VERGİ DENETİMİNDE YAPAY ZEKÂ DESTEKLİ DİJİTAL DÖNÜŞÜM BAŞLADI

Günümüz dünyasında teknoloji hızla hayatımızın her alanına nüfuz ederken, kamu yönetiminde de dijitalleşme kaçınılmaz bir gereklilik haline geliyor. Özellikle vergi denetim sistemlerinde yaşanan dönüşüm, hem devletin kaynaklarını daha etkin kullanmasını sağlamak hem de mükelleflerin vergiye uyum süreçlerini kolaylaştırmak açısından büyük önem taşıyor. Türkiye’de bu alanda yepyeni bir dönem resmen başlamış durumda. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın öncülüğünde hayata geçirilen yapay zekâ destekli elektronik denetim sistemi, vergi inceleme süreçlerini kökten değiştiriyor. DİJİTALLEŞME İLE VERGİ DENETİMİNDE YENİ MODEL 13 Mayıs 2025’te Resmî Gazete ’de yayımlanan yönetmelik değişikliği, vergi denetiminde elektronik sistemlerin kullanımını yasal zemine oturttu. Artık vergi incelemelerinde; defter ve belgelerin ibrazı, tutanakların hazırlanması ve denetçi ile mükellef arasındaki görüşmeler elektronik ortamda, güvenli elektronik imza aracılığıyla yapılabilecek. Bu uygulama hem işlem hızını artıracak hem de bürokratik engelleri azaltacak. Bakan Mehmet Şimşek’in açıklamalarında öne çıkan en önemli nokta, dijitalleşmenin sadece denetim süreciyle sınırlı kalmayacağı. İzaha davet işlemleri, gönüllü uyum süreçleri ve rapor değerlendirme komisyonu faaliyetleri de bu elektronik platform üzerinden yürütülecek. Bu da demek oluyor ki, vergi yönetiminde kapsamlı bir reform süreci başlamış durumda. YAPAY ZEKÂ VE VERİ ANALİTİĞİ İLE RİSK ANALİZİ Vergi denetiminde yapay zekâ kullanımının getireceği en büyük avantajlardan biri, mükelleflerin risk profilinin anlık ve otomatik olarak analiz edilebilmesi. Bu sistem, gelir beyanları, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtları, elektrik ve su faturaları, döviz hareketleri, banka hesaplarındaki işlemler gibi birçok farklı veri parametresini eş zamanlı olarak inceleyebiliyor. Böylece, uyumsuzluk gösteren işlemler ve risk teşkil eden durumlar çok daha hızlı ve doğru şekilde tespit edilebilecek. Son dönemde Vergi Denetim Kurulu tarafından yapılan taramalarda, yaklaşık 500 bin mükellef içinden 40 binin üzerinde risk grubuna dahil olan kişi ya da kurumlar belirlenmiş durumda. Bu rakam, kayıt dışı ekonomiyle mücadelede dijital sistemlerin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda denetimlerde adaletin sağlanması ve kaynakların verimli kullanılması açısından da büyük bir adım. SEKTÖREL ÖNCELİK VE STRATEJİK YAKLAŞIM Uzmanların uyarısı, dijital denetim sisteminin yalnızca teknolojik altyapı kurmakla bitmeyeceği yönünde. Denetimlerde sektör bazlı önceliklendirme yapmak, ekonominin genel görünümünü dikkate alarak zamanlamayı hassas bir şekilde planlamak gerekiyor. Özellikle kayıt dışı faaliyetlerin yoğun olduğu sektörlerde ve risk seviyesinin yüksek olduğu alanlarda denetimlerin yoğunlaştırılması, sistemin etkinliğini artıracak. Ayrıca sadece kayıtlı mükellefler değil, kayıt dışı ekonominin de elektronik izleme araçlarıyla takibi önem kazanıyor. Bu sayede, vergi tabanının genişletilmesi ve haksız rekabetin önüne geçilmesi mümkün olacak. MÜKELLEFLER İÇİN KOLAYLIK VE GÖNÜLLÜ UYUM TEŞVİĞİ Yeni dönemin bir diğer temel hedefi, mükelleflerin vergiye gönüllü uyumunu artırmak. Vergi idaresi, artık beyannamelerin verilmesi öncesinde mükelleflere dijital kanallar aracılığıyla rehberlik edecek. SMS, e-posta ve sosyal medya gibi hızlı iletişim yöntemleri kullanılarak mükellefler bilgilendirilecek ve yönlendirilecek. Bu yöntem, ceza-i işlemlerin azalmasını ve mükelleflerin yükünün hafiflemesini sağlayacak. Çünkü mükellef, kendisine özel dijital uyarılarla hatalı ya da eksik bildirim yapmaktan kaçınabilecek. Dolayısıyla hem vergi idaresi hem de mükellef için zaman ve maliyet tasarrufu sağlanmış olacak. KAMU KAYNAKLARI VE ŞEFFAFLIK Dijitalleşme ile vergi denetim süreçlerinin hızlanması ve şeffaflaşması kamu kaynaklarının daha verimli kullanılmasını mümkün kılıyor. İş gücü kaybı, belge eksikliği, fiziksel hata ve zaman kaybı gibi klasik sorunlar minimuma inecek. Böylece, devletin vergi gelirlerinde artış sağlanırken, denetimin kalitesi de yükselmiş olacak. Bu kapsamda, elektronik denetim sistemleri sayesinde sadece belirli mükellefler değil, ekonominin tüm paydaşları daha güvenli ve şeffaf bir vergi ortamına kavuşacak. Ayrıca, yapay zekâ destekli analizler sayesinde vergi suçları ve usulsüzlükler önceden engellenebilecek. GELECEĞİN…

