İSTANBUL DA YAŞAM MALİYETİ NİSAN AYINDA DA YÜKSELMEYE DEVAM ETTİ

Enflasyon oranları TÜİK ve ENAG tarafından her ay kamuoyu ile paylaşılıyor. Bunların dışında sadece İstanbul’a özel enflasyon ise İstanbul Ticaret Odası (İTO) hesaplayarak kamuoyuna açıklıyor. Başka hiçbir ilimizde ile özel enflasyon oranı hesaplanmamasına rağmen İstanbul’da neden ayrı hesaplanıyor? Hepimizin bildiği gibi İstanbul Türkiye’nin %20 si demektir. Kaldı ki İstanbul’da yurdun her yanından vatandaşlarımız ikamet ediyor. Çeşitli meslek gruplarında faaliyet gösteriyorlar. Eskilerin “taşı toprağı altın “dedikleri dönemlerde ekonomi açısından son derece verimli olan İstanbul şimdilerde dar ve sabit gelirli vatandaşlar için bu özelliğini yavaş yavaş kaybetmeye başladı. Yaşadığımız yüksek enflasyon, hayat şartlarının ağırlaşması, hayat pahalılığının artması, alım gücünün düşmesi nedeniyle İstanbul’dan göç başladı. Özellikle 1970 li yıllarda Türkiye’nin ticaret merkezi İstanbul idi ve her türlü emtia İstanbul’da bütün Türkiye’ye dağılmakta idi. Merhum Turgut Özal döneminde başlayan serbest piyasa ekonomisi ve internetin hayatımıza girmesinden sonra toptancılık veya üreticilik Anadolu’ya yayılmaya başladı. Artık illeri bırakın İlçelerde de toptancılar oluşmaya başladı ve devam eden süreçte İstanbul iş hayatı bakımından değer kaybetmeye başladı. Ancak İstanbul ne kadar önemini kaybetse de ekonomik göstergeler bakımından önemli bir paya sahiptir. Ülkemizin vergi gelirlerindeki payı %48 dir ve neredeyse tüm ülkenin vergisinin yarısı İstanbul’dan elde edilmektedir. Enflasyon açısından konuya bakıldığında ise metropol de yaşam koşulları oldukça zordur ve belirli bir rakamın üzerinde gelir else etmek zorundasınız. Çünkü Anadolu’daki birçok şehirden farklı bir yaşam koşulları mevcuttur. İstanbul’da enflasyon oranı her dönem TÜİK tarafından açıklanan enflasyon oranlarından daha yüksek çıkmaktadır. Demek ki İstanbul’da asgari ücret de İstanbul enflasyonu baz alınarak değerlendirilmeli, zam oranı hesaplanırken İstanbul enflasyonu esas alınmalıdır. Çünkü enflasyon oranı İstanbul’da farklılık göstermektedir. Sigortalı çalışan nüfusun %24 ü İstanbul’da ikamet etmektedir ve bu kesimin hakkı korunmalıdır. Sadece çalışan, vergi veren açısından değil diğer bazı faktörler için de İstanbul’un Türkiye şampiyonluğundan bahsedilebilir.1970 li yıllarda üniversite sayısı 3 (İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik üniversitesi, Boğaziçi üniversitesi) ve birkaç akademiden oluşan eğitim kadrosu günümüzde 70 üniversiteye ulaşmış durumdadır. İstanbul’da yaşamak ekonomik olarak günümüzde epeyce bir kazanç gerektiren bir duruma gelmiştir. Öncelikle kiraların en az 20000 TL olduğu, bunun yanında ulaştırma, sağlık ücretleri, çocuğunuzun eğitim giderleri olmak üzere diğer giderler de eklenince ciddi rakam ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla gelir açısından bakıldığında önemli bir rakam gerektiği gerçektir. Konuya bir de olumlu yönden baktığımızda ise durum farklıdır. Eşsiz güzellikleri yaşamak, tarihi mekanlar, kültürel uygulamalar gibi sosyal yönden birtakım farklılıklar İstanbul’a özeldir ve birçok insanımız için İstanbul bir tutkudur. Ekonomi olarak bakıldığında ise yukarıda bahsetmeye çalıştığım gibi kariyer yapmak, para kazanmak, kendinizi sosyal yönde geliştirmek istiyorsanız İstanbul’da vazgeçemezsiniz. Ayrıca İstanbul Ticaret odası en son 1995 yılında güncellenen enflasyon sepetinde de önemli değişiklikleri yapılarak enflasyon oranı açıklanmıştır. Enflasyon hesaplamalarında baz alınan 8 ana harcama grubu indeksi 12 ye yükseltilmiştir. Aşağıda İstanbul Planlama Ajansının haberine göre İstanbul’da nisan ayı yaşam maliyeti bilgilerini okuyabilirsiniz. İstanbul Planlama Ajansı (İPA), yapılan araştırmalara göre nisan ayında İstanbul’da dört kişilik bir ailenin yaşam maliyetinin bir önceki aya göre, yüzde 2,91 artarak 90 bin 32 liraya yükseldiğini bildirdi. İPA’nın sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, İstanbul’da dört kişilik bir ailenin nisan ayındaki yaşam maliyetine yer verildi. Açıklamada, yapılan araştırmalara göre, İstanbul’da dört kişilik bir ailenin yaşam maliyetinin nisan ayında bir önceki aya göre yüzde 2,91, geçen yılın aynı ayına göre ise yüzde 51,74 oranında arttığı belirtildi. İstanbul’da dört kişilik bir ailenin yaşam maliyetinin 90 bin 32 lira olduğu ifade…

Dolarizasyon geriliyor, TL’ye dönüş artıyor

19 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınarak tutuklanmasıyla birlikte, Türkiye’de siyasi tansiyon yükseldi. Bu gelişme, finansal piyasalarda ciddi bir belirsizlik ortamı yarattı ve yurtiçi yerleşiklerin dövize yönelmesine neden oldu. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) verilerine göre, bu gelişmelerin ardından döviz tevdiat hesaplarında (DTH) hızlı bir artış yaşandı. Parite etkisinden arındırılmış veriler, 8 haftalık süreçte DTH’ların toplamda 7,1 milyar dolar arttığını gösterdi. Bu artışın 5,86 milyar doları, sadece 21 Mart haftasında gerçekleşti. Ancak nisan sonundan itibaren bu tablo tersine dönmeye başladı. Son üç haftada döviz hesaplarında azalma görülüyor. Parite etkisinden arındırılmış verilere göre, DTH’lar bu sürede toplam 1,68 milyar dolar geriledi. Bu düşüşün 698 milyon doları bireysel, 986 milyon doları ise kurumsal hesaplardan kaynaklandı. Bu durum, özellikle dövizden Türk lirasına geçişte bir eğilimin başladığına işaret ediyor. Dolarizasyon oranı da bu gelişmelere paralel olarak düşüşe geçti. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) haftalık verilerine göre, 14 Mart haftasında TL mevduatların toplam içindeki payı %59,25 iken, kur korumalı ve döviz mevduatlarının payı %40,25 düzeyindeydi. 25 Nisan haftasında ise dolarizasyon oranı %42,56 ile yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Ancak sonrasında başlayan düşüşle birlikte, oran 2 Mayıs haftasında %42,31’e, 9 Mayıs haftasında ise %42,25’e geriledi. Bu süreçte TL mevduatların toplam içindeki payı yeniden yükselerek %57,75’e çıktı. Kur korumalı mevduatlar hariç tutulduğunda da benzer bir eğilim dikkat çekiyor. Sadece yabancı para cinsi mevduatların toplam mevduat içindeki payı, 25 Mart haftasında %39,38 iken, 9 Mayıs haftasında %39,35’e geriledi. Bu da yatırımcıların yavaş yavaş dövizden uzaklaşarak TL’ye yönelmeye başladığını gösteriyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de döviz talebindeki bu azalmaya dikkat çeken bir açıklama yaptı. Sosyal medya hesabından yaptığı değerlendirmede, DTH talebinde düşüş yaşandığını, ülke risk priminin (CDS) gerilediğini ve Merkez Bankası’nın brüt rezervlerinin bir haftada 5,8 milyar dolar arttığını belirtti. Şimşek, temel hedeflerinin “kalıcı fiyat istikrarı” olduğunu ifade ederek, uygulanan politikaların meyvelerini vermeye başladığını vurguladı. Ayrıca azalan küresel belirsizliklerin ve iyileşen finansal göstergelerin dezenflasyon sürecini destekleyeceğini belirtti. Ekonomistler ise bu gelişmeleri, ekonomi yönetiminin sürdürdüğü sıkı para ve maliye politikalarının sonucu olarak değerlendiriyor. 19 Mart sonrasında yaşanan siyasi gerilim, dövize olan talebi artırırken, uygulanan politikalarla birlikte yatırımcının güveni kademeli olarak yeniden kazanılıyor. TL varlıklara dönüş teşvik edilirken, döviz hesaplarındaki azalma bu güvenin işareti olarak görülüyor. Uzmanlara göre, döviz talebindeki düşüşün kalıcı hale gelmesi için yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi istikrarın da sağlanması gerekiyor. Eğer bu eğilim devam ederse, Merkez Bankası’nın rezerv birikimi artacak, döviz kuru üzerindeki baskı azalacak ve finansal istikrar daha güçlü şekilde sağlanabilecek.

EMEKLİ AYLIK BAĞLAMA ORANLARINDE DEĞİŞİKLİK

EMEKLİ AYLIK BAĞLAMA ORANLARINDE DEĞİŞİKLİK Bildiğimiz üzere ülkemizde çalışan nüfus sayısı olarak 15-64 yaş arası esas alınmaktadır. Ancak 2022’den önce emekli olabilmek için yaş sınırına bakılmaksızın prim ödeme gün sayısı belirleyici faktör idi ve yaş sınırına bakılmıyordu. Emekliler her dönem ekonomik açıdan en olumsuz koşulları yaşayan kesimdir ve buna asgari ücretliler de eklenebilir. Dolayısıyla emeklinin yaşam koşulları, aldıkları maaşlar gündemden düşmemektedir. Ülkemizde maalesef doğurganlık oranı %1,5 civarındadır ve bu oran ilerleyen dönem için çalışan nüfusun azalması tehlikesiyle karşı karşıyadır ve yaşlı nüfusumuz her geçen dönemde artmaktadır.Sn. Cumhurbaşkanımızın yıllar önce 3 çocuk önerisi demek ki doğru imiş ve bugünkü ortamda da bu tez ispatlanmış durumdadır. Ancak içinde bulunduğumuz dönemde tek çocuğa bile bakmak, yetiştirmek ekonomik anlamda oldukça zordur. Vatandaşlarımız emekli oldukları taktirde aldıkları maaşın yarısı kadar maaş almaktadır ve bu tutar geçinmek için zordur ve hatta mümkün değildir. Dolayısıyla emekli vatandaşlarımız ikinci bir işte çalışmak zorunda kalmakta ama tabii ki herkes iş bulmakta güçlüklerle karşı karşıya kalmaktadır. Emeklilik koşulları 2022 yılında çıkarılan bir kanunla erkekler için 65, kadınlar için ise 60 olarak belirlenmiş ve çalışan nüfus sistemine uygundur. Bu kanun çıkmadan önce 45 yaş civarında prim ödeme gün sayısına göre emekli olunabiliyordu. Yani üretime katkı sağlayabilecek yaşta emeklilik söz konusu idi. Ancak sadece yaş sınırı baz alınmamakta belirli bir prim sayısını da tamamlamak gerekmektedir. Prim ödeme gün sayısı ise gene 2022 yılında çıkan bir kanunla erkekler için 7200 gün erkekler için ise gene aynı gündür. Ancak erkeklerde 2028 yılından itibaren 9000 gün olarak uygulanacaktır. Emeklilikte ilk sigorta girişi son derece önemlidir. Çünkü emeklilik girişi, emeklilik yaşı ve prim ödeme gün sayısını belirlemekte baz alınmaktadır. Emeklilik maaşı hesaplama formülü, yıllık ortalama maaşın “aylık bağlanma oranı” ile çarpılıp sonucun SGK’ya prim olarak ödenen yıl sayısına bölünmesiyle aylık emekli maaşı hesaplama sonucunu verir. Özellikle içinde bulunduğumuz dönemde emekli maaşlarının yetersizliğini hepimiz biliyoruz. Kamuoyunda intibak yasası olarak bilinen ve 2000 yılından önce emekli olanlar ile 2000 yılından sonra emeklilerin aldıkları maaş neredeyse %50 fark oluşmasına sebep olmuştur. Bir diğer konu da 2008 yılında emeklilik katsayısının %45 e düşürülmesiyle emekli maaşlarının oldukça düşük kalmasıdır. Öncelikle bu iki konunu emekliler arasındaki adaleti sağlamak için ivedilikle ele alınması ve çözülmesi gerekir. Emeklilik katsayısı konusu geçtiğimiz günlerde TBMM ye sunuldu. Yapılan düzenlemeye göre 25 yıl hizmet dönemini tamamlayan ve primini de ödeyen bir kişi emekli olmak istediğinde alacağı maaşın aylık bağlanma oranı yüzde 50 seviyesinden yüzde 75 seviyesine çıkacak. Bu şekilde emekli maaşlarının da belirlenen yeniden bağlanma oranına göre artırılması söz konusu olabilir. Emekli aylığı bağlanmasıyla ilgili 5510 sayılı kanundaki 29. madde aylık bağlanma oranını her yıl için yüzde 2 olarak belirliyor. Bu oran mevcut haliyle kaldığı tabloda 25 yıllık hizmet süresini dolduran bir vatandaş prime esas gelirinin yarısını emekli aylığı olarak alıyor. 25 yılın altında çalışanlarda ise bu oran daha da düşüyor. İlgili kanun teklifi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülecek. Bir başka konu da emeklilerimizin birçoğu yaşlı olduğu için doğal olarak sağlık sorunlarının çoğalması, hastanelere olan ihtiyaçlarını ger geçen gün artmasıdır. Hastanelerden kesilen muayene farkı ve eczaneye ödenen ilaç farkları zaten az olan maaşlarını iyice düşürmektedir. Kendimden örnek verecek olursam diyaliz hastası olduğum için yani kronik hastalığım olduğu için birtakım ilaçları sürekli kullanmak zorundayım. Ve ilaç alımı için ocak ayında 485; şubat ayında da muayene katkı payı dahil 450…

