2025 Haziran Konut Satış İstatistikleri
Türkiye konut piyasası, Haziran 2025 verileriyle birlikte yılın ilk yarısında güçlü bir artış sinyali verdi. Türkiye genelinde haziran ayında konut satışları, geçen yılın aynı ayına göre %35,8 oranında artarak 107 bin 723’e ulaştı. Bu yükseliş; sadece rakamlarda değil, piyasanın dinamiklerinde de önemli ipuçları veriyor. Gelin hem sayıları hem de bu tablonun ardındaki nedenleri ve önümüzdeki döneme dair olası gelişmeleri birlikte ele alalım. *Satışlarda Genel Artış ve Şehir Bazlı Dağılım. Haziran ayında konut satışlarının en yoğun olduğu şehir 17 bin 656 ile İstanbul olurken, onu 9 bin 428 konutla Ankara ve 5 bin 987 konutla İzmir izledi. Satışların en az gerçekleştiği iller ise 38 konutla Ardahan, 62 konutla Bayburt ve 81 konutla Hakkâri oldu. Bu tablo, büyükşehirlerin hâlen konut piyasasının lokomotifi olduğunu; küçük illerde ise talebin sınırlı kaldığını açıkça gösteriyor. Ocak-Haziran dönemine baktığımızda, konut satışları geçen yılın aynı dönemine göre %26,9 artarak 691 bin 893’e yükseldi. Yani yılın ilk yarısında da güçlü bir yükseliş yaşandı. *Satış Türlerine Göre Detaylı Görünüm Haziran ayında ipotekli satışlar (konut kredisiyle yapılan satışlar) %112,6’lık dikkat çekici bir artışla 14 bin 484’e yükseldi. Toplam satışlar içindeki payı %13,4 oldu. İlk altı aylık dönemde ipotekli satışlar %100,5 artarak 103 bin 90’a çıktı. Bu sert artış, faizlerdeki düşüş, bankaların sunduğu avantajlı kampanyalar ve krediye erişimin kolaylaşmasıyla açıklanabilir. Buna karşılık, peşin veya senet gibi diğer yollarla yapılan “diğer satışlar” Haziran’da %28,6 artışla 93 bin 239 oldu. İlk altı ayda ise %19,3’lük artışla 588 bin 803’e yükseldi. Toplam satışlar içindeki payı ise %86,6 gibi oldukça yüksek bir seviyede. *İlk El ve İkinci El Satışlarda Eğilim Haziran ayında ilk el konut satışları %32 artışla 33 bin 569’a, ikinci el konut satışları ise %37,6 artışla 74 bin 154’e yükseldi. Toplam satışlar içinde ilk el konutların payı %31,2; ikinci el konutların payı ise %68,8 oldu. Ocak-Haziran döneminde ilk el satışlar %19,8 artarak 207 bin 624 olurken, ikinci el satışlar %30,3 artışla 484 bin 269’a çıktı. Bu tablo, alıcıların hâlâ büyük oranda ikinci el konutları tercih ettiğini hem fiyat avantajı hem de hemen taşınma imkânı gibi pratik gerekçelerle ikinci el pazarının güçlü kalmaya devam ettiğini gösteriyor. *Yabancılara Konut Satışı: Dalgalı Seyir Haziran ayında yabancılara konut satışları %8,7 artarak bin 565 oldu. En çok satış yapılan iller Antalya (603 konut), İstanbul (521 konut) ve Mersin (128 konut) şeklinde sıralandı. Toplam konut satışları içinde yabancılara yapılan satışın payı %1,5’te kaldı. Ancak yılın ilk yarısında, yabancılara konut satışları %10,6 düşerek 9 bin 354’e geriledi. Bu düşüş; jeopolitik gerilimler, döviz kurları ve Türkiye’deki vatandaşlık düzenlemelerindeki değişikliklerle bağlantılı olabilir. Haziran’da ülke bazında en çok konut alan yabancılar Rusya Federasyonu (326 konut), Ukrayna (111 konut) ve İran (109 konut) vatandaşları oldu. *Peki Konut Satışları Neden Arttı? Haziran 2025’teki artış, birkaç ana sebepten kaynaklanıyor: Konut kredilerindeki faiz düşüşü ve kampanyalar: İpotekli satışlardaki sert artış, alıcıların finansmana daha kolay erişmesinden kaynaklanıyor. Yüksek enflasyona karşı korunma refleksi: Gayrimenkul hâlâ en güvenli yatırım aracı olarak görülüyor. Birikimlerin değer kaybetmemesi için konuta yönelim sürüyor. Sosyolojik etkenler: Pandemi sonrası evde geçirilen zamanın artması, daha geniş veya bahçeli ev taleplerini canlı tutuyor. İkinci el konut avantajı: Fiyat ve hızlı teslimat avantajı sayesinde ikinci el konutlar özellikle orta gelir grubu için cazip olmaya devam ediyor. Yatırım motivasyonu: Dövizde dalgalanmaya karşı yerli yatırımcıların konuta ilgisi artıyor. *Önümüzdeki Süreçte Neler Bekleniyor? Faiz…
TRUMP-PUTİN GÖRÜŞMESİ VE TÜRKİYE’YE OLASI ETKİLERİ
Jeopolitik Bir Dönüm Noktası14 Ağustos 2025’te Alaska’nın Anchorage kentinde gerçekleşen Trump-Putin zirvesi, yalnızca iki süper güç arasındaki ilişkilere değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel dengelere de doğrudan etki edebilecek nitelikteydi. Zirve, özellikle Ukrayna savaşı, enerji arz güvenliği ve Orta Doğu’daki güç dengeleri bağlamında uluslararası politikalar açısından belirleyici bir moment olarak öne çıktı. Türkiye gibi hem Batı hem Doğu ile stratejik ilişkiler kurmak durumunda olan ülkeler için bu görüşme, bir dizi fırsat ve riski beraberinde getirdi.Zirvenin Temel Dinamikleri ve Tartışılan Konular Trump ve Putin’in buluşmasında öne çıkan başlıklar arasında Ukrayna’daki çatışmalar, enerji arzı, Suriye’deki askeri dengeler, ekonomik yaptırımlar ve küresel ticaret konuları yer aldı. Trump’ın zirvede Ukrayna konusundaki daha yumuşak tavrı ve Putin’e karşı esnek yaklaşımı, uluslararası kamuoyunda farklı tepkilere yol açtı. Birçok analist, bu tavrın Rusya’nın pozisyonunu güçlendirebileceğini ve barış sürecinde zaman kazandırabileceğini öne sürdü.Öte yandan, Putin’in görüşme boyunca sabırlı ama kararlı bir pozisyon sergilemesi, ABD ve müttefiklerinin önümüzdeki dönemde nasıl bir strateji izleyeceğine dair belirsizliği artırdı. Trump’ın “Başlangıç için olumlu bir adım attık” açıklaması, somut bir anlaşmanın henüz oluşmadığını gösterse de iki liderin iletişim kanallarını açık tutması, gelecekte olası bir diplomatik çözümün sinyalini verdi.Türkiye’ye Yansımaları: Enerji ve EkonomiTürkiye, enerji ihtiyacının büyük kısmını Rusya’dan karşılıyor. Trump-Putin zirvesi sonrası Rusya-ABD ilişkilerinde olası normalleşme süreci, Türkiye’nin enerji maliyetlerini ve arz güvenliğini doğrudan etkileyebilir. Özellikle doğal gaz fiyatlarında artış riski veya arzın kısmen kesilmesi olasılığı, Türkiye’nin enerji stratejilerini çeşitlendirmesini zorunlu kılıyor.Ayrıca, ABD’nin Rusya’ya yönelik yaptırımları gevşetme ihtimali, Türkiye-Rusya enerji iş birliğini destekleyebilir. Örneğin, Akkuyu Nükleer Santrali ve Türk Akım projesi gibi büyük enerji yatırımlarının uzun vadeli ekonomik etkileri daha öngörülebilir hale gelebilir. Öte yandan, ABD ile ilişkilerde dikkatli bir denge politikası izlemek, Türkiye’nin enerji tedarikini güvence altına alması açısından kritik önemde.Suriye ve Orta Doğu’daki Güvenlik PolitikalarıZirvede Suriye ve Orta Doğu’daki askeri dengeler de ele alındı. Rusya’nın Suriye’deki varlığının güçlenmesi, Türkiye’nin sınır güvenliği ve operasyon stratejileri açısından doğrudan bir etkendir. Özellikle PYD/YPG’nin varlığı ve ABD’nin bölgedeki rolü, Türkiye’nin güvenlik planlamalarını şekillendiren temel unsurlar arasında. Trump’ın Putin ile olan görüşmesinde Suriye konusu öne çıkmış ve ABD’nin bölgedeki askeri pozisyonunu yeniden değerlendirme ihtimali gündeme gelmişti. Bu durum, Türkiye’nin sınır ötesi politikalarını ve insani yardım projelerini yeniden gözden geçirmesini gerektirebilir.NATO ve Türkiye’nin Stratejik Denge PolitikasıTrump’ın Putin’e yaklaşımında gösterdiği esneklik, NATO içindeki dengeleri de etkilemiştir. Türkiye hem Batı ittifakıyla ilişkilerini sürdürmek hem de Rusya ile stratejik iş birliğini korumak zorunda kalmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin dış politikada çok yönlü bir diplomasi yürütmesini ve NATO içindeki pozisyonunu dikkatle yönetmesini gerektiriyor. Özellikle savunma ve güvenlik politikalarında bağımsız hareket etme kabiliyeti, Türkiye için uzun vadede kritik bir avantaj olabilir.Savunma Sanayi ve Teknoloji TransferiTrump-Putin zirvesi, Türkiye’nin savunma sanayi stratejilerini de etkileyebilir. ABD-Rusya ilişkilerinin normalleşme olasılığı, Türkiye’nin S-400 gibi projelerle ilgili uluslararası algıyı ve teknoloji transferlerini dolaylı olarak etkileyebilir. Bu bağlamda, Türkiye’nin yerli ve milli savunma sanayi hamlelerini hızlandırması, dış politika risklerini minimize etmesi açısından önemli bir adım olarak öne çıkıyor.Sonuç ve Öngörüler14 Ağustos 2025 Trump-Putin görüşmesi, küresel ve bölgesel dengeleri yeniden şekillendirme potansiyeline sahip bir diplomatik girişim olarak değerlendirilebilir. Türkiye, enerji güvenliği, bölgesel istikrar, savunma politikaları ve uluslararası ittifaklar açısından ortaya çıkabilecek değişiklikleri yakından izlemek durumundadır. Türkiye’nin atacağı diplomatik adımlar, yalnızca ulusal çıkarları korumakla kalmayacak, aynı zamanda bölgesel liderlik ve güvenlik kapasitesini de güçlendirecektir.Özetle, zirve Türkiye için doğrudan bir tehdit unsuru oluşturmamakla birlikte, enerji,…
TÜRKİYE’DE YATIRIM ARAÇLARI