RUSYA’DAN İSRAİL’E TEPKİ

Ortadoğu’da zaten gerilim doruktayken, şimdi işler çok daha tehlikeli bir boyuta taşındı. İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sürerken, bu saldırıların nükleer tesisleri hedef alması uluslararası kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Özellikle Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklama dikkat çekici ve uyarıcı nitelikteydi. Açıklamada, İsrail’in bu saldırısının uluslararası hukuka aykırı olduğu vurgulandı ve dünya için nükleer bir felaketin kapısının aralandığı ifade edildi. İSRAİL’İN NÜKLEER TESİSLERE SALDIRMASI NEDEN BU KADAR TEHLİKELİ? Savaşın ya da çatışmanın bir sınırı, bir kuralı olur. Ama nükleer tesislere yapılan bir saldırı, işin tüm kurallarını bozuyor. Çünkü bu tür tesisler, yalnızca askeri hedefler değil; çevre, insan sağlığı ve bölgesel istikrar açısından büyük risk taşıyan yerler. Rusya, yaptığı açıklamada İsrail’i açıkça uyarırken, bu saldırının sadece İran’ı değil tüm dünyayı ilgilendiren bir tehdit olduğunu belirtti. Özellikle İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) bağlılığının altı çizilerek, İran’ın nükleer çalışmalarının uluslararası denetime açık ve yasal zeminde yürütüldüğü vurgulandı. Yani Rusya, “Bu saldırı meşru değil” demekle kalmadı, “Bu saldırı hepimizi ilgilendiriyor, çünkü nükleer tesisleri hedef almak insanlığa ihanettir” mesajı verdi. UAEA: NATANZ TESİSİ ZARAR GÖRDÜ Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) da süreci yakından takip ediyor. Sosyal medya platformu X üzerinden yapılan açıklamada, İsrail’in 13 Haziran’da düzenlediği saldırılar sonrasında elde edilen uydu görüntüleri üzerinden analiz yapıldığı ve Natanz Nükleer Tesisi’nin yer üstü kısımlarının zarar gördüğü ifade edildi. Ajans, yer altında uranyum zenginleştirme işlemi yapılan bölümlerle ilgili bazı bulgulara ulaştıklarını söylese de doğrudan bir fiziksel saldırının olup olmadığı konusunda net bir teyit veremedi. İsfahan ve Fordo’daki nükleer tesislerde ise şu an için bir değişiklik gözlemlenmediği bildirildi. Ama bu, tehdidin boyutunun az olduğu anlamına gelmiyor. RUSYA’NIN AÇIKLAMASI: SADECE UYARI DEĞİL, BİR SİNYAL Rusya’nın açıklaması sadece bir diplomatik tepki değil; aynı zamanda dünyaya verilmiş ciddi bir sinyal. Bu tür saldırıların nükleer felakete davetiye çıkardığını belirten Moskova yönetimi, özellikle saldırıya destek veren ülkeleri de açıkça hedef aldı. “Bu saldırılara destek veren ülkeler, bu eylemlere ortaktır” ifadesi dikkatle okunmalı. Bu söylem, özellikle Batılı müttefiklere — başta ABD’ye — doğrudan bir suçlama olarak yorumlanabilir. Rusya’nın bu açıklamayla hem İran’a arka çıktığı hem de nükleer meselelerde Batı’ya karşı jeopolitik pozisyonunu daha da netleştirdiği görülüyor. Bu, sadece Ortadoğu’daki bir çatışma değil; Doğu ile Batı arasındaki yeni nesil küresel çekişmenin nükleer gölgede yeniden biçimlenmesidir. TÜRKİYE AÇISINDAN YORUM: BÖLGESEL BARIŞA BÜYÜK DARBE Bu gelişmeler Türkiye açısından da son derece önemli. Hem coğrafi yakınlık hem de enerji yolları açısından bakıldığında, İran’da yaşanacak bir nükleer kriz ya da radyasyon sızıntısı gibi bir durum, doğrudan bizi etkiler. Ayrıca Türkiye, nükleer enerjiye geçiş sürecindeyken, bu tür saldırıların uluslararası nükleer güvenlik rejimlerini zedelemesi, bizim gibi barışçıl nükleer enerji geliştirmek isteyen ülkeleri de sıkıntıya sokar. Ayrıca Türkiye’nin dış politikasında dengeli duruşu koruma çabası, bu gibi krizlerde daha çok sınanıyor. İsrail’in kontrolsüz askeri adımları ve Batı’nın buna sessiz kalışı, Türkiye’nin bölgesel barışa dair söylemini daha da güçlendirmeli. Aksi hâlde bölgede çatışmalar büyürken, Türkiye’nin ekonomik ve diplomatik çıkarları da olumsuz etkilenebilir. SONUÇ: DÜNYA TEHLİKELİ BİR EŞİKTE Artık mesele sadece İran-İsrail gerilimi değil. Nükleer tesislerin hedef alınmasıyla, iş tüm insanlık için bir tehdit haline gelmiş durumda. İsrail’in bu saldırılarıyla birlikte, olası bir nükleer kazanın, sadece savaş değil, ekolojik ve insani bir felaket doğuracağı açıkça ortada. Rusya’nın bu çıkışı da bu yüzden önemli. Bu sadece diplomatik bir tepki değil, aynı zamanda dünyanın nükleer uçuruma yuvarlanmaması için atılmış…

