MOTORLU KARA TAŞITLARI, NİSAN 2025

Nisan ayında trafiğe kaydı yapılan taşıt sayısı 192 bine yaklaşırken, bu dönemde motosiklet ve otomobil kaydı toplamın neredeyse %85’ini oluşturdu. Ay boyunca trafiğe kaydı yapılan toplam taşıt sayısı 191 bin 983 olurken, bunun %43,5’i motosiklet, %41,9’u otomobil, %9’u kamyonet ve kalan kısmı ise traktör, kamyon, minibüs, otobüs ve özel amaçlı araçlardan oluştu.

Trafiğe kaydı yapılan toplam taşıt sayısı, mart ayına kıyasla %1,9 oranında azalma gösterdi. Ancak bu genel düşüşe rağmen motosiklet kayıtlarında %18 gibi dikkat çekici bir artış yaşandı. Traktör ve minibüs kayıtlarında da sırasıyla %6,7 ve %0,7 artış görülürken, otomobil kayıtları %15,3 azaldı. Aynı şekilde otobüs, kamyon, özel amaçlı taşıt ve kamyonetlerde de azalışlar söz konusu oldu.

YILLIK DEĞİŞİM: ARTANLAR VE AZALANLAR

Nisan 2025’teki kayıtlar, geçen yılın aynı ayıyla karşılaştırıldığında %2,2’lik bir düşüş gösterdi. Ancak taşıt türleri bazında bu tablo biraz daha karmaşık. Örneğin, minibüs kayıtları %59,2 gibi çok yüksek bir oranla arttı. Kamyonet, otomobil ve otobüs kayıtlarında da çift haneli artışlar yaşandı. Öte yandan, motosiklet kayıtlarında %21,8’lik ciddi bir düşüş dikkat çekerken, traktörlerde de %17,6 oranında azalma yaşandı.

TRAFİKTEKİ TOPLAM ARAÇ SAYISI 32 MİLYONA YAKLAŞTI

Nisan ayı sonu itibarıyla Türkiye genelinde trafiğe kayıtlı araç sayısı 31 milyon 976 bin 478’e ulaştı. Bu araçların yarısından fazlası otomobillerden (%51,8) oluşuyor. Motosikletlerin oranı %20,3, kamyonetlerin ise %14,9 seviyesinde. Traktör, kamyon, minibüs, otobüs ve özel amaçlı taşıtlar daha küçük oranlara sahip olsa da toplamda trafiğin önemli bir bölümünü oluşturuyor.

DEVİR İŞLEMLERİNDE OTOMOBİL AĞIRLIĞI SÜRÜYOR

Bir başka dikkat çekici veri de devir işlemleriyle ilgili. Nisan ayında noter aracılığıyla el değiştiren taşıt sayısı 957 bin 499 oldu. Bu işlemlerin %67,3’ü otomobiller, %15’i kamyonetler, %10,5’i motosikletler üzerinden gerçekleşti. Traktör, kamyon ve minibüs gibi diğer taşıtlar ise daha küçük paylara sahip.

OTOMOBİL MARKALARI: RENAULT LİDERLİĞİ KORUYOR

Nisan ayında 80 bin 369 adet otomobil trafiğe kaydedildi. Marka bazında incelendiğinde, en yüksek paya %10,3 ile Renault sahip. Onu %8,1 ile Fiat, %7,7 ile Toyota, %7,2 ile Volkswagen ve %6,8 ile Peugeot takip ediyor. Ayrıca Hyundai, BYD, Opel, Skoda, BMW, Mercedes-Benz, Chery gibi markalar da kayıtlarda önemli paylara sahip. İlk 20 markanın dışında kalan otomobiller ise “diğer” kategorisinde yer alıyor.

