NİSAN AYI DIŞ TİCARET İSTATİSTİKLERİ
Türkiye’nin dış ticareti, yani ihracat ve ithalat faaliyetleri 2025 yılının Nisan ayında hem miktar hem de kapsam olarak önceki yıla göre artış göstermiştir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile Ticaret Bakanlığı’nın ortaklaşa hazırladığı dış ticaret verilerine göre, özellikle genel ticaret sistemine göre yapılan hesaplamalarda, dış ticaret açığı büyümüş; ihracatın ithalatı karşılama oranı ise azalmıştır. Bu gelişmeler, ülkenin dış ekonomik ilişkilerinde bazı dengesizliklerin sürdüğünü ortaya koymaktadır. DIŞ TİCARETİN GENEL GÖRÜNÜMÜ Genel ticaret sistemi kapsamında 2025 yılı Nisan ayında ihracat geçen yılın aynı ayına göre %7,8 artarak 20 milyar 801 milyon dolar seviyesine çıkmıştır. Aynı dönemde ithalat ise %12,7 artışla 32 milyar 893 milyon dolar olmuştur. Bu veriler, Türkiye’nin dış ticaret hacminin genişlediğini, ancak ithalat artışının ihracata göre daha yüksek olduğunu göstermektedir. 2025 yılının ilk dört ayını kapsayan Ocak-Nisan döneminde ise ihracat %3,7 oranında artarak 86 milyar 113 milyon dolara ulaşırken, ithalat %6,6 artarak 120 milyar 699 milyon dolara çıkmıştır. Bu da Türkiye’nin dış ticaret dengesinde kalıcı açıkların devam ettiğine işaret etmektedir. ış ticaret açığı, ithalatın ihracattan fazla olduğu durumda ortaya çıkan farktır. Nisan 2025’te dış ticaret açığı %22,3 artarak 12 milyar 92 milyon dolara ulaşmıştır. 2024 yılı Nisan ayında bu açık 9 milyar 891 milyon dolardı. Bu durum, ihracatın ithalatı karşılama oranının da %66,1’den %63,2’ye gerilemesine neden olmuştur. Ocak-Nisan 2025 döneminde ise dış ticaret açığı %14,7 artarak 34 milyar 586 milyon dolara yükselmiştir. Bu dört aylık dönemde ihracatın ithalatı karşılama oranı %71,3’tür (2024 aynı dönem: %73,4). Türkiye ekonomisinin dışarıya bağımlılığının sürdüğünü, üretim yapısı itibarıyla halen yoğun ithalata ihtiyaç duyulduğunu bu oranlar açıkça göstermektedir. ENERJİ VE ALTIN HARİÇ DIŞ TİCARET ANALİZİ Enerji ürünleri ve parasal olmayan altın gibi ithalatı çok yüksek ama doğrudan üretimle bağlantısı zayıf kalemler dışarıda bırakıldığında dış ticaret görünümü biraz farklılaşmaktadır. Bu şekilde yapılan hesaplamada ihracat %11,1, ithalat ise %13,5 artmıştır. Enerji ve altın hariç ihracat Nisan 2025’te 19 milyar 253 milyon dolara, ithalat ise 25 milyar 420 milyon dolara yükselmiştir. Bu kalemler dışlandığında dahi dış ticaret açığı 6 milyar 166 milyon dolar gibi yüksek bir düzeyde kalmıştır. Bu kapsamda ihracatın ithalatı karşılama oranı %75,7 olarak gerçekleşmiştir. Bu oran, Türkiye’nin ihracat kapasitesinde bir artış olduğunu gösterse de ithalat baskısının sürdüğünü ve enerji ile altının dış ticaret açığındaki etkisinin büyük olduğunu ortaya koymaktadır. SEKTÖREL GÖRÜNÜM: HANGİ ALANLARDA TİCARET VAR? İhracatta Öne Çıkan Sektörler Nisan ayında Türkiye’nin ihracatında en büyük payı imalat sanayi almıştır. Bu sektörün toplam ihracat içindeki payı %94,4 olarak kaydedilmiştir. Tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörü %3,3’lük bir pay alırken, madencilik ve taş ocakçılığı sektörünün payı %1,7 olmuştur. Ocak-Nisan döneminde de benzer bir tablo söz konusudur. İmalat sanayinin ihracattaki payı %93,8 düzeyindedir. Bu tablo, Türkiye’nin dış satım kapasitesinin neredeyse tamamen sanayi ürünlerine dayalı olduğunu göstermektedir. İthalatta Öne Çıkan Kalemler İthalat tarafında ise ara malları, yani sanayi üretiminde kullanılan ham maddeler ve yarı mamuller, ithalatın %69,4’ünü oluşturmuştur. Sermaye malları (makine, teçhizat vb.) %14’lük pay alırken, tüketim malları (nihai ürünler) %16,3’lük payla üçüncü sırada yer almıştır. Ocak-Nisan döneminde ise ara mallarının payı daha da yüksektir: %70,7. Bu dağılım, Türkiye ekonomisinin üretim süreci için büyük ölçüde dış kaynaklara, özellikle de ithal girdilere bağımlı olduğunu ortaya koymaktadır. ÜLKELERE GÖRE DIŞ TİCARET İhracatta İlk Sıralarda Yer Alan Ülkeler 2025 yılı Nisan ayında en fazla ihracat yapılan ülke Almanya olmuştur. Almanya’ya yapılan ihracat 1 milyar 769 milyon…
Tüketici güven endeksi Mayıs 2025 Değerlendirmesi
Türkiye İstatistik Kurumu ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından yürütülen tüketici eğilim anketine göre, Mayıs 2025’te tüketici güven endeksi bir önceki aya kıyasla %1,1 artarak 84,8’e yükseldi. Bu artış, tüketicilerin ekonomik beklentilerinde sınırlı da olsa bir iyileşmeye işaret ediyor. GENEL BİR BAKIŞ: Nisan ayında 83,9 olan endeks, Mayıs ayında 84,8 seviyesine yükseldi.Endeksin 100’ün altında olması, tüketici güveninin hâlâ kötümser bölgede olduğunu gösteriyor. Bu artış daha çok bazı alt kalemlerdeki yükselişten kaynaklandı. ALT KALEMLERE GÖRE GELİŞMELER:Alt Endeks Nisan 2025 Mayıs 2025 Aylık Değişim (%)Genel Tüketici Güven Endeksi 83,9 84,8 1,1Hanenin mevcut maddi durumu 69,1 69,1 0,0Gelecek 12 ayda hanenin maddi durum beklentisi 84,3 85,3 1,2Gelecek 12 ayda genel ekonomik durum beklentis 82,8 82,2 -0,7Gelecek 12 ayda dayanıklı tüketim mallarına harcama yapma düşüncesi 99,3 102,5 3,3 ÖNE ÇIKAN NOKTALAR: Hanenin mevcut maddi durumu endeksinin 69,1’de sabit kalması, halkın bugünkü ekonomik koşullara dair fikrinin değişmediğini gösteriyor.Gelecek 12 aya ilişkin maddi durum beklentisindeki %1,2’lik artış, tüketicilerin gelecek için biraz daha umutlu olduklarını ortaya koyuyor. Buna karşılık genel ekonomik durum beklentisindeki %0,7’lik düşüş, ülke ekonomisinin geleceğine yönelik kaygıların biraz arttığını gösteriyor. En dikkat çekici gelişme, dayanıklı tüketim mallarına (beyaz eşya, mobilya gibi) harcama yapma düşüncesinde yaşandı. Bu kalem %3,3 arttı ve 102,5 seviyesine yükseldi. Bu da tüketicilerin alışveriş yapmaya daha istekli olduğunu gösteriyor. GENEL DEĞERLENDİRME: Endeksin 100’ün altında kalması, tüketici güveninde hâlâ karamsarlığın devam ettiğini gösteriyor. Ancak dayanıklı tüketim mallarına harcama eğilimindeki artış, iç talep açısından olumlu bir gelişme. Mevcut durumdaki durağanlık ve geleceğe dair beklentilerdeki hafif toparlanma, tüketici güveninin kırılgan olmaya devam ettiğini ortaya koyuyor. SON SÖZ: Mayıs 2025 verileri, tüketici güveninde küçük ama olumlu bir kıpırdanma olduğunu gösteriyor. Özellikle harcama yapma isteğindeki artış, halkın geleceğe biraz daha iyimser bakmaya başladığına işaret ediyor. Ancak ekonomik beklentilerdeki zayıflık, bu iyileşmenin kalıcı olup olmayacağı konusunda soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Bu nedenle ekonomik güvenin kalıcı şekilde artması için atılacak adımlar önemini koruyor. Kaynak: TÜİKZAFER ÖZCİVANEkonomist-Yazarzozcivan@hotmail.com
EV KADINLARINA EMEKLİLİK GELİYOR
