ŞUBAT AYINDA EKONOMİK GÜVEN ENDEKSİ AZALDI

Ekonomi bilimi bir derya gibi çok geniş bir kapsama alanındadır. Ülkelerde ve dünya genelinde sürekli güncelliğini korur. Öncelikle ekonominin temel ögelerinden bazıları Milli gelir, enflasyon, ihracat, para politikası, yoksulluk sınırı, üretim, ithalat sayılabilir.

*Milli gelir bir ekonomide bir yıl içerisinde üretilen mal ve hizmetlerin toplam değeridir.

Bir ülkenin milli geliri ne kadar yüksekse kişi başına düşen milli gelir de o kadar yüksek olacaktır ve ülke halkı zenginleşecektir. Zenginleşen ülke halkı iktisat kuralı gereği (kişinin geliri arttıkça harcamaları da artar.) harcamalarını arttıracak, halkın alım gücü yükselecek ve genel ekonomi canlanacaktır. Genel ekonominin hareketlenmesi basit ifadeyle yeni işyerlerinin açılmasına yol açacaktır. Ve dolayasıyla devletin vergi gelirleri de artacağından devlet yatırımları hız kazanacak yeni istihdam sahaları oluşacaktır.

*Enflasyon konusuna gelince ülke halkımızın en çok üzerinde durduğu, en çok etkilendiği ekonomik faktördür. Maaş ve ücretlerin enflasyonun üzerinde olması çalışan ve emekli kesimin en büyük beklentisidir. Enflasyonun düşük olması, ülkede yeterli miktarda üretim yapıldığını, halkın gelir seviyesinden yakınmadığını, stok maliyetlerinin düştüğünü işaret eder. Enflasyonu düşük olan ülkelerde halkın ekonomi yönetimine olan bağımlılığı ve güveni tamdır.

*İhracat en önemli iktisadi faktörlerinden biridir. Üretim olmazsa istihdam olmaz, üretim olmazsa ihracat olmaz, üretim olmazsa ihtiyaçlar ithal girdileriyle karşılanmaya çalışılır; bu durumda cari açık büyür, ülkeden döviz çıkışı hızlanır ve merkez bankasının döviz rezervi düşer. İhracatın bir diğer özelliği de üretimde kalitenin artması, yeni ürünlerin hizmete girmesi şeklinde açıklanabilir. Dolayısıyla ihracat, üretimle doğru orantılıdır. Bir ülkede üretim çoksa ihracat da çok olacaktır ve en önemlisi ülkeye döviz girdisi sağlanacaktır.

*Para politikaları: Ülkemizde para politikaları, her ülkede olduğu gibi merkez bankası tarafından yönetilir. Hepimizin bildiği gibi faiz baz alınır. Başka bir deyişle faiz düşerse döviz kurları artar. Tasarruf sahipleri bankalardaki mevduatını TL’den döviz hesaplarına aktararak daha yüksek gelir elde etmeyi amaç edinirler. Dövizin yükselmesiyle birlikte enflasyon da artışa geçer. Bu da halkın aleyhine olacağından halkın ekonomi yönetimine olan güven azalma eğilimine girer. Diğer taraftan faizin yükselmesi kredi maliyetlerini yükseltecektir ve üretim maliyetlerine olumsuz yansıyacaktır. Belki de üretim miktarının azalmasına yol açabilir. Bu konu oldukça hassas bir konudur. Faiz dengesini döviz kurlarıyla optimal dengede tutmak esas alınmalıdır. Örneğin ülkemizde kredi maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle yaklaşık sekiz aydan bu yana üretimde düşme gözlenmektedir.

*Yoksulluk sınırı bir kişinin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gereken minimum aylık değerdir. Yoksulluk sınırının altında yaşayan vatandaşların genel nüfusa oranı ne kadar yüksekse yoksul vatandaşların sayısı o kadar az olacaktır.

*Üretim konusuna yukarıda değinmiştik. Ülkelerin ekonomik büyümesine katkı sağlayan en önemli unsurlardan biridir. Üretim, istihdam ve sağladığı ihracat girdileriyle ekonomik kalkınmaya etkili olmaktadır.