NİSAN AYI YURT DIŞI ÜRETİCİ FİYAT ENDEKSİ

TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) 2025 yılı Nisan ayına ait verilerine göre, Yurt Dışı Üretici Fiyat Endeksi (YD-ÜFE) hem aylık hem yıllık bazda artışını sürdürdü. Bu endeks, yurt dışına mal satan üreticilerin fiyatlarının ne yönde değiştiğini gösteriyor. Yani ihracat yapan üreticilerin maliyetleri artıyor mu, azalıyor mu, bunu anlamamıza yardımcı oluyor. Hem ihracatçı firmalar hem de dış ticaret dengesi açısından önemli bir gösterge olan YD-ÜFE, genel ekonomik eğilimleri de yansıtır nitelikte. Nisan 2025’te YD-ÜFE bir önceki aya göre %4,41 oranında artış gösterdi. Bu artış, sadece bir ayda üretici maliyetlerinin ne kadar yükseldiğini ortaya koyuyor. Aynı zamanda yılbaşından bu yana, yani 2024 Aralık ayına göre toplamda %13,10’luk bir artış yaşandı. Geçen yılın aynı ayına kıyasla yıllık bazda artış oranı ise %22,92 oldu. Ayrıca, son 12 ayın ortalamasına bakıldığında da fiyatlarda %28,57 oranında artış görülüyor. Bunları biraz daha sade bir dille anlatmak gerekirse: Üreticiler yurt dışına mal satarken geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık dörtte bir oranında daha yüksek fiyatlardan satış yapıyorlar. Bu durum, maliyetlerin artmasının yanında döviz kurlarındaki oynaklık ve dış piyasadaki koşulların da etkisiyle şekilleniyor. Bu artışlara rağmen, geçen seneki artış hızının bu yıl azaldığı da göze çarpıyor. 2024 Nisan ayında YD-ÜFE yıllık bazda tam %65,53 artmıştı. Oysa 2025 Nisan’ında bu oran %22,92 ile daha düşük seviyede gerçekleşti. Bu da bize fiyat artışlarının hız kestiğini, yani maliyet baskısının geçen yıl kadar sert olmadığını gösteriyor. Sanayi sektörleri bazında baktığımızda; madencilik ve taş ocakçılığı sektörü yıllık bazda %19,96, imalat sanayi ise %22,97 oranında arttı. İmalat sektörü Türkiye’nin ihracatında çok büyük bir paya sahip olduğu için bu alandaki fiyat artışları doğrudan dış ticareti etkiliyor. Ana sanayi gruplarına göre yıllık fiyat değişim oranlarına bakacak olursak: Ara mallarında %21,15, Dayanıklı tüketim mallarında %30,42, Dayanıksız tüketim mallarında %25,64, Enerji grubunda %11,03 azalış, Sermaye mallarında %28,07 artış görüldü. Burada en dikkat çekici nokta enerji grubunda yaşanan %11’lik düşüş. Bu, küresel enerji fiyatlarının Türkiye’ye olumlu yansıdığını gösteriyor. Enerjideki bu düşüş, endeksteki genel artışı yavaşlatan en önemli etkenlerden biri. Diğer taraftan, özellikle dayanıklı tüketim mallarındaki %30’un üzerindeki artış, üretim maliyetlerinin hâlâ ciddi seviyelerde seyrettiğini ortaya koyuyor. Bu grup içinde mobilya, beyaz eşya, otomotiv gibi uzun ömürlü ürünler yer alıyor ve bu sektörler açısından maliyet baskısı devam ediyor. Aylık bazda da sanayi gruplarındaki artış dikkat çekici seviyelerde. Nisan ayında: Madencilik ve taş ocakçılığı %2,10, İmalat sanayi %4,45 oranında arttı. Ana gruplarda ise: Ara malları %4,00, Dayanıklı tüketim malları %7,50, Dayanıksız tüketim malları %4,93, Sermaye malları %5,37 oranında artarken, Enerji fiyatları aylık bazda da %3,76 oranında düştü. Özellikle dayanıklı tüketim mallarındaki %7,50’lik artış, kısa vadede yüksek maliyet artışlarına işaret ediyor. Bu durum, üreticilerin ihracat fiyatlarını artırmasına neden olabilir. Ancak fiyatların yükselmesi aynı zamanda dış pazarlarda rekabetçiliği azaltabilir. Sonuç olarak; YD-ÜFE verileri bize, Türkiye’den yurt dışına ürün satan üreticilerin fiyatlarının artmaya devam ettiğini gösteriyor. Artış hızı geçen yıla göre düşmüş olsa da özellikle dayanıklı tüketim ve sermaye mallarındaki yüksek oranlı artışlar, maliyet baskısının sürdüğünü ortaya koyuyor. Enerji fiyatlarının düşmesi sevindirici bir gelişme olsa da genel fiyat baskısı ihracatçılar açısından hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor. Bu gelişmeler hem üreticilerin fiyat politikalarını hem de Türkiye’nin dış ticaret dengesini doğrudan etkileyebilir.

MOTORLU KARA TAŞITLARI, NİSAN 2025

Nisan ayında trafiğe kaydı yapılan taşıt sayısı 192 bine yaklaşırken, bu dönemde motosiklet ve otomobil kaydı toplamın neredeyse %85’ini oluşturdu. Ay boyunca trafiğe kaydı yapılan toplam taşıt sayısı 191 bin 983 olurken, bunun %43,5’i motosiklet, %41,9’u otomobil, %9’u kamyonet ve kalan kısmı ise traktör, kamyon, minibüs, otobüs ve özel amaçlı araçlardan oluştu. Trafiğe kaydı yapılan toplam taşıt sayısı, mart ayına kıyasla %1,9 oranında azalma gösterdi. Ancak bu genel düşüşe rağmen motosiklet kayıtlarında %18 gibi dikkat çekici bir artış yaşandı. Traktör ve minibüs kayıtlarında da sırasıyla %6,7 ve %0,7 artış görülürken, otomobil kayıtları %15,3 azaldı. Aynı şekilde otobüs, kamyon, özel amaçlı taşıt ve kamyonetlerde de azalışlar söz konusu oldu. YILLIK DEĞİŞİM: ARTANLAR VE AZALANLAR Nisan 2025’teki kayıtlar, geçen yılın aynı ayıyla karşılaştırıldığında %2,2’lik bir düşüş gösterdi. Ancak taşıt türleri bazında bu tablo biraz daha karmaşık. Örneğin, minibüs kayıtları %59,2 gibi çok yüksek bir oranla arttı. Kamyonet, otomobil ve otobüs kayıtlarında da çift haneli artışlar yaşandı. Öte yandan, motosiklet kayıtlarında %21,8’lik ciddi bir düşüş dikkat çekerken, traktörlerde de %17,6 oranında azalma yaşandı. TRAFİKTEKİ TOPLAM ARAÇ SAYISI 32 MİLYONA YAKLAŞTI Nisan ayı sonu itibarıyla Türkiye genelinde trafiğe kayıtlı araç sayısı 31 milyon 976 bin 478’e ulaştı. Bu araçların yarısından fazlası otomobillerden (%51,8) oluşuyor. Motosikletlerin oranı %20,3, kamyonetlerin ise %14,9 seviyesinde. Traktör, kamyon, minibüs, otobüs ve özel amaçlı taşıtlar daha küçük oranlara sahip olsa da toplamda trafiğin önemli bir bölümünü oluşturuyor. DEVİR İŞLEMLERİNDE OTOMOBİL AĞIRLIĞI SÜRÜYOR Bir başka dikkat çekici veri de devir işlemleriyle ilgili. Nisan ayında noter aracılığıyla el değiştiren taşıt sayısı 957 bin 499 oldu. Bu işlemlerin %67,3’ü otomobiller, %15’i kamyonetler, %10,5’i motosikletler üzerinden gerçekleşti. Traktör, kamyon ve minibüs gibi diğer taşıtlar ise daha küçük paylara sahip. OTOMOBİL MARKALARI: RENAULT LİDERLİĞİ KORUYOR Nisan ayında 80 bin 369 adet otomobil trafiğe kaydedildi. Marka bazında incelendiğinde, en yüksek paya %10,3 ile Renault sahip. Onu %8,1 ile Fiat, %7,7 ile Toyota, %7,2 ile Volkswagen ve %6,8 ile Peugeot takip ediyor. Ayrıca Hyundai, BYD, Opel, Skoda, BMW, Mercedes-Benz, Chery gibi markalar da kayıtlarda önemli paylara sahip. İlk 20 markanın dışında kalan otomobiller ise “diğer” kategorisinde yer alıyor. OCAK-NİSAN 2025 DÖNEMİ: KAYITLARDA DÜŞÜŞ VAR Yılın ilk dört ayı, geçen yıla kıyasla biraz daha durgun geçti. Ocak-Nisan 2025 döneminde trafiğe kaydedilen taşıt sayısı 690 bin 209 olarak açıklandı. Bu sayı, geçen yılın aynı dönemine göre %16,8 azalma anlamına geliyor. Buna karşılık trafikten silinen araç sayısı da %67,8 gibi oldukça yüksek bir artışla 14 bin 570’e yükseldi. Böylece trafikteki net artış 675 bin 639 taşıt olarak gerçekleşti. YAKIT TERCİHLERİ DEĞİŞİYOR İlk dört ayda trafiğe kaydı yapılan 348 bin 374 otomobilin yakıt türlerine baktığımızda, %48,1’lik payla benzinli araçların lider olduğunu görüyoruz. Hibrit otomobiller %28,3 ile ikinci sırada yer alırken, elektrikli otomobillerin payı %13,1’e ulaşmış durumda. Dizel araçlar %9,6, LPG’li otomobiller ise %0,9 pay almış. Mevcut otomobil parkına baktığımızda ise toplam 16 milyon 580 bin 427 otomobilin: %33,6’sı dizel, %31,3’ü LPG, %30,5’i benzin, %3’ü hibrit, %1,4’ü elektrikli. Bu tablo, elektrikli ve hibrit araçların hızla artmaya başladığını, ancak halen LPG ve dizelin önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. MOTOR HACMİ VE RENK TERCİHLERİ Otomobillerin motor silindir hacmine göre dağılımına bakıldığında, en fazla tercih edilen grup %31,7 ile 1300 cc ve altı olan araçlar. Ardından %24,9 ile 1401–1500 cc arası otomobiller geliyor. Bu da tüketicinin…

Türkiye’de Marka Tescili ve Önemi: Birinci Marka Patent Yetkililerinden Kritik Uyarılar