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ın son açıklamalarına göre, uzun süredir gündemde olan ev kadınlarına emeklilik meselesinde artık somut adımlar atılmak üzere. Haziran ve temmuz aylarında yasal altyapısı hazırlanarak Ekonomik Koordinasyon Kurulu’na sunulacak bu düzenlemeyle birlikte ev kadınları, devlet desteğiyle emeklilik hakkına kavuşabilecek. İşte benim dilimden, herkesin rahatça anlayabileceği şekilde bu düzenlemenin tüm detayları… DEVLET, EV KADINLARININ YANINDA OLACAK Evde çocuk bakan, yaşlısına bakan, evin tüm yükünü omuzlayan ama bir işverene bağlı çalışmadığı için sigortası olmayan milyonlarca kadın var. Bu kadınlar, aslında görünmeyen ama çok kıymetli bir iş yapıyorlar. Bu gerçeği artık devlet de kabul etmiş durumda. Bu yüzden ev kadınlarına yönelik emeklilik sistemi geliştiriliyor. Bu sistemle birlikte, evde çalıştığı halde hiçbir sosyal güvencesi olmayan kadınlar isteğe bağlı sigorta sistemiyle emekli olabilecek. Yani bugüne kadar “Ben ev kadınıyım, çalışmıyorum, nasıl emekli olacağım?” diyenler için artık bir kapı açılıyor. Üstelik sadece sigorta yaptırma hakkı değil, bir de bunun üzerine devletin desteği geliyor. PRİMLERİN ÜÇTE BİRİNİ DEVLET ÖDEYECEK Yeni düzenlemenin en dikkat çeken tarafı, isteğe bağlı sigorta yaptıran ev kadınlarının ödeyeceği primlerin üçte birinin devlet tarafından karşılanacak olması. Bugünkü rakamlarla konuşursak: Asgari ücret üzerinden aylık isteğe bağlı sigorta primi: 8.321,76 TL Bunun üçte biri devlet tarafından ödenecek: 2.883,92 TL Ev kadınının cebinden çıkacak tutar: 5.547,84 TL Yani devlet, evdeki emeğin karşılığını yıllık 34.607 TL’lik bir prim desteğiyle vermiş olacak. Bu destek sayesinde hem prim ödemek kolaylaşacak hem de ev kadınları için emeklilik daha ulaşılabilir bir hale gelecek. YIPRANMA HAKKI DA GELİYOR Sadece prim desteğiyle kalınmıyor, bir de “yıpranma hakkı” gündemde. Normalde bu hak ağır işlerde çalışanlara tanınır. Ama şimdi, ev kadınlarının da bu haktan faydalanması planlanıyor. Çünkü çocuk büyütmek, yaşlı bakmak, evin tüm yükünü omuzlamak da kolay iş değil. Bu da ciddi bir yıpranma yaratıyor. Yeni sistemde şöyle bir formül konuşuluyor: Her 360 günlük sigortalılık süresine karşılık 1 çocuk için 30 gün, 2 çocuk için 60 gün, 3 ve üzeri çocuk için 90 gün ilave prim günü eklenecek. Bu ne anlama geliyor? Yıpranma hakkıyla birlikte kadınlar, 2,5 yıla kadar daha erken emekli olabilecek. ENGELLİ ÇOCUK ANNESİNE EK AYRICALIK Mevcut yasalarda engelli çocuğu olan annelere zaten bir erken emeklilik hakkı tanınıyor. Bu yeni düzenlemeyle bu hak korunmaya devam edecek. Eğer çocuğunuz başkasının bakımına muhtaç derecede engelliyse ve siz sigorta primlerinizi isteğe bağlı olarak ödüyorsanız, her yıl için 90 gün fazladan prim günü kazanıyorsunuz. Ve bu, emeklilik yaşınızı da aşağıya çekiyor. Üstelik bu hakkın bir sınırı yok; yani 2,5 yıl sınırı burada geçerli değil. EV KADINI NE ZAMAN EMEKLİ OLACAK? Şimdi gelelim herkesin aklındaki en büyük soruya: “Bu sistemle ne zaman emekli olacağım?” Eğer sigortaya ilk kez 2008 sonrası giriş yaptıysanız: 9000 gün prim ödeyerek emekli olabilirsiniz. Bu da düzenli ödeme yaparsanız yaklaşık 25 yıl sürer. Bu şekilde emeklilik yaşınız 65 olacak ama yıpranma hakkınız varsa bu yaş 2,5 yıl öne çekilebilir. Eğer bu kadar prim ödeme şansınız yoksa: 5400 gün primle “kısmi emeklilik” hakkınız var. Ama bu durumda yaş sınırınız biraz artıyor. Yani 5400 günü tamamlama tarihinize göre yaş sınırı 61 ila 65 arasında değişiyor. Yine burada da yıpranma hakkı devreye girerse, yaş sınırınız düşebilir. Örnek olarak: 5400 günü 2036’ya kadar tamamlarsanız 61 yaşında emekli olabilirsiniz. 2038’de tamamlarsanız yaş 63’e, 2040 ve sonrasında tamamlarsanız yaş 65’e çıkıyor. Ama yıpranma payı eklendiğinde bu yaşlar…
MERKEZ BANKASI’NDAN ZORUNLU KARŞILIK ORANLARINDA ÖNEMLİ DEĞİŞİKLİK
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), geçtiğimiz günlerde kısa vadeli dış borçlanma araçlarına uyguladığı zorunlu karşılık oranlarında önemli bir güncelleme yaptı. Bu karar, ülke ekonomisinin finansal istikrarını güçlendirmek ve para politikalarının etkinliğini artırmak amacıyla alındı. Peki, zorunlu karşılık oranı nedir, bu değişiklikler neden yapıldı ve Türkiye ekonomisine nasıl etkiler yaratabilir? İşte detaylı açıklaması… Zorunlu Karşılık Nedir? Öncelikle, zorunlu karşılık bankaların veya finansal kuruluşların, mevduat veya yurt dışı kaynaklardan sağladıkları fonların belirli bir kısmını Merkez Bankası’nda tutmaları zorunluluğudur. Bu uygulama, Merkez Bankası’nın piyasadaki likiditeyi kontrol etmesine yardımcı olur. Yani, bankaların ellerinde ne kadar para bırakacaklarını belirleyerek, ekonomiye ne kadar kredi verilebileceğini dolaylı olarak düzenler. TCMB’nin Yeni Kararı: Vadeye Göre Farklılaştırılan Zorunlu Karşılık Oranları Daha önce, Türk lirası cinsi yurt dışı repo işlemlerinden sağlanan fonlar ve yurt dışından kullanılan krediler için 1 yıla kadar vadede zorunlu karşılık oranı yüzde 12 olarak uygulanıyordu. Ancak TCMB, kısa vadeli dış borçlanmaların ekonomide yaratabileceği riskleri azaltmak ve parasal aktarım mekanizmasını güçlendirmek için bu oranları vadeye göre farklılaştırmaya karar verdi. Yeni düzenleme şu şekilde: 1 aya kadar vadeli işlemlerde zorunlu karşılık oranı %18’e yükseltildi. 3 aya kadar vadeli işlemlerde ise oran %14 olarak belirlendi. 1 yıla kadar vadede ise önceki oran olan %12 geçerli olmaya devam ediyor. Neden Böyle Bir Değişiklik? Yurt dışından kısa vadeli borçlanma, finansal piyasalarda ani dalgalanmalara neden olabilen bir unsurdur. Özellikle kısa vadeli fonlar ekonomiye hızla girip çıkabildiğinden, ani sermaye çıkışlarında ekonomik istikrarı zedeleyebilir. TCMB’nin bu kararında temel amaç, kısa vadeli dış kaynaklardan sağlanan fonların maliyetini artırarak, bu tür fonların ekonomiye girişini sınırlamak ve böylece finansal istikrarı korumaktır. Özellikle 1 aya kadar olan kısa vadelerde zorunlu karşılık oranının yükseltilmesi, bankaların bu tür fonlardan yararlanmasını daha maliyetli hale getirecek. Bu da kısa vadeli yabancı fonların ekonomideki payını düşürerek, piyasalarda ani hareketlerin önüne geçilmesine katkı sağlayacak. Parasal Aktarım Mekanizması ve Makro İhtiyati Politikalar Parasal aktarım mekanizması, Merkez Bankası’nın politika faiz oranlarında yaptığı değişikliklerin ekonomiye ve nihayetinde enflasyon ile büyümeye nasıl yansıdığını ifade eder. TCMB, makro ihtiyati çerçeve kapsamında aldığı bu kararlarla parasal aktarım mekanizmasının etkinliğini artırmayı hedefliyor. Zorunlu karşılık oranlarının vadeye göre artırılması, para politikasının piyasaya yansımasını hızlandırabilir. Çünkü finansal kuruluşların kullandığı kaynakların maliyetinin artması, kredi verme iştahını azaltabilir ve böylece aşırı ısınan ekonomide talep yönlü baskılar hafifletilebilir. Türkiye Ekonomisine Olası Etkileri Bu yeni uygulamanın kısa ve orta vadede birkaç önemli etkisi olabilir: Likidite Yönetimi: Bankaların ellerinde tutmaları gereken zorunlu karşılık artacağından, piyasaya verilen likidite azalabilir. Bu da kredi büyümesini yavaşlatabilir. Sermaye Akımları: Kısa vadeli dış borçlanmanın maliyetinin yükselmesi, yabancı yatırımcıların Türkiye’ye kısa vadeli sıcak para getirme iştahını azaltabilir. Ancak bu, finansal kırılganlıkları azaltıcı bir etki olarak değerlendirilebilir. Kur Baskısının Azalması: Yüksek zorunlu karşılık oranları, döviz kurlarındaki ani dalgalanmaların önüne geçebilir. Çünkü kısa vadeli borçlanmanın azalması, döviz talebini dengeleyebilir. Finansal İstikrar: Makro ihtiyati tedbirlerin amacı, finansal piyasaların ani şoklara karşı dayanıklılığını artırmak ve sistem risklerini azaltmaktır. Bu karar, Türkiye’nin finansal istikrarını güçlendirmek için atılmış önemli bir adım olarak değerlendirilebilir. Sonuç Merkez Bankası’nın zorunlu karşılık oranlarında vadeye göre farklılaştırmaya gitmesi, Türkiye ekonomisinin istikrarını korumaya yönelik önemli bir hamledir. Bu adım, kısa vadeli dış borçlanmanın maliyetini artırarak finansal dalgalanmaların önüne geçmeyi ve para politikası etkinliğini yükseltmeyi hedefliyor. Özellikle küresel piyasalarda artan belirsizliklerin ve dalgalanmaların olduğu bir dönemde, böyle makro ihtiyati önlemler ekonomik dengelerin korunması açısından kritik önem taşıyor. Önümüzdeki…