NİSAN 2025 CİRO ENDEKSLERİ

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan ciro endeksleri, ekonomideki sektörel hareketliliği anlamak açısından oldukça önemli bir göstergedir. Bu endeks, bir işletmenin mal ve hizmet satışından elde ettiği toplam geliri temsil eder. Ancak ciro endeksi sadece bir gelir tablosu verisi değildir; ekonomik canlılığın, iç ve dış talebin, fiyatların ve üretimin ortak bileşkesi olarak görülmelidir. Çünkü satış fiyatlarındaki artışlar da ciroya yansır; bu nedenle enflasyonist ortamlarda cirodaki artışın reel büyümeyi değil, sadece fiyat artışlarını yansıtma ihtimali de vardır. Bu yüzden ciro endeksleri tek başına değil; üretim, istihdam ve fiyat endeksleriyle birlikte değerlendirilmelidir. CİRO ENDEKSİNDE YILLIK BAZDA DİKKAT ÇEKİCİ YÜKSELİŞ Nisan 2025 itibarıyla sanayi, inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerini kapsayan toplam ciro endeksi, bir önceki yılın aynı ayına göre %32,7 oranında artış gösterdi. Bu veri, ekonomik faaliyetin bir bütün olarak hızlandığını gösteriyor gibi görünse de alt sektörlerin performansı bu tabloya daha derinlikli bakmamızı sağlıyor. Hizmet sektörü, yıllık bazda %42,1’lik bir artışla en yüksek büyümeyi yakaladı. Turizm sezonunun açılması, yurtiçinde tatil ve ulaşım harcamalarının canlanması, özellikle konaklama ve yeme-içme sektörlerinde hareketliliği artırdı. İnşaat sektörü ise %41,0’lık artışla dikkat çekiyor. Kentsel dönüşüm projeleri, deprem sonrası yapılaşma ve kamu destekli büyük altyapı yatırımları bu artışta etkili görünüyor. Ticaret sektörü, %34,6’lık artışla hem iç hem dış talepten güç alarak büyümeye devam etti. Ancak bu artışın ne kadarının reel satışlardan ne kadarının fiyat artışlarından kaynaklandığı sorgulanmalı. Sanayi sektörü, yıllık bazda %22,7’lik bir artış gösterse de diğer sektörlere göre daha düşük performans sergiledi. Bu, özellikle dış talepteki daralma, enerji maliyetlerindeki artış ve üretim kısıtlarıyla ilişkili olabilir. AYLIK BAZDA DURAKLAMA VE DENGESİZLİK SİNYALLERİ Aynı veriler aylık bazda ele alındığında tablo biraz daha temkinli yorumlanmalı. Mart 2025’e göre toplam ciro endeksi %0,8’lik sınırlı bir artış kaydetti. Sanayi sektörü, aylık bazda %1,6 oranında geriledi. Bu gerileme, özellikle ihracata dayalı sektörlerdeki sipariş azalmasından ya da üretim kesintilerinden kaynaklanıyor olabilir. Sanayideki bu düşüş, büyüme açısından risk işareti. İnşaat sektörü, %0,4’lük hafif bir artışla durağan bir seyir izledi. Mevsimsel etkiler bu sınırlı artışta etkili olabilir. Ticaret sektörü, %0,3’lük düşük bir artış gösterdi. Enflasyonun yüksek seyrettiği bir ortamda bu artış oldukça sınırlı. Hizmet sektörü, aylık bazda %7,0 gibi yüksek bir artışla fark yarattı. Bu artış, doğrudan turizm sezonunun açılması ve şehir içi hizmet tüketiminin artmasıyla ilişkili olabilir. DENGESİZ BİR BÜYÜME VE SİNYAL VEREN SEKTÖRLER Genel olarak bakıldığında, yıllık bazda güçlü bir artış olsa da aylık bazda yaşanan yavaşlama ve sanayi sektöründeki gerileme dikkat çekiyor. Ekonomik büyümenin sağlıklı olması için tüm sektörlerin dengeli bir şekilde katkı vermesi gerekir. Sanayi gibi üretim temelli sektörlerdeki daralma, uzun vadede istihdam ve ihracat açısından risk yaratabilir. Hizmet ve inşaat sektörlerinde yaşanan büyüme, her ne kadar canlılık gösterse de tüketim ve kamu harcamalarına dayalı bir büyüme modeli, ekonomide sürdürülebilirliği tartışmalı kılar. TEKNİK NOTLARLA DERİNLİK KAZANDIRALIM Yıllık değişim, takvim etkisinden arındırılmış değerlerle ölçülür. Bu, yılın aynı ayındaki koşulların daha adil karşılaştırılmasını sağlar. Aylık değişim, mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmıştır. Böylece mevsimsel geçişlerin etkisi bertaraf edilerek gerçek ekonomik eğilimlere ulaşılır. SONUÇ: SEKTÖREL AYRIMDA DENGE ŞART Ciro endeksleri, ekonomideki canlılığın izini sürebilmek için güçlü bir araçtır. Ancak gelirin kaynağı kadar, bunun nasıl ve ne kadar sürdürülebilir olduğu da önemlidir. Nisan 2025 verileri gösteriyor ki; hizmet ve inşaat sektörleri kısa vadede ekonomiye güç katıyor ama sanayi tarafında alarm çanları çalıyor. Bu nedenle politika yapıcıların üretim temelli sektörleri…

Vergi Denetiminde Dijital Dönem

Türkiye’de vergi denetimi sil baştan değişiyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamalarına göre artık mükellefler, vergiyle ilgili denetim işlemlerini kâğıt kalemle, yüz yüze değil; ekran başında, elektronik ortamda yürütecek. Şimşek’in “vergi denetiminde dijitalleşme dönemi” olarak tanımladığı bu yeni uygulama hem kamu hem de vatandaş açısından önemli kolaylıklar ve tasarruflar getirmeyi amaçlıyor. Bakanlık, vergi denetim süreçlerinin tamamını elektronik ortama taşımak için gerekli altyapı ve yasal düzenlemeleri hayata geçirdi. Yapılan açıklamalara göre artık defter ve belgelerin ibrazı, tutanakların düzenlenmesi ve hatta mükelleflerle yapılan görüşmeler bile dijital olarak gerçekleştirilecek. Böylece vergiyle ilgili denetim işlemleri hem daha hızlı hem de daha şeffaf bir şekilde yürütülebilecek. Bu dönüşüm sadece klasik denetim işlemleriyle sınırlı kalmayacak. İzaha davet, rapor değerlendirme komisyonu işlemleri ve gönüllü uyum süreçleri gibi mükellefi doğrudan ilgilendiren pek çok kamusal hizmet de bu kapsama alınacak. Yani bugüne kadar fiziksel olarak ofise gitmeyi gerektiren işlemler, artık bir bilgisayar ekranı üzerinden yürütülebilecek hale gelecek. MÜKELLEF İÇİN ZAMAN VE MALİYET AVANTAJI Yeni sistemin en önemli avantajlarından biri, mükellefler için ciddi bir zaman ve maliyet tasarrufu sağlaması. Geleneksel denetim süreçlerinde mükelleflerin sık sık vergi dairelerine gitmesi, evrak taşıması ve toplantılara katılması gerekiyordu. Bu süreçler sadece zaman kaybı yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda yol, konaklama ve benzeri ek maliyetler de çıkarıyordu. Elektronik sistem sayesinde bu gereklilikler ortadan kalkıyor. Mükellef, defter ve belgelerini doğrudan sisteme yükleyebiliyor. Tutanaklar video görüşmelerle hazırlanabiliyor. Böylece işlemler, daha kısa sürede ve daha az masrafla tamamlanıyor. Vergiyle ilgili süreçlerin sadeleşmesi, işletmelerin de asıl işlerine daha fazla odaklanmasına yardımcı oluyor. Zira küçük ya da büyük her ölçekten işletme için zaman, aynı zamanda maliyet demek. KAMU TARAFINDA TASARRUF VE ETKİNLİK Dijitalleşmenin kazandırdığı bir diğer önemli yön ise kamunun kendisiyle ilgili. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in özellikle altını çizdiği üzere, yeni sistem sadece vatandaş için değil, devlet için de önemli bir tasarruf anlamına geliyor. Denetim elemanlarının farklı şehirlerdeki mükelleflerle yüz yüze görüşmek için yaptığı seyahatler, konaklama giderleri, kırtasiye harcamaları ve daha birçok fiziksel işlem maliyeti artık büyük ölçüde ortadan kalkacak. Ayrıca, elektronik ortamda yürütülen işlemler sayesinde denetim süreçlerinin daha etkin ve denetlenebilir olması da mümkün hale geliyor. Dijital kayıtlar sayesinde her işlem daha kolay izlenebilecek, belge ve bilgiye anında ulaşılabilecek. Bu da kamu yönetiminde hem şeffaflığı artıracak hem de iş yükünü azaltacak. VERGİ HİZMETLERİNDE GELECEK DİJİTALDE Bakan Şimşek’in yaptığı açıklamalardan anlaşılıyor ki bu sadece bir başlangıç. Bakanlık, ilerleyen süreçte dijital dönüşümün kapsamını daha da genişletmeyi planlıyor. Yani önümüzdeki yıllarda sadece vergi denetimi değil, diğer pek çok kamu hizmeti de benzer şekilde elektronik ortama taşınabilir. Böylece mükelleflerin kamu hizmetlerine erişimi daha da kolaylaştırılmış olacak. Bu dönüşüm, dijitalleşmenin sadece özel sektörde değil kamu sektöründe de ne kadar gerekli olduğunu ortaya koyuyor. Aynı zamanda Türkiye’nin vergi idaresi anlamında çağın gerekliliklerine uygun, modern ve yenilikçi bir sisteme geçiş sürecinde önemli bir eşik atladığını gösteriyor. Sonuç olarak; elden yürüyen işlemler ekran üzerinden yapılacak, kırtasiyeden tasarruf sağlanacak hem vatandaş hem devlet kazanacak. Teknoloji, artık vergi denetiminin de merkezine oturmuş durumda. Mükellefler için sade, kamu için etkin, ülke için verimli bir dönem başlıyor. ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com