Ekonomik Ortamın Analizi2025 yılı Türkiye için yüksek enflasyon, dalgalı döviz kurları ve faiz oynaklıklarının gölgesinde ilerliyor. Merkez Bankası’nın uyguladığı sıkı para politikası ve faiz indirim süreci, yatırımcıların hem güvenli hem de kazanç potansiyeli yüksek araçlara yönelmesini gerekli kılıyor. Bu ortamda bireysel yatırımcılar için bilgiye dayalı kararlar almak her zamankinden daha kritik.Mevduat ve Sabit Getirili Araçlar Vadeli TL Mevduat Hesapları: Nisan–Haziran 2025 döneminde yıllık brüt mevduat faiz oranları %51‑52 seviyelerine ulaştı. Ancak net reel faizler TÜİK’e göre yıllık bazda yüzde %5,83 seviyesinde gerçekleşti.Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS/Tahvil): Ocak ayında reel getiri açısından en yüksek performans, yüzde %1,21 (TÜFE ile düzeltilmiş) sağladı. 3 ve 6 aylık değerlendirmelerde de DİBS öne çıktı.Para Piyasası Fonları: İlk 6 ayda ortalama net %18 civarında getiri sundu. Likidite avantajı sayesinde bireysel yatırımcılar için cazibesini koruyor.Döviz ve Altın: Korumalı LimanlarAltın (külçe/gram): 6 ayda yaklaşık %12,9 değer kazandı. Yıllık bazda TÜİK’in verilerine göre Yİ‑ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 12‑19 aralığında reel getiri sağladı; yıllık en fazla kazandıran yatırım aracı oldu.Döviz (USD/EUR): Ocak–Haziran 2025’te USD/TRY %10,9 artış gösterdi. Ancak enflasyon karşısında reel bazda negatif getiriler söz konusu.Hisse Senetleri ve FonlarBorsa İstanbul (BIST 100): Endeks genelinde 6 aylık dönemde yaklaşık %2,9 kayıp yaşandı. Ancak aynı dönemde bazı bireysel hisseler portföylerine göre farklı sonuç verebilir. Üç ayda %7,26 (Yİ‑ÜFE), yıllık bazda yaklaşık %1‑2 reel kayıp yaşandı.Yatırım Fonları (özellikle hisse senedi ve tematik fonlar): Yapı Kredi portföy gibi kurumlar tarafından sunulan TL ağırlıklı hisse, borçlanma, para piyasası fonları yatırımcılar tarafından inceleniyor.2025’in ikinci yarısında hisse senetlerinin özellikle teknoloji, enerji, sağlık gibi sektörlerde yeniden öne çıkması bekleniyor.Diğer Alternatifler: Kripto, Gayrimenkul & Tematik AlanlarKripto Paralar: Bitcoin başta olmak üzere kripto paralara ilgi artmış durumda. Ancak uzmanlar, yüksek risk nedeniyle portföyün yalnızca küçük bir kısmında yer almasını öneriyor.Gayrimenkul & Arsa: Özellikle faizlerin düşeceği beklentisiyle konut, arsa yatırımı ve GYO projeleri yatırımcı ilgisini çekiyor. Kiraya verilebilir portföy oluşturmak uzun vadeli strateji açısından önemli.Tematik Yatırımlar: Teknoloji (yapay zekâ, siber güvenlik, fintech), yenilenebilir enerji, biyoteknoloji ve dijital varlıklar gibi alanlara odaklanan yatırım stratejileri 2025’te ön planda. ESG kriterlerine uygun şirket hisseleri de değerlendiriliyor.Stratejik ÖnerilerÇeşitlendirme: Farklı risk seviyeli araçlara yatırım dağılımıyla portföyünüzü dengeleyin.Risk Profili Tanımlaması: Yüksek volatiliteyi tolere edebilecek misiniz? Stratejiler buna göre şekillenmeli.Vade Seçimi: Kısa vadede mevduat ve fonlar, uzun vadede hisse ve gayrimenkul daha uygun olabilir.Veri ve Uzman Takibi: TCMB, TÜİK, yatırım kurumlarının yayınlarını düzenli takip edin.Sonuç: Beklentiler ve Öngörüler2025’te TL mevduat ve para piyasası fonları en azından kısa–orta vadede en güvenli seçenekler olmaya devam edecek. Altın, enflasyona karşı etkili bir koruma sağlar. Devlet tahvilleri de reel getiri açısından değerli araçlar arasında. Hisse senetleri özellikle sektör seçimine bağlı olarak yılın ikinci yarısında ikinci çıkışını yapabilir. Kripto gibi dijital varlıklar yüksek risk – yüksek kazanım potansiyeli içerirken, asıl dikkat tematik sektörlerdeki girişimlerde ve yenilenebilir enerjide.Yatırım yapmadan önce bireyin risk toleransı, yatırım süresi ve likidite gereksinimi net biçimde belirlenmeli, piyasa takibi ve uzman önerileri ışığında kararlar alınmalı.ÖNEMLİ NOT: Bu makale, 2025 Türkiye ekonomisi bağlamında yatırım araçlarına genel bir bakış sunmakta olup, yatırım tavsiyesi niteliği taşımaz.ZAFER ÖZCİVAN
TÜRKİYE’DE İNŞAAT MALZEMESİ SANAYİSİ
Türkiye Ekonomisinin Sessiz Gücü – İnşaat Malzemesi Sanayi Türkiye ekonomisinin büyüme hikâyesi anlatılırken genellikle hizmet sektörü, turizm ya da otomotiv sanayi ön plana çıkar. Oysa bu anlatıda gözden kaçan fakat ekonominin omurgasını taşıyan sektörlerden biri de inşaat malzemesi sanayisidir. Bu sektör yalnızca inşaat sektörünün bir parçası olmakla kalmaz; aynı zamanda demir-çelikten seramiğe, çimentodan cam ve yalıtım ürünlerine kadar geniş bir üretim ekosistemine sahiptir. 2025 yılının ilk yarısında inşaat malzemesi sanayi üretimi, geçen yılın aynı dönemine kıyasla sınırlı bir artış göstermiştir. Türkiye İnşaat Malzemesi Sanayicileri Derneği’nin (İMSAD) verilerine göre yılın ilk 6 ayında toplam üretim yüzde 1,2 oranında artarken, özellikle yalıtım ürünleri, seramik karo ve demir çelik mamullerde üretim hacminde ciddi dalgalanmalar yaşanmıştır. Bu tablo, sektörün yalnızca iç piyasa talebine bağlı olmadığını, dış ticaret rüzgârlarına karşı da oldukça hassas bir yapıya sahip olduğunu gözler önüne sermektedir. İnşaat malzemesi üretiminin bölgesel dağılımı da Türkiye’nin sanayi altyapısı açısından önemli bir gösterge niteliğindedir. Marmara ve İç Anadolu bölgeleri üretimin yoğunlaştığı merkezler olurken, özellikle Kayseri, Eskişehir ve Bilecik çevresindeki seramik ve cam üretim tesisleri dikkat çekmektedir. Çimento ve hazır beton üretiminde ise Akdeniz ve Güneydoğu bölgeleri öne çıkmaktadır. Dışa Açılan Kapı – İhracatta Yavaşlama Sinyalleri İnşaat malzemesi sanayisinin en güçlü yanlarından biri ihracata olan yüksek katkısıdır. Türkiye, Avrupa başta olmak üzere Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya ülkelerine büyük miktarlarda inşaat malzemesi ihraç etmektedir. Ancak 2025 yılı itibarıyla küresel ekonomik yavaşlama ve artan lojistik maliyetler, ihracat tarafında da ciddi bir baskı yaratmaya başlamıştır. Geçtiğimiz yıl 33 milyar dolar seviyelerinde olan inşaat malzemesi ihracatı, bu yılın ilk 6 ayında yaklaşık yüzde 4 oranında gerilemiştir. Özellikle Almanya, Fransa ve Irak gibi ana pazarların yavaşlayan inşaat talebi, Türkiye’deki üreticilerin sipariş defterlerinde boşluklar oluşturmuştur. Diğer yandan Çin ve Hindistan gibi ülkelerden gelen rekabetin de artması, ihracat fiyatlarını aşağıya çekmekte ve kâr marjlarını daraltmaktadır. Bu durum, özellikle küçük ve orta ölçekli üreticileri daha da zorlamaktadır. Büyük üretici firmalar; markalaşma, lojistik ağlarını geliştirme ve enerji verimliliği yatırımlarıyla ayakta kalmayı başarırken, ölçek ekonomisinden uzak kalan KOBİ’ler ise kârlılığını sürdürmekte zorlanmakta ve üretimlerinde kısıtlamaya gitmektedir. İhracattaki bu daralma, döviz girdisi ve dış ticaret dengesi açısından da önem arz etmektedir. Türkiye’nin sanayi ihracatının önemli bir kalemini oluşturan bu sektörün performansı, döviz rezervlerinin istikrarında da etkili olmaktadır. Sorunlar, Çözüm Önerileri ve Gelecek Stratejileri Sektörün üretim cephesinde yaşadığı en temel sorunların başında enerji maliyetleri, ham madde fiyatlarındaki dalgalanmalar, kur baskısı ve iş gücü maliyetleri gelmektedir. Özellikle enerji yoğun sektörlerden biri olan çimento ve cam sanayi, doğalgaz ve elektrik tarifelerinde yaşanan artışlardan doğrudan etkilenmektedir. Bu durum üretim maliyetlerini artırmakta ve rekabet gücünü düşürmektedir. Ayrıca inşaat sektöründeki genel yavaşlama, kamu yatırımlarındaki azalma ve konut kredilerinin daralması gibi nedenlerle iç talep de sınırlı kalmaktadır. Özellikle orta sınıfa yönelik konut üretiminin azalması, iç piyasada talep daralmasına neden olmakta ve bu da malzeme üreticilerinin kapasite kullanım oranlarını düşürmektedir. Bu tabloya rağmen sektör temsilcileri ve uzmanlar, inşaat malzemesi sanayisinin yeniden ivme kazanabileceği birkaç stratejik alan üzerinde durmaktadır: Yeşil Dönüşüm ve Sürdürülebilir Üretim: Enerji verimli malzeme üretimi, karbon ayak izi düşük ürünlerin teşviki ve geri dönüştürülebilir malzeme kullanımı gibi alanlarda yapılacak yatırımlar hem iç piyasada hem de AB pazarında rekabet avantajı sağlayabilir. Teknoloji ve Dijitalleşme: Üretim süreçlerinde dijital dönüşüm, akıllı fabrikalar ve otomasyon sistemlerine geçiş, verimliliği artırmakta ve maliyetleri düşürmektedir. Türkiye’de bu dönüşüm…
KODLAMANIN EKONOMİ AÇISINDAN ÖNEMİ, GÜNCEL DURUMU VE GELECEĞİ
Kodlama Neden Ekonomik Bir Güçtür?Dijital çağın en stratejik dili olan kodlama, yalnızca bir teknik beceri değil, aynı zamanda bir ülkenin ekonomik geleceğini şekillendiren güçlü bir kaldıraçtır. Tıpkı sanayi devriminde makine kullanımı nasıl üretim yapısını değiştirdiyse, bugün de yazılım ve kodlama tüm ekonomik sektörleri yeniden biçimlendirmektedir. Kodlama; üretim süreçlerinden pazarlamaya, tarımdan lojistiğe, bankacılıktan sağlığa kadar hemen her alanda iş verimliliğini artırmakta, maliyetleri düşürmekte ve yeni ekonomik modellerin önünü açmaktadır.Kodlamayı bilen bireylerin sayısındaki artış, sadece bireysel istihdamı artırmakla kalmaz; aynı zamanda bir ülkenin ihracat kalemlerine “dijital ürün ve hizmetler” gibi yüksek katma değerli unsurlar ekler. Bu da cari açığın azaltılmasına, döviz girdisinin artırılmasına ve ülkenin küresel rekabette elini güçlendirmesine neden olur.Özellikle yapay zekâ, blockchain, nesnelerin interneti (IoT), büyük veri ve robotik sistemler gibi yükselen teknolojilerin temelinde kodlama yer almaktadır. Bu teknolojiler ise önümüzdeki on yıllarda dünya ekonomisinin lokomotif gücü olacak. Dolayısıyla kodlama sadece bugünün değil, geleceğin de ekonomik güvencesidir.Bugünkü Durum – Türkiye ve Dünya PerspektifiBugün dünya genelinde kodlama, temel bir okuryazarlık düzeyi olarak kabul edilmeye başlandı. ABD, Almanya, Güney Kore ve Estonya gibi ülkeler ilkokul düzeyinden itibaren kodlamayı müfredata almış durumda. Bu ülkelerde çocuklar sadece tüketici değil, aynı zamanda üretici bireyler olarak yetiştiriliyor. Bu yaklaşım sayesinde, teknoloji ihracatında büyük sıçramalar yaşanmakta, start-up ekosistemleri büyümekte ve genç girişimciler küresel arenada söz sahibi olmaktadır.Türkiye’de ise bu alanda son yıllarda önemli adımlar atıldı. MEB’in “Kodlama Haftası” gibi projeleri, bazı özel okulların erken yaşta yazılım eğitimine yönelmesi ve TÜBİTAK gibi kurumların yazılım alanındaki destekleri dikkat çekici. Bununla birlikte, kodlama eğitimi hala yaygınlık ve derinlik açısından istenen seviyeye ulaşabilmiş değil. Türkiye’nin, bilişim sektörünün GSYH içindeki payını artırmak için daha kararlı, bütüncül ve uzun vadeli stratejilere ihtiyacı bulunuyor.