OCAK-NİSAN 2025 DÖNEMİ: KAYITLARDA DÜŞÜŞ VAR

Yılın ilk dört ayı, geçen yıla kıyasla biraz daha durgun geçti. Ocak-Nisan 2025 döneminde trafiğe kaydedilen taşıt sayısı 690 bin 209 olarak açıklandı. Bu sayı, geçen yılın aynı dönemine göre %16,8 azalma anlamına geliyor. Buna karşılık trafikten silinen araç sayısı da %67,8 gibi oldukça yüksek bir artışla 14 bin 570’e yükseldi. Böylece trafikteki net artış 675 bin 639 taşıt olarak gerçekleşti.

YAKIT TERCİHLERİ DEĞİŞİYOR

İlk dört ayda trafiğe kaydı yapılan 348 bin 374 otomobilin yakıt türlerine baktığımızda, %48,1’lik payla benzinli araçların lider olduğunu görüyoruz. Hibrit otomobiller %28,3 ile ikinci sırada yer alırken, elektrikli otomobillerin payı %13,1’e ulaşmış durumda. Dizel araçlar %9,6, LPG’li otomobiller ise %0,9 pay almış.

Mevcut otomobil parkına baktığımızda ise toplam 16 milyon 580 bin 427 otomobilin:

%33,6’sı dizel,

%31,3’ü LPG,

%30,5’i benzin,

%3’ü hibrit,

%1,4’ü elektrikli.

Bu tablo, elektrikli ve hibrit araçların hızla artmaya başladığını, ancak halen LPG ve dizelin önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor.

MOTOR HACMİ VE RENK TERCİHLERİ

Otomobillerin motor silindir hacmine göre dağılımına bakıldığında, en fazla tercih edilen grup %31,7 ile 1300 cc ve altı olan araçlar. Ardından %24,9 ile 1401–1500 cc arası otomobiller geliyor. Bu da tüketicinin daha çok düşük motor hacimli ve ekonomik araçları tercih ettiğini ortaya koyuyor.

Renk tercihlerinde ise gri lider konumda. Ocak-Nisan döneminde kaydedilen otomobillerin %40,1’i gri, %25,5’i beyaz, %12,5’i siyah ve %11,8’i mavi. Yeşil, kırmızı, kahverengi, sarı ve turuncu gibi daha canlı renkler ise çok daha düşük oranlarda tercih ediliyor.