ZİRAİ DON FELAKETİNİN TARIMA MALİYETİ

12 Nisan 2025 tarihinde ülke genelinde etkisini gösteren şiddetli zirai don olayı, Türkiye tarımı üzerinde büyük bir yıkıma neden oldu. Son 30 yılın en ağır don olaylarından biri olarak kayda geçen bu felaket, özellikle meyve üretimi yapılan bölgelerde ciddi kayıplara yol açtı. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Zirai Don Araştırma Komisyonu’nun yaptığı toplantılarda, bu felaketin boyutu ve alınan önlemler detaylı şekilde ele alındı. Komisyonun başkanlığını yürüten AK Parti Burdur Milletvekili Âdem Korkmaz, ilgili kamu kurumları ve sektör temsilcilerinden gelen sunumlarla don olayının etkilerini yerinde değerlendirdiklerini ifade etti. Bu kapsamda Tarım ve Orman Bakanlığı, Tarım Sigortaları Havuz İşletmesi A.Ş. (TARSİM) ve Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) yetkilileri, milletvekillerine kapsamlı bilgi sundu. EN BÜYÜK HASARI MANİSA VE MALATYA GÖRDÜ TARSİM tarafından yapılan sunumda, don olayından en fazla etkilenen illerin başında Manisa geldiği açıklandı. Manisa’da 59 bin 648 poliçe kapsamında toplam 10 milyar 966 milyon TL’lik bir hasar tespit edildi. Bu rakam, ülke genelindeki toplam zararın neredeyse yarısını oluşturuyor. Manisa’yı Malatya izledi. Malatya’da 15 bin 179 poliçeyle 2 milyar 837 milyon TL, Ordu 1 milyar 362 milyon TL, Giresun 832 milyon TL, Mersin ise 783 milyon TL hasarla öne çıktı. Özellikle meyve üretimi yapılan illerde hasarın yoğunlaştığı görülürken, don olayı 34 ilde yüksek şiddette yaşandı. Genel olarak 65 ilde donun etkili olduğu belirtildi. En fazla hasarın ise meyve grubunda meydana geldiği vurgulandı. ÜZÜM, KAYISI VE FINDIK DONDAN EN ÇOK ZARAR GÖREN ÜRÜNLER Tarım sigortaları kapsamında yapılan hasar değerlendirmelerinde, ürün bazında en yüksek kaybın üzümde yaşandığı tespit edildi. Üzümde meydana gelen zarar 11 milyar 13 milyon TL seviyesindeyken, kayısıda 3 milyar 146 milyon TL, fındıkta 2 milyar 729 milyon TL, elmada 2 milyar TL, nektarinde 913 milyon TL, şeftalide ise yaklaşık 552 milyon TL’lik hasar oluştu. Bu ürünlerin tamamı Türkiye’nin önemli ihracat ve iç tüketim kalemleri arasında yer alıyor. Dolayısıyla sadece çiftçilerin değil, ülke ekonomisinin de bu felaketten ciddi şekilde etkileneceği ifade ediliyor. TARSİM: “HASAR-PRİM DENGESİNDEN DOLAYI PRİMLER YÜKSEK GÖRÜNEBİLİR” TARSİM Genel Müdürü Bekir Engürülü yaptığı sunumda, sigorta sisteminin işleyişi hakkında bilgi verdi. Engürülü, TARSİM’in hiçbir ticari şirket gibi kâr amacı gütmediğini, çiftçilerin ödediği primlerin tamamının yine üreticilere hizmet olarak döndüğünü vurguladı. Don sigortası primlerinin yüksek olduğuna dair eleştirilere ise şu şekilde açıklık getirdi: “Aslında primler yüksek değil. Ancak en çok don tehlikesi olan bölgelerde sigorta yaptırıldığı için, bu bölgelerdeki yüksek hasar ihtimali doğal olarak ödeme miktarını da artırıyor. Sigorta matematiğinde hasar-primi dengesi bozulduğunda prim fiyatı da artıyor. Bu, sistemin doğasında var.” Engürülü ayrıca, don olayının ardından 108 bin ihbar aldıklarını, bu ihbarlara dair ön hasar tespitlerinin tamamlandığını belirtti. Ön tespitlere göre, toplam zarar 21 milyar TL civarında. Bunun 1,11 milyar TL’si ödenmiş durumda, kalan 20 milyar TL için ödeme süreci devam ediyor. TARSİM, yüzde 100 hasar gören ürünlerde ödemeyi hemen yaparken, diğer ürünler için hasat sonuna kadar bekleme zorunluluğu bulunuyor. BAKANLIK: “ÖNLEYİCİ TEDBİRLER İÇİN DESTEK VERİYORUZ” Tarım ve Orman Bakanlığı temsilcisi Kâmil Özdemir ise yaptığı sunumda, don olayına karşı alınan önlemleri anlattı. Özellikle Kırsal Kalkınma Yatırımları Programı kapsamında üreticilere don önleyici sistemler kurmaları için yüzde 50 oranında hibe desteği verildiğini söyledi. Bunun yanı sıra, sigorta yaptıran çiftçilere yüzde 67 devlet prim desteği, ayrıca don önleyici araçlar için %25 ile %35 arası ek destekler sağlandığı belirtildi. Don olayının yaşandığı gün itibarıyla hızlıca sahaya çıkan ekipler,…