ABD İLE ÇİN GÜMRÜK VERGİLERİ KONUSUNDA ANLAŞTI
ABD başkanı Trump’ın tüm dünya ülkelerini ilgilendiren yeni ithalat verilerini 2 nisanda açıkladıktan bu yana tüm dünyada gündem olmaya devam ediyor. Söz konusu vergilerin açıklanmasında esas amaç, ABD’nin yüksek oranda verdiği dış ticaret açığının kapanmasıdır. Ancak ABD dış ticaret açığı verse de rezervleri yeterli olduğu için önemli değildir. 2 Nisan’da Trump tarafından açıklanan ithalat vergi oranlarına en çabuk ve net bir şekilde cevap veren ülke Çin olmuştu ve Trump’ın açıkladığı %34 ithalat vergisine karşılık Çin’de aynı oranda ABD ürünlerinin ithalatına vergi koymuştu. Bu olaylar yaşanırken oranlar karşılıklı olarak yükseltilerek %145 oranına kadar yükseldi. Ekonomik açıdan bakıldığında ABD ve Çin dünyanın iki büyük devi olduğu kesindir. Daha sonraki gelişmelerde ise Trump Çin harici ülkeler için gümrük vergisi uygulamasının 90 gün süreyle ertelendiğini ve Çin ile ilişkilerini azaltan ülkelere imtiyaz tanınacağını açıklamıştı. İki ülke arasında yaşanan bu ekonomik savaşın nereye varacağını da takip etmeye devam edeceğiz. Ancak savaşın galibi olmayacağına göre masaya oturup iki ülkenin anlaşması en ideal yol olacaktır. Bilindiği üzere Çin dış ticaret fazlası veren ülkelerden bir tanesidir. Bunun temel nedeni dünyanın dört bir yanına her türlü ürünü üreterek ihracat yapmasıdır ve geniş bir pazara sahip olmasıdır. Öyle ki aklınıza ne geliyorsa, istediğiniz kalitede, istediğiniz miktarda, istediğiniz şekilde üretim yapılabilen bir ülke durumundadır. Yaklaşık 46 yıl içinde bulunduğum hırdavat, nalbur iye sektöründen örneklemek gerekirse tüm değerli ve yüksek fiyatlı ürünlerin Çin’de ya fabrikası var ya da üretimi Çin’de fason yaptırmaktadırlar. Ben bizzat Çin’e gidip görmedim ama gidip gelen, fuarlara katılan, ithalat yapan birçok meslektaşlarımın ifadelerine göre özellikle işçilik maliyetleri ucuz olduğundan üretilen malın değeri de ekonomik duruma geliyor ve özellikle ülkemizde tercih edilen ürünler arasına rahatlıkla girdiğinden ülkemiz pazarında oldukça yoğun oranda yerini almaktadır. Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi tüm dünya ülkeleri ile ticari ilişkisi olan Çin bu konuda ABD yerine dünyada başka pazarlar arayacak ve üretimini azaltmayacak belki de çoğalacaktır. Çünkü dünyanın en meşhur markalarının Çin ile ilişkisi olduğu bilinmektedir. Yukarıdaki bilgileri daha önce yazmıştım ve konunun anlaşma ile sonuçlanacağı belli idi. Geldiğimiz noktada yapılan görüşmeler sonucunda nihayet iki ülke arasında anlaşma sağlandı. Euronews sitesinden konu ile ilgili aldığım bilgiler aşağıdadır. ABD, Çin’e uyguladığı yüzde 145 olan gümrük vergisini yüzde 30’a; Çin ABD’ye uyguladığı yüzde 125’lik vergiyi yüzde 10’a indirdi. İndirimler 90 gün geçerli olacak. Çin ve ABD arasında ticaret müzakerelerinin sürdürülmesi için mekanizma kurulacak. ABD ve Çin, karşılıklı uyguladıkları gümrük vergilerini sürpriz bir şekilde 3 ay süreyle düşürme konusunda anlaştı. ABD Çin mallarına uyguladığı gümrük vergilerini 90 gün için yüzde 145’ten yüzde 30’a, Pekin, ABD mallarına uyguladığı gümrük vergilerini yüzde 125’ten yüzde 10’a düşürecek. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ve ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, hafta sonu Cenevre’de Çin heyetiyle gerçekleştirdikleri görüşmelerin ardından basın toplantısı düzenledi. Bessent, Çin ile 90 günlük bir duraklama ve gümrük vergisi seviyelerinin önemli ölçüde aşağı çekilmesi konusunda anlaşmaya varıldığını bildirerek, Çin ve ABD’nin ayrışma istemediğini belirtti. Hafta sonu Çin ile yapılan görüşmeleri “sağlam” ve “saygılı” olarak nitelendiren Bessent, “Fentanil konusunda atılacak adımlara yönelik çok sağlam ve verimli bir görüşme yaptık. Her iki tarafın da ayrışmak istemediği konusunda hemfikiriz.” ifadesini kullandı. Bessent, gelecekteki görüşmelere yönelik “Çok iyi görüşmeler bekliyoruz, artık görüşmelerde Cenevre mekanizması var.” dedi. ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, ABD’nin Çin ile daha dengeli bir ticaret yapmak istediğini belirterek, “ABD ve Çin için oldukça iyi…
ENFLASYON BEKLENTİSİ VE MAAŞLAR
Milyonlarca emekli ve memur için maaş zammı hesaplamalarında belirleyici olan enflasyon verileri netleşmeye başladı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), mayıs ayına ilişkin Piyasa Katılımcıları Anketini yayımladı. Bu ankette yıl sonu enflasyon beklentisinin yükseldiği görüldü. Ayrıca Mayıs ve haziran ayı için öngörülen enflasyon oranları, temmuz ayında yapılacak zam oranlarına dair önemli ipuçları verdi. Enflasyon Verileri Maaşları Belirliyor Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), her ay enflasyon rakamlarını açıklıyor ve bu veriler, emekli ve memur maaşlarının artış oranlarını doğrudan etkiliyor. Özellikle SSK ve BAĞ-KUR emeklileri için maaş artışları, 6 aylık enflasyon oranı üzerinden belirleniyor. Memur ve memur emeklilerinin maaşlarında ise toplu sözleşme zammı + enflasyon farkı formülü uygulanıyor. Nisan ayı enflasyon verilerine göre, SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin 6 aylık döneme ait maaş artışı şimdiden %13,36 olarak hesaplandı. Memur ve memur emeklileri için ise bu oran %12,29 oldu. Ancak nihai zam oranı, Mayıs ve haziran ayı enflasyonlarının açıklanmasıyla kesinleşecek. Merkez Bankası Tahminlerine Göre Yeni Zam Hesapları TCMB’nin Piyasa Katılımcıları Anketi’nde yer alan tahminlere göre; Mayıs enflasyonu: %2,36 Haziran enflasyonu: %1,77 Şeklinde bekleniyor. Bu oranlar ışığında, 2024 yılının ilk 6 ayı için toplam enflasyon %18,09 civarında olacak. Buna göre: SSK ve BAĞ-KUR emeklileri için doğrudan bu oran kadar (yaklaşık %18,09) maaş zammı gündemde. Memur ve memur emeklileri içinse toplu sözleşmeden kaynaklanan %10’luk artışın üzerine yaklaşık %6,97’lik enflasyon farkı eklenerek toplamda %16,97 oranında bir artış öngörülüyor. Mesleklere Göre Zamlı Maaş Tablosu Anket verileri ve mevcut maaşlar dikkate alınarak hazırlanan yeni zamlı maaş tablosu şu şekilde şekillendi: Meslek Mevcut Maaş Zamlı Maaş (Tahmini) Şube Müdürü (Üniversite) 66.358 TL 74.513 TL Memur (Üniversite) 45.555 TL 51.154 TL Uzman Öğretmen 58.663 TL 65.873 TL Öğretmen 52.935 TL 59.441 TL Başkomiser 64.481 TL 72.406 TL Polis Memuru 58.938 TL 66.181 TL