*İthalat ülke ihtiyaçlarının yeterli miktarda üretilmemesi durumunda başvurulan çözüm yoludur. Bazen yerli sanayi ile rekabet için de ithalat yoluna gidilebilir. İhracatın ithalatı karşılama oranı 1 ise ülkeye ithal girdisi kadar ihracat çıktısı gerçekleşmiş demektir. Her zaman ihracatın ithalattan fazla olması tercih edilir.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım ekonomi faktörlerinin dengede olması durumunda ekonomik istikrar yerine gelmiş, halkın ekonomiye güveni artmış, dış yatırımcıların da ülkemize girişi çoğalacak demektir. Bu bağlamda ekonomik güven endeksimiz de artacaktır. Çünkü temel faktör ekonomik güvendir.

Yabancı yatırımcıların ülkemize gelerek yatırım yapması için ekonomimize güvenmeleri gerek ve yeter koşuldur. Ülkemizde çok kısa süre öncesine kadar yaklaşık -60 milyar dolar olan rezervlerimiz, günümüzde 161 milyar dolara kadar yükselmiştir. Yani dışardan para girişi, uygulanan sıkı para politikası sayesinde başlamıştır. Ancak bu girişler yatırımdan çok” carry trade” yoluyla gerçekleşmektedir. Carry trade en basit tanımıyla faiz oranı düşük bir ülkeden ülkemize para getirip TL ye çevirerek yüksek faizden nemalanıp ülkesine geri götürmektir. Bu sırada kendisi de para kazanacaktır. Bu yöntemle ülkemize yurt dışından gelen para bir müddet sonra geri gidecektir. Burada önemli olan üretim kaynaklarını artırmak suretiyle ihracatı yükselterek yurt dışından transfer sağlanmasıdır. Yani gelen yabancıların sabit sermaye yatırımı yapmaları gerekmektedir.

Döviz kurlarının yüksek olması ihracat işletmeleri için olumludur. Ancak kurlar ile enflasyon oranı paralel gittiğinden enflasyon yükselebilir. Sürekli olarak ihracatımızın yükselmesi gündeme geliyor ki başarıdır. Ancak ithalat miktarını da dikkate almak gerekir.

TÜİK’ten edindiğim şubat ayı ekonomik güven endeksi bilgileri aşağıdaki gibidir.

Ekonomik güven endeksi 99,2 oldu

Ekonomik güven endeksi ocak ayında 99,7 iken, şubat ayında %0,5 oranında azalarak 99,2 değerini aldı.

Bir önceki aya göre şubat ayında tüketici güven endeksi %1,4 oranında artarak 82,1 değerini, reel kesim (imalat sanayi) güven endeksi %0,2 oranında artarak 102,8 değerini, hizmet sektörü güven endeksi %1,9 oranında azalarak 114,2 değerini, perakende ticaret sektörü güven endeksi %1,6 oranında artarak 116,3 değerini, inşaat sektörü güven endeksi %2,7 oranında azalarak 89,3 değerini aldı.

AÇIKLAMALAR

Ekonomik güven endeksi 0-200 aralığında değer alabilmektedir. Ekonomik güven endeksinin 100’den büyük olması genel ekonomik duruma ilişkin iyimserliği, 100’den küçük olması ise genel ekonomik duruma ilişkin kötümserliği göstermektedir.