Öte yandan yazılım ihracatında da umut verici gelişmeler yaşanıyor. Türk yazılım firmaları Orta Doğu, Avrupa ve Afrika gibi pazarlara açılarak önemli sözleşmelere imza atıyor. Finans teknolojileri (fintech), oyun yazılımı ve mobil uygulamalar, Türkiye’nin global rekabette dikkat çeken alanları arasında yer almakta. Ancak sektörde nitelikli yazılımcı eksikliği, firmaların büyüme hızını sınırlayan en temel unsurlardan biri olmayı sürdürüyor.Gelecekte Kodlama – Dijital Ekonominin Temel TaşıGelecekte ekonomik kalkınmanın anahtarı, dijital üretkenlikte yatacak. Kodlama bilgisi, bireysel düzeyde iş güvencesi sağlarken, makroekonomik düzeyde teknoloji üretim kapasitesini artıracak. Yapay zekâ destekli uygulamaların geliştiricileri, veri güvenliği sağlayan yazılımcılar, blok zinciri teknolojisini ekonomik sistemlere entegre eden mühendisler, önümüzdeki yılların aranan uzmanları olacak.Ayrıca kodlama, klasik istihdam anlayışını da dönüştürüyor. Freelance çalışan yazılımcılar, dijital göçebeler (digital nomads), küresel yazılım platformları üzerinden iş yapan bireyler, sınır ötesi ekonomik etkileşimlerin yeni aktörleri haline geliyor. Böylece kodlama, ekonomik sınırları aşarak küresel gelir eşitsizliğini azaltabilecek potansiyele de sahip.Geleceğin ekonomisinde, sadece doğal kaynaklara sahip olmak yetmeyecek. Kodlama ve dijital yetkinlikler, ülkelerin yeni doğal kaynağı haline gelecek. Kodlama eğitiminin tüm toplumsal katmanlara yayılması, kadınların ve dezavantajlı grupların bu alana katılımının artırılması ve ulusal yazılım politikalarının oluşturulması, Türkiye’nin dijital ekonomide ön sıralarda yer alabilmesi için kritik önemde.Sonuç: Kodlama Ekonominin AnahtarıdırKodlama artık sadece yazılımcıların değil, herkesin meselesidir. Ekonomi, dijitalleşme ile birlikte yazılım odaklı bir yapıya evriliyor. Üretim, hizmet, finans, sağlık ve eğitim gibi temel sektörlerde kodlama bilgisi; yenilikçilik, verimlilik ve küresel rekabetin belirleyici faktörüdür. Kodlamayı erken yaşta öğrenen nesiller, ekonomik kalkınmanın taşıyıcı kolonları olacak. Bu nedenle kodlamaya yapılacak her yatırım, sadece bireylerin değil, ülkenin geleceğine yapılmış stratejik bir hamle olacaktır.ZAFER ÖZCİVANEkonomist-YazarZaferozcivan59@gmail.com
TÜRKİYE’DE DEMİR ÇELİK SEKTÖRÜ
Sektörün Güncel ManzarasıTürkiye, 2025 yılında ham çelik üretiminde hâlâ dünya sıralamasında 8. konumda yer alıyor. 2024’te sektörde %9,4 oranında büyüme ile yaklaşık 36,9 milyon ton üretim gerçekleştirildi; pik demir üretimi ise %17,2 artarak 10,2 milyon tona ulaştıAncak yılın ilk yarısında üretimde bir miktar gerileme yaşandı: Ocak–Mayıs 2025 döneminde toplam çelik üretimi, geçen yıla göre %1,4 düşerek 15,41 milyon tona, pik demir üretimi ise %12,6 azalarak 3,82 milyon tona gerilediBu veriler, sektörün toparlanma sürecinde olduğunu gösterse de aktif kapasite kullanım oranları hâlâ %62–63 seviyesinde seyrediyor. 2025 için hedef, bu oranı %70’lere çıkararak yeniden 2021 üretim seviyelerini aşmakİç talep ve küresel talep belirsizlikleri hâlâ sektörün ana risk unsurları olarak öne çıkarken, özellikle Asya merkezli fiyat rekabeti ve jeopolitik riskler üretim performansını baskı altında tutuyor.İhracat, Yeşil Dönüşüm ve Yeni Pazarlarİhracatta Güçlü Başlangıçİhracat cephesinde ise sektör, 2025 yılına pozitif bir giriş yaptı. Ocak ayında 1,3 milyar dolar tutarında çelik ihracatıyla %12,4 büyüme kaydedildi; demir-demir dışı metaller ihracatı ise %7,8 artışla 1 milyar dolara ulaştıADMİB’in verilerine göre yalnızca Akdeniz bölgesindeki çelik ihracatı %44 artışla 174 milyon dolara yükseldiAlmanya, Romanya, İtalya, Irak ve ABD sektörün önde gelen pazarları arasında yer alıyorYeşil Dönüşüm ve SKDM HazırlıklarıAB’nin 1 Ocak 2026’da yürürlüğe girecek olan Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM), Türk çelik sektörünü köklü bir dönüşüme hazırlıyor. Sektörün toplam enerji tüketiminin yaklaşık %22’si ve ülke emisyonlarının %7’si demir‑çelik kaynaklı; bu yüzden karbon fiyatlandırmasının ihracatçı firmalar açısından hem zorlayıcı hem de belirleyici olması bekleniyorBu kapsamda ilk etapta “Demir ve Demir dışı Metaller Sektöründe Yeşil Dönüşüm ve Yurtdışı Pazarlama URGE Projesi” başlatıldı. Ayrıca Yeşil Akademi Programı ile firmaların personeline sürdürülebilirlik ve yeşil üretim eğitimleri verilecekSektör temsilcileri, yeşil üretim, enerji verimliliği ve karbon yönetimi konularına hız kazandırmayı amaçlıyor.Uluslararası Fuarlar ve Ticaret HeyetleriKuveyt başta olmak üzere Körfez ülkelerine yönelik ticaret heyetleri düzenlenerek yeni pazarlara açılım planlanıyorKritik Başlıklar ve BeklentiBüyük Oyuncuların KonumuTürkiye’nin önde gelen entegre demir-çelik üreticilerinden Erdemir, yıllık yaklaşık 7–8 milyon ton çelik kapasitesi ile sektörde lider konumdaİsdemir ve Kardemir gibi tesisler hem uzun hem de yassı çelik ürünleri üretiyor ve iç pazara katkı sağlıyor. Ancak bu şirketler aynı zamanda kömür bazlı üretim yaptıkları için karbon salımı açısından SKDM’ye karşı hazırlıklarını yoğunlaştırıyorSektörün Temel ZorluklarıKüresel arz fazlası ve Asya menşeili düşük fiyatlı çelik ürünlerle rekabet,Düşük kapasite kullanım oranları (%62–63),Karbon maliyetlerine karşı adaptasyon süreci,İç ve dış talepte görülen belirsizlikler.Bu zorluklar, sektörde stratejik dönüşümü ve inovasyonu daha da zorunlu kılıyor.Gelecek Beklentileri: Umutlu Bir Yol HaritasıÜretim: 2025’te kapasite kullanımını artırarak 2021 üretim rakamlarının aşılması bekleniyorYeşil Dönüşüm: SKDM sürecine uyum ve karbon nötr üretim hedefiyle firmalar, yeşil teknolojileri benimsiyor.İhracat: Hem ton hem değer bazında büyümenin devam etmesi; yeni pazarlara açılım.Uluslararası İş birliği: Sektörel projeler, fuarlar ve eğitim programları ile küresel rekabet gücünün artırılması.SonuçTürkiye’nin demir‑çelik sektörü, 2025 yılında hâlâ ekonomik büyüme, üretim ve ihracat anlamında kritik bir eşikte. İçinde bulunduğu zorluklara rağmen yeşil dönüşüm, stratejik planlama ve dış pazarlarda genişleme hedefiyle sektör yeni bir ivme kazanıyor. Özellikle SKDM’ye hazırlık süreci hem maliyet hem de sürdürülebilirlik açısından belirleyici olacak. Bu nedenle önümüzdeki dönemde çevreci üretim yatırımları, inovasyon ve pazar çeşitlendirmesi sektörün başarısının anahtarı görünmektedir.ZAFER ÖZCİVANEkonomist-Yazarzaferozcivan@hotmail.com
TRUMP’IN GÜMRÜK VERGİLERİNİN KÜRESEL TİCARET VE SERBEST BÖLGELERE OLASI ETKİLERİ
Gümrük Vergilerinde Yeni Dalgalar ABD’de Donald Trump’ın yeniden gündeme getirdiği gümrük vergileri, küresel ticaret düzenini yeniden şekillendirme potansiyeli taşıyor. Özellikle “önce Amerika” söylemiyle güçlenen bu yaklaşım, 2017-2020 döneminde Çin başta olmak üzere birçok ülkeyle ticaret savaşlarına yol açmıştı. Şimdi ise Trump’ın daha sert ve kapsamlı gümrük vergileri planladığına yönelik sinyaller, uluslararası ticaret sisteminde yeni bir belirsizlik dalgası yaratıyor.Trump’ın savunduğu politika, ABD’nin dış ticaret açığını azaltmayı ve yerli üretimi teşvik etmeyi amaçlıyor. Ancak küresel ekonomi, özellikle son yıllarda pandeminin, enerji krizinin ve jeopolitik gerginliklerin gölgesinde kırılgan bir yapı sergiliyor. Böyle bir dönemde ticaret duvarlarının yükselmesi, yalnızca ABD ile ticaret yapan ülkeleri değil; tedarik zincirlerinin tamamını etkileyebilir.Küresel Ticaretin Yeni RiskleriTrump’ın uygulamayı düşündüğü yüksek gümrük tarifeleri, yalnızca Çin değil, Avrupa Birliği, Meksika ve Kanada gibi yakın ticaret ortaklarını da kapsayabilir. Bu durum, küresel ticaretin temelini oluşturan “serbest piyasa ve düşük gümrük vergisi” ilkesine meydan okuyor.Küresel ölçekte gümrük tarifelerinin yükselmesi şu sonuçlara yol açabilir:Maliyet Artışı: İthal girdilere bağımlı olan birçok sektör, üretim maliyetlerinde keskin artışlarla karşılaşabilir.Tedarik Zinciri Aksamaları: Otomotiv, elektronik ve tekstil gibi küresel ölçekte parçalı üretim yapan sektörler ciddi aksaklıklarla yüzleşebilir.Yeni Ticaret Blokları: ABD dışındaki ülkeler, alternatif ticaret anlaşmaları ve bölgesel iş birlikleriyle Amerikan pazarına bağımlılığı azaltma arayışına girebilir.Korumacılığın Küreselleşmesi: ABD’nin attığı adımlar diğer ülkelere örnek teşkil edebilir, dünya genelinde korumacı politikaların artmasına yol açabilir.Bu tablo, 1930’larda yaşanan ve Büyük Buhranın derinleşmesine neden olan Smoot-Hawley Tarifelerini hatırlatıyor. Tarih, ticarette duvarların yükselmesinin küresel refaha katkı sunmadığını defalarca göstermiştir.Serbest Bölgeler İçin Yeni Fırsatlar mı, Yoksa Risk mi?Trump’ın gümrük vergilerinin en ilginç yansımalarından biri