GAZZE’YE YARDIM GİRİŞİNDEKİ DİPLOMATİK ENGELLER

Gazze’de yaşanan insani felaket her geçen gün daha da derinleşirken, bölgeye yönelik insani yardımların etkin şekilde ulaştırılamaması, yalnızca teknik değil aynı zamanda siyasi nedenlerden kaynaklanıyor. Yardımların Gazze’ye girişinde karşılaşılan diplomatik engeller, çok katmanlı bir siyasi yapı içinde şekilleniyor ve bu durum sivillerin temel yaşamsal ihtiyaçlara erişimini doğrudan etkiliyor. İşte bu engellerin temel boyutları: İSRAİL’İN GÜVENLİK GEREKÇELİ YAKLAŞIMI Gazze’ye yardım ulaştırılmasında karşılaşılan en büyük engellerden biri, İsrail’in yardımlar üzerindeki katı güvenlik kontrolüdür. İsrail yönetimi, yardımların Hamas’a ulaşabileceği endişesiyle, bölgeye girecek tüm insani malzemeleri sıkı denetimden geçirmekte ısrarcı. İsrail’in bu tavrı, yardım tırlarının sayısını ciddi oranda düşürmekte ve geçişleri büyük ölçüde yavaşlatmaktadır. İsrail, ayrıca BM gibi bağımsız uluslararası kuruluşların dağıtım sürecine doğrudan müdahil olmasını da sınırlamaya çalışmakta ve yardım mekanizmasını kendi denetimi altına alacak şekilde yeniden kurgulamayı hedeflemektedir. Bu da yardımların tarafsız ve eşit biçimde ulaştırılmasını zorlaştırmaktadır. HAMAS-İSRAİL ÇATIŞMASI YARDIMLARI SİYASİLEŞTİRİYOR Gazze’yi yöneten Hamas ile İsrail arasındaki derin çatışma, yardım meselesini doğrudan siyasileştiriyor. İsrail, Hamas’a destek gitmemesi için yardım malzemelerine çeşitli sınırlamalar getiriyor. Öte yandan Batı ülkeleri de Hamas’ı “terör örgütü” olarak tanımladıkları için yardımların Hamas kontrolündeki bölgelere ulaşmasını engelleyen tutumlar sergileyebiliyor. Bu siyasal çatışma ortamı, yardımların hızlı ve etkili bir biçimde ulaştırılmasını neredeyse imkânsız hale getiriyor. Yardım malzemeleri, savaşan taraflar arasında bir pazarlık unsuru haline dönüşüyor. SINIR KAPILARINDAKİ SİYASİ DENETİM VE KISITLAMALAR Gazze’ye yönelik yardımlar genellikle iki ana sınır kapısından yapılıyor: İsrail tarafındaki Kerem Şalom Kapısı ve Mısır tarafındaki Rafah Kapısı. Ancak bu kapılar çoğu zaman güvenlik gerekçeleriyle kapalı tutuluyor ya da yalnızca sınırlı sayıda geçişe izin veriliyor. Özellikle İsrail’in kapıyı açık tutma kararı tamamen siyasi ve askeri gelişmelere bağlı olarak değişiyor. Mısır da zaman zaman yardım geçişlerine onay verse de, bu durum çoğunlukla bölgesel dengelere ve uluslararası baskılara göre şekilleniyor. Dolayısıyla sınır geçişleri teknik değil, siyasi bir mesele haline gelmiş durumda. ULUSLARARASI KURULUŞLARIN DIŞLANMASI İsrail son dönemde, özellikle BM’ye bağlı bazı yardım kuruluşlarını sistemin dışına itmeye çalışıyor. Bunların başında, Filistinli mültecilere yönelik yardımları organize eden UNRWA (BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı) geliyor. İsrail, bu kuruluşları taraflı olmakla suçlarken, yardım dağıtım sürecini kendi belirleyeceği bir mekanizmayla yönetmek istiyor. Bu durum, yardımların bağımsız ve tarafsız biçimde ulaştırılmasını zorlaştırdığı gibi, uluslararası kuruluşların sahada etkinliğini de azaltıyor. Özellikle BM kontrolünde yürütülen insani yardımların dışlanması, uluslararası toplumda endişe yaratıyor. BATI ÜLKELERİNİN SİYASİ TEREDDÜTLERİ ABD ve Avrupa Birliği gibi Batılı ülkeler, Gazze’ye insani yardım göndermek isteseler de, yardımların Hamas’ın eline geçme ihtimaline karşı çekinceler taşıyor. Bu nedenle yardım fonlarının bir kısmı bloke ediliyor, bazı projelere destek verilmiyor ya da sadece belirli kuruluşlar aracılığıyla yardım gönderiliyor. Bu tür tereddütler, yardımın doğrudan ve hızlı biçimde ulaştırılmasını engellediği gibi, insani krizi büyüten bir etki yaratıyor. Yardım politikalarının insani değil, siyasi ölçütlerle şekillenmesi sivillerin yaşam hakkını tehdit eder hale geliyor. YARDIMLARIN ASKERİ AMAÇLARLA KULLANILABİLECEĞİ ENDİŞESİ İsrail ve bazı Batılı ülkeler, insani yardım malzemelerinin Hamas tarafından askeri amaçlarla kullanılabileceği yönünde endişeler taşıyor. Örneğin, inşaat malzemelerinin tünel yapımında kullanılabileceği ya da yakıtların askeri araçlara aktarılabileceği düşünülüyor. Bu nedenle bazı temel ürünlerin Gazze’ye girişine bile izin verilmiyor. Ancak bu durum, Gazze halkının su, gıda, ilaç gibi en temel ihtiyaçlara erişimini de engellediğinden, ciddi bir insani soruna yol açıyor. SONUÇ: İNSANİ YARDIM SİYASAL BİR ARAÇ HALİNE GELDİ Gazze’ye yardım girişinde yaşanan diplomatik engeller, insani yardım meselesinin ne denli siyasallaştığını gözler önüne seriyor. Yardımlar artık yalnızca…