Türkiye’de Marka Tescili ve Önemi: Birinci Marka Patent Yetkililerinden Kritik Uyarılar Türkiye’de işletmelerin en değerli varlıklarından biri haline gelen marka tescili ve fikri mülkiyet hakları, Birinci Marka Patent yetkilileri tarafından masaya yatırıldı. İşletme sahibi Lütfiye Barutçu marka tescili sürecinin detayları, yasal zorunluluklar ve iş dünyası için taşıdığı kritik önem ele aldı. Marka Tescili: Hukuki Koruma ve İşletmeler İçin Hayati AvantajlarTürkiye’de marka tescili, 10 Ocak 2017’de yürürlüğe giren 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) ile korunuyor. Lütfiye Barutçu, “Marka tescili, bir işletmenin ürün veya hizmetlerini rakiplerinden ayıran isim, logo veya sloganların hukuki güvence altına alınmasıdır” diyerek sürecin önemini vurguladı. Barutçu’ya göre, marka tescili: – Taklit ve haksız kullanım riskini önlüyor,– Tüketici güvenini artırıyor,– Lisanslama ve uluslararası pazarlara açılımı kolaylaştırıyor,– Dijital platformlarda marka haklarını güçlendiriyor.“Firma Şartı Aranmıyor, Bireysel Başvuru Mümkün” Marka tescili için firma sahibi olma zorunluluğunun bulunmadığını belirten Lütfiye Barutçu, “Gerçek kişiler, TC kimlik numarasıyla başvuru yapabilir. Vergi mükellefi olma şartı da yok” açıklamasını yaptı. Elibüyük, özellikle girişimcilerin bireysel başvurularla markalarını koruma altına alabileceğinin altını çizdi.Tescil Süreci: 5 Adımda Koruma GüvencesiMarka tescil sürecini adım adım anlatan Barutçu, şu aşamalara dikkat çekti: Barutçu, İtiraz olmaması halinde süreç 5-7 ayda tamamlanıyor. Ancak itiraz durumunda bu süre 1 yılı aşabiliyor” ifadelerini kullandı.“Profesyonel Destek Şart: Hata Riski Azaltılıyor”Marka tescili sürecinde uzman desteğinin önemine değinen Lütfiye Barutçu, “Marka vekilleri, tescil edilebilirlik analizi yaparak başvuruyu eksiksiz tamamlıyor. Ayrıca, itiraz sürecinde markanın savunulmasını sağlıyor” dedi. Lütfiye Barutçu, danışmansız yapılan başvurularda red oranlarının yüksek olduğunu vurguladı.Tescil Edilemeyen Markalar ve Riskler – Ayırt edici olmayan isimler (Örn: “Mobilya” kelimesi mobilya sektöründe tescillenemez),– Tanınmış markalara benzerlik,– Kamu düzenine aykırı ifadeler,– Dini ve milli semboller tescil edilemiyor.-Tescil edilmemiş marka kullanmanın risklerini ise Barutçu şöyle sıraladı:– Başkalarının markasını ihlal etme ve tazminat riski,– Taklit durumunda hukuki mücadelenin zorluğu,– Markanın başkası tarafından tescillenmesi halinde yeniden pazarlama maliyetleri. “10 Yılda Bir Yenileme Unutulmamalı”Tescilli bir markanın koruma süresinin 10 yıl olduğunu hatırlatan Lütfiye Barutçu, “Süre bitiminden önce yenileme yapılmazsa, marka hükümsüz kalır ve başkalarına tescil hakkı doğar” uyarısında bulundu.Son Söz: Markanızı Bugünden KoruyunRöportajın sonunda, işletmelere ve girişimcilere marka tescili için harekete geçme çağrısı yapıldı. Barutçu, “Markanız, işletmenizin geleceğidir. Profesyonel destekle süreci yönetmek, hukuki ve mali riskleri en aza indirir” diyerek sözlerini tamamladı. Not:Bu haber metni, marka tescili sürecine dair kritik bilgileri özetlerken, uzman görüşleriyle iş dünyasına yol gösteriyor. Markasını korumak isteyenler için rehber niteliğinde…

Suat Elibüyük: Dış Ticaretin Usta İsimlerinden Biri

Dış ticaret, günümüzün globalleşen ekonomisinde ülkelerin büyüme stratejilerinin en kritik bileşenlerinden biri haline geldi. Bu alanda bilgi birikimi ve deneyimiyle öne çıkan isimlerden biri de Suat Elibüyük. Kendisi, hem akademik hem de pratik anlamda dış ticaretin dinamiklerini derinlemesine anlayan bir uzman. Suat Elibüyük, dış ticaret alanındaki kariyerine birçok tanınmış firma ve kuruluşta çeşitli görevler üstlenerek başlamıştır. Bu süreçte, uluslararası pazarların yapısını ve tüketici davranışlarını analiz etme konusundaki yetkinliği sayesinde birçok işletmeye büyüme fırsatları sunmuştur. Elibüyük’ün titiz çalışmaları, Türk firmalarının dünya pazarlarında daha rekabetçi hale gelmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Suat Elibüyük’ün belki de en dikkat çekici özelliklerinden biri, her zaman veriye dayalı stratejik kararlar almasıdır. Dış ticarette başarı sağlamanın anahtarı, doğru analiz ve doğru öngörülerden geçer. Elibüyük, yaptığı piyasa araştırmaları ve analitik çalışmalarıyla, işletmelere yalnızca kısa vadeli değil, uzun vadeli büyüme stratejileri oluşturmalarında da rehberlik etmektedir. Aynı zamanda, Suat Elibüyük eğitim alanına olan katkılarıyla da tanınır. Dış ticaretin karmaşık yapısını genç kuşaklara öğretmek ve bu alanda bilinçlendirme yapmak amacıyla çeşitli seminerler ve eğitim programları düzenlemektedir. Bu çalışmaları, gençlerin dış ticaret ve global pazarlara olan ilgisini artırmakla kalmayıp, ülkenin genel ekonomik gelişimine de katkı sağlamaktadır. Elibüyük’ün dış ticarete dair vizyonu, yalnızca ticari ilişkileri artırmakla sınırlı kalmıyor. Aynı zamanda sürdürülebilir kalkınma ve sosyal sorumluluk gibi konulara da büyük önem vermektedir. İşletmelerin uluslararası pazarlarda faaliyet gösterirken çevresel ve sosyal etkilerini göz önünde bulundurmasının gerekliliğine inanıyor. Bu bakış açısı, işletmelerin hem ekonomik sürdürülebilirliğini sağlamada hem de itibarlarını artırmada önemli bir rol oynamaktadır. Sonuç olarak, Suat Elibüyük gibi dış ticaret uzmanları, sadece kendi alanlarında değil, tüm ekonomik ekosistemde bir değişim ve dönüşüm yaratma potansiyeline sahiptir. Türkiye’nin global pazarlarda daha etkin ve rekabetçi bir oyuncu olabilmesi için bu tür uzmanların bilgi ve deneyimlerine her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Elibüyük’ün çalışmalarını takip etmek, yalnızca sektör profesyonelleri için değil, aynı zamanda tüm ekonomiyi şekillendiren bireyler için de büyük bir fırsat sunmaktadır

ŞUBAT AYINDA EKONOMİK GÜVEN ENDEKSİ AZALDI

Ekonomi bilimi bir derya gibi çok geniş bir kapsama alanındadır. Ülkelerde ve dünya genelinde sürekli güncelliğini korur. Öncelikle ekonominin temel ögelerinden bazıları Milli gelir, enflasyon, ihracat, para politikası, yoksulluk sınırı, üretim, ithalat sayılabilir. *Milli gelir bir ekonomide bir yıl içerisinde üretilen mal ve hizmetlerin toplam değeridir. Bir ülkenin milli geliri ne kadar yüksekse kişi başına düşen milli gelir de o kadar yüksek olacaktır ve ülke halkı zenginleşecektir. Zenginleşen ülke halkı iktisat kuralı gereği (kişinin geliri arttıkça harcamaları da artar.) harcamalarını arttıracak, halkın alım gücü yükselecek ve genel ekonomi canlanacaktır. Genel ekonominin hareketlenmesi basit ifadeyle yeni işyerlerinin açılmasına yol açacaktır. Ve dolayasıyla devletin vergi gelirleri de artacağından devlet yatırımları hız kazanacak yeni istihdam sahaları oluşacaktır. *Enflasyon konusuna gelince ülke halkımızın en çok üzerinde durduğu, en çok etkilendiği ekonomik faktördür. Maaş ve ücretlerin enflasyonun üzerinde olması çalışan ve emekli kesimin en büyük beklentisidir. Enflasyonun düşük olması, ülkede yeterli miktarda üretim yapıldığını, halkın gelir seviyesinden yakınmadığını, stok maliyetlerinin düştüğünü işaret eder. Enflasyonu düşük olan ülkelerde halkın ekonomi yönetimine olan bağımlılığı ve güveni tamdır. *İhracat en önemli iktisadi faktörlerinden biridir. Üretim olmazsa istihdam olmaz, üretim olmazsa ihracat olmaz, üretim olmazsa ihtiyaçlar ithal girdileriyle karşılanmaya çalışılır; bu durumda cari açık büyür, ülkeden döviz çıkışı hızlanır ve merkez bankasının döviz rezervi düşer. İhracatın bir diğer özelliği de üretimde kalitenin artması, yeni ürünlerin hizmete girmesi şeklinde açıklanabilir. Dolayısıyla ihracat, üretimle doğru orantılıdır. Bir ülkede üretim çoksa ihracat da çok olacaktır ve en önemlisi ülkeye döviz girdisi sağlanacaktır. *Para politikaları: Ülkemizde para politikaları, her ülkede olduğu gibi merkez bankası tarafından yönetilir. Hepimizin bildiği gibi faiz baz alınır. Başka bir deyişle faiz düşerse döviz kurları artar. Tasarruf sahipleri bankalardaki mevduatını TL’den döviz hesaplarına aktararak daha yüksek gelir elde etmeyi amaç edinirler. Dövizin yükselmesiyle birlikte enflasyon da artışa geçer. Bu da halkın aleyhine olacağından halkın ekonomi yönetimine olan güven azalma eğilimine girer. Diğer taraftan faizin yükselmesi kredi maliyetlerini yükseltecektir ve üretim maliyetlerine olumsuz yansıyacaktır. Belki de üretim miktarının azalmasına yol açabilir. Bu konu oldukça hassas bir konudur. Faiz dengesini döviz kurlarıyla optimal dengede tutmak esas alınmalıdır. Örneğin ülkemizde kredi maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle yaklaşık sekiz aydan bu yana üretimde düşme gözlenmektedir. *Yoksulluk sınırı bir kişinin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gereken minimum aylık değerdir. Yoksulluk sınırının altında yaşayan vatandaşların genel nüfusa oranı ne kadar yüksekse yoksul vatandaşların sayısı o kadar az olacaktır. *Üretim konusuna yukarıda değinmiştik. Ülkelerin ekonomik büyümesine katkı sağlayan en önemli unsurlardan biridir. Üretim, istihdam ve sağladığı ihracat girdileriyle ekonomik kalkınmaya etkili olmaktadır. *İthalat ülke ihtiyaçlarının yeterli miktarda üretilmemesi durumunda başvurulan çözüm yoludur. Bazen yerli sanayi ile rekabet için de ithalat yoluna gidilebilir. İhracatın ithalatı karşılama oranı 1 ise ülkeye ithal girdisi kadar ihracat çıktısı gerçekleşmiş demektir. Her zaman ihracatın ithalattan fazla olması tercih edilir. Yukarıda anlatmaya çalıştığım ekonomi faktörlerinin dengede olması durumunda ekonomik istikrar yerine gelmiş, halkın ekonomiye güveni artmış, dış yatırımcıların da ülkemize girişi çoğalacak demektir. Bu bağlamda ekonomik güven endeksimiz de artacaktır. Çünkü temel faktör ekonomik güvendir. Yabancı yatırımcıların ülkemize gelerek yatırım yapması için ekonomimize güvenmeleri gerek ve yeter koşuldur. Ülkemizde çok kısa süre öncesine kadar yaklaşık -60 milyar dolar olan rezervlerimiz, günümüzde 161 milyar dolara kadar yükselmiştir. Yani dışardan para girişi, uygulanan sıkı para politikası sayesinde başlamıştır. Ancak bu girişler yatırımdan çok” carry trade” yoluyla gerçekleşmektedir. Carry trade…