Uzman Doktor 109.154 TL 122.569 TL Hemşire (Üniversite) 53.465 TL 60.036 TL Mühendis 67.691 TL 76.010 TL Teknisyen (Lise) 47.224 TL 53.028 TL Profesör 96.374 TL 108.218 TL Araştırma Görevlisi 63.877 TL 71.727 TL Vaiz 55.332 TL 62.132 TL Avukat 63.637 TL 71.458 TL Bu hesaplamalar, TCMB’nin tahmini enflasyon oranlarına göre yapılmış olup, TÜİK’in kesin verileriyle birlikte nihai hale gelecektir. Zamlar Temmuz’da Cebe Yansıyacak TÜİK’in haziran ayı enflasyonunu temmuz başında açıklamasıyla birlikte, 6 aylık enflasyon kesinleşmiş olacak. Böylece, SSK, BAĞ-KUR ve memur emeklilerinin yanı sıra aktif memurlar da yeni maaşlarına kavuşacak. Zamlı maaşlar temmuz ayında yürürlüğe girecek. Bu artışlar, özellikle yüksek enflasyonun etkilerini hissetmeye devam eden sabit gelirli kesim için önemli bir rahatlama sağlayacak. Ancak, fiyat artışlarının yıl boyunca sürmesi beklendiğinden, vatandaşların alım gücünde uzun vadeli iyileşmelerin sürdürülebilirliği tartışma konusu olmaya devam ediyor. Sonuç: Beklentiler Yüksek, Gözler TÜİK’te Son açıklanan tahminler, temmuz ayında maaşlara yapılacak zam oranlarının önceki dönemlere göre daha yüksek olabileceğini gösteriyor. Bu da emekliler ve memurlar için kısa vadede bir nebze rahatlama anlamına geliyor. Ancak nihai karar için gözler TÜİK’in 3 Temmuz 2025 tarihinde açıklayacağı haziran ayı enflasyon verisine çevrildi. Bu veriyle birlikte zam oranları kesinleşecek ve milyonlarca kişi maaş hesaplarına yansıyacak yeni tutarları öğrenmiş olacak. ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
MART AYI DIŞ TİCARET İSTATİSTİKLERİ
MART AYI DIŞ TİCARET İSTATİSTİKLERİ Dışa bağımlılık, dış ticaret açığı vermenin temel nedenlerinden biridir. Bazı ürünleri ithal etmek zorunda olan ülkeler maksimum seviyede üretim yaparak ihracatını ithalatından daha yüksek rakamlara ulaştırmadığı sürece dış ticaret açığı vermekten kurtulmaları mümkün değildir. Yani dış ticaret açığını en aza indirgemek veya dış ticaret fazlası vermek ancak ve ancak üretimin artmasıyla mümkündür. Ülkemiz de akaryakıt, enerji, doğalgaz gibi temel ihtiyaçlarımız bakımından dış ülkelere bağımlıdır ve bu ihtiyaçlarımız ithalat yoluyla tedarik edilmektedir. Bizim uzun yıllardan bu yana dış ticaret açığı vermemizin sebeplerinden biri de budur. Açığı kapatmak için üretim kaynaklarını en verimli şekilde kullanmak, üretimi teşvik edecek önlemleri almak, yabancı yatırımcıların ülkemizde yatırım yapması için koşulları oluşturmak, global pazarlarda söz sahibi olmak ve rekabet kriterlerine ayak uydurmak zorundayız. Bunun için ise millet olarak çok çalışarak çok üretim yapmak temel hedefimiz olmalıdır. Üretim yaparken kalitesiz, teknolojik olmayan vd. gibi ürünleri değil; yükte hafif pahada ağır, yüksek teknolojiye uygun, katma değeri yüksek ürünler üretmeliyiz ki uluslararası pazarlarda yerimizi alalım ve rekabet gücüne ulaşalım. Günümüzde Çin büyük çapta ihracat yaparak dış ticaret fazlası vermektedir. Bunun sebebi her türlü ürünü üreterek yabancı ülkelere kolaylıkla satabilmesi ve uluslararası pazarlarda kendini kabul ettirmesidir. Merhum Turgut Özal döneminde yani 1980 li yıllarda ithalat yasağı kalkınca koşulları uygun olan işletmeler genellikle Çin başta olmak üzere her türlü ürünü ülkemize getirerek sattılar. Ancak getirilen ürünlerin çoğu kalitesiz ama fiyat rekabetine uygun olduğu için ülkemiz pazarında rağbet gördü. İthalat yasağının kalkması, yerli ürünlerin fiyatlarının astronomik seviyeye gelmesini önlemek için yapılmıştı ama ülkemizde neredeyse yerli sanayi diye bir üretim kalmamıştı. Çünkü bizim üretim işletmelerinin Çin den gelen ürünlerle fiyat açısından rekabet etmeleri mümkün değildi ve hepsi birer birer faaliyetlerine son vermek zorunda kaldılar. Örneğin o dönemde 64 tane asma kilit fabrikası kepenk indirmişti. Ülkemiz ithalat cenneti durumuna girerken paramız sürekli yurt dışına gittiğinden dış ticaret açığı doğal olarak devam etmekte idi. Bugünkü hükümetin Eylül 2021 de Türkiye modeli diye adlandırdığı ekonomi modeli son derece olumludur. Ancak gidilen yolun yanlış olduğu sürekli olarak tartışma konusu oldu ve seçimden sonra görevlendirilen ekonomi yönetimi düşük faiz yüksek kur politikasından yumuşak geçiş yapılmasını öngördü. Türkiye modelinin amacı öncelikle ithalatı azaltarak yerli üretime önem vermek, üretim işletmelerine ucuz kredi vererek üretim maliyetlerini aşağı yönlü hareketlendirmek ve enflasyonu kontrol altına almaktı. Fakat uygulamada düşük faiz sanayiciye bir türlü ulaşmadı ve hatta faizler daha da yükseldiğinden kredi muslukları neredeyse kapandı. Bir üretim veya ticaret işletmesi, ürün gamını genişletmek, daha bölgesel Pazar payı yakalamak, ihracatı arttırmak için büyümek zorundadır ve büyümek için de global pazarın kabul ettiği ürünleri üretmek ve bunlar için doğal olarak makine ve teçhizat yatırımı yapmak durumundadır. İşte bu büyüme sırasında kaynak kullanmak son derece normaldir ve o kaynak, bankalardan sağlanan kredidir. Kullanılan kredi ne kadar uzun vade ve düşük maliyetli ise üretim kaynaklarına o kadar olumlu etkisi olacaktır. Günümüz koşullarında politika faizi 8 ay değişmeyerek %50 de sabit kalmasından dolayı kredi faiz oranları %65-70 seviyelerine kadar yükselmişti. Kredi maliyetleri astronomik şekilde yükselince üretim maliyetlerine yansıdığı için bazı işletmeler üretimlerini azaltarak, bazıları da ürün gamını azaltarak bu dönemi geçirmek durumundadır. Dolayısıyla koşullar böyle olduğu için iflas ve konkordatolar artmıştır. Üretimde daralma ise ihracatın azalmasına, işsizliğin artmasına yol açmıştır. Bu bağlamda olayı irdelediğimizde ise faizlerin düşmesi gerekirdi ki ocak aralık ve ocak, şubat aylarında…
İSTANBUL DA YAŞAM MALİYETİ NİSAN AYINDA DA YÜKSELMEYE DEVAM ETTİ
Enflasyon oranları TÜİK ve ENAG tarafından her ay kamuoyu ile paylaşılıyor. Bunların dışında sadece İstanbul’a özel enflasyon ise İstanbul Ticaret Odası (İTO) hesaplayarak kamuoyuna açıklıyor. Başka hiçbir ilimizde ile özel enflasyon oranı hesaplanmamasına rağmen İstanbul’da neden ayrı hesaplanıyor? Hepimizin bildiği gibi İstanbul Türkiye’nin %20 si demektir. Kaldı ki İstanbul’da yurdun her yanından vatandaşlarımız ikamet ediyor. Çeşitli meslek gruplarında faaliyet gösteriyorlar. Eskilerin “taşı toprağı altın “dedikleri dönemlerde ekonomi açısından son derece verimli olan İstanbul şimdilerde dar ve sabit gelirli vatandaşlar için bu özelliğini yavaş yavaş kaybetmeye başladı. Yaşadığımız yüksek enflasyon, hayat şartlarının ağırlaşması, hayat pahalılığının artması, alım gücünün düşmesi nedeniyle İstanbul’dan göç başladı. Özellikle 1970 li yıllarda Türkiye’nin ticaret merkezi İstanbul idi ve her türlü emtia İstanbul’da bütün Türkiye’ye dağılmakta idi. Merhum Turgut Özal döneminde başlayan serbest piyasa ekonomisi ve internetin hayatımıza girmesinden sonra toptancılık veya üreticilik Anadolu’ya yayılmaya başladı. Artık illeri bırakın İlçelerde de toptancılar oluşmaya başladı ve devam eden süreçte İstanbul iş hayatı bakımından değer kaybetmeye başladı. Ancak İstanbul ne kadar önemini kaybetse de ekonomik göstergeler