2025 YILINDA ÜLKELERE GÖRE EMEKLİLİK YAŞLARI

Dünyada insanların çalışma hayatına son verip emekli olduğu yaş, ülkeden ülkeye oldukça farklılık gösteriyor. Bu farklar, her ülkenin ekonomik durumu, sağlık hizmetlerinin kalitesi, sosyal güvenlik sistemlerinin yapısı, nüfusun yaş ortalaması ve yaşam beklentisi gibi pek çok unsurun etkisiyle ortaya çıkıyor. 2025 yılı itibarıyla yapılan incelemelerde, Türkiye’nin emeklilik yaşı açısından dünya sıralamasında düşük pozisyonda olduğu görülüyor. Peki, Türkiye tam olarak kaçıncı sırada?Türkiye’de resmi olarak belirlenen emeklilik yaşı, erkekler için 60, kadınlar için ise 58’dir. Bu rakamlar, birçok gelişmiş ülkeye kıyasla oldukça düşük kalmaktadır. Bu durum, Türkiye’yi emeklilik yaşının en düşük olduğu ülkeler arasında ilk sıralara yerleştirmektedir. Ancak Türkiye, emeklilik yaşının gelecekte artması yönünde planlamalar yapmaktadır. Doğan her bireyin ortalama yaşam süresine göre emeklilik yaşının otomatik olarak artırılması hedeflenmektedir. Böylece sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliği sağlanmaya çalışılacaktır.DÜNYADA EMEKLİLİK YAŞI NEDEN FARKLILIK GÖSTERİYOR?Emeklilik yaşı, sadece yasal bir sayıdan ibaret değildir. Aynı zamanda bir ülkenin demografik yapısının, ekonomik gücünün, sağlık altyapısının ve sosyal politikalarının önemli göstergesidir. Örneğin, yaşam süresi yüksek olan ülkelerde insanlar daha uzun yaşadığı için emeklilik yaşı da genellikle daha yüksektir. Böylece devletlerin sosyal güvenlik sistemleri üzerindeki baskı hafifletilmiş olur.Öte yandan, bazı ülkelerde ekonomik koşullar veya istihdam piyasasının durumu nedeniyle erken emeklilik teşvik edilebilir. Ya da sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu yerlerde çalışma hayatı insanları daha erken yaşta yıpratabilir, bu da emeklilik yaşını düşürebilir.Türkiye’de ise sağlık hizmetlerinin gelişmesiyle ortalama yaşam süresi uzamakta, ancak emeklilik yaşı henüz birçok Avrupa ülkesinin oldukça gerisindedir. Bu durum sosyal güvenlik sistemine ileride büyük yük getirebileceği için, yaş ortalamasına bağlı olarak emeklilik yaşının artırılması gündemdedir.TÜRKİYE VE DÜNYADAKİ EMEKLİLİK YAŞLARI KARŞILAŞTIRMASI2025 verilerine göre dünya genelindeki bazı ülkelerin emeklilik yaşları şu şekildedir:Suudi Arabistan: 47 yaş ile dünyanın en düşük emeklilik yaşına sahip ülkesi.Endonezya: 57 yaş.Türkiye: Erkekler için 60, kadınlar için 58 yaş.Güney Kore: 61 yaş.Brezilya: 62 yaş.Fransa: 64 yaş.Japonya ve Kanada: 65 yaş.İspanya, Birleşik Krallık, İsveç: 66 yaş.ABD: 66 ile 67 yaş arasında (kişinin doğum yılına göre değişiyor).Almanya, Norveç, Avustralya: 67 yaş.Danimarka: 70 yaş (2040 yılına kadar kademeli artış planlanıyor).Bu verilere göre Türkiye, emeklilik yaşının en düşük olduğu üçüncü ülke konumundadır. Kadınlar için ise bu sıralama daha yukarıdadır.AVRUPA ÜLKELERİNDE EMEKLİLİK YAŞI TRENDLERİAvrupa ülkeleri genel olarak emeklilik yaşını yükseltme eğilimindedir. Nüfusun yaşlanması ve çalışma çağındaki nüfusun azalması, sosyal güvenlik sistemleri üzerindeki yükü artırmaktadır. Bu nedenle birçok Avrupa ülkesi, kademeli olarak emeklilik yaşını 65-67 yaş arasına çekmiştir. Bazı ülkelerde, özellikle Danimarka’da, emeklilik yaşı 2040 yılına kadar 70 yaşına kadar çıkarılacaktır.Bu değişiklikler hem kamu finansmanının sürdürülebilirliği açısından hem de çalışanların daha uzun süre aktif kalmasının sağlanması açısından önemlidir. Ayrıca emeklilik yaşının yükseltilmesi, yaşlanan nüfusun ekonomik hayata daha uzun süre katılması anlamına gelmektedir.TÜRKİYE’DE EMEKLİLİK YAŞININ GELECEĞİTürkiye’de emeklilik yaşı halen erkekler için 60, kadınlar için 58 olarak uygulanmaktadır. Ancak bu yaşların sürdürülebilir olmadığı görüşü ağırlık kazanmaktadır. Çünkü Türkiye’de ortalama yaşam süresi artmakta ve nüfus giderek yaşlanmaktadır. Bu durum, emeklilik sisteminde ciddi finansal açıklar oluşturabilir.Bu nedenle Türkiye’de doğan bireylerin yaşam süresine bağlı olarak emeklilik yaşının kademeli ve otomatik artırılması yönünde planlar yapılmaktadır. Böyle bir sistem, ilerleyen yıllarda sosyal güvenlik sisteminin mali açıdan daha dayanıklı olmasını sağlayacaktır. Ayrıca bu uygulama, emeklilik yaşının ekonomik ve demografik gerçeklerle uyumlu hale gelmesini mümkün kılacaktır.SONUÇ OLARAKTürkiye, 2025 yılı itibarıyla dünya genelinde emeklilik yaşının en düşük olduğu ülkelerden biridir. Erkeklerde 60, kadınlarda 58 yaş olarak belirlenen bu sınır, birçok gelişmiş ülkeye göre oldukça düşüktür. Ancak…