DÜNYA GENELİNDE MİLYARDERLERİN SAYISI

 İnsanlığın varoluşundan itibaren kavimler içinde, aşiretler arasında, milletler bünyesinde kadının bir yeri olmuştur. Sosyolojik olarak milletler arasında kadın ve kadın hakları farklılık görülse de din temelli ayrıcalık ve farklılıklar da söz konusudur. Hâlâ birçok ülkede kadınlar ekonomik, sosyal ve hukukî alanlarda haklarını elde edememişlerdir. Afrika’nın ücra köşelerinde kadınlar insan olduklarının bile farkında değildirler. Türk kadını En zor konu budur işte… Türk kadınını anlatmak sözle olmaz. Kadın anamızdır, yeri gelir eşimizdir, sevgilimizdir, iş ortağımız veya çalışma arkadaşımızdır. Yuvayı yapan dişi kuştur, denir kadın için… İşte bu ahengi sağlayan şefkat meleğidir kadın. Aile mutluluğunda en büyük payın sahibi ve hepimizin ilk öğretmenidir ve dolayısıyla hepimiz annemizden öğrenmişizdir dilimizi. Türk kadınını anlamak için İnebolu’yu ve İstiklâl Yolu’nu, Erzurum’un Aziziye tabyalarını, Nene Hatun’u, Gülizar ve Name Kadın’ı, Antep’in eski mahallelerini, kocasını Balkan Harbi’nde kocasını kaybeden ve Sakarya Savaşı’nda yaralanıp iyileştikten sonra tekrar müfrezesinin başına dönen Ayşe Hanım’ı, Maraş’ın mücahit kadınlarını, Kastamonu’nun yetiştirdiği Millî Mücadele kahramanlarından Halime Çavuş’u, Şerife Bacı’yı, Gördesli Makbule’yi, Gaziantepli Yirik Fatma’yı, Adanalı Tayyar Rahmiye Hanım’ı  hatırlamak, hayatlarını incelemek gerekir. İstiklâl Savaşı yıllarında kahraman kadınlarımız Aslen İzmirli olan ancak 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali üzerine Balıkesir’de çete teşkilâtına katılan Mustafa Necati, 13 Eylül 1921 Sakarya Zaferi’nden 30 Ağustos 1922 Zaferi’nin hemen öncesine kadar İstiklâl Mahkemesi Reisi olarak Kastamonu’da bulunmuştur. Anadolu köylerinde rastladıklarını şöyle anlatıyor Mustafa Necati:     “… Uzun ve gölgesiz yollardan kesintisiz bir alkışla harp meydanlarına giden yollarda zayıf öküzlerin çektikleri cephane yüklü arabalar ve bunların başlarında yanık yüzlü, çıplak ayaklı kadınlar, ihtiyarlar ve hatta çocuklar… Çok defa yolun kenarına çekilir, onların geçişini gözlerim yaşararak seyreder, kağnıların gıcırtılarını ilâhî bir musiki gibi dinlerdim…”         Yiğitlikle dolu bir başka sahneyi anlatırken de şunları söylüyor Mustafa Necati; “… Biz soğuktan titrerken tek yorganını da arabaya örten bir ninenin çıplak ayaklarla karları çiğnediğini görünce merhamet duygularım kabardı. Arkasına sardığı peştemalın içindeki ara sıra hıçkıran çocuğun üzerine niçin atmadığını sordum.”     —Üşümez misin sen? Bak çocuk donacak, yorganı örtsene!     —Kar sepeliyor. Millet malıdır, nem kapmasın evladım, dedi. Yorganın uçlarını iyice serdi. O zaman anladım ki, cephaneyi ıslatmamak için bu fedakârlığı yapıyor. Tabii ki sonra da merhametimden utandım. Cumhuriyetle birlikte     Ülkemizde Cumhuriyet’e geçişle birlikte yeni haklara kavuşmuş olsa da kadın, hâlâ “çile sembolü”dür. Atatürk’ün kadınlar için sağladığı haklara rağmen kanun ve kural sapması, yobaz algısı ve töre baskısı gibi sebeplerle kadınlarımız, toplum hayatında tam olarak yer edinememiştir.      Basından izliyoruz, her gün hayatını kaybeden, eşinden dayak yiyen, maganda ve meczup saldırısına uğrayan nice kadının başına gelenleri… Bu olgular “kadının yazgısı” haline gelmiştir ülkemizde. Toplum hayatındaki yeri     Örtünmesine ailesi, doğum ve kürtajına politikacılar, yaşam hakkına doğuştan mutsuz kocalar (!) karar verir Türk kadını için, verdiği mücadelede ve sesini duyurmakta yetersiz kalır.      Kadın ve kadın hakları konusuna dinimiz geniş yer vermesine, din adamlarımız dini esasları anlatıyor olmasına rağmen bizlerin duyarsız kaldığı aşikârdır. Veriler, sadece belirli sayıdaki kadınımızın ekonomi, eğitim ve idare alanlarında öne çıktığını gösterse de büyük çoğunluğun hukukî varlığı kâğıt üzerinde kalmaktadır. Sanat etkinlikleriyle anlatım      Sanatçılarımızın, müzik ve sanatın her dalında eserler ortaya koyarak “8 Mart Dünya Kadınlar Günü”nün anlamını göze ve kulağa hitap ederek vurgulamaları, geçen yıllarda düzenledikleri gibi sergi ve standlarda dünya kadınlarının pek de yabancısı olmadığımız acılı yüz ifadelerini, bahtsızlık ve çaresizliklerini gözler önüne sermeleri alkışlanacak çabalardır.     Birçok yerde günün anlam ve önemini ortaya koyabilecek konserler…

İstanbul’da Kentsel Dönüşüm Koşulları

İstanbul’da Kentsel Dönüşüm Koşulları Hepimizin bildiği gibi ülkemiz deprem coğrafyasında yer almaktadır. Ve bugüne kadar son derece önemli depremler yaşadık.1999 Gölcük ve Yalova depremlerinde 20000 vatandaşımız can verdi. En son yaşadığımız ve 11 ilimizi etkileyen Kahramanmaraş merkezli depremlerde ise 50000 canımız giiti,100000 kişi, yaralandı ve on binlerce bina yerle bir oldu. (Allah tekrarını göstermesin) Depremler olduğu zaman yazılı ve görsel basında bir müddet gündem olduktan sonra maalesef unutularak sorunlar rafa kalkıyor ve tekrar deprem olunca raftan iniyor. Jeoloji bilim insanları ise başta İstanbul olmak üzere sürekli alınması gereken önlemleri, yaşanabilecek bir felaket sırasında oluşabilecek kayıpları sıralayarak konunun önemini anlatmaya çalışıyorlar. Hatta çok değerli bir bilim insanı son yapılan yerel seçimlerde “deprem için önlem alacak, yapılması gerekenleri taahhüt eden partiye oy verin” diye tavsiyede bulunarak konunun önemini vurgulamaya çalışmıştı. Son yaşadığımız yüzyılın felaketi olarak adlandırılan Kahramanmaraş merkezli felaketten sonra İstanbul başta olmak üzere tüm yurtta Karot tahlilleri yapılmaya her vatandaşın can emniyetini korumak amacıyla yerel yönetimler tarafından da bazı önlemler alınmaya başladı. İstanbul’da bazı binaların kendiliğinden çöktüğünü, birçok binanın da son derece deprem riski altında olduğunu yazılı ve görsel basından izlemekteyiz. Tüm yurdumuz deprem riski taşıdığı bir gerçektir ve İstanbul bu konuda başı çekmektedir. Çünkü toplam nüfusumuzun yaklaşık yüzde yirmisi İstanbul’da yaşamaktadır ve özellikle bazı bölgelerimizde 40-50 yıllık, dönemin koşullarına göre inşa edilmiş binalar mevcuttur. Buralarda oturan yurttaşlarımızın can güvenliği tehlikededir. Diğer taraftan bazı bölgelerde ise kentsel dönüşüm rantsal dönüşüme evirilmiştir. Yıkılıp yapılan binaların değeri kat kat artmıştır ve konut alıcıların ilk sorduğu soru binanın depreme dayanıklı olup olmadığıdır. Rantsal dönüşümün en güzel örneği İstanbul’da Bağdat Caddesi ve çevresidir. Öte yandan olaya ekonomik olarak bakıldığında ise her deprem devlet bütçesinin açık vermesine sebep olmakta yani vatandaşlarımızın vergileri ile karşılanmaya çalışılmakta bu da ekonomik dengelerin bozulmasına sebep olmaktadır. 2023 yılında verdiğimiz 1,1 Triyon TL lik bütçe açığının esas nedeni yaşanan felakettir. Çünkü 11 ili kapsayan felaketin acılarını sarmak dünyanın en zengin ülkesinde olsa bile kolay değildir ve hükümetimiz tüm güçleriyle deprem bölgesine akın etmiş, hiçbir yurttaşımızın evsiz, barksız kalmaması, aç, susuz kalmaması için var gücüyle çalışmıştır. Ancak halen yaralar sarılmaya devam etmektedir. Bölgede binlerce konut projesi mevcuttur bunların bir kısmı tamamlanarak depremzedelere teslim edilmiş, bir kısmının da inşaatı devam etmektedir. Hatta devam eden inşaat projeleri nedeniyle diğer kentlerden inşaat işçileri geldiğinden öteki bölgelerde işgücü azalmasına neden olmuştur. 1999 Düzce ve Gölcük depreminden sonra uygulamaya konulan “deprem vergisi” halen devam etmektedir ve bu toplanan deprem vergilerinin nereye harcandığı sorusuna şu andan hazine ve maliye bakanımız Sn. Mehmet şimşek otoyollara harcandığını ifade etmiştir. Dolayısıyla toplanan vergilerin amacına uygun şekilde kullanılmadığı, jeoloji bilim insanlarının sık sık yaptığı uyarılar, alınması gereken önlemler dikkate alınmadığı ortadadır. Kentsel dönüşüm projeleri için öncelikle devlet yardımcı olmaktadır ama yapılan destekler maalesef yetersiz kalmaktadır. Öncelikle yapılan kira yardımı çok düşük kalmakta yaşadığımız ekonomik kriz ortamında insanlar evsiz kalma, kirayı ödeyememe riski ile karşı karşıya kalmaktadır. Sorunun çözümü kentsel dönüşüm maliyetini devlet karşılamalı, inşaat süresince insanlara evi bedava tahsis etmeli veya kiranın tamamını ödemelidir. Son yaşanan depremden sonra günümüze kadar özellikle İstanbul için bir takım kentsel dönüşüm projeleri uygulamaya konuldu. Ancak yaşadığımız yüksek enflasyon nedeniyle ödemeler dengesi de değiştirilmek zorunda kaldı. İstanbul’da uygulanmaya başlayan yarısı bizden kampanyasının detayları aşağıdaki gibidir. “Yarısı Bizden” kampanyasına başvuru için e-Devlet üzerinden işlem yapmaya gerek kalmadan, ilçe belediyelerine…

TRUMP IN GAZZE PLANI VE ÜLKEMİZİN TEPKİSİ

TBMM Başkanı Kurtulmuş, Trump’a şöyle seslendi: ”Olmayacak duaya ‘Âmin’ demeyin diyerek ABD’nin yeni başkanını uyarıyor ve bu yanlış tutumdan acilen dönmesinin dünya barışı için de Ortadoğu barışı için de önemli olduğunu ifade etmek istiyorum.” ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Bünyamin Netanyahu ile görüşmesinde bahsettiği ‘Gazze Planı’na Türkiye’den tepki geldi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu planın tartışmaya açılmasının bile yanlış olduğunu söyledi. Trump’ın ikinci görev döneminde Washington’da ağırladığı ilk yabancı lider Netanyahu oldu. Trump görüşme önce Gazze’deki Filistinlilerin başka ülkelere gönderilmesi önerisinden bahsetmişti. Sonrasında ise Netanyahu ile kameralar karşısına geçen Trump “ABD, Gazze Şeridi’ni devralacak ve biz de orada bir iş yapacağız. Sahanın sahibi olacağız ve sahadaki tüm tehlikeli patlamamış bombaların ve diğer silahların imhasından sorumlu olacağız,” dedi. Trump, “İnsanların geri dönmesi gerektiğini düşünmüyorum,” dedi ve ekledi: “Şu anda Gazze’de yaşayamazsınız. Bence başka bir yere ihtiyacımız var. Bence insanları mutlu edecek bir yer olmalı.” Bunu hangi ‘yetkiyle’ yapacağı sorusuna yanıt vermeyen Trump ABD’nin hamlesi ‘uzun vadeli bir sahiplik durumu’ olarak gördüğünü belirterek bölge liderlerinin de bu düşünceyi desteklediğini iddia etti. Fidan: ‘Tartışmaya açılması bile yanlış’ Buna Türkiye’den ilk tepki Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dan geldi. Fidan Trump’ın planı için “Bu kabul edilemez bir konu. Filistin meselesi zaten bu nedenden başladı. Filistinlilerin Gazze’den çıkarılması tartışmaya açılamaz,” dedi. Fidan, Trump’ın iki devletli çözüme ilişkin taahhüt ortaya koyduğunun da görülmediğini vurgulayarak “Gazze ile ilgili tehcir meselesi hiçbir şekilde ne bölgenin ne de bizim kabul edeceğimiz bir durum değil. Bunu düşünmek bile aslında, kötü. Bunu düşünmek bile abesle iştigal. Tartışmaya açılması bile yanlış,” dedi. Kurtulmuş: ‘ABD Başkanı’nı uyarıyorum’ Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Numan Kurtulmuş, Netanyahu’nun Trump tarafından ‘kral edasıyla’ karşılandığını belirterek, İsrail liderinin Uluslararası Adalet Divanı’ndaki yargılanma sürecini hatırlattı. Trump’ın planı hakkında ”Gazze, Filistinlilerindir ve kıyamete kadar Filistin ‘in bir parçası olmaya devam edecektir. Gazze, sizin şirketlerinize satılık, kupon bir arazi değildir,” diyen Kurtulmuş şöyle devam etti: ”Nasıl bizim için bu vatanın her bir köşesi her bir karışı aziz bir vatan parçasıysa Filistinliler için Gazzeliler için de Gazze toprakları öyle bir yerdir, kıyamete kadar da öyle kalacaktır. İspatı da herhalde 1,5 yıldır fiilen her gün yapılmıştır, gerçekleştirilmiştir.” ABD ordusunun Vietnam, Afganistan, Irak’taki deneyimlerini hatırlatan Kurtulmuş böyle bir plana tüm Ortadoğu ülkelerinin tepki göstereceğini ve asla gerçekleşmeyeceğini söyledi. Kurtulmuş ”Olmayacak duaya ‘Âmin’ demeyin diyerek ABD’nin yeni başkanını uyarıyor ve bu yanlış tutumdan acilen dönmesinin dünya barışı için de Orta Doğu barışı için de önemli olduğunu ifade etmek istiyorum,” dedi. Türkiye, Filistin konusunda neyi savunuyor? Türkiye de uzun süredir İsrail-Filistin krizinde iki devletli çözümü destekleyen ülkeler arasında. Ankara, Filistin’in 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir devlet olarak tanınması gerektiğini savunuyor. Ayrıca Türkiye, İsrail’in Doğu Kudüs ve Batı Şeria’daki yerleşim politikalarını uluslararası hukuka aykırı olduğunu belirtip eleştiriyor. ABD’nin pozisyonu ABD, Filistin-İsrail meselesinde uzun yıllardır ‘iki devletli çözüm’ politikasını desteklese de bu tutum ilk Trump yönetiminde önemli bir sarsıntı yaşadı. 2017’de Donald Trump, Kudüs’ü resmen İsrail’in başkenti olarak tanıyıp büyükelçiliği Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyarak uluslararası toplumun tepkisini çekti. Bu hamle, Kudüs’ün statüsünün nihai barış görüşmelerine bırakılması gerektiğini savunan Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı. Ayrıca Trump, Filistin’e yapılan mali yardımları kesip diplomatik bağları büyük ölçüde kopardı. Biden yönetimi ise göreve geldikten sonra ‘iki devletli çözüm’ ilkesini yeniden savunmaya başladı ve Filistin’e mali yardımları geri getirdi. Kudüs’ü İsrail’in başkenti…