Kaynak: TÜİK

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

zozcivan@hotmail.com

  • Benzer Haberler

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ Ekonomik belirsizliklerin arttığı, enflasyonun gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline geldiği dönemlerde bireylerin para ile kurduğu ilişki de köklü biçimde değişiyor. Klasik iktisat öğretisinin “tasarruf et, biriktir, geleceğini güvence altına al” yaklaşımı, son yıllarda yerini giderek daha farklı bir davranış kalıbına bırakıyor: Parayı elde tutmak yerine harcamayı tercih etmek. İlk bakışta irrasyonel gibi görünen bu eğilim, aslında hem ekonomik koşulların hem de toplumsal psikolojinin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Paranın Zamanla Eriyen Değeri Yüksek enflasyon ortamlarında paranın en temel işlevlerinden biri olan “değer saklama” özelliği ciddi biçimde zayıflar. Bugün cebinizde duran para, bir yıl sonra aynı alım gücünü sunmayacaktır. Bu gerçek, özellikle sabit gelirli kesimlerde güçlü bir farkındalık yaratmış durumda. İnsanlar artık parayı elde tutmanın bir kazanç değil, aksine örtük bir kayıp anlamına geldiğini daha net görüyor. Bu noktada harcama davranışı bir savurganlık göstergesi olmaktan çıkar; aksine bir tür rasyonel savunma mekanizmasına dönüşür. “Bugün almazsam yarın daha pahalı olacak” düşüncesi, yalnızca büyük yatırımlarda değil, gündelik tüketim kalıplarında da belirleyici hâle gelir. Dayanıklı tüketim mallarından konuta, elektronik ürünlerden temel gıdaya kadar geniş bir yelpazede öne çekilmiş talep gözlemlenir. Tasarrufun Psikolojik Eşiği Tasarruf etmek yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir eylemdir. Geleceğe dair güven duygusu zayıfladığında, bireylerin uzun vadeli planlar yapması da zorlaşır. “Nasıl olsa şartlar sürekli değişiyor” algısı, tasarrufun anlamını sorgulatır. Böyle bir atmosferde para biriktirmek, geleceği garanti altına almak yerine bugünkü yaşamdan feragat etmek gibi algılanabilir. Bu nedenle harcama, sadece ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda psikolojik bir rahatlama aracı hâline gelir. İnsanlar, kontrol edemedikleri makro riskler karşısında, en azından bugünkü yaşam standartlarını korumaya odaklanır. Harcama eylemi, belirsizlik karşısında “şimdi ve burada” olmanın bir ifadesine dönüşür. Tüketim Toplumundan Deneyim Toplumuna Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi, sadece zorunlu ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Son yıllarda deneyim odaklı harcamaların artması bu eğilimi açıkça gösteriyor. Seyahat, yeme-içme, kültürel etkinlikler ve kişisel gelişim harcamaları, “yarın ne olacağı belli değil” düşüncesiyle daha fazla öncelik kazanıyor. Bu dönüşüm, klasik tüketim toplumundan farklı bir noktaya işaret eder. Artık mesele yalnızca mal sahibi olmak değil; anı biriktirmek, yaşam kalitesini bugünden artırmaktır. Paranın elde tutulması yerine harcanması, bu bağlamda kısa vadeli mutluluğu ve tatmini önceleyen bir yaşam stratejisi olarak okunabilir. Makroekonomik Etkiler: Canlanan Talep, Artan Riskler Bireysel düzeyde rasyonel görünen bu davranış, makroekonomik ölçekte karmaşık sonuçlar doğurur. Harcamanın artması, iç talebi canlandırır; üretim, istihdam ve vergi gelirleri açısından kısa vadede olumlu etkiler yaratır. Özellikle durgunluk riskinin olduğu dönemlerde tüketimin canlı kalması, ekonominin çarklarının dönmesini sağlar. Ancak bu eğilimin uzun süreli ve kontrolsüz hâle gelmesi, başka sorunları da beraberinde getirir. Tasarruf oranlarının düşmesi, finansal sistemde kaynak maliyetlerini artırır. Yatırımlar için gerekli uzun vadeli fonların azalması, büyümenin kalitesini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle parayı harcamaya yönelme, dengeleyici politikalarla desteklenmediğinde kırılganlık yaratma potansiyeline sahiptir. Yeni Normal mi, Geçici Bir Refleks mi? Asıl soru şudur: Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi kalıcı bir davranış değişikliği mi, yoksa olağanüstü koşulların yarattığı geçici bir refleks mi? Bu sorunun yanıtı, ekonomik istikrarın yeniden tesis edilip edilemeyeceğiyle yakından ilişkilidir. Enflasyonun kontrol altına alındığı, gelirlerin öngörülebilir hâle geldiği bir ortamda tasarruf yeniden anlam kazanacaktır. Ancak bugünün koşullarında bireylerin verdiği mesaj nettir: Para bekledikçe değer kazanmıyor, harcandıkça anlam kazanıyor. Bu mesajı doğru okumak hem ekonomi yönetimi hem de finansal kurumlar açısından…