de serbest bölgeler üzerinde hissedilecektir. Serbest bölgeler, genellikle yatırımcıya gümrük ve vergi avantajı sağlayarak dış ticareti kolaylaştıran alanlardır. Bu bölgeler, dünya ticaretindeki korumacı eğilimlerden hem olumlu hem de olumsuz etkilenebilir.Olumlu Etkiler:ABD ile doğrudan ticarette zorlanan firmalar, üretimlerini serbest bölgelerde konumlandırarak maliyet avantajı elde edebilir.Asya ve Avrupa’daki bazı serbest bölgeler, küresel şirketlerin “ara üsleri” haline gelebilir.Türkiye gibi stratejik konumdaki ülkelerin serbest bölgeleri, yeni yatırımlar için cazip hale gelebilir.Olumsuz Etkiler:ABD’ye doğrudan ihracat yapan serbest bölge şirketleri, yüksek gümrük duvarları nedeniyle pazar kaybı yaşayabilir.Yatırımcılar, ticaret savaşlarının belirsizliği nedeniyle uzun vadeli yatırım kararlarında temkinli davranabilir.Dolayısıyla serbest bölgelerin geleceği, Trump’ın politikalarının yönü kadar, diğer ülkelerin vereceği karşılıklarla da belirlenecek.Türkiye İçin Çifte EtkiTürkiye açısından Trump’ın gümrük vergileri iki yönlü sonuç doğurabilir. Bir yandan ABD’ye ihracatta belirli sektörler kayıp yaşarken, diğer yandan Türkiye’nin serbest bölgeleri ve gümrük birliği avantajı yeni fırsatlar yaratabilir. Özellikle lojistik açıdan Avrupa ile Asya arasında köprü konumundaki Türkiye, küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillenmesinde daha stratejik hale gelebilir.Ancak burada kritik nokta, Türkiye’nin ticaret politikalarını hızla uyarlayabilmesi ve alternatif pazar stratejilerini geliştirebilmesidir. Örneğin, savunma, makine ve otomotiv gibi sektörlerde ABD pazarına erişim zorlansa da Orta Doğu ve Afrika pazarlarında daha güçlü konumlanma ihtimali doğabilir.Sonuç: Dünya Ticaretinde Çalkantılı Bir DönemTrump’ın gümrük vergileri, küresel ticaret düzenine meydan okuyan yeni bir “korumacılık dalgası” olarak değerlendirilebilir. Kısa vadede Amerikan üreticilerine nefes aldırsa da uzun vadede hem ABD ekonomisi hem de dünya ticareti açısından olumsuz sonuçlar doğurması kuvvetle muhtemeldir.Serbest bölgeler, bu süreçte hem fırsatların hem de risklerin merkezinde yer alacaktır. Küresel şirketler, yeni gümrük duvarlarını aşabilmek için bu bölgeleri birer “kaçış noktası” olarak görebilir. Ancak aynı zamanda artan belirsizlik, yatırım iştahını da törpüleyebilir.Sonuç olarak, önümüzdeki dönem, ülkelerin ticaret politikalarını yeniden gözden geçirdiği, serbest bölgelerin stratejik değerinin arttığı, ancak küresel ticaretteki kırılganlıkların da büyüdüğü…
ABD HİNDİSTAN ARASINDA YENİ GÜMRÜK KRİZİ
Petrol siyaseti yeni bir cephe daha açtı: ABD ile Hindistan arasında ticari tansiyon tırmanıyorABD Başkanı Donald Trump, küresel enerji denkleminde yeni bir müdahalede bulundu. Hindistan’ın Rusya’dan petrol ithalatını sürdürmesine tepki olarak, bu ülkeye yüzde 25 oranında ek gümrük vergisi getirileceğini duyurdu. Trump’ın imzaladığı kararnameyle birlikte, Hindistan’dan ABD’ye ihraç edilen mallar 21 gün sonra yürürlüğe girecek yeni bir vergi tarifesiyle karşı karşıya kalacak. Bu karar, yalnızca iki ülke arasındaki ticari ilişkileri değil, aynı zamanda enerji piyasasında yeni politik kırılmaları da beraberinde getirme potansiyeline sahip.Trump’ın Hesabı: Rus Petrolü Hem Alıyor Hem SatıyorTrump yönetiminin açıklamasında, Hindistan’ın yalnızca Rusya’dan petrol almakla kalmayıp, bu petrolü işleyerek daha yüksek fiyatlarla başka ülkelere yeniden sattığı vurgulandı. Bu da Beyaz Saray’a göre yalnızca ABD’nin enerji politikalarını değil, küresel enerji ticaretinin dengesini de zedeliyor.Trump, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamalarda bu durumu “adil olmayan bir kâr oyunu” olarak nitelendirmiş, Hindistan’ın bu tutumunun “ABD çıkarlarıyla bağdaşmadığını” ifade etmişti. Ek vergi kararının bu açıklamadan sadece birkaç gün sonra gelmiş olması, Washington’un süreci hızla ekonomik baskıya dönüştürdüğünü ortaya koyuyor.Yeni tarife, Hindistan’a daha önce uygulanmakta olan yüzde 25’lik gümrük vergisine ek olarak getirilecek. Yani bazı Hindistan menşeli ürünlerde toplam vergi yükü yüzde 50’ye kadar çıkabilecek.Hindistan’dan Sert Yanıt: “Ulusal Çıkarlarımızı Koruyacağız” Trump’ın bu ani ve agresif vergi kararı Hindistan’da ciddi tepkiyle karşılandı. Yeni Delhi yönetimi yaptığı açıklamada, ABD’nin aldığı kararın “adaletsiz ve tek taraflı” olduğunu belirtti. Hindistan hükümeti, kararın “küresel enerji pazarlarının karmaşık gerçeklerini” göz ardı ettiğini ve böyle bir müdahalenin Hindistan’ın enerji güvenliği üzerindeki olası sonuçlarını görmezden geldiğini ifade etti.Açıklamada ayrıca Hindistan’ın kendi ulusal çıkarlarını savunmak adına gerekli adımları atmaktan çekinmeyeceği vurgulandı. Bu da önümüzdeki günlerde Hindistan’ın misilleme amaçlı bazı karşı önlemler alabileceğine işaret ediyor.Neden Şimdi? Zamanlama StratejikTrump’ın bu kararı tam da Kasım 2025’teki ABD başkanlık seçimlerine doğru ilerlerken alması dikkat çekici. Amerikan kamuoyunda “enerji milliyetçiliği” giderek popülerleşirken, Trump da dış ticaret politikalarında sertleşerek seçmen nezdinde kararlı ve müdahaleci bir lider profili çizmeyi sürdürüyor. Hindistan’a yönelik ek vergi kararı, içerideki ekonomik milliyetçi seçmene yönelik açık bir mesaj taşıyor: “Amerikan çıkarlarını dış ticarete feda etmeyiz.”Ayrıca bu adım, sadece Hindistan’a değil, Rusya’yla enerji ticaretini sürdüren diğer ülkelere de bir gözdağı niteliğinde. Trump yönetimi, kararnameyle birlikte “başka ülkelerin de Rus petrolünü ithal edip etmediği izlenecek ve benzer önlemler alınabilecektir” diyerek açıkça bir küresel baskı stratejisi yürüttüğünü gösteriyor.Ticaret Savaşlarında Yeni Cephe: ABD-Hindistan İlişkileri Sarsılıyor mu?Aslında ABD ile Hindistan son yıllarda askeri, stratejik ve dijital teknoloji alanlarında yakınlaşma içerisindeydi. Ancak bu vergi krizi, iki ülkenin ticari ilişkilerinde yeni bir gerilim hattı oluşturdu. Hindistan, ABD’nin en büyük 10 ticaret ortağından biri konumunda. Teknoloji, ilaç, tekstil ve yazılım gibi alanlarda Hindistan’dan ABD’ye yapılan ihracatın toplamı milyarlarca doları buluyor.Trump’ın yeni vergileri özellikle tekstil, otomotiv parçaları, elektronik aksamlar gibi kalemleri doğrudan etkileyebilir. Bu da sadece Hindistanlı ihracatçılar için değil, ABD’li tüketiciler açısından da fiyat artışları ve tedarik sıkıntıları anlamına gelebilir.Öte yandan, bu gelişme ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü ticaret savaşı politikalarının bir benzerinin Hindistan’a da uygulanabileceği yönünde yorumlanıyor. Bu da Washington’un dış ticarette “ya bizimlesin ya değilsin” tarzı sert çizgisini giderek genişlettiğini gösteriyor.Rusya ve Enerji Gerçeği: ABD’nin Asıl Derdi Ne?Bu kararın merkezinde elbette enerji ticareti yer alıyor. ABD, Ukrayna savaşından bu yana Rusya’yı uluslararası izolasyona zorlamak için hem doğrudan yaptırımlar uyguluyor hem de müttefiklerini Rus enerjisinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Ancak Hindistan, bu baskılara rağmen Rusya’dan petrol alımını…
ÜRKİYE’DE KİLİT VE EMNİYET SİSTEMLERİNDE 20 YILLIK DÖNÜŞÜM
Türkiye’de son 20 yıl, yalnızca şehirlerin siluetinin değiştiği, yeni binaların yükseldiği bir dönem olmadı; aynı zamanda bireysel ve toplumsal güvenlik anlayışında da köklü bir dönüşüm yaşandı. Özellikle kilit ve emniyet sistemleri, gelişen teknolojiyle birlikte, sadece hırsızlık gibi tehditlere karşı önlem alan basit mekanik yapılar olmaktan çıkarak akıllı, takip edilebilir ve kişiselleştirilebilir çözümler sunan sistemlere dönüştü. Bu makalede, Türkiye’de 2005’ten bugüne kilit ve emniyet sistemlerinin nasıl değiştiğini, hangi faktörlerin bu dönüşümü tetiklediğini ve bireylerin bu süreçteki rolünü inceliyoruz.2000’lerin ortasında hâkim olan mekanik güvenlik kültürü2000’li yılların ortalarında, Türkiye’de konut ve işyerlerinde hâlen en yaygın güvenlik çözümü, mekanik kilitler ve sürgü sistemleriydi. Çift kilitli çelik kapılar, özellikle 90’lı yıllarda artan kentleşme ve göçle beraber apartman kültürünün yaygınlaşmasıyla birlikte standart hale geldi. O dönemde kapı göbekleri, pimli veya barel tipi mekanik sistemlerle donatılır, kapıya birden fazla sürgü konularak güvenlik sağlanmaya çalışılırdı. Yüksek güvenlik algısı, daha kalın ve ağır çelik kapılara yatırım yapmakla eş değer görülüyordu. Ancak 2005–2010 yılları arasında, medyada sıkça yer alan “maymuncukla kapı açma” haberleri, mekanik sistemlerin zayıf noktalarını gözler önüne serince, tüketiciler ve üreticiler arasında yeni bir arayış başladı.2010’ların yükselen trendi: Elektronik destekli kilitler ve apartman güvenlik sistemleri2010’lu yılların başında, Türkiye’de inşa edilen yeni konut projelerinde güvenlik, artık sadece apartman kapısına konan kalın kilitle değil; kamera sistemleri, interkom cihazları ve kartlı giriş gibi teknolojilerle desteklenmeye başladı. Kapı kilitlerinde ise, mekanik yapı korunurken, manyetik kart veya şifreyle çalışan sistemler yaygınlaştı. Böylece konut sakinleri, anahtar taşımak zorunda kalmadan kapı açabilme rahatlığına kavuştu.Bu dönemde “akıllı bina” kavramı da hayatımıza girdi. Özellikle site konseptli projelerde, ortak alan güvenliği için turnike sistemleri, kartlı otopark girişleri ve merkezi kamera