Enflasyonun birçok çeşidi mevcuttur ve tüm bu çeşitler TÜİK tarafından belirli dönemlerde kamuoyuile paylaşılmaktadır. Doğal olarak bizleri vatandaş olarak en çok ilgilendiren tüketici fiyat endeksiolduğundan diğer enflasyon çeşitlerine çoğunlukla ilgi göstermeyebiliriz ama hepimizin bilmesigereken diğer endeksleri de unutmamamız gerekir. Bunlardan en önemlileri Yİ-ÜFE, TÜFE, YD-ÜFEsayılabilir.Yurt dışı üretici fiyat endeksi; belirli bir dönem içinde yurt dışına satılmak üzere üretimi yapılanürünlerde yaşanan fiyat değişikliğidir. Yani ihracat için üretilen ürünlerde yaşanan fiyat hareketleriolarak tanımlanabilir.İhracat, bir ülkenin ekonomik anlamda büyümesi, gelişmesi için olmazsa olmaz faktörlerin başındagelir. İhracat yüksek rakamlara ulaşmış ise o ülkede üretim var demektir, işsizlik azalmakta demektir,devletin vergi gelirleri artıyor demektir, ülkeniz döviz rezervleri artıyor gibi birçok olumlu ekonomikgelişmeler oluyor demektir. Ülkemizde ihracat rakamları yüksek seviyededir ama ithalatımız maalesefihracatın üstündedir. Bunun yegâne sebebi zorunlu olarak dışarıdan tedarik ettiğimiz akaryakıt,enerji, doğalgaz gibi temel tüketim ürünlerine yaptığımız döviz ödemeleridir.İhracatın gelişebilmesi için öncelikle üretim kaynaklarının doğru ve verimli şekilde kullanılmasıgerekir. Günümüzde yapılan üretimin ara mal ve hammaddesinin yaklaşık yüzde ellisi yurt dışındanithal yoluyla gelmektedir. Doğal olarak söz konusu aramalı ve hammaddeye döviz ödemekzorundayız. Kurlar yüksek olunca da ödediğimiz para da yüksek olacağından ödenen bedel üretimmaliyetine yansıyacaktır ve bu da enflasyon demektir. Dolayısıyla ülke olarak ithal ikame ürünlerikendimiz üretmek zorundayız ve ayrıca katma değeri yüksek, teknolojik ürünlere önem vermekzorundayız.İhracat yapan işletmelerde döviz kurlarının yüksek olması ihracatın arttırılması yönünden olumlusonuçlar verebilir. Örneğin günümüzde ihracat işletmelerinin dolar kurunun 40 TL olmasınınistemeleri doğaldır. Çünkü ülkemizde hammadde, işçilik, ambalaj, nakliye gibi üretim araçlarının fiyatısürekli olarak artmaktadır ve bu yüzden ihracatçılar aldıkları hammaddeye sürekli yükselen fiyatlatedarik bedeli ödemekte bu da üretim maliyetlerini yükseltmektedir. Ancak döviz kuru sabit kalıncagelirlerde olumlu bir fark oluşmamakta, bu sebeple kar oranları düşmekte hatta bazen zarar bileetmektedir. İhracatın arttırılarak ülkeye döviz girdisi sağlamak temel hedef olduğuna göre kurdengesini iyi ayarlamak zorundayız. Yoksa zarar eden veya kar elde etmeyen işletmelerin faaliyetlerinisürdürebilmesi mümkün değildir ve bu da ekonomi alanında çeşitli olumsuzluklara yol açacaktır.Sorunun çözümü ancak ve ancak enflasyonun kontrol atına alınmasıyla birlikte üretim maliyelerininyükselmesini önlemek ve ihracatçıya özellikle ithal ikame ürün üreten işletmelere devlet desteğininarttırılmasıyla mümkün olduğu aşikardır.Ülkelerin kalkınmasında, ekonomik güvenin sağlanmasında üretim faktörünün en verimli kullanılmasıtartışılmaz bir gerçektir. Ancak üretim yaparken sıradan ürünler değil, yükte hafif, pahada ağır,gelişen teknolojiye uygun ürünlere ağırlık verilmesi elzemdir. Ayrıca üretilen malın ara mal vehammaddesinin de yerli olması önemlidir. Günümüzde ülkemizde üretimi yapılan malların aramalı vehammaddesinin yaklaşık yüzde ellisi yurt dışından ithal yoluyla tedarik edilmektedir. Söz konusuaramalı ve hammaddelere ödenen para döviz olduğundan yüksek rakamlar ödenmekte bu da üretimmaliyetini arttırdığından üretim maliyelerine doğal olarak yansımakta ve enflasyon olarak karşımızaçıkmaktadır. Yurt dışına satılmak üzere (ihracat için) üretilen ürünlerle yurt içinde üretilen ürünlerinüretim miktarları neden fark ediyor diye düşünen vatandaşlarımız olabilir. Bu farkın nedenleriniyaklaşık 45 yıl içinde bulunduğum kilit ve emniyet sistemlerinden örneklerle açıklamaya çalışayım. *Ürün ebatları: Ülkemizde kapı kilitlerinin eksen mesafesi (anahtar deliği ile kol demiri deliğininarasındaki uzaklık) oda kilitlerinde 90 mm. Olmasına rağmen çeşitli ülkelerde değişim gösterebilir.Örneğin yakın doğu ülkelerinde bu ölçü 72 mm’dir. Bunun için pahalı bir maliyet olan kalıp bedeli ekbir maliyettir.*Ürün için kullanılan malzemenin özelliği: Bazı ülkelerde kapı kolları alüminyum, bazı ülkelerdepaslanmaz çelik olabilir.*Nakliye bedeli: İthalat ve ihracatta “CIF ve fob denilen kavramlar vardır. Sanayinin iki sektörünün yıllık değişimleri; madencilik ve taş ocakçılığında %21,66 artış, imalatta%20,45 artış olarak gerçekleşti.Ana sanayi gruplarının yıllık değişimleri; ara mallarında %19,42 artış, dayanıklı tüketim mallarında%20,57 artış,…

RAMAZAN EKONOMİSİ

Mübarek ramazan ayına başlamış bulunuyoruz. Bu vesile ile tüm Müslüman ülkelere hayırlı olmasını dilerim. Klasikleşmiş bir cümle olan “nerede o eski ramazanlar” cümlesiyle başlayalım. Liseyi bitirinceye kadar çocukluğumun geçtiği Antalya’da ve tüm yurtta ramazan gelmeden önce birtakım hazırlıklar yapılır, ibadetle aksatılmaz, herkes birbirine son derece hoşgörülü, sevgi ve saygı ön planda tutulurdu. Ramazan’ın birinci günü ise her ailenin en büyüğünün evinde iftar yemeği yenir ve her birey birbirini kutlardı. Ve neredeyse her gün konu komşu birbirlerine iftar yemeği vermek için adeta yarışırlardı. Ekonomik açıdan ele aldığımızda ise ramazan ayı bereket ayı olduğundan ekonomik sıkıntının sözü bile edilmez, ikramların ardı arkası kesilmez, herkes birbirine evinden her çeşit yiyecek ve içecekleri misafirliğe giderken götürür, teravih namazından sonra afiyetle yenirdi ve arkasından dualar edilirdi. Günümüzde ise yukarıda bahsettiğim modelden bahsetmek bile mümkün olmaz duruma geldi. Çünkü ramazan gelmesine yakın tüm yiyecek ve içeceklerin fiyatı yükselme eğilimine girmeye başladı ve ramazan zammı olarak ifade edilmeye sürecine girdi. Hükümet yetkilileri, bu durumu önlemek için gıda sektörü mensuplarıyla bir araya gelip önlem almaya çalışsa da aşağıda açıklamaya çalışacağım sebeplerden dolayı fayda etmemişe benziyor, fiyatlar yükselmeye devam ediyor. Özellikle gıda enflasyonunun dirençli olması genel enflasyona negatif etkisi devam ediyor. Bu durumdan da en çok en düşük emekli aylığı alanlar, dar ve sabit gelirliler olumsuz şekilde etkileniyor. Ve bu ekonomik koşullarda eski ramazanlarda olduğu gibi iftar davetleri, yapılan ikramlar son derece sınırlı olacak gibi gözüküyor. Ramazan ayının en önemli yiyeceklerinden bir olan pidenin fiyatı 30 TL olursa diğer yiyecekleri de tahmin etmek zor olmasa gerek. Ülkemizde gıda enflasyonu yaklaşık üç yılı aşkın bir süreden bu yana sürekli yüksek seyretmekte ve bunun için bazı yiyecek ürünleri ithal yoluyla tedarik edilmektedir. Çünkü ülkemizde yapılan üretimim gittikçe azaldığı, ekim alanlarının küçüldüğü, üreticilerin girdi maliyetlerinden dolayı üretim yapmamaları ve dolayısıyla ekim alanlarının boş kalması sebebiyle tarım ve hayvancılık sektörü gün geçtikçe küçülmektedir. Bundan birkaç ay önce üreticilerinin seslerini duyurabilmek için yaptıkları eylemleri hepimiz yazılı ve görsel basından izledik. Tüm bunların üstüne yaşadığımız kış sezonu da eklenince önümüzdeki süreçte gıda enflasyonunun daha da artacağı ve ülkemizde gıda krizi oluşacağını söylemek abartı olmayacaktır. Sorunun çözümü ancak ve ancak sıkı ve sürdürülebilir bir tarım ve hayvancılık projesinin acilen uygulamaya konulmasıyla mümkün olacaktır. Dışardan ithal ederek nereye kadar gideceğiz veya paramız nereye kadar yurt dışına gidecek. Dış ticaret açığımızın olduğu bir dönemde; ekim alanlarımız boş dururken, hayvanlarımız yem fiyatlarının yüksekliğinden dolayı erkenden kesime gönderilirken başta baklagiller olmak üzere bazı gıda ürünlerine veya canlı hayvan ithalatına para ödememiz ve kurlar yükseldikçe maliyetlerin de yükselmesiyle sorunun çözülmeyeceği kesindir. Mübarek ramazan ayının en önemli özelliklerinden biri de fitre ve zekât ödemelerinin zamanında ve gerçek rakamlarla ödenmesidir. Dinimize göre sosyal adaletin sağlanmasında da fitre ve zekâtın önemi tartışılmaz bir konudur. Herkes varlığının kırkta birini ve fitesini günün ekonomik koşullarına göre (Dinimizin emrettiği şekilde) verse fakir ve muhtaç kimse kalmayacağı muhakkaktır. Âmâ maalesef ülkemizde yaklaşık on dokuz milyon kişi devlet yardımlarıyla yaşam savaşı vermektedir. İşte bu rakam zekât ve fitre aracılığıyla önemli ölçüde düşebilir. Bir diğer konu da verilen iftar yemekleridir. İftar yemeği muhtaç olanlara verilmesi, aç olanların doyurulması esas alınarak yapılmalıdır. Âmâ günümüzde 5 yıldızlı otellerde genellikle reklam amacıyla verilmekte, büyük şirketler müşterilerini ağırlayarak menfaat esasına dayalı iftar yemekleri verilmektedir. Bu durum son derece yanlıştır. İstanbul planlama ajansının ramazan ayı araştırmasına…