bakımından önemli bir paya sahiptir. Ülkemizin vergi gelirlerindeki payı %48 dir ve neredeyse tüm ülkenin vergisinin yarısı İstanbul’dan elde edilmektedir. Enflasyon açısından konuya bakıldığında ise metropol de yaşam koşulları oldukça zordur ve belirli bir rakamın üzerinde gelir else etmek zorundasınız. Çünkü Anadolu’daki birçok şehirden farklı bir yaşam koşulları mevcuttur. İstanbul’da enflasyon oranı her dönem TÜİK tarafından açıklanan enflasyon oranlarından daha yüksek çıkmaktadır. Demek ki İstanbul’da asgari ücret de İstanbul enflasyonu baz alınarak değerlendirilmeli, zam oranı hesaplanırken İstanbul enflasyonu esas alınmalıdır. Çünkü enflasyon oranı İstanbul’da farklılık göstermektedir. Sigortalı çalışan nüfusun %24 ü İstanbul’da ikamet etmektedir ve bu kesimin hakkı korunmalıdır. Sadece çalışan, vergi veren açısından değil diğer bazı faktörler için de İstanbul’un Türkiye şampiyonluğundan bahsedilebilir.1970 li yıllarda üniversite sayısı 3 (İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik üniversitesi, Boğaziçi üniversitesi) ve birkaç akademiden oluşan eğitim kadrosu günümüzde 70 üniversiteye ulaşmış durumdadır. İstanbul’da yaşamak ekonomik olarak günümüzde epeyce bir kazanç gerektiren bir duruma gelmiştir. Öncelikle kiraların en az 20000 TL olduğu, bunun yanında ulaştırma, sağlık ücretleri, çocuğunuzun eğitim giderleri olmak üzere diğer giderler de eklenince ciddi rakam ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla gelir açısından bakıldığında önemli bir rakam gerektiği gerçektir. Konuya bir de olumlu yönden baktığımızda ise durum farklıdır. Eşsiz güzellikleri yaşamak, tarihi mekanlar, kültürel uygulamalar gibi sosyal yönden birtakım farklılıklar İstanbul’a özeldir ve birçok insanımız için İstanbul bir tutkudur. Ekonomi olarak bakıldığında ise yukarıda bahsetmeye çalıştığım gibi kariyer yapmak, para kazanmak, kendinizi sosyal yönde geliştirmek istiyorsanız İstanbul’da vazgeçemezsiniz. Ayrıca İstanbul Ticaret odası en son 1995 yılında güncellenen enflasyon sepetinde de önemli değişiklikleri yapılarak enflasyon oranı açıklanmıştır. Enflasyon hesaplamalarında baz alınan 8 ana harcama grubu indeksi 12 ye yükseltilmiştir. Aşağıda İstanbul Planlama Ajansının haberine göre İstanbul’da nisan ayı yaşam maliyeti bilgilerini okuyabilirsiniz. İstanbul Planlama Ajansı (İPA), yapılan araştırmalara göre nisan ayında İstanbul’da dört kişilik bir ailenin yaşam maliyetinin bir önceki aya göre, yüzde 2,91 artarak 90 bin 32 liraya yükseldiğini bildirdi. İPA’nın sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, İstanbul’da dört kişilik bir ailenin nisan ayındaki yaşam maliyetine yer verildi. Açıklamada, yapılan araştırmalara göre, İstanbul’da dört kişilik bir ailenin yaşam maliyetinin nisan ayında bir önceki aya göre yüzde 2,91, geçen yılın aynı ayına göre ise yüzde 51,74 oranında arttığı belirtildi. İstanbul’da dört kişilik bir ailenin yaşam maliyetinin 90 bin 32 lira olduğu ifade…
Dolarizasyon geriliyor, TL’ye dönüş artıyor
19 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınarak tutuklanmasıyla birlikte, Türkiye’de siyasi tansiyon yükseldi. Bu gelişme, finansal piyasalarda ciddi bir belirsizlik ortamı yarattı ve yurtiçi yerleşiklerin dövize yönelmesine neden oldu. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) verilerine göre, bu gelişmelerin ardından döviz tevdiat hesaplarında (DTH) hızlı bir artış yaşandı. Parite etkisinden arındırılmış veriler, 8 haftalık süreçte DTH’ların toplamda 7,1 milyar dolar arttığını gösterdi. Bu artışın 5,86 milyar doları, sadece 21 Mart haftasında gerçekleşti. Ancak nisan sonundan itibaren bu tablo tersine dönmeye başladı. Son üç haftada döviz hesaplarında azalma görülüyor. Parite etkisinden arındırılmış verilere göre, DTH’lar bu sürede toplam 1,68 milyar dolar geriledi. Bu düşüşün 698 milyon doları bireysel, 986 milyon doları ise kurumsal hesaplardan kaynaklandı. Bu durum, özellikle dövizden Türk lirasına geçişte bir eğilimin başladığına işaret ediyor. Dolarizasyon oranı da bu gelişmelere paralel olarak düşüşe geçti. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) haftalık verilerine göre, 14 Mart haftasında TL mevduatların toplam içindeki payı %59,25 iken, kur korumalı ve döviz mevduatlarının payı %40,25 düzeyindeydi. 25 Nisan haftasında ise dolarizasyon oranı %42,56 ile yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Ancak sonrasında başlayan düşüşle birlikte, oran 2 Mayıs haftasında %42,31’e, 9 Mayıs haftasında ise %42,25’e geriledi. Bu süreçte TL mevduatların toplam içindeki payı yeniden yükselerek %57,75’e çıktı. Kur korumalı mevduatlar hariç tutulduğunda da benzer bir eğilim dikkat çekiyor. Sadece yabancı para cinsi mevduatların toplam mevduat içindeki payı, 25 Mart haftasında %39,38 iken, 9 Mayıs haftasında %39,35’e geriledi. Bu da yatırımcıların yavaş yavaş dövizden uzaklaşarak TL’ye yönelmeye başladığını gösteriyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de döviz talebindeki bu azalmaya dikkat çeken bir açıklama yaptı. Sosyal medya hesabından yaptığı değerlendirmede, DTH talebinde düşüş yaşandığını, ülke risk priminin (CDS) gerilediğini ve Merkez Bankası’nın brüt rezervlerinin bir haftada 5,8 milyar dolar arttığını belirtti. Şimşek, temel hedeflerinin “kalıcı fiyat istikrarı” olduğunu ifade ederek, uygulanan politikaların meyvelerini vermeye başladığını vurguladı. Ayrıca azalan küresel belirsizliklerin ve iyileşen finansal göstergelerin dezenflasyon sürecini destekleyeceğini belirtti. Ekonomistler ise bu gelişmeleri, ekonomi yönetiminin sürdürdüğü sıkı para ve maliye politikalarının sonucu olarak değerlendiriyor. 19 Mart sonrasında yaşanan siyasi gerilim, dövize olan talebi artırırken, uygulanan politikalarla birlikte yatırımcının güveni kademeli olarak yeniden kazanılıyor. TL varlıklara dönüş teşvik edilirken, döviz hesaplarındaki azalma bu güvenin işareti olarak görülüyor. Uzmanlara göre, döviz talebindeki düşüşün kalıcı hale gelmesi için yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi istikrarın da sağlanması gerekiyor. Eğer bu eğilim devam ederse, Merkez Bankası’nın rezerv birikimi artacak, döviz kuru üzerindeki baskı azalacak ve finansal istikrar daha güçlü şekilde sağlanabilecek.
EMEKLİ AYLIK BAĞLAMA ORANLARINDE DEĞİŞİKLİK