izleme sistemleri standart hale geldi. Kullanıcılar, telefon uygulamaları veya web arayüzleri üzerinden misafirlerine geçici kart tanımlayabilme ya da kapı giriş-çıkış kayıtlarını görebilme imkânına kavuştu. Tüm bu gelişmeler, güvenlik algısını bireysel çözümden toplu ve entegre çözümlere doğru yöneltti.Son 10 yılın devrimi: Akıllı kilit ve biyometrik sistemler2015’ten itibaren ise Türkiye’de kilit ve emniyet sistemlerinde gerçek anlamda bir teknoloji devrimi başladı. Akıllı ev sistemlerinin yaygınlaşması, kilit sistemlerinin de akıllanmasına zemin hazırladı. Parmak izi okuyucular, yüz tanıma sistemleri ve cep telefonu uygulamalarıyla kontrol edilen akıllı kilitler, artık yalnızca ofis binalarında değil, bireysel konutlarda da kullanılmaya başlandı.Bugün Türkiye’de birçok yeni konutta, anahtar yerine cep telefonu uygulaması, NFC veya Bluetooth bağlantısıyla çalışan kilitler tercih ediliyor. Ayrıca, ev sahipleri akıllı kilitlerini uzaktan kontrol edebiliyor; örneğin şehir dışındayken bile bir misafire geçici dijital anahtar gönderebiliyor. Biyometrik sistemlerde ise parmak izi ve yüz tanıma özellikleri, özellikle villalarda ve üst segment apartman dairelerinde güvenliği bir üst seviyeye taşıyor.Tüketici beklentilerinin değişimi ve yeni tehdit algısıKilit ve emniyet sistemlerindeki bu hızlı evrimde en önemli etkenlerden biri, kullanıcıların tehdit algısının değişmesi oldu. Geçmişte en büyük kaygı hırsızlıkken; günümüzde veri güvenliği, kişisel mahremiyet ve siber tehditler de gündeme geldi. Akıllı kilitlerin internete bağlı olması, kullanıcıları sadece fiziksel değil, dijital güvenlik önlemleri almaya da zorladı. Bu durum, yerli ve yabancı üreticileri hem donanımsal hem de yazılımsal güvenlik katmanları geliştirmeye yöneltti.Yerli üretimin yükselişi ve inovasyon dalgasıSon 20 yılda Türkiye’deki kilit ve güvenlik sistemleri pazarı, ithalata bağımlılıktan çıkarak, Ar-GE yatırımlarıyla büyüyen yerli markaların ortaya çıkmasına da sahne oldu. İstanbul, Ankara ve Bursa gibi sanayi merkezlerinde kurulan firmalar, elektronik kilit ve akıllı güvenlik sistemlerinde rekabetçi ürünler geliştirerek hem iç piyasaya hem de ihracata yönelik üretim yaptı. Yerli…
Türkiye’de Hırdavat Piyasasının Dünü ve Bugünü Giriş ve Tarihsel Gelişim
Türkiye’de hırdavat sektörü, tarihsel olarak zanaatkârlığın ve küçük ölçekli el emeğine dayalı üretimin bir uzantısı olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde demircilik, marangozluk ve nalbantlık gibi meslekler içinde değerlendirilen hırdavat ürünleri, genellikle yerel ihtiyaçlara göre imal edilmekteydi. Bu dönemde üretim, tamamen el işçiliğine dayalı olup sınırlı miktarda ve oldukça basit nitelikteydi. Ürünler arasında çivi, menteşe, kapı kolu, kazma-sap gibi temel el aletleri ve yapı donanımları yer almaktaydı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ise sanayileşme çabaları, hırdavat sektörünün de yavaş yavaş sistematik hale gelmesine zemin hazırlamıştır. 1930’lu yıllarda kurulan bazı devlet fabrikaları, makine ve metal işleme konularında ilk önemli adımların atılmasını sağladı. Ancak bu dönemde yine de iç pazarın ihtiyacını karşılamak büyük ölçüde ithalata dayalıydı. 1950’li yıllarla birlikte başlayan özel sektör odaklı ekonomik politikalar, Türkiye’de küçük sanayi sitelerinin yaygınlaşmasına ve zanaatkârlıktan sanayiye geçişin hızlanmasına neden olmuştur. Bu gelişmeler, hırdavat üretimi ve ticaretinin kurumsallaşmasına önemli katkı sağlamıştır. Özellikle 1960-1980 yılları arasında Türkiye’deki sanayi altyapısının güçlenmesiyle birlikte, hırdavat üretimi daha teknik ve çeşitlenmiş bir yapıya kavuşmuştur. Bu dönemde torna, freze ve kaynak makinelerinin yaygınlaşmasıyla, ürün çeşitliliği ve dayanıklılığı artmıştır. Bununla birlikte 1970’li yıllarda yaşanan ekonomik krizler, döviz darboğazı ve ithalat kısıtlamaları, yerli üreticilerin ürün geliştirme ve teknik yeterlilik kazanmaları açısından bir tür zorunlu gelişim sürecini beraberinde getirmiştir. 1980 SONRASI DÖNÜŞÜM VE KÜRESEL AÇILIM 1980’li yıllarda uygulanan dışa açılma politikaları ile birlikte Türkiye, ithalata dayalı ekonomik modele yönelmiş ve hırdavat ürünleri de bu süreçten etkilenmiştir. Avrupa ve Asya ülkelerinden ithal edilen ürünler, hem kalite hem de çeşitlilik açısından iç pazarda rekabeti artırmıştır. Bu dönemde Çin, Almanya, İtalya ve Güney Kore gibi ülkelerden gelen hırdavat ürünleri, Türkiye pazarında önemli bir yer edinmiştir. Özellikle Alman el aletleri ve İtalyan bağlantı elemanları, yüksek kalite standartları ile dikkat çekmiş, yerli üreticiler de buna karşılık kendi üretim süreçlerini modernize etmeye başlamıştır. Aynı dönemde organize sanayi bölgelerinin kurulması, sanayi altyapısının güçlendirilmesi ve KOBİ’lerin desteklenmesiyle birlikte Türkiye’de yerli hırdavat üretimi daha profesyonel hale gelmiştir. İstanbul, Bursa, İzmir, Konya, Kayseri ve Gaziantep gibi illerde faaliyet gösteren sanayi firmaları, hem iç pazar hem de ihracat için üretim yapar duruma gelmiştir. Yerli markalar, çeşitli ürün gruplarında (el aletleri, vida, matkap ucu, kaynak aparatları vb.) kendilerini ispatlamış ve bölgesel pazarlarda söz sahibi olmaya başlamıştır. GÜNÜMÜZDE TÜRKİYE HIRDAVAT PİYASASININ YAPISI VE DİNAMİKLERİ Bugün Türkiye’de hırdavat sektörü, yalnızca küçük esnaf ya da nalburların ilgilendiği bir alan olmaktan çıkmış, çok sektörlü ve ihracata açık bir ticaret koluna dönüşmüştür. Sektörün kapsamı oldukça geniştir. Başlıca ürün grupları şunlardır: El aletleri (çekiç, pense, tornavida, keski) Bağlantı elemanları (vida, somun, cıvata, dübel) Elektrikli el aletleri (matkap, taşlama, testere) Boya ve sıva ekipmanları (rulo, ıspatula, maskeleme bantları) Yapıştırıcılar, sızdırmazlık malzemeleri İş güvenliği ekipmanları Kapı, pencere, mobilya aksesuarları İnşaat, otomotiv, beyaz eşya, mobilya ve tarım sektörleri hırdavatın yoğun olarak kullanıldığı alanlardır. Türkiye’de yaklaşık 30.000’i aşkın firma bu sektörde doğrudan veya dolaylı olarak faaliyet göstermektedir. Bu firmaların büyük çoğunluğu KOBİ ölçeğindedir ve bu yapı, esnek üretim kabiliyetine sahip olmaları sayesinde pazardaki değişimlere hızla uyum sağlayabilmektedir. DIŞ TİCARET VE İHRACAT PERFORMANSI Türkiye, son yıllarda hırdavat ürünleri ihracatında da ciddi ilerlemeler kaydetmiştir. 2024 itibarıyla yaklaşık 3 milyar doların üzerinde hırdavat ihracatı gerçekleştirilmiş, başlıca ihracat pazarları arasında Almanya, Irak, Rusya, Azerbaycan, Romanya ve Katar gibi ülkeler yer almıştır. İhracatın önemli bir kısmı bağlantı elemanları ve el aletleri üzerinden gerçekleşmektedir. Ayrıca Türk…
Tether, Bit2Me’de azınlık hissesi alarak 30 milyon avroluk yatırım turuna liderlik etti
Dijital varlık sektörünün en büyük şirketi Tether, İspanyolca konuşulan bölgelerin lider dijital varlık platformu Bit2Me’ye azınlık hissesi alarak 30 milyon avroluk yatırım turuna liderlik ediyor; bu hamle, şirketin Avrupa ve Latin Amerika’daki büyümesini destekleyecek. Dijital varlık ekosisteminin öncü şirketlerinden Tether’in Bit2Me’ye yaptığı stratejik yatırım, şirketin Avrupa ve Latin Amerika’daki büyümesini desteklemeyi hedefliyor. 30 milyon avroluk yatırım turuna liderlik eden Tether, bu hamlesiyle Bit2Me’nin Avrupa Birliği genelindeki genişlemesine ve özellikle Arjantin gibi Latin Amerika pazarlarındaki varlığını güçlendirmesine katkı sağlayacak. Yatırım, Bit2Me’nin kısa süre önce AB’nin MiCA düzenlemesi kapsamında, İspanya’nın CNMV kurumu tarafından Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcısı (CASP) olarak yetkilendirilmesiyle elde ettiği yasal başarıyı da perçinliyor. Bu lisans sayesinde Bit2Me, AB’nin 27 üye ülkesinde yasal olarak faaliyet gösterebilecek. “Avrupa ve ötesinde düzenlenmiş kripto hizmetlerinin geleceğini şekillendirmelerine destek olmaktan gurur duyuyoruz” Bit2Me’ye yaptıkları yatırım hakkında açıklamalarda bulunan Tether CEO’su Paolo Ardoino, “Tether olarak, Bit2Me’nin dijital varlık ekosistemi için uyumlu, güvenli ve kullanıcı dostu bir altyapı oluşturma konusundaki kararlılığını sürekli olarak gördük. Eğitim, şeffaflık ve kullanıcıyı güçlendirme odakları, Tether’in açık bir finansal sistem oluşturma misyonuyla yakından örtüşüyor. Avrupa ve ötesinde düzenlenmiş kripto hizmetlerinin geleceğini şekillendirmelerine destek olmaktan gurur duyuyoruz” dedi. Tether ile yapılan iş birliğine dair değerlendirmelerde bulunan Bit2Me Kurucu Ortağı ve COO’su Andrei Manuel, “Küresel bir lider olan Tether’in hissedar yapımıza katılması, Bit2Me için dönüştürücü bir an. Bu destekle, Avrupa ve Latin Amerika’daki liderliğimizi hızlandırmayı hedefliyoruz. Bu pazarlar, merkeziyetsiz finansın gücünü yeni yeni keşfetmeye başlıyor” ifadelerini kullandı. Bit2Me Kurucu Ortağı ve CFO’su Pablo Casadío, ”Güçlü büyümemiz ve güvenilir itibarımız, on yılı aşkın süredir şeffaflık, regülasyon ve müşteri odaklı yeniliklere olan bağlılığımızın bir sonucu. Tether’in desteğiyle artık ürünlerde, kullanıcı sayısında ve coğrafi olarak çok daha hızlı ölçeklenebilecek bir konuma geldik” dedi. 2014 yılında kurulan Bit2Me’nin bugün 1,2 milyondan fazla kullanıcısı ve 7.000’den fazla kurumsal müşterisi bulunuyor. 2025 yılı itibarıyla işlem hacmi 3 milyar avroyu aşmış durumda.