OCAK AYI DIŞ TİCARET İSTATİSTİKLERİ

Dışa bağımlılık, dış ticaret açığı vermenin temel nedenlerinden biridir. Bazı ürünleri ithal etmek zorunda olan ülkeler maksimum seviyede üretim yaparak ihracatını ithalatından daha yüksek rakamlara ulaştırmadığı sürece dış ticaret açığı vermekten kurtulmaları mümkün değildir. Yani dış ticaret açığını en aza indirgemek veya dış ticaret fazlası vermek ancak ve ancak üretimin artmasıyla mümkündür. Ülkemiz de akaryakıt, enerji, doğalgaz gibi temel ihtiyaçlarımız bakımından dış ülkelere bağımlıdır ve bu ihtiyaçlarımız ithalat yoluyla tedarik edilmektedir. Bizim uzun yıllardan bu yana dış ticaret açığı vermemizin sebeplerinden biri de budur. Açığı kapatmak için üretim kaynaklarını en verimli şekilde kullanmak, üretimi teşvik edecek önlemleri almak, yabancı yatırımcıların ülkemizde yatırım yapması için koşulları oluşturmak, global pazarlarda söz sahibi olmak ve rekabet kriterlerine ayak uydurmak zorundayız. Bunun için ise millet olarak çok çalışarak çok üretim yapmak temel hedefimiz olmalıdır. Üretim yaparken kalitesiz, teknolojik olmayan vd. gibi ürünleri değil; yükte hafif pahada ağır, yüksek teknolojiye uygun, katma değeri yüksek ürünler üretmeliyiz ki uluslararası pazarlarda yerimizi alalım ve rekabet gücüne ulaşalım. Günümüzde Çin büyük çapta ihracat yaparak dış ticaret fazlası vermektedir. Bunun sebebi her türlü ürünü üreterek yabancı ülkelere kolaylıkla satabilmesi ve uluslararası pazarlarda kendini kabul ettirmesidir. Merhum Turgut Özal döneminde yani 1980 li yıllarda ithalat yasağı kalkınca koşulları uygun olan işletmeler genellikle Çin başta olmak üzere her türlü ürünü ülkemize getirerek sattılar. Ancak getirilen ürünlerin çoğu kalitesiz ama fiyat rekabetine uygun olduğu için ülkemiz pazarında rağbet gördü. İthalat yasağının kalkması, yerli ürünlerin fiyatlarının astronomik seviyeye gelmesini önlemek için yapılmıştı ama ülkemizde neredeyse yerli sanayi diye bir üretim kalmamıştı. Çünkü bizim üretim işletmelerinin Çin den gelen ürünlerle fiyat açısından rekabet etmeleri mümkün değildi ve hepsi birer birer faaliyetlerine son vermek zorunda kaldılar. Örneğin o dönemde 64 tane asma kilit fabrikası kepenk indirmişti. Ülkemiz ithalat cenneti durumuna girerken paramız sürekli yurt dışına gittiğinden dış ticaret açığı doğal olarak devam etmekte idi. Bugünkü hükümetin Eylül 2021 de Türkiye modeli diye adlandırdığı ekonomi modeli son derece olumludur. Ancak gidilen yolun yanlış olduğu sürekli olarak tartışma konusu oldu ve seçimden sonra görevlendirilen ekonomi yönetimi düşük faiz yüksek kur politikasından yumuşak geçiş yapılmasını öngördü. Türkiye modelinin amacı öncelikle ithalatı azaltarak yerli üretime önem vermek, üretim işletmelerine ucuz kredi vererek üretim maliyetlerini aşağı yönlü hareketlendirmek ve enflasyonu kontrol altına almaktı. Fakat uygulamada düşük faiz sanayiciye bir türlü ulaşmadı ve hatta faizler daha da yükseldiğinden kredi muslukları neredeyse kapandı. Bir üretim veya ticaret işletmesi, ürün gamını genişletmek, daha bölgesel Pazar payı yakalamak, ihracatı arttırmak için büyümek zorundadır ve büyümek için de global pazarın kabul ettiği ürünleri üretmek ve bunlar için doğal olarak makine ve teçhizat yatırımı yapmak durumundadır. İşte bu büyüme sırasında kaynak kullanmak son derece normaldir ve o kaynak, bankalardan sağlanan kredidir. Kullanılan kredi ne kadar uzun vade ve düşük maliyetli ise üretim kaynaklarına o kadar olumlu etkisi olacaktır. Günümüz koşullarında politika faizi 8 ay değişmeyerek %50 de sabit kalmasından dolayı kredi faiz oranları %65-70 seviyelerine kadar yükselmişti. Kredi maliyetleri astronomik şekilde yükselince üretim maliyetlerine yansıdığı için bazı işletmeler üretimlerini azaltarak, bazıları da ürün gamını azaltarak bu dönemi geçirmek durumundadır. Dolayısıyla koşullar böyle olduğu için iflas ve konkordatolar artmıştır. Üretimde daralma ise ihracatın azalmasına, işsizliğin artmasına yol açmıştır. Bu bağlamda olayı irdelediğimizde ise faizlerin düşmesi gerekirdi ki ocak aralık ve ocak aylarında 250 şer baz puan olmak üzere…

TİCARİ AHLAK

Son yıllarda yaşadığımız ekonomik olumsuzluklar, alım gücünün giderek azalması, geçim sıkıntısının çoğalması ister istemez TİCARİ AHLAK kavramını bir kez daha öne çıkarmaktadır. En basit tanımıyla ticari ahlak yalan söylememek, bir ürünü ederinden fazlaya satmamak veya kalitesini olduğundan fazla göstermemek, satılan ürünün arkasında durmak, devlete kazancı oranında yasalar çerçevesinde vergisini tam ve zamanında ödemek olarak tanımlanabilir. Günümüzde yazılı ve görsel basında sık sık yerini alan ticari ahlak kurallarına uymayan, bazı konuları kendi yararına fırsata çeviren birtakım işletmelerden bahsetmek mümkündür. Özellikle marketlerde eksik gramajlı ürünler, kullanım ömrü bitmiş veya çok az zaman kalmış yiyecek ve içecekler, fahiş fiyatla satış faaliyetleri bunlara örnek olabilir. Bunların önüne geçebilmek için hükümetin yetkili kurulları denetimlerini sıklaştırmaları ve yüksek ceza uygulamalarına rağmen maalesef bazı satıcı kesimler tarafından devam etmektedir. Ticari ahlak sadece yukarıdaki saymaya çalıştıklarımla sınırlı değildir. Örneğin bir taksi şoförünün müşterisinden fazla para almak için yolu uzatması, doğal afetlerde gereğinden fazla para talep etmesi; enflasyonist ortamlarda fiyat algısının fırsatçılığa çevrilmesi, bazı dönemlerde tedarik sıkıntısı çekilen ürünlerin fiyatlarının yükseltilmesi, gene doğal afetlerde bazı iyi niyetli ve duyarlı vatandaşlarımızın veya devlet yardımlarının yerine ulaştırılmaması gibi örnekler sayılabilir. Ticari ahlak kurallarının benzeri konuları ticaret kanunumuzda HAKSIZ REKABET olarak yerini almıştır. Kayıt dışı işlem veya işlemler yapmak, rakipleri kötülemek, satılan veya üretilen ürünü olduğundan farklı kalitede sunmak, gene üretilen ürünlerde ucuz ve kalitesiz hammadde kullanarak ürün kalitesini düşürmek veya kullanım ömrünü normalden aza indirmek, müşteriye verilen sözleri yerine getirmemek, bir müşteriden duyduğunu diğerine iletmek, bir firmanın maddi durumunu olduğundan kötü olarak bahsetmek,tyedarik,tahsilat veya ödeme kurallarını kendi lehine çevirmek gibi hem insanlığa hem de ticari ahlak kurallarına sığmayan davranışlar sergilemek hukuk ve ahlak dışı davranışlardır. Ticari ahlak veya iş ahlakı tüm piyasa mensupları için geçerlidir. İşçi olarak çalıştığı işletmenin menfaatlerini gözetmek, firma ile ilgili bilgileri rakipler başta olmak üzere dışarıya sızdırmak, üretim kalitesinde işletmeye zarar verebilecek işlem yapmak, iş arkadaşlarıyla iyi geçinmek, üslerinin emirlerini harfiyen yerine getirmek, mesai saatlerine uymak ticari ahlak kurallarından bazılarıdır ve bunlara tamamen uyum sağlanması gerekir. Aynı şekilde patronların işçi haklarını korumamak, onlara emeklerinin karşılığını vermemek, yasalarımızda belirtilen mesai saatleri dışında ücret ödemeden çalıştırmak, kıdem ve ihbar tazminatını eksik veya zamanında ödememek, işçinin kapasitesinin üstünde görev yüklemek, kayıt dışı işlem yapmak, devlete kazancı oranında yasalara uygun olarak ve zamanında vergi ödememek gibi işlemler de ticari ahlak kuralları ile bağdaşmaz Günümüzde ticari ahlak kurallarına maalesef tam olarak uyulduğunun söylemek mümkün değildir. Ancak dürüst, işine ve müşterisine saygılı, fırsatçılığı menfaat olarak görmeyen birçok iş insanımızın olduğunu da unutmamamız gerekir. Daha da ötesi doğal afetlerde bölgelere yardım gönderen, tahsil hayatı boyunca özellikle yüksek öğrenim gören öğrencilere karşılıksız burs veren, vergisini tam ve zamanında ödeyen, hayır yapmak için okul, cami, sağlık ocağı yaptıran çok değerli iş adamlarımıza da şükranlarımızı sunar böyle girişimlerin çoğalmasını dileriz. Bunların yanında bazı marketlerdeki aynı ürün, aynı gramaj, aynı marka olduğu halde arada önemli ölçüde fiyat farkı olduğunu maalesef üzülerek izlemekteyiz. Artık yaşadığımız olumsuz ekonomik koşullardan dolayı tüketici olarak hepimiz bilince sahibiz ve araştırma yapmadan ürün almak istemiyoruz. Son yaşadığımız Bolu Kartalkaya’da yangın faciasında hepimizin bildiği üzere 78 canımızı kaybettik ve bunların neredeyse yarısı çocuk yaştadır. Ancak otelde yasal olarak alınması gereken yangın tedbirlerinin alınmadığı ortadadır. Biz zaten millet olarak bir olay yaşamadan önlem almayım aklımızdan geçirmeyiz. Deprem olur deprem önlemleri, yangın olur yangın önlemleri, su baskını olur…