EMEKLİ AYLIK BAĞLAMA ORANLARINDE DEĞİŞİKLİK Bildiğimiz üzere ülkemizde çalışan nüfus sayısı olarak 15-64 yaş arası esas alınmaktadır. Ancak 2022’den önce emekli olabilmek için yaş sınırına bakılmaksızın prim ödeme gün sayısı belirleyici faktör idi ve yaş sınırına bakılmıyordu. Emekliler her dönem ekonomik açıdan en olumsuz koşulları yaşayan kesimdir ve buna asgari ücretliler de eklenebilir. Dolayısıyla emeklinin yaşam koşulları, aldıkları maaşlar gündemden düşmemektedir. Ülkemizde maalesef doğurganlık oranı %1,5 civarındadır ve bu oran ilerleyen dönem için çalışan nüfusun azalması tehlikesiyle karşı karşıyadır ve yaşlı nüfusumuz her geçen dönemde artmaktadır.Sn. Cumhurbaşkanımızın yıllar önce 3 çocuk önerisi demek ki doğru imiş ve bugünkü ortamda da bu tez ispatlanmış durumdadır. Ancak içinde bulunduğumuz dönemde tek çocuğa bile bakmak, yetiştirmek ekonomik anlamda oldukça zordur. Vatandaşlarımız emekli oldukları taktirde aldıkları maaşın yarısı kadar maaş almaktadır ve bu tutar geçinmek için zordur ve hatta mümkün değildir. Dolayısıyla emekli vatandaşlarımız ikinci bir işte çalışmak zorunda kalmakta ama tabii ki herkes iş bulmakta güçlüklerle karşı karşıya kalmaktadır. Emeklilik koşulları 2022 yılında çıkarılan bir kanunla erkekler için 65, kadınlar için ise 60 olarak belirlenmiş ve çalışan nüfus sistemine uygundur. Bu kanun çıkmadan önce 45 yaş civarında prim ödeme gün sayısına göre emekli olunabiliyordu. Yani üretime katkı sağlayabilecek yaşta emeklilik söz konusu idi. Ancak sadece yaş sınırı baz alınmamakta belirli bir prim sayısını da tamamlamak gerekmektedir. Prim ödeme gün sayısı ise gene 2022 yılında çıkan bir kanunla erkekler için 7200 gün erkekler için ise gene aynı gündür. Ancak erkeklerde 2028 yılından itibaren 9000 gün olarak uygulanacaktır. Emeklilikte ilk sigorta girişi son derece önemlidir. Çünkü emeklilik girişi, emeklilik yaşı ve prim ödeme gün sayısını belirlemekte baz alınmaktadır. Emeklilik maaşı hesaplama formülü, yıllık ortalama maaşın “aylık bağlanma oranı” ile çarpılıp sonucun SGK’ya prim olarak ödenen yıl sayısına bölünmesiyle aylık emekli maaşı hesaplama sonucunu verir. Özellikle içinde bulunduğumuz dönemde emekli maaşlarının yetersizliğini hepimiz biliyoruz. Kamuoyunda intibak yasası olarak bilinen ve 2000 yılından önce emekli olanlar ile 2000 yılından sonra emeklilerin aldıkları maaş neredeyse %50 fark oluşmasına sebep olmuştur. Bir diğer konu da 2008 yılında emeklilik katsayısının %45 e düşürülmesiyle emekli maaşlarının oldukça düşük kalmasıdır. Öncelikle bu iki konunu emekliler arasındaki adaleti sağlamak için ivedilikle ele alınması ve çözülmesi gerekir. Emeklilik katsayısı konusu geçtiğimiz günlerde TBMM ye sunuldu. Yapılan düzenlemeye göre 25 yıl hizmet dönemini tamamlayan ve primini de ödeyen bir kişi emekli olmak istediğinde alacağı maaşın aylık bağlanma oranı yüzde 50 seviyesinden yüzde 75 seviyesine çıkacak. Bu şekilde emekli maaşlarının da belirlenen yeniden bağlanma oranına göre artırılması söz konusu olabilir. Emekli aylığı bağlanmasıyla ilgili 5510 sayılı kanundaki 29. madde aylık bağlanma oranını her yıl için yüzde 2 olarak belirliyor. Bu oran mevcut haliyle kaldığı tabloda 25 yıllık hizmet süresini dolduran bir vatandaş prime esas gelirinin yarısını emekli aylığı olarak alıyor. 25 yılın altında çalışanlarda ise bu oran daha da düşüyor. İlgili kanun teklifi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülecek. Bir başka konu da emeklilerimizin birçoğu yaşlı olduğu için doğal olarak sağlık sorunlarının çoğalması, hastanelere olan ihtiyaçlarını ger geçen gün artmasıdır. Hastanelerden kesilen muayene farkı ve eczaneye ödenen ilaç farkları zaten az olan maaşlarını iyice düşürmektedir. Kendimden örnek verecek olursam diyaliz hastası olduğum için yani kronik hastalığım olduğu için birtakım ilaçları sürekli kullanmak zorundayım. Ve ilaç alımı için ocak ayında 485; şubat ayında da muayene katkı payı dahil 450…
NİSAN AYI YURT DIŞI ÜRETİCİ FİYAT ENDEKSİ
TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) 2025 yılı Nisan ayına ait verilerine göre, Yurt Dışı Üretici Fiyat Endeksi (YD-ÜFE) hem aylık hem yıllık bazda artışını sürdürdü. Bu endeks, yurt dışına mal satan üreticilerin fiyatlarının ne yönde değiştiğini gösteriyor. Yani ihracat yapan üreticilerin maliyetleri artıyor mu, azalıyor mu, bunu anlamamıza yardımcı oluyor. Hem ihracatçı firmalar hem de dış ticaret dengesi açısından önemli bir gösterge olan YD-ÜFE, genel ekonomik eğilimleri de yansıtır nitelikte. Nisan 2025’te YD-ÜFE bir önceki aya göre %4,41 oranında artış gösterdi. Bu artış, sadece bir ayda üretici maliyetlerinin ne kadar yükseldiğini ortaya koyuyor. Aynı zamanda yılbaşından bu yana, yani 2024 Aralık ayına göre toplamda %13,10’luk bir artış yaşandı. Geçen yılın aynı ayına kıyasla yıllık bazda artış oranı ise %22,92 oldu. Ayrıca, son 12 ayın ortalamasına bakıldığında da fiyatlarda %28,57 oranında artış görülüyor. Bunları biraz daha sade bir dille anlatmak gerekirse: Üreticiler yurt dışına mal satarken geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık dörtte bir oranında daha yüksek fiyatlardan satış yapıyorlar. Bu durum, maliyetlerin artmasının yanında döviz kurlarındaki oynaklık ve dış piyasadaki koşulların da etkisiyle şekilleniyor. Bu artışlara rağmen, geçen seneki artış hızının bu yıl azaldığı da göze çarpıyor. 2024 Nisan ayında YD-ÜFE yıllık bazda tam %65,53 artmıştı. Oysa 2025 Nisan’ında bu oran %22,92 ile daha düşük seviyede gerçekleşti. Bu da bize fiyat artışlarının hız kestiğini, yani maliyet baskısının geçen yıl kadar sert olmadığını gösteriyor. Sanayi sektörleri bazında baktığımızda; madencilik ve taş ocakçılığı sektörü yıllık bazda %19,96, imalat sanayi ise %22,97 oranında arttı. İmalat sektörü Türkiye’nin ihracatında çok büyük bir paya sahip olduğu için bu alandaki fiyat artışları doğrudan dış ticareti etkiliyor. Ana sanayi gruplarına göre yıllık fiyat değişim oranlarına bakacak olursak: Ara mallarında %21,15, Dayanıklı tüketim mallarında %30,42, Dayanıksız tüketim mallarında %25,64, Enerji grubunda %11,03 azalış, Sermaye mallarında %28,07 artış görüldü. Burada en dikkat çekici nokta enerji grubunda yaşanan %11’lik düşüş. Bu, küresel enerji fiyatlarının Türkiye’ye olumlu yansıdığını gösteriyor. Enerjideki bu düşüş, endeksteki genel artışı yavaşlatan en önemli etkenlerden biri. Diğer taraftan, özellikle dayanıklı tüketim mallarındaki %30’un üzerindeki artış, üretim maliyetlerinin hâlâ ciddi seviyelerde seyrettiğini ortaya koyuyor. Bu grup içinde mobilya, beyaz eşya, otomotiv gibi uzun ömürlü ürünler yer alıyor ve bu sektörler açısından maliyet baskısı devam ediyor. Aylık bazda da sanayi gruplarındaki artış dikkat çekici seviyelerde. Nisan ayında: Madencilik ve taş ocakçılığı %2,10, İmalat sanayi %4,45 oranında arttı. Ana gruplarda ise: Ara malları %4,00, Dayanıklı tüketim malları %7,50, Dayanıksız tüketim malları %4,93, Sermaye malları %5,37 oranında artarken, Enerji fiyatları aylık bazda da %3,76 oranında düştü. Özellikle dayanıklı tüketim mallarındaki %7,50’lik artış, kısa vadede yüksek maliyet artışlarına işaret ediyor. Bu durum, üreticilerin ihracat fiyatlarını artırmasına neden olabilir. Ancak fiyatların yükselmesi aynı zamanda dış pazarlarda rekabetçiliği azaltabilir. Sonuç olarak; YD-ÜFE verileri bize, Türkiye’den yurt dışına ürün satan üreticilerin fiyatlarının artmaya devam ettiğini gösteriyor. Artış hızı geçen yıla göre düşmüş olsa da özellikle dayanıklı tüketim ve sermaye mallarındaki yüksek oranlı artışlar, maliyet baskısının sürdüğünü ortaya koyuyor. Enerji fiyatlarının düşmesi sevindirici bir gelişme olsa da genel fiyat baskısı ihracatçılar açısından hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor. Bu gelişmeler hem üreticilerin fiyat politikalarını hem de Türkiye’nin dış ticaret dengesini doğrudan etkileyebilir.