TEMMUZ 2025 VERİLERİYLE FİNANSAL YATIRIM ARAÇLARININ REEL GETİRİSİ
Finansal Gösterge Panosunda Temmuz 20252025 yılının ilk yedi ayı genel ekonomik belirsizlikler, sıkı para politikaları, yüksek enflasyon ve döviz kuru dalgalanmaları ile geçti. Temmuz ayı itibarıyla yatırımcılar açısından en temel soru yine aynıydı: “Paramı nereye yatırsam?” TÜİK tarafından açıklanan finansal yatırım araçlarının reel getiri oranları verilerine göre, yatırımcıların bazı tercihlerinin enflasyon karşısında eridiği, bazılarının ise yüksek reel kazanç sağladığı net biçimde ortaya çıktı.Temmuz 2025’te aylık TÜFE artışı %2,18 olarak gerçekleşti. Bu oran, finansal enstrümanların nominal getirilerinin enflasyona karşı test edildiği çıta oldu. Reel getiri, yani yatırımcının enflasyon sonrası elinde kalan gerçek kazancı bu çerçevede değerlendirildiğinde, tablo dikkat çekici sonuçlar ortaya koydu.Temmuz ayında yatırımcısına en yüksek reel getiriyi külçe altın sağladı. Altını sırasıyla BIST 100 endeksi ve Euro takip etti. Mevduat faizleri ise yatırımcıyı kâğıt üzerinde sevindiriyor gibi görünse de enflasyonla eriyerek gerçek anlamda negatif getiri sundu. Döviz cephesinde, Dolar ve Euro arasındaki performans farkı dikkat çekerken, yatırımcılar için kur riskinin ve küresel politikaların da ne kadar belirleyici olduğu bir kez daha görüldü.Yatırım Araçlarının Performans Analizi Külçe Altın: Yine Güvenli Liman Rolünde Temmuz ayında altın, %4,6’lık nominal getiri ile listenin başında yer aldı. Enflasyondan arındırıldığında ise %2,37’lik reel getiri sunarak yatırımcısını gerçek anlamda sevindirdi. Altının yükselişinde, küresel belirsizlikler, merkez bankalarının faiz politikalarındaki yumuşama beklentileri ve ABD-Çin arasında yeniden alevlenen ticaret gerginlikleri etkili oldu. Ayrıca içeride TL’nin değer kaybı ve jeopolitik risk algısı da altına olan talebi artırdı.BIST 100 Endeksi: Borsada Yüksek Volatilite, Ama Pozitif GetiriBIST 100 endeksi temmuz ayında nominal olarak %3,9 artış gösterdi. Enflasyon etkisi düşüldüğünde bile yatırımcısına yaklaşık %1,7’lik reel kazanç sağladı. Endeksin yükselişinde, banka hisseleri ve ihracatçı şirketlerin finansallarındaki iyileşme belirleyici oldu. Temmuz sonunda TCMB’nin faizleri sabit tutması ve “sıkı duruş devam edecek” mesajı da yabancı yatırımcının iştahını sınırlı da olsa canlandırdı. Ancak yine de borsa yatırımcıları açısından risk algısı yüksek kaldı.Euro ve Dolar: Kur Cephesinde AyrışmaDöviz piyasasında Euro, temmuz ayında %3,1’lik nominal getiri ile pozitif reel kazanç sunan yatırım araçları arasında yer aldı. Euro’nun reel getirisi yaklaşık %0,9 olarak hesaplandı. Dolar ise %2,0’lık artışla negatif reel getiri sundu. Bu durumda Euro’nun daha güçlü performansı, Avrupa Merkez Bankası’nın faiz politikalarında beklentiler ve Euro bölgesi dış ticaret dengelerinde yaşanan toparlanmayla ilişkilendiriliyor. Ayrıca Türkiye’nin dış ticaretinde Euro’nun ağırlığı da Euro yatırımlarına destek sağladı.Mevduat Faizleri: Enflasyona Karşı Kaybettirdi. Brüt %2,2 oranındaki 1 aylık vadeli TL mevduat faizi, net %1,87 seviyesinde bir getiri sundu. Ancak bu oran %2,18’lik enflasyonun altında kalarak yatırımcısına -0,30 puanlık reel kayıp yazdırdı. Bu, tasarruflarını mevduat hesabında değerlendiren bireylerin alım gücünün ay sonunda azaldığı anlamına geliyor. Yatırımcılar açısından risksiz gibi görünen bu araç, reel anlamda erimeye neden oldu.Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS): Durağan Getiri, Zayıf KorumaDİBS’ler temmuz ayında yatırımcısına nominal olarak %2,0 civarında getiri sağladı. Ancak bu da enflasyonun gerisinde kaldı. Özellikle kısa vadeli tahvillerin getiri potansiyeli düşük kalırken, uzun vadeli kağıtlarda faiz beklentileriyle oynaklık yaşandı. Neticede DİBS’ler de reel kayıp yaşatan yatırım araçları arasında yer aldı.Genel Değerlendirme ve Yatırımcıya MesajlarTemmuz 2025 verileri, bir kez daha yatırım kararlarında enflasyonun göz ardı edilemeyecek kadar belirleyici olduğunu gösterdi. Nominal kazançlar yanıltıcı olabilirken, reel getiri, yatırımcının satın alma gücünü gerçekten artıran unsuru yansıtıyor. Bu çerçevede: Altın, temmuz ayında hem küresel hem yerel risklerden korunma aracı olarak öne çıktı. Borsa, seçici hisselerde ve iyi bilançoya sahip şirketlerde kazandırmaya devam etti.Euro, kur sepetinde daha…
Range Rover, Defender ve Discovery Müşterilerine Özel Ayrıcalık Programı, Yeni Mobil Uygulamada
Borusan Otomotiv’in Türkiye distribütörlüğünü üstlendiği Range Rover, Defender ve Discovery markaları için geliştirilen Land Rover Türkiye mobil uygulaması, ayrıcalıklı ve kişiselleştirilmiş müşteri deneyimi yolculuğunda önemli bir adımı temsil ediyor. Bu mobil platform, araçla ilgili süreçlerin yönetim ve takibini kolaylaştırırken, müşteri deneyimini gastronomiden seyahate, sanattan spora farklı alanlarda sunduğu ayrıcalıklar ile daha özel kılmayı başarıyor. Land Rover Türkiye mobil uygulamasının en dikkat çeken ve kullanıcı deneyimini farklılaştıran bölümlerinden biri olan Ayrıcalık Programı, markanın rafine yaşam tarzını dijital dünyaya taşıyor. Her ay güncellenen ayrıcalıklar, özel etkinlik davetleri ve farklı yaşam tarzlarına hitap eden özgün içeriklerle şekillenen bu alan, kullanıcıların uygulamayla kurduğu etkileşimi canlı tutmayı başarıyor. Borusan Otomotiv müşterilerine özel tasarlanan Ayrıcalık Programı ile kullanıcıların yaşam tarzına uyum sağlanırken; seyahat, gastronomi, sanat, sağlıklı yaşam, spor gibi alanlarda ilham verici deneyimlere özel erişim sağlanıyor. Uygulama indirildikten ve kullanıcı girişi işlemleri tamamlandıktan sonra tüm özellikleriyle aktif hale gelen bu alan, markaların dünyasıyla kesintisiz bir bağ kurulmasını sağlıyor. Uygulama üzerinden kullanıcılar, Borusan Otomotiv Yetkili Satıcılarından satın aldıkları araçlarına dair teknik bilgilere ve müşteri servis geçmişine erişebilirken, servis randevusu oluşturabiliyor ve model yılına göre şekillenen Servis Sadakat Programı’na ilişkin detayları inceleyebiliyor. Servis Sadakat Programı kapsamında, 2 yaş ve üzeri araçlar için işçilik ve yedek parça hizmetlerinde aracın yaşına ve kilometresine göre farklı ayrıcalık oranları sunuluyor. Böylece kullanıcılar, düzenli servis devamlılığı ile satış sonrası hizmetlerden daha ayrıcalıklı koşullarla yararlanabiliyor. Uygulama kapsamında sunulan Özel Asistan Hizmeti sayesinde kullanıcılar, kendilerine atanan Land Rover Ayrıcalık Yönetimi Danışmanı ile doğrudan iletişime geçebiliyor; bir concierge hizmeti gibi, ihtiyaç duydukları her an kişiselleştirilmiş destek alabiliyor. OneLife Blog ise Range Rover, Defender ve Discovery markalarının dünyasına ait ilham veren hikayelerin, yenilikçi teknolojilerin ve tasarım vizyonunun keşfedilebildiği özel bir içerik alanı sunuyor. Kullanıcılar bu içeriklerle markanın dünyasını daha yakından tanıma fırsatı buluyor. Fiziksel deneyimleri dijital platformla kusursuz bir şekilde harmanlayan Land Rover Türkiye mobil uygulaması, markaların sofistike, özgün ve ayrıcalık dolu evrenine rahatlıkla ulaşmanızı sağlıyor. Uygulama kullanıcıları; yalnızca araç sahiplerine özel olarak sunulan ayrıcalıklı deneyimlere kolaylıkla erişebilirken, Range Rover House, Destination Defender, Defender Experience gibi markaların özel etkinliklerine ilişkin duyurularından ilk olarak uygulama üzerinden haberdar olma fırsatını da elde ediyor. Gastronomi, sanat, wellness ve outdoor yaşam gibi farklı disiplinleri tek çatı altında toplayan bu özel etkinlikler; Defender’ın doğaya meydan okuyan güçlü karakteriyle, Range Rover’ın zarafet ve incelikle örülmüş duruşunu bir araya getirerek markaların dünyasını her yönüyle yaşamanızı mümkün kılıyor. Land Rover Türkiye mobil uygulaması, App Store ve Play Store’da. Web Sitesi: https://www.landrover.com.tr/mobil-uygulama/land-rover-turkiye Uygulamayı indirmek için: https://app.adjust.com/1qji2kn0
Şekib Avdagiç’ten turizm çağrısı: Bir haftada, 3 ayı kazanabiliriz
İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Şekib Avdagiç yazılı açıklama yaptı. İTO Başkanı Şekib Avdagiç, “Aylık 7.5 milyar dolar gelir elde ettiğimiz ve feda edemeyeceğimiz turizm sezonuna 20 gün kaldı. Turist rezervasyonlarının hızlanması için 5 bin vaka hedefine ulaşmamız şart” ifadesini kullandı. Avdagiç, yaptığı yazılı açıklamada, Kovid-19 tedbirleri kapsamında 29 Nisan’da başlayan ve bir haftalık süresi kalan tam kapanma sürecini değerlendirdi. Kalan 1 haftada 3 ayı kazanabiliriz “Tam kapanma sonrası açılmanın kıymetini bilmek zorundayız” ifadesini kullanan Avdagiç, “17 Mayıs’ta büyük fedakarlıklarla açılacağımızı unutmamalıyız. O yüzden de her birimiz salgına karşı tedbirlerimizi artırıp, 5 bin vaka hedefinin altına inmeliyiz. Kalan bir haftada, 3 ayı kazanabiliriz” değerlendirmesinde bulundu. 17 Mayıs’tan sonra tedbirlere uymazsak 50 bin vakayla baş başa kalabiliriz Avdagiç, 30 milyon turist hedefi için hep birlikte çalışılmasının önemine değinerek, şunları söyledi: “Şimdi ve 17 Mayıs’tan sonra eğer tedbirlere uymazsak, 40 bin, 50 bin vaka ile birlikte baş başa kalabiliriz. Bugün yaşadığımız zorlukların çok ötesinde sıkıntılarla karşılaşabiliriz. Dolayısıyla empati yapmamız ve bu sürecin en etkin şekilde aşılması için gayret göstermemiz gerekiyor.” Türkiye’ye kısıtlama koyanların eline koz vermeyelim Türkiye’nin salgını Avrupa ile eş zamanlı, hatta daha önde çözmesi gerektiğine dikkati çeken Avdagiç, “Türkiye’ye kısıtlama koyanların eline kozlar vermeyelim. Böylece hem ülkemize seyahat kısıtlaması olmaz, hem de işimiz için Avrupa’ya giderken 10 gün otelde kapalı kalmayız” açıklamasını yaptı. Türkiye’nin aşı hızının artmasıyla yaz aylarına rahat bir nefes alarak gireceğine inandığını aktaran Avdagiç, şunları kaydetti: “İstiyoruz ki 17 Mayıs’tan sonraki süreç, yazı hepimize kazandıracak bir süreç olsun. Çünkü hizmet sektörlerimiz için gözden çıkarılamayacak bir sezonun başındayız. Bu sebeple kısıtlamaları delmeyi ısrarla sürdürenleri, bu gayretlerinden vazgeçmeye bir kez daha çağırıyorum. Kimse ısrarla kısıtlamaları delmeye çalışmasın.”
TOPLU İŞTEN ÇIKARMALARIN SUÇLUSU SADECE YAPAY ZEKâ MI?