İSTANBUL DA YILIN AİLK AYI ENFLASYON ORANLARI

Enflasyon oranları TÜİK ve ENAG tarafından her ay kamuoyu ile paylaşılıyor. Bunların dışında sadece İstanbul’a özel enflasyon ise İstanbul Ticaret Odası (İTO) hesaplayarak kamuoyuna açıklıyor. Başka hiçbir ilimizde ile özel enflasyon oranı hesaplanmamasına rağmen İstanbul’da neden ayrı hesaplanıyor? Hepimizin bildiği gibi İstanbul Türkiye’nin %20 si demektir. Kaldı ki İstanbul’da yurdun her yanından vatandaşlarımız ikamet ediyor. Çeşitli meslek gruplarında faaliyet gösteriyorlar. Eskilerin “taşı toprağı altın “dedikleri dönemlerde ekonomi açısından son derece verimli olan İstanbul şimdilerde dar ve sabit gelirli vatandaşlar için bu özelliğini yavaş yavaş kaybetmeye başladı. Yaşadığımız yüksek enflasyon, hayat şartlarının ağırlaşması, hayat pahalılığının artması, alım gücünün düşmesi nedeniyle İstanbul’dan göç başladı. Özellikle 1970 li yıllarda Türkiye’nin ticaret merkezi İstanbul idi ve her türlü emtia İstanbul’da bütün Türkiye’ye dağılmakta idi. Merhum Turgut Özal döneminde başlayan serbest piyasa ekonomisi ve internetin hayatımıza girmesinden sonra toptancılık veya üreticilik Anadolu’ya yayılmaya başladı. Artık illeri bırakın İlçelerde de toptancılar oluşmaya başladı ve devam eden süreçte İstanbul iş hayatı bakımından değer kaybetmeye başladı. Ancak İstanbul ne kadar önemini kaybetse de ekonomik göstergeler bakımından önemli bir paya sahiptir. Ülkemizin vergi gelirlerindeki payı %48 dir ve neredeyse tüm ülkenin vergisinin yarısı İstanbul’dan elde edilmektedir. Enflasyon açısından konuya bakıldığında ise metropol de yaşam koşulları oldukça zordur ve belirli bir rakamın üzerinde gelir else etmek zorundasınız. Çünkü Anadolu’daki birçok şehirden farklı bir yaşam koşulları mevcuttur. İstanbul’da enflasyon oranı her dönem TÜİK tarafından açıklanan enflasyon oranlarından daha yüksek çıkmaktadır. Demek ki İstanbul’da asgari ücret de İstanbul enflasyonu baz alınarak değerlendirilmeli, zam oranı hesaplanırken İstanbul enflasyonu esas alınmalıdır. Çünkü enflasyon oranı İstanbul’da farklılık göstermektedir. Sigortalı çalışan nüfusun %24 ü İstanbul’da ikamet etmektedir ve bu kesimin hakkı korunmalıdır. Sadece çalışan, vergi veren açısından değil diğer bazı faktörler için de İstanbul’un Türkiye şampiyonluğundan bahsedilebilir.1970 li yıllarda üniversite sayısı 3 (İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik üniversitesi, Boğaziçi üniversitesi) ve birkaç akademiden oluşan eğitim kadrosu günümüzde 70 üniversiteye ulaşmış durumdadır. İstanbul’da yaşamak ekonomik olarak günümüzde epeyce bir kazanç gerektiren bir duruma gelmiştir. Öncelikle kiraların en az 20000 TL olduğu, bunun yanında ulaştırma, sağlık ücretleri, çocuğunuzun eğitim giderleri olmak üzere diğer giderler de eklenince ciddi rakam ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla gelir açısından bakıldığında önemli bir rakam gerektiği gerçektir. Konuya bir de olumlu yönden baktığımızda ise durum farklıdır. Eşsiz güzellikleri yaşamak, tarihi mekanlar, kültürel uygulamalar gibi sosyal yönden birtakım farklılıklar İstanbul’a özeldir ve birçok insanımız için İstanbul bir tutkudur. Ekonomi olarak bakıldığında ise yukarıda bahsetmeye çalıştığım gibi kariyer yapmak, para kazanmak, kendinizi sosyal yönde geliştirmek istiyorsanız İstanbul’da vazgeçemezsiniz. İstanbul ticaret odası tarafından her ay yayınlanan İstanbul enflasyonu ve yaşam maliyeti bilgileri geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Bildiğiniz üzere geçtiğimiz aralık ayında İstanbul’da yıllık enflasyon %55 olarak açıklanmıştı ve aynı oran TÜFE ye göre %44,38, ENAG a göre ise %83 civarında idi. Ülkemizde her ay olduğu gibi bu yıl da zamların yılbaşlarına ertelenmesi sebebiyle yılın ilk ayları (Ocak-Şubat) enflasyon oranları yüksek çıkmakta, ancak yıllık enflasyona etkisi az olmaktadır. Bu bağlamda baktığımızda İstanbul’da ocak ayı aylık enflasyonu %5.16; yıllık enflasyon ise %48,40 olarak açıklanmıştır. Ayrıca İstanbul Ticaret odası en son 1995 yılında güncellenen enflasyon sepetinde de önemli değişiklikleri yapılarak enflasyon oranı açıklanmıştır. Enflasyon hesaplamalarında baz alınan 8 ana harcama grubu indeksi 12 ye yükseltilmiştir. Kaynak: TÜİK Yapılan değişiklikler ve ilgili sayısal değerler tabloda görüldüğü gibidir. Sözcü gazetesinden Sn. Mustafa Balcı’nın haberine göre; Yapılan kapsamlı…

DÜNYAYI SARSAN YAPAY Zekâ ARCI DEEP SEEK HAKKINDA BİLGİLER

Az sayıda çip ve az maliyetle geliştirilen modellerin sonuncusu DeepSeek-R1, OpenAI, Google ve Meta gibi dev oyuncuların sektördeki hakimiyetine meydan okuyor. Çinli yapay zekâ laboratuvarı DeepSeek’in kendi adını taşıyan büyük dil modeli (LLM), ABD’li OpenAI firmasının ChatGPT’sinin en büyük rakiplerinden biri haline gelirken, Silikon Vadisi’ni şaşkınlığa uğrattı. Bu ay yayınlanan son DeepSeek modellerinin hem son derece hızlı hem de az maliyetle geliştirildiği söyleniyor. Aynı zamanda daha az sayıda çiple geliştirilen modellerin sonuncusu DeepSeek-R1, OpenAI, Google ve Meta gibi dev oyuncuların sektördeki hakimiyetine meydan okuyor. İşte sekiz soruda DeepSeek: 1. Nereden çıktı bu DeepSeek? Çin’in Hangzhou kentindeki şirket, Temmuz 2023’te Zhejiang Üniversitesi mezunu, bilgi ve elektronik mühendisi Liang Wenfeng tarafından kuruldu. Liang’ın 2015’te kurduğu bir fon olan High-Flyer’ın kuluçka programında yer aldı. Liang da sektörün diğer ileri gelen isimleri gibi, çeşitli görevlerde insanlara yetişebilen veya onları geçebilen “yapay genel zekâ” seviyesine ulaşmayı hedefliyor. Bağımsız faaliyet gösteren DeepSeek’in finansman modeli, dış yatırımcıların baskısı olmadan iddialı yapay zekâ projelerini sürdürmesine ve uzun vadeli araştırma ve geliştirmeye öncelik vermesine olanak tanıyor. DeepSeek ekibi, Çin’in en iyi üniversitelerinden mezun genç ve yetenekli kişilerden oluşuyor ve yenilikçilik kültürünü teşvik ediyor. Şirketin işe alım sürecinde iş deneyiminden çok teknik becerilere öncelik veriliyor. Kısacası yapay zekâ modelleri geliştirme sürecinde yeni bir bakış açısına sahip olduğu düşünülüyor. DeepSeek’in yolculuğu, Kasım 2023’te kodlama görevleri için tasarlanmış açık kaynaklı bir model olan DeepSeek Coder’ın piyasaya sürülmesiyle başladı. Bunu, diğer büyük dil modelleriyle rekabet etmeyi amaçlayan DeepSeek LLM izledi. Mayıs 2024’te piyasaya sürülen DeepSeek-V2, güçlü performansı ve düşük maliyeti nedeniyle ilgi gördü. ByteDance, Tencent, Baidu ve Alibaba gibi diğer büyük Çinli teknoloji devlerini de yapay zekâ modellerinin fiyatlarını düşürmeye zorladı. 2. DeepSeek modellerinin kapasitesi ne durumda? DeepSeek-V2, daha sonra 236 milyar parametreye sahip daha gelişmiş bir model olan DeepSeek-Coder-V2 ile değiştirildi. Karmaşık kodlama istemleri için tasarlanan model 128.000 token’a varan yüksek bir bağlam penceresine sahip. 128.000 token’lık bağlam penceresi, modelin aynı anda işleyebileceği maksimum giriş metni uzunluğunu ifade ediyor. Daha geniş bir bağlam penceresi, bir modelin daha uzun metinleri anlamasına, özetlemesine veya analiz etmesine olanak tanır. Bu, örneğin uzun belgeler, kitaplar veya karmaşık diyaloglar üzerinde çalışırken büyük bir avantaj sağlar. Token ise metindeki bir birim anlamına geliyor. Bu birim genellikle kelime, kelime parçacığı (örneğin “yapay” ve “zekâ” gibi) veya hatta bir karakter olabilir. Örneğin: “Yapay zekâ harika!” cümlesi dört tokendan oluşabilir: “Yapay,” “zekâ,” “harika,” “!”. Şirketin en son modelleri DeepSeek-V3 ve DeepSeek-R1 ise konumunu daha da sağlamlaştırdı. 671.000 parametreli bir model olan DeepSeek-V3, akranlarından önemli ölçüde daha az kaynak gerektirirken diğer markalarla çeşitli kıyaslama testlerinde etkileyici bir performans sergiliyor. Ocak 2025’te piyasaya sürülen DeepSeek-R1 de akıl yürütme, kodlama ve matematik gibi karmaşık görevlere odaklanıyor. Bu alandaki yetenekleriyle ChatGPT’nin son modellerinden biri olan o1’e meydan okuyor. DeepSeek kısa sürede önemli bir başarı yakalamış olsa da Forbes, şirketin öncelikli olarak araştırmaya odaklandığını ve yakın gelecekte ticarileştirmeye yönelik detaylı planları olmadığını yazdı. 3. Son kullanıcı için ücretsiz mi? DeepSeek’in ilgi çekmeyi başarmasının temel nedenlerinden biri son kullanıcılar için ücretsiz olması. Hatta bu, kullanıcılara ücretsiz olarak sunulan bu denli gelişmiş ilk yapay zekâ sistemi. OpenAI o1 ve Claude Sonnet gibi diğer güçlü sistemler ücretli abonelik gerektiriyor. Hatta bazı aboneliklerde bile kullanıcılara kota konuyor. Google Gemini da ücretsiz olarak sunuluyor, ancak ücretsiz sürümleri eski modellerle sınırlı. DeepSeek’in şimdilik…

ARALIK AYI TARIMSAL GİRDİ FİYAT ENDEKSİ

Toprak, işgücü ve sermayeyi etkin hale getiren unsur tarımsal girdilerdir. Bitkisel üretim faaliyetinde kullanılan girdiler; tohum, gübre, tarım ilacı, tarım alet ve makineleri, sulama ve tarımsal kredilerdir. Üretim genel olarak tanımlanması ise; üretim faktörlerinin bir araya getirilerek mamul elde edilmesidir. Tarım da sanayi üretimi gibidir. Yukarıdaki tanımdan da anlaşılacağı üzere tarımda üretim fide, zirai ilaç, tohum, mazot, makine ve teçhizat, sulama maliyeti, ihtiyaç durumunda kredi olanaklarının kullanılarak tarım ürünlerinin elde edilmesidir. Genel olarak tarım ürünleri üreticiliği ve hayvancılık ülkemizdeki en zor mesleklerdendir ve neredeyse bütün aile fertleri gece, gündüz demeden, tatil de yapmadan bu işi becermeye çalışırlar. Ülkemizde tarım ürünleri maliyetleri, enflasyonla birlikte maalesef artmaya devam ediyor. Tarım üreticilerimiz de bu durumdan olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz haldedir. Tarım girdi maliyetlerinin yüksekliğinden dolayı tarlasını ekmeyen, ekim alanlarını boş bırakan çiftçilerimizi yazılı ve görsel bakımdan izlemekteyiz. Son bir yıla bakıldığında zirai ilaç, mazot, gübre, fide gibi üreticinin olmazsa olmazı olan maliyetler katlanarak arttığını görüyoruz ve üreticilerimizin de gelirleri giderleri zor karşılıyor veya karşılamıyor. Günümüzde Adana’da üreticide 1 veya 3 TL olan patlıcan marketlerde 40-50 TL ye,3-5 TL olan limon ise 20-30 TL’den satılıyor. Bu kadar fark nereden geliyor veya bu kadar makas neden açılıyor? Araştırılması ve denetim altına alınması gereken bir konudur. Durum böyle olunca sebze ve meyve fiyatları yükseliyor ve fiyatlar bir çizgide tutulamıyor. Öncelikle dar ve sabit gelirli vatandaşlarımızın enflasyon oranı diğer yüksek gelirli vatandaşlarımızdan çok üzerinde olduğundan fakir ve yoksul vatandaşlarımız istediğini alıp yiyemiyor, sadece seyretmekle yetinmek zorunda kalıyor. Ülkemizde ekim alanlarının birçoğunun boş bırakıldığını belirtmiştim. Bazı ekim alanlarına ise siteler, fabrika binaları yapılıyor. Ne kadar tezat bir durum değil mi? Çünkü zirai alanlar zaten bir fabrika özelliğine sahiptir ve ektiğiniz zaman yılda bir veya birden fazla mahsul alabilirsiniz. Son üç yıl içinde ülkemizde ekilebilen alanların yüzölçümü azalma eğilimindedir. Tarım ürünleri üreticilerine devlet tarafından çeşitli destek verilmektedir ama verilen bu destekler bir kez daha gözden geçirilmeli, yeni önlemler alınmalıdır. Çünkü verilen destekler yetersiz kalmaktadır. Öncelikle yukarıda saydığım çiftçinin olmazsa olmazı olan zirai ilaç, tohum, gübre, fide maliyetleri makul bir seviyeye çekilmeli, bunlardan alınan KDV de sıfırlanmalıdır. Ayrıca mazottan alınan KDV ve ÖTV’den de çiftçilerimiz muaf tutulmalıdır. Bir başka konu ise sıkı ve sürdürülebilir bir tarım politikamızın mevcut olmamasıdır. Devlet destekli, hangi ürünün nereye, ne miktar ekileceğine yerel yönetimler yardımıyla devlet tarafından belirlenmelidir. İsteyen istediğini eker veya ekmez diyebilirsiniz ama makul ve mantıklı destek sunulduğunda çiftçilerimiz devletin öngörülerine uyacaktır. Sebze meyve ihracatımız oldukça yüksek rakamlara ulaşmıştır ve bu konuda Rusya ilk sıradadır. Döviz ihtiyacımız olduğu aşikardır. Ancak ihracatı arttırırken kendi vatandaşımızı unutmamamız, onlara yüksek fiyatlı ürünler sunmamalıyız. Gıda fiyatları, tüm dünyada düşme eğilimine girdiği halde ülkemizde uzun süreden bu yana sürekli olarak yükselişini sürdürmektedir. Bunda uygulanan para politikaların hatalı olduğu bir gerçektir. Son genel seçimlerden sonra vazgeçtiğimiz düşük faiz dönemi enflasyonun yükselmesinde en büyük etkendir ve vazgeçilse de dengeye gelmesi 3-5 yılımızı alacaktır. Çiftçiye verilen kredi desteklerini zaten zor ödemekte iken faizlerin yükselmesi sonucu değiştirilen faiz oranları çiftçilerimizi iyice zor duruma sokmuştur. En azından tarım ürünleri üreticileri bu uygulamanın dışında tutulmalıydı. Tarımda ve sanayide girdi maliyetlerinin yüksek seyretmesini önleyecek, üreticilere verilen kredilerin doğru alanda kullanılmasını sağlamadan ve çok sıkı denetlenmeden fiyatların düşmesi mümkün değildir. Bir başka ifade ile ekonomik olumsuzlukların sebebi yüksek seyreden enflasyondur. Ülkemizde yıllardan bu yana gündemde olan haller yasasından…