MOTORLU KARA TAŞITLARI, NİSAN 2025
Nisan ayında trafiğe kaydı yapılan taşıt sayısı 192 bine yaklaşırken, bu dönemde motosiklet ve otomobil kaydı toplamın neredeyse %85’ini oluşturdu. Ay boyunca trafiğe kaydı yapılan toplam taşıt sayısı 191 bin 983 olurken, bunun %43,5’i motosiklet, %41,9’u otomobil, %9’u kamyonet ve kalan kısmı ise traktör, kamyon, minibüs, otobüs ve özel amaçlı araçlardan oluştu. Trafiğe kaydı yapılan toplam taşıt sayısı, mart ayına kıyasla %1,9 oranında azalma gösterdi. Ancak bu genel düşüşe rağmen motosiklet kayıtlarında %18 gibi dikkat çekici bir artış yaşandı. Traktör ve minibüs kayıtlarında da sırasıyla %6,7 ve %0,7 artış görülürken, otomobil kayıtları %15,3 azaldı. Aynı şekilde otobüs, kamyon, özel amaçlı taşıt ve kamyonetlerde de azalışlar söz konusu oldu. YILLIK DEĞİŞİM: ARTANLAR VE AZALANLAR Nisan 2025’teki kayıtlar, geçen yılın aynı ayıyla karşılaştırıldığında %2,2’lik bir düşüş gösterdi. Ancak taşıt türleri bazında bu tablo biraz daha karmaşık. Örneğin, minibüs kayıtları %59,2 gibi çok yüksek bir oranla arttı. Kamyonet, otomobil ve otobüs kayıtlarında da çift haneli artışlar yaşandı. Öte yandan, motosiklet kayıtlarında %21,8’lik ciddi bir düşüş dikkat çekerken, traktörlerde de %17,6 oranında azalma yaşandı. TRAFİKTEKİ TOPLAM ARAÇ SAYISI 32 MİLYONA YAKLAŞTI Nisan ayı sonu itibarıyla Türkiye genelinde trafiğe kayıtlı araç sayısı 31 milyon 976 bin 478’e ulaştı. Bu araçların yarısından fazlası otomobillerden (%51,8) oluşuyor. Motosikletlerin oranı %20,3, kamyonetlerin ise %14,9 seviyesinde. Traktör, kamyon, minibüs, otobüs ve özel amaçlı taşıtlar daha küçük oranlara sahip olsa da toplamda trafiğin önemli bir bölümünü oluşturuyor. DEVİR İŞLEMLERİNDE OTOMOBİL AĞIRLIĞI SÜRÜYOR Bir başka dikkat çekici veri de devir işlemleriyle ilgili. Nisan ayında noter aracılığıyla el değiştiren taşıt sayısı 957 bin 499 oldu. Bu işlemlerin %67,3’ü otomobiller, %15’i kamyonetler, %10,5’i motosikletler üzerinden gerçekleşti. Traktör, kamyon ve minibüs gibi diğer taşıtlar ise daha küçük paylara sahip. OTOMOBİL MARKALARI: RENAULT LİDERLİĞİ KORUYOR Nisan ayında 80 bin 369 adet otomobil trafiğe kaydedildi. Marka bazında incelendiğinde, en yüksek paya %10,3 ile Renault sahip. Onu %8,1 ile Fiat, %7,7 ile Toyota, %7,2 ile Volkswagen ve %6,8 ile Peugeot takip ediyor. Ayrıca Hyundai, BYD, Opel, Skoda, BMW, Mercedes-Benz, Chery gibi markalar da kayıtlarda önemli paylara sahip. İlk 20 markanın dışında kalan otomobiller ise “diğer” kategorisinde yer alıyor. OCAK-NİSAN 2025 DÖNEMİ: KAYITLARDA DÜŞÜŞ VAR Yılın ilk dört ayı, geçen yıla kıyasla biraz daha durgun geçti. Ocak-Nisan 2025 döneminde trafiğe kaydedilen taşıt sayısı 690 bin 209 olarak açıklandı. Bu sayı, geçen yılın aynı dönemine göre %16,8 azalma anlamına geliyor. Buna karşılık trafikten silinen araç sayısı da %67,8 gibi oldukça yüksek bir artışla 14 bin 570’e yükseldi. Böylece trafikteki net artış 675 bin 639 taşıt olarak gerçekleşti. YAKIT TERCİHLERİ DEĞİŞİYOR İlk dört ayda trafiğe kaydı yapılan 348 bin 374 otomobilin yakıt türlerine baktığımızda, %48,1’lik payla benzinli araçların lider olduğunu görüyoruz. Hibrit otomobiller %28,3 ile ikinci sırada yer alırken, elektrikli otomobillerin payı %13,1’e ulaşmış durumda. Dizel araçlar %9,6, LPG’li otomobiller ise %0,9 pay almış. Mevcut otomobil parkına baktığımızda ise toplam 16 milyon 580 bin 427 otomobilin: %33,6’sı dizel, %31,3’ü LPG, %30,5’i benzin, %3’ü hibrit, %1,4’ü elektrikli. Bu tablo, elektrikli ve hibrit araçların hızla artmaya başladığını, ancak halen LPG ve dizelin önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. MOTOR HACMİ VE RENK TERCİHLERİ Otomobillerin motor silindir hacmine göre dağılımına bakıldığında, en fazla tercih edilen grup %31,7 ile 1300 cc ve altı olan araçlar. Ardından %24,9 ile 1401–1500 cc arası otomobiller geliyor. Bu da tüketicinin…
ŞUBAT AYINDA EKONOMİK GÜVEN ENDEKSİ AZALDI
Ekonomi bilimi bir derya gibi çok geniş bir kapsama alanındadır. Ülkelerde ve dünya genelinde sürekli güncelliğini korur. Öncelikle ekonominin temel ögelerinden bazıları Milli gelir, enflasyon, ihracat, para politikası, yoksulluk sınırı, üretim, ithalat sayılabilir. *Milli gelir bir ekonomide bir yıl içerisinde üretilen mal ve hizmetlerin toplam değeridir. Bir ülkenin milli geliri ne kadar yüksekse kişi başına düşen milli gelir de o kadar yüksek olacaktır ve ülke halkı zenginleşecektir. Zenginleşen ülke halkı iktisat kuralı gereği (kişinin geliri arttıkça harcamaları da artar.) harcamalarını arttıracak, halkın alım gücü yükselecek ve genel ekonomi canlanacaktır. Genel ekonominin hareketlenmesi basit ifadeyle yeni işyerlerinin açılmasına yol açacaktır. Ve dolayasıyla devletin vergi gelirleri de artacağından devlet yatırımları hız kazanacak yeni istihdam sahaları oluşacaktır. *Enflasyon konusuna gelince ülke halkımızın en çok üzerinde durduğu, en çok etkilendiği ekonomik faktördür. Maaş ve ücretlerin enflasyonun üzerinde olması çalışan ve emekli kesimin en büyük beklentisidir. Enflasyonun düşük olması, ülkede yeterli miktarda üretim yapıldığını, halkın gelir seviyesinden yakınmadığını, stok maliyetlerinin düştüğünü işaret eder. Enflasyonu düşük olan ülkelerde halkın ekonomi yönetimine olan bağımlılığı ve güveni tamdır. *İhracat en önemli iktisadi faktörlerinden biridir. Üretim olmazsa istihdam olmaz, üretim olmazsa ihracat olmaz, üretim olmazsa ihtiyaçlar ithal girdileriyle karşılanmaya çalışılır; bu durumda cari açık büyür, ülkeden döviz çıkışı hızlanır ve merkez bankasının döviz rezervi düşer. İhracatın bir diğer özelliği de üretimde kalitenin artması, yeni ürünlerin hizmete girmesi şeklinde açıklanabilir. Dolayısıyla ihracat, üretimle doğru orantılıdır. Bir ülkede üretim çoksa ihracat da çok olacaktır ve en önemlisi ülkeye döviz girdisi sağlanacaktır. *Para politikaları: Ülkemizde para politikaları, her ülkede olduğu gibi merkez bankası tarafından yönetilir. Hepimizin bildiği gibi faiz baz alınır. Başka bir deyişle faiz düşerse döviz kurları artar. Tasarruf sahipleri bankalardaki mevduatını TL’den döviz hesaplarına aktararak daha yüksek gelir elde etmeyi amaç edinirler. Dövizin yükselmesiyle birlikte enflasyon da artışa geçer. Bu da halkın aleyhine olacağından halkın ekonomi yönetimine olan güven azalma eğilimine girer. Diğer taraftan faizin yükselmesi kredi maliyetlerini yükseltecektir ve üretim maliyetlerine olumsuz yansıyacaktır. Belki de üretim miktarının azalmasına yol açabilir. Bu konu oldukça hassas bir konudur. Faiz dengesini döviz kurlarıyla optimal dengede tutmak esas alınmalıdır. Örneğin ülkemizde kredi maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle yaklaşık sekiz aydan bu yana üretimde düşme gözlenmektedir. *Yoksulluk sınırı bir kişinin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gereken minimum aylık değerdir. Yoksulluk sınırının altında yaşayan vatandaşların genel nüfusa oranı ne kadar yüksekse yoksul vatandaşların sayısı o kadar az olacaktır. *Üretim konusuna yukarıda değinmiştik. Ülkelerin ekonomik büyümesine katkı sağlayan en önemli unsurlardan biridir. Üretim, istihdam ve sağladığı ihracat girdileriyle ekonomik kalkınmaya etkili olmaktadır. *İthalat ülke ihtiyaçlarının yeterli miktarda üretilmemesi durumunda başvurulan çözüm yoludur. Bazen yerli sanayi ile rekabet için de ithalat yoluna gidilebilir. İhracatın ithalatı karşılama oranı 1 ise ülkeye ithal girdisi kadar ihracat çıktısı gerçekleşmiş demektir. Her zaman ihracatın ithalattan fazla olması tercih edilir. Yukarıda anlatmaya çalıştığım ekonomi faktörlerinin dengede olması durumunda ekonomik istikrar yerine gelmiş, halkın ekonomiye güveni artmış, dış yatırımcıların da ülkemize girişi çoğalacak demektir. Bu bağlamda ekonomik güven endeksimiz de artacaktır. Çünkü temel faktör ekonomik güvendir. Yabancı yatırımcıların ülkemize gelerek yatırım yapması için ekonomimize güvenmeleri gerek ve yeter koşuldur. Ülkemizde çok kısa süre öncesine kadar yaklaşık -60 milyar dolar olan rezervlerimiz, günümüzde 161 milyar dolara kadar yükselmiştir. Yani dışardan para girişi, uygulanan sıkı para politikası sayesinde başlamıştır. Ancak bu girişler yatırımdan çok” carry trade” yoluyla gerçekleşmektedir. Carry trade…
DÜNYA GENELİNDE MİLYARDERLERİN SAYISI