Küresel teknoloji devleri işten çıkarmaların faturasını yapay zekaya kesiyor; peki gerçek bundan mı ibaret?Son yıllarda teknoloji dünyasında adeta bir yapay zekâ rüzgârı estiğini görüyoruz. Yeni nesil üretken yapay zekâ araçları, bir yandan hayatımızı kolaylaştırırken, diğer yandan da milyonlarca çalışanı tedirgin ediyor. Çünkü şirketler, yapay zekâ alanında daha hızlı hareket etmek ve “dijital çağa” ayak uydurmak adına toplu işten çıkarmalara gidiyor. Ancak uzmanlar, bu işten çıkarmaların tek sebebinin yapay zekâ olmadığını; işin arkasında çok daha karmaşık, çok katmanlı bir tablo olduğunu söylüyor. Düşünün; bir teknoloji devinin CEO’sundan gelen tipik bir 2025 işten çıkarma e-postasını okuduğunuzda, ilk akla gelen “yapay zekâ yüzünden binlerce kişi işsiz kaldı” oluyor. Oysa gerçekte bu adımlar, yalnızca insan kaynağını kesmek değil, aynı zamanda şirketin genel giderlerini azaltarak daha verimli ve yatırımcıların gözünde “daha kârlı” görünme çabasının bir parçası. Kısacası işten çıkarma dalgalarının arka planında; yüksek teknoloji yatırımları, dev veri merkezleri ve maliyet baskıları da yer alıyor.Veriler tek başına konuşuyor mu?İş ilan sitesi Indeed’in yaptığı araştırma, 2025 Temmuz itibarıyla teknoloji sektöründeki iş ilanlarının 2020’nin başına göre yüzde 36 oranında azaldığını ortaya koydu. Bu ciddi bir rakam. Ancak rapor, işten çıkarmaların ve ilan sayısındaki düşüşün tek sorumlusunun yapay zekâ olmadığını açıkça vurguluyor.Indeed Hiring Lab’den Ekonomist Brendon Bernard’a kulak verelim: “Teknoloji iş piyasası şu anda görece zayıf bir dönemde; ama aynı yavaşlama ekonominin diğer alanlarında da var. Yani bu tablo sadece yapay zekâya bağlanamaz.” Bernard’ın anlattığına göre, teknoloji sektöründe iş ilanları tıpkı ekonominin geri kalanındaki gibi, pandemi sonrası istihdam patlamasının ardından doğal bir düzeltme evresine girdi.Aslında pandeminin ilk dönemlerinde, dijitalleşme zorunluluğu yüzünden teknoloji şirketleri olağanüstü hızlı büyüdü, çok sayıda personel aldı. Şimdi ise şirketler, özellikle finansal baskıları azaltmak ve kârlılığı artırmak adına daha “düşük hacimli” ve “daha verimli” ekiplerle yollarına devam etmeye çalışıyor. Yapay zekâ neden manşette?Peki CEO’lar neden işten çıkarmaları duyururken hep yapay zekâdan söz ediyor? Bu durumun iki temel nedeni var: Birincisi, yatırımcılara “biz de çağın gerisinde kalmıyoruz, yenilikçi adımlar atıyoruz” mesajını vermek. İkincisi ise şirket içindeki ve kamuoyundaki tepkiyi bir nebze olsun yumuşatmak.Mesela Workday CEO’su Carl Eschenbach, bu yıl başında gönderdiği bir e-postada, “Her yerde şirketler işleri yeniden tasarlıyor” diyerek, yapay zekâya olan talebin artmasını gerekçe gösterdi. Hindistan’ın teknoloji devi Tata Consultancy de, 12 bin kişiyi işten çıkarırken “müşterilerimiz için daha geniş ölçekte yapay zekâ kullanmaya hazırlanıyoruz” dedi.Bu açıklamalar kulağa mantıklı gelse de uzmanlara göre şirketlerin asıl hedefi yalnızca çalışanları “yapay zekâ ile değiştirmek” değil; aynı zamanda artan yapay zekâ yatırımlarına kaynak yaratmak. Veri merkezleri, yüksek kapasiteli çipler ve gelişmiş yazılımlar ciddi bir maliyet gerektiriyor. Bu da kaçınılmaz olarak tasarruf baskısını artırıyor.Hangi işler daha çok etkileniyor?, Yapay zekânın etkisi özellikle giriş seviyesi pozisyonlarda çok daha güçlü hissediliyor. Pazarlama, idari işler ve insan kaynakları gibi alanlarda, üretken yapay zekâ araçları birçok temel görevi kısa sürede yerine getirebiliyor. Bu nedenle yeni mezun veya deneyimsiz adaylara yönelik ilanlarda daha büyük bir düşüş yaşanıyor.Indeed raporu, en az beş yıllık deneyim aranan pozisyonlarda düşüşün daha sınırlı olduğunu söylüyor. Bu da bize şunu gösteriyor: Yapay zekâ “bazı” işleri hızla dönüştürüyor; ancak belirli bir deneyim ve uzmanlık gerektiren pozisyonlar, hâlâ görece daha güvenli.Yine de herkesin aklındaki soru şu: “Yapay zekâ işleri tamamen elimizden alacak mı?” Uzmanlar bu soruya daha temkinli yanıt veriyor: Bazı işleri evet; ama aynı zamanda yeni işler de yaratacak. Örneğin yapay zekâyı…
Akıllı Tarım Uygulamaları
1959 yılında Antalya’nın İbradı ilçesine bağlı ÜRÜNLÜ köyünde doğdu. İnşaat ustası baba ve ev hanımı annenin yedi çocuğunun en küçüğüdür. Antalya’da ilk, orta ve lise öğrenimi sırasında inşaat işçiliği, sebze meyve işçiliği yaptı.1978 yılında İstanbul Üniversitesi işletme fakültesini kazandı ve 1982 yılında mezun oldu. Üniversite öğreniminin ikinci sınıfında İstanbul Tahtakale’de hırdavat ticaretine başladı.21 yıl hırdavat ticareti yaptıktan sonra ülkenin ekonomik koşullarından dolayı büyük bir fabrikaya satış müdürü oldu. Daha sonraki süreçte başka işletmelerde satış direktörlüğü, grup satış müdürlüğü ve sektör başkanlığı yaptı. 2008 yılında yakalandığı kronik böbrek yetmezliği ve 2013 yılında diyaliz tedavisine başladıktan sonra emekli olmak durumunda kaldı. Emekli olduktan sonra kendi bilim dalı olan ekonomi konusunda çalışmalar yaptı. SATIŞIN TEMELLERİ ve Ürünlü köyünü anlatan İŞTE KÖYÜM İŞTE KÖYLÜM kitabına ilaveten EV HEMODİYALİZİ kitaplarının yazarıdır. Halen DÜNYA GAZETESİ-SANAYİ HABER AJANSI,TÜNAYDIN GAZETESİ NALBUR TEKNİK DERGİSİ-İŞ GELİŞTİRME DERGİSİ VE MADE IN TURKEY dergilerinde ekonomik ve sosyal makaleler yazan ZAFER ÖZCİVAN evli ve iki çocuk babasıdır. Bir zamanlar sadece çiftçinin elindeki kürek ve gözüyle görebildiği kadarını bilmek yeterliydi. Oysa artık tarlalarda sensörler, uydular, drone’lar ve yapay zekâ destekli sistemler var. Tarımda dijital dönüşüm, ‘akıllı tarım’ adı altında sessiz ama derin bir devrim yaratıyor. Bu devrim, sadece çiftçilerin değil; şehirdeki tüketicinin, gıda sanayisinin ve hatta çevrenin geleceğini de doğrudan etkiliyor. Topraktan Sofraya Dijital Yolculuk Geleneksel tarım yöntemleri, yüzlerce yıldır benzer şekilde uygulana geldi. Hava durumuna bakarak ekim yapmak, gözle hastalık tespiti ve sezgilerle sulama gibi yöntemler, geçmişte belki yeterliydi. Ancak günümüzde nüfusun artması, iklim değişikliği, su kaynaklarının azalması ve gıda talebindeki hızlı artış; tarımda daha bilimsel, veriye dayalı ve sürdürülebilir çözümleri zorunlu kılıyor.İşte tam bu noktada “akıllı tarım” kavramı devreye giriyor. Gelişmiş sensörler, GPS tabanlı takip sistemleri, drone teknolojileri ve yapay zekâ algoritmaları, tarladaki bitkinin büyümesini anbean izliyor. Çiftçiler, cep telefonlarına gelen bildirimlerle toprağın nem durumunu, hava koşullarını ve bitkinin gelişim sürecini takip edebiliyor. Bu sayede, tarlalar suya ihtiyaç duyduğunda sulama yapılabiliyor; gereksiz gübre veya ilaç kullanımı azaltılıyor. Bu teknolojilerin en önemli faydalarından biri de kayıpların önüne geçmek. Örneğin, bitkilerde erken hastalık tespiti sayesinde verimde ciddi düşüşlerin önlenmesi mümkün hale geliyor. Tüm bu veriler, hasat zamanının da daha isabetli belirlenmesini sağlıyor. Sadece Büyük Çiftçilere Değil, Küçük Ölçekli Üreticiye de Umut Akıllı tarım uygulamaları ilk başta maliyetli gibi görünse de uzun vadede ciddi kazanç sağlıyor. Daha az su, daha az gübre ve ilaç kullanımı hem çevreyi koruyor hem de üretim maliyetlerini düşürüyor. Bu da özellikle küçük ve orta ölçekli çiftçilerin rekabet gücünü artırıyor.Türkiye’de de son yıllarda birçok girişim, kooperatif ve teknoloji şirketi, küçük çiftçilere özel düşük maliyetli çözümler sunuyor. Tarımsal drone kiralama hizmetleri, cep telefonu tabanlı uygulamalar ve yerli sensör sistemleri, çiftçilere teknolojiyi erişilebilir hale getiriyor.Bu gelişmeler, tarımda “büyük balık küçük balığı yutar” anlayışının yerini, “bilgiyi kullanan kazanır” yaklaşımına bırakıyor. Yani artık tarlasında dijital sensör kullanan küçük bir çiftçi, büyük bir holding kadar verimli üretim yapabiliyor. Sürdürülebilirlik ve Çevresel Etkiler Akıllı tarım uygulamalarının bir diğer önemli yönü de çevresel sürdürülebilirlik. Bilinçsizce yapılan sulama ve gübreleme işlemleri, toprağın verimsizleşmesine ve su kaynaklarının tükenmesine neden oluyor. Oysa akıllı sistemler, gerçek zamanlı verilerle tam ihtiyacı kadar sulama ve gübreleme yapılmasını sağlıyor. Böylece hem üretim maliyetleri düşüyor hem de doğaya verilen zarar en aza iniyor. Ayrıca, doğru veriler sayesinde ilaç ve pestisit kullanımı da azaltıldığı için hem bitki sağlığı…
Binavlun, Lojistik süreçlerini yeniden yapılandırıyor .
Lojistik, mal ve hizmetlerin tedarik zinciri boyunca verimli bir şekilde taşınması, depolanması ve dağıtılması süreçlerini kapsayan bir alandır. Lojistik süreçleri, bir ürünü üreticiden nihai tüketiciye kadar taşımak, depolamak ve yönetmek için izlenen adımların tamamını içerir. Bu süreçler, verimlilik, hız ve maliyet kontrolü açısından önemlidir. Lojistik süreçleri genellikle şu başlıklar altında toplanabilir: 1. Tedarik Zinciri Yönetimi (Supply Chain Management – SCM) 2. Envanter Yönetimi (Inventory Management) 3. Taşıma (Transportation) 4. Depolama ve Dağıtım (Warehousing and Distribution) 5. Sipariş İşleme (Order Processing) 6. Geri Dönüşüm ve İade İşlemleri (Reverse Logistics) 7. Bilgi Yönetimi (Information Management) 8. Risk Yönetimi 9. Müşteri Hizmetleri ve İletişim Sonuç olarak, lojistik süreçleri, tedarik zincirinin başlangıcından ürünlerin nihai tüketiciye ulaşmasına kadar olan her aşamayı kapsar. Bu süreçlerin verimli bir şekilde yönetilmesi, şirketlerin maliyetlerini azaltmasına, teslimat sürelerini kısaltmasına ve müşteri memnuniyetini artırmasına yardımcı olur.