DEEPSEEK İN GÜVENLİĞİ

Son günlerde DeepSeek modelleriyle ilgili tartışmalar veri güvenliği etrafında şekillenmeye başladı. Çinli yapay zekâ laboratuvarı DeepSeek’in kendi adını taşıyan büyük dil modellerine (LLM) yönelik tartışma devam ediyor. Bu ay yayınlanan son DeepSeek modellerinin hem son derece hızlı hem de az maliyetle geliştirildiği söylenirken, aynı zamanda daha az sayıda çiple geliştirilen modellerin sonuncusu DeepSeek-R1, OpenAI, Google ve Meta gibi dev oyuncuların sektördeki hakimiyetine meydan okumuştu. R1 modelinin yayınlanmasının ardından Nvidia başta olmak üzere bazı teknoloji firmaları milyarlarca dolar değer kaybetmişti. Ancak son günlerde DeepSeek modelleriyle ilgili tartışmalar veri güvenliği etrafında şekillenmeye başladı. ‘Kullanıcı sohbetleri korunmasız’ Bulut güvenlik firması Wiz, DeepSeek’te kullanıcı sohbet geçmişlerini, API (Uygulama Programlama Arabirimi) kimlik doğrulama anahtarlarını, sistem günlüklerini ve diğer hassas bilgileri gösteren bir veritabanının “tamamen açık” halde bırakıldığını tespit etti. Wiz’in blog yazısına göre, DeepSeek’e bağlı bu ClickHouse veritabanı, 1 milyondan fazla satırdan oluşan veri içeriyordu. Bunlar arasında kullanıcıların sohbet geçmişi, uygulamanın çalışmasını sağlayan arka uç verileri, API anahtarları ve operasyonel ayrıntılar da vardı. Üstelik Wiz araştırmacıları bu açığı dakikalar içinde bulduklarını söylüyor. Bu açık kötü niyetli kişilerin şirketin dahili sistemlerine erişim sağlamasına olanak tanıyabilecek nitelikteydi. Wiz araştırmacıları şirkete ulaştıklarını ve hemen ardından DeepSeek’in bu veri tabanını kontrol altına aldığını bildirdi. Ancak bu süreçte başka birinin bu açık verilere erişip erişmediği henüz bilinmiyor. Araştırmacılar Wired’a, “Açığı keşfetmek basitti. Birilerinin erişmesi şaşırtıcı olmayacaktır,” dedi. Siber saldırıdan ABD’yi sorumlu tuttular DeepSeek bu hafta geniş çaplı bir siber saldırıya da maruz kalmıştı. Şirket saldırı nedeniyle yeni kullanıcı kayıtlarını durdurmak zorunda kalmış ve halihazırda kayıtlı olan kullanıcılar da sohbet botuna erişim sağlayamamıştı. Bu siber saldırı, yapay zekâ platformlarının güvenliği ve kullanıcılara yönelik riskler konusunda endişeleri artıran bir diğer olay olmuştu. Çin devlet medyası ise bu büyük çaplı siber saldırının ABD’de gerçekleştiğini iddia etti. CCTV’ye bağlı sosyal medya hesabı Yuyuan Tantian, saldırıların ABD’deki IP adreslerinden geldiği bilgisini paylaştı. Çinli siber güvenlik şirketi QAX Technology Group’a göre, ilk saldırılar DeepSeek’e sunucuları ve bant genişliğini alt üst edecek derecede yoğun bir internet trafiği gönderirken (bu saldırı biçimi DDOS diye biliniyor), daha sonraki saldırılar yapay zekâ modelinin nasıl çalıştığını anlamaya yönelikti. İkinci saldırılarda tüm olası parola kombinasyonları denenerek, kullanıcı kimlik bilgileri kırılmaya çalışıldı. QAX siber güvenlik uzmanı Wang Hui, CCTV’ye yaptığı açıklamada, “Saldırıya ilişkin tüm IP’ler kaydedildi ve hepsi ABD’den,” dedi. Pentagon çalışanları bile kullandı DeepSeek’le ilgili güvenlik endişelerinin bir diğer boyutu da Tik Tok kriziyle benzerlik gösteriyor. Avrupa ve ABD’de yetkililer, kullanıcı verilerinin Çin’de depolanmasından rahatsız. DeepSeek’in hizmet şartlarında, kullanıcı verilerinin Çin sunucularında saklandığı ve bu verilerin Çin yasalarına göre yönetildiği açıkça belirtiliyor. Bu yasalar, ülkenin istihbarat teşkilatlarıyla iş birliğini zorunlu kılıyor. Ancak buna rağmen, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) çalışanları, bu hafta DeepSeek çılgınlığına kapılıp iş bilgisayarlarından yapay zekâ hizmetini iki gün boyunca kullandı. Bloomberg’e göre, Pentagon, DeepSeek’i ağlarında engellemeye başladı, ancak bazı çalışanlar halen hizmete erişebiliyor. CNBC, ABD Donanması’nın da 24 Ocak’ta güvenlik ve etik kaygıları nedeniyle çalışanlarının DeepSeek’e erişimini yasakladığını duyurmuştu. İtalya’da yasaklanırken, Tayvan’da kısıtlandı İtalya ise DeepSeek’i kökten yasaklama yoluna gitti. Ülkenin veri koruma kurumu Garante, perşembe günü Çin yapımı yapay zekâ uygulaması DeepSeek’e erişimi engelledi. Ayrıca uygulamanın geliştirici şirketleriyle ilgili de soruşturma başlattı. Garante, DeepSeek’in kişisel verilerin ne şekilde toplandığı, nerede saklandığı ve kullanıcıların bu konuda nasıl bilgilendirildiğine dair şirketten bilgi istemişti. Şirketten gelen yanıtın “yetersiz” bulunması nedeniyle uygulamaya erişim…

YANGIN GÜVENLİĞİ KONUSUNDA UZMANLARIN GÖRÜŞLERİ

Aşağıda okuyacağınız metin, yangın güvenliği ve alınacak önlemler konusunda son derece değerli ve konunun uzmanı Metalurji mühendisi Sn. İbrahim Ekin tarafından kaleme alınmıştır. Ülkemizde geçtiğimiz günlerde yaşanan yangın faciasında 78 canımızın gittiği maalesef yönetmeliğe uygun koşulların sağlanmamasından dolayı olduğu gerçeği ile paylaşma ihtiyacı duydum ve aşağıda aynen yazıyorum. Yangın önlemleri konusunda deneyimli ODTÜ Makina / Bülent Özgür gelen bilgi; Değerli Arkadaşlarım, Geçtiğimiz günlerde meydana gelen feci Otel Yangını ile ilgili grupta, medyada çeşitli görüşler ortaya konuldu. Bu meslekte yaklaşık 45 sene Mekanik Tesisat Projeler (yurtiçi yurtdışı) kapsamın yangın önleme projeleri yapan bir arkadaşınız olarak ben de aşağıdaki hususları yazma ihtiyacını hissettim.2007 yılında yürürlüğe giren “Binaların Yangından Korunması Yönetmenliği ” nin hazırlık aşamasında TTMD olarak biz de katkıda bulunmuş; Amerikan ASHRAE ve Rus SNIP normlarından yararlanarak gayet başarılı bir Yönetmelik hazırlanmıştı. Söz konusu otelin, Yangın Yönetmeliği kurallarının dışında nasıl hizmet verebildiğini aşağıda özetlemeye çalışacağım. MADDE 38- (1) Yapının ortak merdivenlerinin yangın ve diğer acil hâllerde kullanılabilecek özellikte olanları, kaçış merdiveni olarak kabul edilir. (2) Kaçış merdivenleri, yangın ve diğer acil hâl tahliyelerinde kullanılan kaçış yolları bütününün bir parçasıdır ve diğer kaçış yolları öğelerinden bağımsız tasarlanamazlar.               (3) Kaçış merdivenlerinin duvar, tavan ve tabanında hiçbir yanıcı malzeme kullanılamaz ve bu merdivenler, yangına en az 120 dakika dayanıklı duvar ve en az 90 dakika dayanıklı duman sızdırmaz kapı ile diğer bölümlerden ayrılır. (4) Kaçış merdivenlerinin kullanıma uygun şekilde boş bulundurulmasından, bina veya işyeri sahibi ve yöneticileri sorumludur. OTELDE YANGIN MERDİVENİ YOK… MADDE 50- (1) Otellerin, motellerin ve diğer binaların yatakhane olarak kullanılan bölümlerinin aşağıda belirtilen şartlara uygun olması gerekir: a) Yatak odaları, iç koridordan en az 60 dakika yangına karşı dayanıklı bir duvar ile ayrılır. Toplam yatak sayısı 20’den fazla veya kat sayısı ikiden fazla olan otellerde her katta en az 2 çıkış sağlanır. Yatak sayısı 20’den az ve yapı yüksekliği 15.50 m’den az olan bina veya bloklarda ise, merdiven korunumlu yapıldığı veya basınçlandırıldığı takdirde, tek merdiven yeterli kabul edilir. MERDİVEN BASINÇLANDIRMA TESİSATI MEVCUT DEĞİL… MADDE 57- (1) Konutlar hariç olmak üzere, alışveriş merkezleri, yüksek binalar içinde bulunan mutfaklar ve yemek fabrikaları ile bir anda 100’den fazla kişiye hizmet veren mutfakların davlumbazlarına otomatik söndürme sistemi yapılması ve ocaklarda kullanılan gazın özelliklerine göre gaz algılama, gaz kesme ve uyarı tesisatının kurulması şarttır. MUTFAK DAVLUMBAZLARINDA YANGIN YOK.  YOK. MADDE 96- (1) Yağmurlama sisteminin amacı; yangına erken tepki verilmesinin sağlanması ve yangının kontrol altına alınması ve söndürülmesi için belirli bir süre içerisinde tasarım alanı üzerine belirlenen miktarda suyun boşaltılmasıdır. Yağmurlama sistemi, aynı zamanda bina içindekilere alarm verilmesi ve itfaiyenin çağrılması gibi çeşitli acil durum fonksiyonlarını da aktif hâle getirebilir. Yağmurlama sistemi; yağmurlama başlıkları, borular, bağlantı parçaları ve askılar, tesisat kontrol vanaları, alarm zilleri, akış göstergeleri, su pompaları ve acil durum güç kaynağı gibi elemanlardan meydana gelir. Yağmurlama sistemi elamanlarının TS EN 12259’a uygun olması şarttır. (2) Aşağıda belirtilen yerlerde otomatik yağmurlama sistemi kurulması mecburidir: a) Yapı yüksekliği 30.50 m’den fazla olan konut haricindeki bütün binalarda, b) Yapı yüksekliği 51.50 m’yi veya 17 katı geçen konutlarda, c) Araç kapasitesi 20’den fazla olan veya giriş ve çıkışları bağımsız olsa dahi birden fazla bodrum katı kullanan kapalı otoparklarda ve 10’dan fazla aracın asansörle alındığı kapalı otoparklarda, Ç) Birden fazla katlı bir bina içerisindeki yatılan oda sayısı 100’ü veya yatak sayısı 200’ü…