İnsanlığın varoluşundan itibaren kavimler içinde, aşiretler arasında, milletler bünyesinde kadının bir yeri olmuştur. Sosyolojik olarak milletler arasında kadın ve kadın hakları farklılık görülse de din temelli ayrıcalık ve farklılıklar da söz konusudur. Hâlâ birçok ülkede kadınlar ekonomik, sosyal ve hukukî alanlarda haklarını elde edememişlerdir. Afrika’nın ücra köşelerinde kadınlar insan olduklarının bile farkında değildirler. Türk kadını En zor konu budur işte… Türk kadınını anlatmak sözle olmaz. Kadın anamızdır, yeri gelir eşimizdir, sevgilimizdir, iş ortağımız veya çalışma arkadaşımızdır. Yuvayı yapan dişi kuştur, denir kadın için… İşte bu ahengi sağlayan şefkat meleğidir kadın. Aile mutluluğunda en büyük payın sahibi ve hepimizin ilk öğretmenidir ve dolayısıyla hepimiz annemizden öğrenmişizdir dilimizi. Türk kadınını anlamak için İnebolu’yu ve İstiklâl Yolu’nu, Erzurum’un Aziziye tabyalarını, Nene Hatun’u, Gülizar ve Name Kadın’ı, Antep’in eski mahallelerini, kocasını Balkan Harbi’nde kocasını kaybeden ve Sakarya Savaşı’nda yaralanıp iyileştikten sonra tekrar müfrezesinin başına dönen Ayşe Hanım’ı, Maraş’ın mücahit kadınlarını, Kastamonu’nun yetiştirdiği Millî Mücadele kahramanlarından Halime Çavuş’u, Şerife Bacı’yı, Gördesli Makbule’yi, Gaziantepli Yirik Fatma’yı, Adanalı Tayyar Rahmiye Hanım’ı hatırlamak, hayatlarını incelemek gerekir. İstiklâl Savaşı yıllarında kahraman kadınlarımız Aslen İzmirli olan ancak 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali üzerine Balıkesir’de çete teşkilâtına katılan Mustafa Necati, 13 Eylül 1921 Sakarya Zaferi’nden 30 Ağustos 1922 Zaferi’nin hemen öncesine kadar İstiklâl Mahkemesi Reisi olarak Kastamonu’da bulunmuştur. Anadolu köylerinde rastladıklarını şöyle anlatıyor Mustafa Necati: “… Uzun ve gölgesiz yollardan kesintisiz bir alkışla harp meydanlarına giden yollarda zayıf öküzlerin çektikleri cephane yüklü arabalar ve bunların başlarında yanık yüzlü, çıplak ayaklı kadınlar, ihtiyarlar ve hatta çocuklar… Çok defa yolun kenarına çekilir, onların geçişini gözlerim yaşararak seyreder, kağnıların gıcırtılarını ilâhî bir musiki gibi dinlerdim…” Yiğitlikle dolu bir başka sahneyi anlatırken de şunları söylüyor Mustafa Necati; “… Biz soğuktan titrerken tek yorganını da arabaya örten bir ninenin çıplak ayaklarla karları çiğnediğini görünce merhamet duygularım kabardı. Arkasına sardığı peştemalın içindeki ara sıra hıçkıran çocuğun üzerine niçin atmadığını sordum.” —Üşümez misin sen? Bak çocuk donacak, yorganı örtsene! —Kar sepeliyor. Millet malıdır, nem kapmasın evladım, dedi. Yorganın uçlarını iyice serdi. O zaman anladım ki, cephaneyi ıslatmamak için bu fedakârlığı yapıyor. Tabii ki sonra da merhametimden utandım. Cumhuriyetle birlikte Ülkemizde Cumhuriyet’e geçişle birlikte yeni haklara kavuşmuş olsa da kadın, hâlâ “çile sembolü”dür. Atatürk’ün kadınlar için sağladığı haklara rağmen kanun ve kural sapması, yobaz algısı ve töre baskısı gibi sebeplerle kadınlarımız, toplum hayatında tam olarak yer edinememiştir. Basından izliyoruz, her gün hayatını kaybeden, eşinden dayak yiyen, maganda ve meczup saldırısına uğrayan nice kadının başına gelenleri… Bu olgular “kadının yazgısı” haline gelmiştir ülkemizde. Toplum hayatındaki yeri Örtünmesine ailesi, doğum ve kürtajına politikacılar, yaşam hakkına doğuştan mutsuz kocalar (!) karar verir Türk kadını için, verdiği mücadelede ve sesini duyurmakta yetersiz kalır. Kadın ve kadın hakları konusuna dinimiz geniş yer vermesine, din adamlarımız dini esasları anlatıyor olmasına rağmen bizlerin duyarsız kaldığı aşikârdır. Veriler, sadece belirli sayıdaki kadınımızın ekonomi, eğitim ve idare alanlarında öne çıktığını gösterse de büyük çoğunluğun hukukî varlığı kâğıt üzerinde kalmaktadır. Sanat etkinlikleriyle anlatım Sanatçılarımızın, müzik ve sanatın her dalında eserler ortaya koyarak “8 Mart Dünya Kadınlar Günü”nün anlamını göze ve kulağa hitap ederek vurgulamaları, geçen yıllarda düzenledikleri gibi sergi ve standlarda dünya kadınlarının pek de yabancısı olmadığımız acılı yüz ifadelerini, bahtsızlık ve çaresizliklerini gözler önüne sermeleri alkışlanacak çabalardır. Birçok yerde günün anlam ve önemini ortaya koyabilecek konserler…
İstanbul’da Kentsel Dönüşüm Koşulları
İstanbul’da Kentsel Dönüşüm Koşulları Hepimizin bildiği gibi ülkemiz deprem coğrafyasında yer almaktadır. Ve bugüne kadar son derece önemli depremler yaşadık.1999 Gölcük ve Yalova depremlerinde 20000 vatandaşımız can verdi. En son yaşadığımız ve 11 ilimizi etkileyen Kahramanmaraş merkezli depremlerde ise 50000 canımız giiti,100000 kişi, yaralandı ve on binlerce bina yerle bir oldu. (Allah tekrarını göstermesin) Depremler olduğu zaman yazılı ve görsel basında bir müddet gündem olduktan sonra maalesef unutularak sorunlar rafa kalkıyor ve tekrar deprem olunca raftan iniyor. Jeoloji bilim insanları ise başta İstanbul olmak üzere sürekli alınması gereken önlemleri, yaşanabilecek bir felaket sırasında oluşabilecek kayıpları sıralayarak konunun önemini anlatmaya çalışıyorlar. Hatta çok değerli bir bilim insanı son yapılan yerel seçimlerde “deprem için önlem alacak, yapılması gerekenleri taahhüt eden partiye oy verin” diye tavsiyede bulunarak konunun önemini vurgulamaya çalışmıştı. Son yaşadığımız yüzyılın felaketi olarak adlandırılan Kahramanmaraş merkezli felaketten sonra İstanbul başta olmak üzere tüm yurtta Karot tahlilleri yapılmaya her vatandaşın can emniyetini korumak amacıyla yerel yönetimler tarafından da bazı önlemler alınmaya başladı. İstanbul’da bazı binaların kendiliğinden çöktüğünü, birçok binanın da son derece deprem riski altında olduğunu yazılı ve görsel basından izlemekteyiz. Tüm yurdumuz deprem riski taşıdığı bir gerçektir ve İstanbul bu konuda başı çekmektedir. Çünkü toplam nüfusumuzun yaklaşık yüzde yirmisi İstanbul’da yaşamaktadır ve özellikle bazı bölgelerimizde 40-50 yıllık, dönemin koşullarına göre inşa edilmiş binalar mevcuttur. Buralarda oturan yurttaşlarımızın can güvenliği tehlikededir. Diğer taraftan bazı bölgelerde ise kentsel dönüşüm rantsal dönüşüme evirilmiştir. Yıkılıp yapılan binaların değeri kat kat artmıştır ve konut alıcıların ilk sorduğu soru binanın depreme dayanıklı olup olmadığıdır. Rantsal dönüşümün en güzel örneği İstanbul’da Bağdat Caddesi ve çevresidir. Öte yandan olaya ekonomik olarak bakıldığında ise her deprem devlet bütçesinin açık vermesine sebep olmakta yani vatandaşlarımızın vergileri ile karşılanmaya çalışılmakta bu da ekonomik dengelerin bozulmasına sebep olmaktadır. 2023 yılında verdiğimiz 1,1 Triyon TL lik bütçe açığının esas nedeni yaşanan felakettir. Çünkü 11 ili kapsayan felaketin acılarını sarmak dünyanın en zengin ülkesinde olsa bile kolay değildir ve hükümetimiz tüm güçleriyle deprem bölgesine akın etmiş, hiçbir yurttaşımızın evsiz, barksız kalmaması, aç, susuz kalmaması için var gücüyle çalışmıştır. Ancak halen yaralar sarılmaya devam etmektedir. Bölgede binlerce konut projesi mevcuttur bunların bir kısmı tamamlanarak depremzedelere teslim edilmiş, bir kısmının da inşaatı devam etmektedir. Hatta devam eden inşaat projeleri nedeniyle diğer kentlerden inşaat işçileri geldiğinden öteki bölgelerde işgücü azalmasına neden olmuştur. 1999 Düzce ve Gölcük depreminden sonra uygulamaya konulan “deprem vergisi” halen devam etmektedir ve bu toplanan deprem vergilerinin nereye harcandığı sorusuna şu andan hazine ve maliye bakanımız Sn. Mehmet şimşek otoyollara harcandığını ifade etmiştir. Dolayısıyla toplanan vergilerin amacına uygun şekilde kullanılmadığı, jeoloji bilim insanlarının sık sık yaptığı uyarılar, alınması gereken önlemler dikkate alınmadığı ortadadır. Kentsel dönüşüm projeleri için öncelikle devlet yardımcı olmaktadır ama yapılan destekler maalesef yetersiz kalmaktadır. Öncelikle yapılan kira yardımı çok düşük kalmakta yaşadığımız ekonomik kriz ortamında insanlar evsiz kalma, kirayı ödeyememe riski ile karşı karşıya kalmaktadır. Sorunun çözümü kentsel dönüşüm maliyetini devlet karşılamalı, inşaat süresince insanlara evi bedava tahsis etmeli veya kiranın tamamını ödemelidir. Son yaşanan depremden sonra günümüze kadar özellikle İstanbul için bir takım kentsel dönüşüm projeleri uygulamaya konuldu. Ancak yaşadığımız yüksek enflasyon nedeniyle ödemeler dengesi de değiştirilmek zorunda kaldı. İstanbul’da uygulanmaya başlayan yarısı bizden kampanyasının detayları aşağıdaki gibidir. “Yarısı Bizden” kampanyasına başvuru için e-Devlet üzerinden işlem yapmaya gerek kalmadan, ilçe belediyelerine…


