Kuveyt Türk Katılım Bankacılığında Bir İlke İmza Atarak Eximbank İş Birliğiyle Yeni İhracat Destek Finansmanı Programını Başlattı
Kuveyt Türk, Türk Eximbank iş birliği ile “Katılım Bankaları Aracılığıyla İhracat Destek Finansmanı” programını öncü olarak müşterileriyle buluşturdu. Program, ihracatçılara Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kaynaklı, düşük maliyetli ve sürdürülebilir bir çözüm sunuyor. İhracatçı firmaların uygun maliyetli finansmana erişimini kolaylaştırmayı hedefleyen Kuveyt Türk, katılım bankacılığı sektöründe bir ilke imza atarak Türk Eximbank iş birliği ve Türkiye Katılım Bankaları Birliği (TKBB) desteğiyle “Katılım Bankaları Aracılığıyla İhracat Destek Finansmanı” programını devreye aldı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın hazırladığı uygulama talimatı doğrultusunda geliştirilen bu yeni finansman modeli, faiz hassasiyeti olan ihracatçılara reeskont kredisine alternatif, düşük maliyetli ve sürdürülebilir bir çözüm sunuyor. Kuveyt Türk, ihracat yapan firmalara TL bazlı finansmana daha kolay erişim imkânı sağlarken dış ticaretin finansmanında daha kapsayıcı ve erişilebilir bir yapı hedefliyor. “İhracatçılarımıza maliyet avantajı sunan yeni bir dönem başlıyor” Kuveyt Türk Kurumsal ve Ticari Bankacılıktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Dr. R. Ahmet Albayrak, programın önemine ilişkin şu değerlendirmede bulundu: “Kuveyt Türk olarak, Türk Eximbank iş birliğiyle sunduğumuz bu yeni finansman programını hem kurumumuz hem de sektörümüz adına tarihi bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. İhracatçılarımıza ciddi bir maliyet avantajı sunan bu ürünün, ülkemizin ihracat hedeflerine ulaşmasına katkı sağlayacağına, reel sektörün büyümesini destekleyeceğine ve katılım bankacılığının dış ticaret finansmanında daha etkin bir rol üstlenmesine zemin hazırlayacağına inanıyoruz. Önümüzdeki dönemde, ihracatçılarımızı güçlü bir şekilde desteklemeye ve Türkiye’nin sürdürülebilir ekonomik büyümesine katkıda bulunmaya devam edeceğiz.” Kuveyt Türk Hakkında Kuveyt Türk, 1989 yılında kurulmuştur. Seçkin finansal ürün ve hizmetlerini etkin şekilde tasarruf sahipleri ve yatırımcılarla buluşturan Kuveyt Türk, müşteri odaklı yaklaşımı, teknoloji-inovasyon çalışmaları ve dijital dönüşüm yolunda attığı adımlarla sektöründeki öncü konumunu sürdürmektedir. Altın bankacılığı alanında adım atan ilk katılım finans kuruluşu olan Kuveyt Türk, ayrıca dünyada ve Türkiye’de ilk sürdürülebilir sukuk işlemini gerçekleştirmiştir. Altı yıl üst üste Türkiye’nin En İyi İşvereni ödülüne layık görülen Kuveyt Türk, 2021’de de ilk sırada Avrupa’nın En İyi İşvereni seçildi. Bugün itibarıyla Türkiye genelinde 452 şube ve dijital kanallarıyla müşterilerine hizmet veren Kuveyt Türk’ün merkezinde yer aldığı Kuveyt Türk Finans Grubu çatısı altında Neova Katılım Sigorta, Architecht, Kuveyt Türk Portföy, Kuveyt Türk Yatırım, Körfez GYO, Katılım Emeklilik, Sağlam Finansal Teknolojiler, KT Sağlam Gayrimenkul ile Almanya’daki KT Bank AG yer alıyor. Operasyonel çalışmalarının yanı sıra toplumsal değerleri temel alarak ve kültürel varlıklara sahip çıkarak önemli sosyal sorumluluk projelerine imza atan Kuveyt Türk, “Değerlerimizle büyüyoruz” yaklaşımı doğrultusunda birçok restorasyon projesi üstlenmiş, insani yardım kampanyalarına destekte bulunmuş, kitap ve belgesel gibi kalıcı eserler ortaya koymuştur.
Naturelgaz’ın, yılın ilk yarısında satış hacmi yüzde 25 artı; net karı 429 milyon TL’ye yaklaştı.
Taşımalı doğal gaz pazarında faaliyet gösteren Naturelgaz, 2025 yılının ilk yarısına yönelik finansal sonuçlarını açıkladı. Şirket, yılın ilk yarısında bir önceki yılın aynı dönemine göre satış hacmini yüzde 25 artırarak, 195 milyon Sm3’e çıkardı. Şirket operasyonel verimlilikteki iyileşmeler ve etkin maliyet yönetimiyle, FAVÖK’ünü yüzde 40 artarak 871,7 milyon TL’ye çıkarırken, net karını da yüzde 311 artışla 428,9 milyon TL’ye yükseltti. Şirket’in 2025 yılının ilk yarısına yönelik finansal ve operasyonel performansını değerlendiren Naturelgaz Genel Müdürü Hasan Tahsin Turan “Yılın ilk yarısı itibarıyla satış hacmimizi yüzde 25 artırarak 195 milyon Sm³ seviyesine taşıdık; verimlilik odaklı yatırımlarımız sayesinde güçlü ve istikrarlı finansal performansımızı sürdürdük” dedi. Naturelgaz, 2025 yılının ilk yarısına ilişkin açıkladığı finansal sonuçlarda güçlü bir performans sergiledi. Şirket, bu dönemde satış hacmini geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 25 artırarak 195 milyon Sm³’e yükseltti. Maliyet optimizasyonu ve operasyonel süreçlerdeki etkinlik artışı sayesinde FAVÖK yüzde 40 artışla 871,7 milyon TL’ye ulaştı. Net kar, yüzde 311 oranında artarak 428,9 milyon TL’ye çıkarken, vergi öncesi kar da yüzde 303 artışla 735,4 milyon TL oldu. Gelirler ise yüzde 16’lık artışla 3.662 milyon TL seviyesine yükseldi. Şehir gazı iş kolunda, 2024 yılı sonu itibarıyla 132 ilçe ve beldeye hizmet verilirken, bu sayı boru hattına geçen ilçeler ve yeni kazanılan ihaleler ile 2025 yılının ilk yarısı sonunda 126 ilçe ve belde olarak gerçekleşti. Buna karşın şirketin şehir gazı iş kolu satış hacmi abone artışı etkisiyle büyümeye devam etti. ‘Sürdürülebilir büyüme stratejilerimize kararlılıkla devam edeceğiz’ Şirket’in 2025 yılının ilk yarısına ilişkin finansal ve operasyonel performansını değerlendiren Naturelgaz Genel Müdürü Hasan Tahsin Turan “Taşımalı doğal gaz pazarındaki güçlü konumumuzu yılın ilk yarısında daha da pekiştirdik. Satış hacmimizi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 25 artırarak 195 milyon Sm³ seviyesine taşıdık. Bu büyümeyi, verimlilik odaklı yatırımlarımız ve etkin maliyet yönetimimizle destekledik. Operasyonel verimlilikteki iyileşmeler sayesinde FAVÖK’ümüzü yüzde 40 artışla 871,7 milyon TL’ye, net kârımızı ise yüzde 311 artışla 428,9 milyon TL’ye yükselttik. Elde ettiğimiz bu güçlü finansal performans, sürdürülebilir büyüme hedeflerimize kararlılıkla ilerlediğimizin bir göstergesidir. Ayrıca Temmuz ayında Muş’taki GES projemizi tamamladık ve devreye aldık. Bu yatırım önemli ölçüde enerji maliyetlerinde tasarruf sağlamamızı sağlayacak ve operasyonel verimliliğimize katkıda bulunacak. Yatırımımızın etkilerini gelecek dönemdeki finansal sonuçlarda göreceğiz” dedi.
EIF 2025 YENİLENEBİLİR ENERJİ SEKTÖRÜNÜ TÜM YÖNLERİYLE AĞIRLAYACAK
Enerji sektörünün en önemli uluslararası buluşmalarından biri olan 19. EIF Enerji Kongresi ve Fuarı, İstanbul Fuar Merkezi’nde bu yıl 30 binden fazla yerli ve yabancı ziyaretçiyi ağırlamaya hazırlanıyor. Türkiye’nin en büyük ve en kapsamlı enerji buluşması EIF 2025; güneş, rüzgar, hidroelektrik, jeotermal ve tüm yenilenebilir enerji kaynaklarına dair kapsamlı bir platform sunuyor. Ticaret Bakanlığı tarafından desteklenen nitelikli yurtiçi fuarlar arasında yer alan EIF, yalnızca bir fuar olmanın ötesinde; enerji sektöründe küresel ölçekte iş birlikleri kurmak, yatırım fırsatlarını değerlendirmek ve sektörel vizyon geliştirmek isteyen profesyoneller için stratejik bir buluşma noktası niteliği taşıyor… Bu yıl 19. kez düzenlenecek olan EIF 2025’e uluslararası arenadan; Almanya, İspanya, Hollanda, Danimarka, İsviçre, İtalya, Fransa, İngiltere, Norveç, Avusturya, Yunanistan, Çin, Bosna Hersek, Macaristan, Romanya, Belçika, Kıbrıs, Lübnan, Japonya, Rusya, Portekiz, Bulgaristan, Sırbistan, Moldova, Kosova, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, İran, İsrail, Pakistan, Katar, Güney Afrika, Tunus, Mısır, Libya, Letonya, Azerbaycan, Makedonya, Malezya, Moritanya, Kolombiya, Hindistan ve Fas başta olmak üzere birçok ülkeden ziyaretçi bekleniyor. Ayrıca İklim Kanunu ile birlikte yenilenebilir enerji yatırımlarının teşvik edilmesi ve karbon ayak izinin azaltılması gibi adımlarla, ekonomik büyümenin çevresel sürdürülebilirlikle uyumlu hale getirilmesi amaçlanıyor. Bu kapsamda Türkiye’nin ilk ve tek Karbon Piyasaları etkinliği olan Karbon Piyasaları Kongresi 8-10 Ekim 2025 tarihlerinde 19. EIF Enerji Kongresi ve Fuarı ile eş zamanlı düzenlenecek. EIF’te 30 farklı oturum, 150’yi aşkın yerli ve yabancı uzman konuşmacı; enerji dönüşümü, sürdürülebilirlik, yeşil enerji yatırımları ve teknolojik gelişmeler gibi sektörün kritik başlıklarına dair bilgi ve öngörülerini katılımcılarla paylaşacak. ENERJİ SEKTÖRÜNDE YATIRIM FIRSATLARI İÇİN ULUSLARARASI PLATFORM OLUŞTURDUK Global Enerji Derneği Başkanı ve EIF Yürütme Kurulu Başkanı Murat Dilek: “EIF, Türkiye’nin enerji alanında küresel bir buluşma noktası haline geldi. Bu dev organizasyonda farklı ülkelerden gelen ticaret heyetleriyle gerçekleştirilen görüşmeler, ülkemize yeni yatırım fırsatları kazandırırken, sektörün ihracat kapasitesini de önemli ölçüde artırıyor. Kongrede düzenlenen oturumlar, güneş enerjisinden rüzgar enerjisine, enerjinin dağıtımından depolamaya kadar geniş bir yelpazede ele alınan konularla, katılımcılara sektörün en son gelişmelerini doğrudan ilk ağızdan dinleme fırsatı sunuyor. Geçtiğimiz yıl başta İngiltere, Kosova, İsviçre, Avusturya, Almanya, Rusya ve Çin olmak üzere toplam 53 ülkeden ticari heyetlerin katıldığı bu büyük buluşma, bilgi ve deneyim paylaşımının ötesinde birçok ticari anlaşmanın da temelini oluşturdu. Türkiye’nin en büyük enerji buluşması olan EIF, yenilikçi teknolojileri takip etmek, sektörde kalıcı bir yer edinmek ve daha geniş kitlelere ulaşmak için kaçırılmayacak bir fırsat sunuyor” ifadelerini kullandı. SPOTLIGHT COUNTRY STRATEJİSİ GLOBAL İŞBİRLİKLERİ SAĞLIYOR Dünyadaki birçok fuarda uygulanan bir yöntem olan “Spotlight Country” (Odak Ülke) stratejisinin Türkiye’de ilk uygulayıcılarından olduklarını belirten Dilek: “Bu sistem ile ulusal ve uluslararası işbirlikleri için önemli bir platform oluşturuyoruz. Geçtiğimiz yıl İngiltere Ticaret Ateşeliği iş birliğiyle İngiliz firmalarını özel bir pavilyonda ağırladık. Ülkemizdeki enerji sektörü profesyonelleri ile iş bağlantıları oluşturulmasını sağladık. Bu yıl Almanya’daki firmalardan yoğun bir ilgi görüyoruz. EIF 2025, enerji sektöründeki mevcut dinamikleri yakından takip etmek, yeni yatırımlar için stratejik iş birlikleri geliştirmek ve markalaşma yolunda büyük adımlar atmak isteyen tüm paydaşlara eşsiz bir fırsat sunuyor. Yerli ve yabancı yatırımcıların aynı çatı altında buluşacağı fuarda, sektörel gelişmelerin yanı sıra yeni teknolojiler, sürdürülebilir çözümler ve yeşil enerji yatırımları da detaylı şekilde ele alınacak” açıklamasında bulundu. Detaylı bilgi ve kayıt için: www.eif2050.com Domino Fuarcılık Hakkında: Domino Organizasyon, 1999 yılından beri Ulusal ve Uluslararası kongre, seminer, sempozyum, fuar düzenliyor. Takım çalışması ruhunu benimsemiş, gelişime açık, tecrübeli kadrosu ile modern, yenilikçi ve kaliteli hizmet sunarak , koşulsuz müşteri memnuniyetini hedefliyor. EIF Dünya Enerji Kongresi ve Fuarı EIF Dünya Enerji Kongresi ve Fuarı,…





