AB-ÇİN ZİRVESİNE GİDEN GERİLİMLİ YOL

Temmuz 2025’te Çin’in başkenti Pekin’de düzenlenecek AB-Çin zirvesi yaklaşırken, taraflar arasında artan ticaret gerginliği, bu önemli buluşmanın havasını şimdiden gölgeliyor. Avrupa Birliği ile Çin arasında yıllardır süregelen ekonomik anlaşmazlıklar, son aylarda stratejik alanlara odaklı sertleşmiş durumda. Özellikle tarım ve otomotiv sektörü üzerinden yürüyen bu karşılıklı hamleler, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasi bir mesaj taşıyor. GERİLİMİN MERKEZİNDE DOMUZ ETİ VAR AMA MESELE SADECE TARIM DEĞİL Haziran 2024’te Çin, Avrupa’dan ithal edilen domuz eti ürünlerine yönelik damping soruşturması başlattı. Damping, bilindiği gibi bir ürünü iç piyasadaki değerinden daha ucuza yurt dışına satmak demek. Çin yönetimi bu soruşturmanın altı ay daha uzatıldığını duyurdu. Gerekçe ise “dosyanın karmaşıklığı”. Ama burada sadece bir ticaret incelemesinden değil, oldukça bilinçli ve stratejik bir hamleden bahsediyoruz. Çünkü bu ürünler, özellikle İspanya, Hollanda ve Danimarka gibi ülkelerin Çin’e yaptığı yaklaşık 1,75 milyar euroluk domuz eti ihracatını doğrudan etkiliyor. Çin, dünyanın en büyük domuz eti tüketicisi. AB’li üreticilerse Çin mutfağında rağbet gören kulak, ayak, burun gibi sakatatları yüksek miktarda ve düzenli biçimde Çin’e ihraç ediyor. Bu da AB için hem tarımsal hem de ekonomik bir can damarı anlamına geliyor. Dolayısıyla Çin’in soruşturmayı uzatma kararı, sadece tarımsal bir endişenin sonucu değil. Aslında bu karar, AB ile yaşanan daha büyük bir ticari restleşmenin bir parçası. ELEKTRİKLİ ARAÇLAR: AB’NİN DUVARI, ÇİN’İN TEPKİSİ Gelelim olayın diğer tarafına: Avrupa Birliği, Çin menşeli elektrikli araçlara (EV) %45’e kadar varan gümrük vergisi uygulama kararı aldı. Gerekçe olarak, Çin’in devlet teşvikleriyle bu araçları piyasada haksız bir şekilde ucuza sunduğu ve bu durumun Avrupa’daki üreticileri zor durumda bıraktığı ifade ediliyor. AB tarafı bu önlemin piyasa dengesini korumaya yönelik olduğunu savunurken, Çin bu hamleyi doğrudan kendisine karşı ekonomik bir savaş ilanı olarak algıladı. Çin Ticaret Bakanlığı, “gerekli karşı adımların atılacağını” duyurdu. İşte domuz eti soruşturmasının uzatılması, bu karşı adımlardan biri olarak değerlendiriliyor. Yani aslında “domuz eti” ile “elektrikli araçlar” arasında görünmeyen ama çok güçlü bir ticaret pazarlığı hattı kurulmuş durumda. PARİS GÖRÜŞMELERİ VE UMUTLAR: GÜMRÜK DEĞİL, FİYAT SINIRI Yakın zamanda Paris’te yapılan görüşmelerde, AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič ile Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao bir araya geldi. Konu yalnızca elektrikli araçlarla sınırlı değildi; nadir toprak elementleri, kamu alımlarına erişim gibi birçok hassas başlık da masadaydı. En dikkat çeken teklif ise, AB’nin uygulamaya koyduğu yüksek gümrük vergileri yerine, Çinli elektrikli araçlara “asgari satış fiyatı” belirlenmesi oldu. Böylece hem Çinli üreticilerin Avrupa pazarına girişi tamamen kapanmayacak hem de Avrupalı üreticiler haksız rekabetten korunmuş olacak. Bu öneri, taraflar arasında daha dengeli ve yapıcı bir çözüm süreci başlatabilir. NADİR TOPRAKLAR, TIBBİ CİHAZLAR VE POLİTİK STRATEJİLER AB-Çin ilişkilerindeki sorun yalnızca domuz eti ya da elektrikli araçlarla sınırlı değil. Geçtiğimiz günlerde AB, Çin’in “Çin’den Al” isimli politikası nedeniyle Çinli tıbbi cihaz üreticilerine Avrupa’daki kamu ihalelerine katılımı sınırlandırdı. Bu politika, Çinli firmaları korurken AB menşeli şirketleri geri plana itiyor. Avrupa ise buna karşı önlem almış durumda. Daha büyük ve tehlikeli bir mesele ise Çin’in elinde tuttuğu “nadir toprak mineralleri”. Bu mineraller, Avrupa’nın yüksek teknoloji, savunma sanayi ve yeşil dönüşüm projeleri için hayati önemde. Çin’in bu minerallerin ihracatını kısıtlama ihtimali, Avrupa için hem stratejik hem ekonomik anlamda büyük bir risk oluşturuyor. Paris’teki görüşmelerde bu konu da gündeme geldi, ancak Çin’den şu ana kadar net bir yanıt alınamadı. TEMMUZ 2025’TEKİ ZİRVE: KRİZİN EŞİĞİ Mİ, UZLAŞININ BAŞLANGICI MI? Tüm bu…