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ Türkiye’de resmi tatiller hem toplumsal bir gereklilik hem de ekonomik bir denge konusu olarak her yıl iş dünyasının gündeminde ön sıralarda yer alıyor. 2026 yılı itibarıyla ülkemizde 14 gün civarında resmi tatil bulunuyor. Bu tatiller, 1 Ocak Yılbaşı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gibi ulusal önem taşıyan günleri içeriyor. Ayrıca dini bayramlar olan Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı da ekonomik ve sosyal hayat üzerinde ciddi etkiler bırakıyor. Resmi tatillerin en görünür etkisi, çalışma günlerinin azalması ve üretimin bir süreliğine durmasıdır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’de hizmet sektörü ve sanayi üretimi tatillerden doğrudan etkileniyor. Örneğin sanayi sektöründe bir günlük üretim kaybı, yıllık ciro üzerinden hesaplandığında milyarlarca lira değerinde olabilir. Türkiye’nin sanayi üretimi 2025 yılında yaklaşık 1,2 trilyon TL düzeyindeyken, resmi tatillerin ortalama maliyeti yıllık bazda 25–30 milyar TL civarında tahmin ediliyor. Bu rakam, tatil günlerinin toplam iş gücü kaybını ve üretim kaybını kapsıyor. Ekonomistler, resmi tatillerin maliyetini sadece üretim kaybıyla sınırlı görmenin eksik olacağını vurguluyor. Tatiller aynı zamanda tüketim davranışlarını da etkiliyor. Örneğin, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı dönemlerinde gıda, giyim, ulaşım ve konaklama sektörlerinde yoğun bir tüketim artışı yaşanıyor. Bu durum kısa vadeli bir ekonomik hareketlilik yaratırken, üretim kaybının maliyetini bir miktar telafi edebiliyor. Özellikle turizm ve perakende sektörleri, resmi tatil dönemlerinde ciddi kazançlar elde ediyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO) verilerine göre, 2025 yılında bayram tatilleri perakende sektöründe ortalama yüzde 12’lik ek bir ciro artışı sağladı. Ancak Türkiye’deki resmi tatillerin maliyeti, sadece ekonomi rakamlarıyla ölçülemiyor. İşgücü piyasası üzerinde de etkileri gözlemleniyor. Özel sektörde çalışan işçiler, resmi tatillerde ücretli izin hakkına sahip olsa da bazı sektörlerde vardiyalı veya acil üretim gerektiren işler nedeniyle ek maliyetler ortaya çıkabiliyor. Özellikle enerji, telekomünikasyon ve sağlık sektörlerinde tatil günü mesai ücretleri, normal günlük ücretin yüzde 50–100 fazlasıyla hesaplanıyor. Bu da işletmeler için doğrudan bir nakit çıkışı anlamına geliyor. Avrupa örnekleriyle karşılaştırıldığında, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyeti oldukça yüksek. Almanya’da yılda ortalama 9–10 resmi tatil bulunurken, Fransa’da bu sayı 11, İtalya’da ise 12 civarında. Türkiye’de tatil günlerinin yoğunluğu ve uzun dini bayram tatilleri, işgücü ve üretim açısından maliyetleri artırıyor. Ancak Türk ekonomisinin dinamik yapısı, özellikle hizmet ve turizm sektöründeki esneklik, bu kayıpların bir kısmını telafi edebiliyor. Bir diğer kritik nokta ise işgücü motivasyonu ve toplumsal fayda. Araştırmalar, düzenli tatillerin iş verimliliğini artırdığını ve çalışanların psikolojik sağlığını desteklediğini gösteriyor. İşverenler kısa vadede üretim kaybı yaşasa da çalışanların uzun vadeli motivasyonu ve iş verimliliği, tatillerin dolaylı ekonomik faydalarını oluşturuyor. TÜİK’in 2025 İşgücü Anketi verilerine göre, çalışanların yüzde 78’i resmi tatillerin ruhsal ve bedensel sağlık üzerinde olumlu etkisi olduğunu belirtiyor. Buna karşılık, ekonomik kayıpların minimize edilmesi için alternatif çözümler de gündemde. Esnek çalışma modelleri, uzaktan çalışma ve kısmi üretim planlaması, tatil günlerinde üretimin tamamen durmasını engelleyebiliyor. Özellikle dijitalleşme ve otomasyon yatırımlarının yaygınlaşması, tatillerin ekonomik maliyetlerini düşürme potansiyeli taşıyor. Örneğin bazı fabrikalarda kritik üretim süreçleri robotik sistemlerle yürütülerek, insan işgücü tatildeyken üretim devam ettirilebiliyor. Sonuç olarak, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyetleri hem doğrudan üretim kaybı hem de dolaylı olarak işgücü ve tüketim dengesi üzerinden ölçülüyor. Maliyetler yüksek görünse de tatillerin toplumsal faydaları ve kısa vadeli tüketim artışları, bu kayıpların bir kısmını dengeliyor. Ekonomistler, üretim…