Kaynak: TÜİK

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

zozcivan@hotmail.com

  • Benzer Haberler

    YENİ PAZARLARA AÇILMA

    YENİ PAZARLARA AÇILMA Bugünün ekonomisinde sadece bulunduğu yerde kalmak artık birçok işletme için yeterli görülmüyor. Küçük bir mahalle dükkânından büyük bir sanayi kuruluşuna kadar herkesin aklında benzer bir soru var: “Daha fazla müşteriye nasıl ulaşırım?” İşte bu sorunun cevabı çoğu zaman yeni pazarlara açılmakta bulunuyor. Eskiden bir işletmenin hedefi bulunduğu şehirde tanınmak olabiliyordu. Bugün ise internetin yaygınlaşması, ulaşım ağlarının gelişmesi ve ticaret sınırlarının daha esnek hale gelmesi sayesinde işletmeler yalnızca kendi bölgelerine değil, başka şehirlere hatta başka ülkelere de ürün satabiliyor. Ancak yeni pazarlara açılmak sadece “başka yerde satış yapmak” anlamına gelmiyor. Bu aynı zamanda yeni insanları, farklı alışkanlıkları, değişik beklentileri ve yeni rekabet ortamlarını tanımak anlamına geliyor. Bir örnek düşünelim. İstanbul’da yıllardır başarılı şekilde çalışan bir baklava işletmesi olduğunu varsayalım. Mahallesinde müşterisi hazır, işleri yolunda gidiyor. Fakat işletme sahibi artık büyümek istiyor. Önünde iki seçenek var: Ya bulunduğu yerde aynı şekilde devam edecek ya da başka şehirlere ve hatta yurt dışına açılacak. Eğer ikinci yolu seçerse yeni fırsatlarla karşılaşabilir. Ancak beraberinde bazı zorluklar da gelecektir. Yeni pazarlara açılmanın ilk avantajı satışların artma ihtimalidir. Çünkü daha fazla müşteriye ulaşmak daha fazla gelir anlamına gelebilir. Tek bir bölgeye bağlı kalan işletmeler bazen ekonomik dalgalanmalardan daha fazla etkilenebilir. Örneğin bir şehirde ekonomik durgunluk yaşanırsa satışlar düşebilir. Ancak farklı bölgelerde müşterileri olan bir işletme bu etkiyi daha az hissedebilir. Bir diğer önemli avantaj riskin dağıtılmasıdır. Bütün yumurtaları aynı sepete koymamak sözü burada da geçerlidir. Eğer bir şirket sadece tek bir pazara bağlıysa orada yaşanan sorunlar işletmeyi ciddi şekilde etkileyebilir. Ama farklı pazarlarda faaliyet gösteren işletmeler alternatif gelir kaynaklarına sahip olur. Bunun yanında marka bilinirliği de artar. İnsanlar yeni yerlerde işletmeyi tanımaya başlar. Bir süre sonra küçük bir yerel marka büyük bir ulusal hatta uluslararası markaya dönüşebilir. Dünyada bunun birçok örneği vardır. Bir zamanlar küçük dükkânlar olarak başlayan işletmeler bugün milyonlarca kişiye hizmet veriyor. Ancak madalyonun diğer yüzüne bakmak da gerekiyor. Çünkü yeni pazarlara açılmak her zaman kolay bir süreç değildir. Her bölgenin tüketim alışkanlığı farklı olabilir. Bir şehirde çok sevilen bir ürün başka bir yerde aynı ilgiyi görmeyebilir. İnsanların gelir düzeyi, kültürü, alışkanlıkları ve beklentileri değişebilir. Bu nedenle “Ben burada başarılı oldum, her yerde başarılı olurum” düşüncesi bazen yanlış sonuçlar doğurabilir. Örneğin bazı ülkelerde insanlar daha sade ürünleri tercih ederken bazı ülkelerde daha gösterişli ürünler ilgi görebilir. Gıda sektöründe tat alışkanlıkları bile değişebilir. Türkiye’de sevilen bir ürün başka bir ülkede aynı ilgiyi görmeyebilir. Yeni pazarlara açılmanın maliyeti de vardır. Yeni mağaza açmak, reklam yapmak, çalışan istihdam etmek, lojistik ağ kurmak ve tanıtım faaliyetleri yürütmek önemli harcamalar gerektirir. Eğer planlama doğru yapılmazsa işletme beklediği kazancı elde edemeyebilir. Burada en önemli konu araştırmadır. Bir işletme yeni bir bölgeye girmeden önce o pazarı tanımak zorundadır. Kaç kişi yaşıyor? İnsanların gelir düzeyi nedir? Rakip firmalar kimlerdir? Müşteriler ne bekliyor? Bu soruların cevapları büyük önem taşır. Bazen işletmeler hızlı büyüme isteğiyle yanlış kararlar alabiliyor. Bir anda çok fazla yerde faaliyet göstermeye çalışmak ciddi sorunlara yol açabiliyor. Bu nedenle uzmanlar genellikle kademeli büyümenin daha sağlıklı olduğunu söylüyor. Önce küçük adımlarla ilerlemek, sonuçları görmek ve daha sonra genişlemek çoğu zaman daha güvenli bir yöntem olarak değerlendiriliyor. Dijital dünya da yeni pazarlara açılmayı kolaylaştırıyor. Eskiden başka şehirde mağaza açmak büyük yatırım gerektirirken bugün internet üzerinden satış yapmak çok daha düşük maliyetle mümkün…

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…