İSRAİL-İRAN SAVAŞININ EKONOMİK AÇIDAN TÜRKİYE’YE OLASI ETKİLERİ

Orta Doğu’da gerilim yıllardır hiç eksik olmadı. Ancak İsrail ile İran arasında patlak verecek muhtemel bir açık savaş, bölgesel dengeleri kökten sarsacak ve yalnızca siyasal değil ekonomik sonuçları da derin olacaktır. Türkiye gibi hem jeopolitik konumu nedeniyle bu çatışmaların tam ortasında kalan hem de ekonomik olarak kırılganlık yaşayan bir ülke için, bu tür bir gelişmenin etkileri çok boyutlu olur. Enerji fiyatlarından dış ticarete, turizmden kamu maliyesine kadar uzanacak geniş bir çerçevede bu olası savaşın Türkiye ekonomisine etkilerini dört ana başlıkta detaylandıralım. 1. ENERJİ FİYATLARINDAKİ DALGALANMA VE TÜRKİYE’NİN MALİYETLERİ İran, dünya petrol rezervlerinin %10’una sahip bir ülke. Hürmüz Boğazı gibi dünya enerji ticaretinin can damarı konumundaki bir noktayı da kontrol ediyor. İsrail ile yaşanacak bir savaş, İran’ın bu boğazı kapatma ihtimalini artırır. Bu senaryo, küresel petrol fiyatlarının hızla 150 dolar/varil seviyesine çıkmasına neden olabilir. Doğal olarak bu fiyat artışı Türkiye’nin ithal enerjiye bağımlı yapısını derinden sarsar. Türkiye, 2024 itibarıyla yıllık enerji ithalatına yaklaşık 80-90 milyar dolar harcamakta. Brent petrolün 100 doları aşması halinde bu rakam 120 milyar doları geçebilir. Bu artış, hem cari açıkta patlamaya yol açar hem de Türk Lirası üzerindeki baskıyı büyütür. Enerji zamları doğrudan akaryakıta, sanayi maliyetlerine ve hane halkı faturalarına yansır. Zaten yüksek olan enflasyon, savaş etkisiyle yeniden çift haneli hiper seviyelere çıkabilir. Türkiye’nin enflasyonla mücadele politikaları da sekteye uğrar. Ayrıca İran gazına da önemli ölçüde bağımlı olan Türkiye, savaşla birlikte gaz tedarikinde ciddi aksamalar yaşayabilir. Alternatif kaynaklara yönelmek (örneğin LNG ithalatı) hem zaman alır hem de çok daha pahalıya mal olur. Bu durum, enerji güvenliği açısından stratejik bir kırılma anlamına gelir. 2. TİCARET KANALLARINDA DARALMA VE BÖLGESEL LOJİSTİKTE KIRILMA İran’la doğrudan, İsrail’le dolaylı olarak ticari ilişkileri olan Türkiye, savaşın başlamasıyla birlikte ciddi ticari daralma riskiyle karşı karşıya kalır. İran üzerinden yapılan transit taşımacılık durabilir. Bu durum Orta Asya’ya yönelik ihracat rotalarını kesintiye uğratır. Ayrıca İran ile ticaret yapan binlerce KOBİ ciddi gelir kaybı yaşar. İsrail-Türkiye ticareti son yıllarda artan bir ivme göstermekteydi. Özellikle savunma, teknoloji ve tarım ürünleri ticareti bu iki ülke arasında gelişmişti. Ancak savaşın patlak vermesi, kamuoyu baskısı ve siyasi gerginlik nedeniyle ticari ilişkilerin donmasına yol açabilir. Türkiye, bu pazarda kazandığı konumunu kaybedebilir. Daha geniş ölçekte bakıldığında ise Orta Doğu genelindeki savaş ortamı, Türkiye’nin “lojistik köprü” olma rolünü zayıflatır. Çin’in “Kuşak ve Yol” projesi kapsamında Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan kara taşımacılığı yolları, savaş nedeniyle askıya alınabilir ya da riskli hale gelir. Bu da Türkiye’nin uluslararası lojistik avantajını sekteye uğratır. 3. TURİZM VE SERMAYE AKIMLARINDA GERİLEME Savaş haberlerinin, roket saldırılarının ve bölgesel istikrarsızlık görüntülerinin medyada yaygınlaşması, Türkiye gibi turizme dayalı ekonomilerde sert düşüşlere neden olur. Türkiye’nin 2024 yılında turizmden elde etmeyi hedeflediği gelir yaklaşık 60 milyar dolar seviyesindedir. Orta Doğu’da çıkan bir savaş, özellikle Avrupa ve Uzak Doğu turistlerinin Türkiye’ye olan ilgisini azaltır. Yüksek sezonda yaşanacak rezervasyon iptalleri, döviz girdisini baltalar ve istihdam kayıplarına yol açar. Aynı şekilde yabancı yatırımcı algısı da zarar görür. Türkiye hâlihazırda risk primi yüksek, CDS (kredi risk primi) 300 puan civarında olan bir ülke konumunda. İsrail-İran savaşı, Türkiye’yi jeopolitik risk haritalarında daha da yukarı taşıyacaktır. Bu durum, yatırımcıların “güvenli liman” arayışına girmesine ve Türkiye’den sermaye çıkışına neden olabilir. Merkez Bankası’nın rezervleri zaten baskı altındayken bu tarz bir sermaye kaçışı, döviz kuru üzerinde ciddi bir baskı yaratır. 4. KAMU MALİYESİ, ENFLASYON VE…

GAZZE’DE SAĞLIK SİSTEMİ ÇÖKÜŞÜN EŞİĞİNDE

Gazze’de 600 günü aşan çatışmalar, sağlık sistemini tamamen iflas noktasına getirdi. Bölgedeki Sağlık Bakanlığı’nın 28 Mayıs’ta yayınladığı son rapor, sağlık hizmetlerinin neredeyse durma noktasına geldiğini ortaya koyuyor. Yaşananlar sadece savaşın askeri sonuçları değil; aynı zamanda sivillerin temel sağlık haklarının büyük bir krizle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. HASTANELER VE SAĞLIK MERKEZLERİ KAPANDI Gazze’de toplam 38 hastane bulunuyordu; ancak bugün bu hastanelerin 22’si artık hizmet veremiyor. Yani hastanelerin büyük çoğunluğu savaş nedeniyle kullanılamaz hale geldi. Aynı şekilde, 105 birincil sağlık merkezinden sadece 30’u aktif durumda çalışıyor. Bu da demek oluyor ki halkın temel sağlık ihtiyaçlarını karşılayacak merkezlerin büyük bölümü kapandı veya zarar gördü. Ameliyathaneler de savaşın etkisinden nasibini aldı. 104 ameliyathaneden yalnızca 50’si, çok zor koşullarda hizmet verebiliyor. Hastanelerde yatak kapasitesi de yetersiz kalıyor. Yatak doluluk oranı %106’yı geçmiş durumda, yani hastalar yatak bulunmadığı için yerlere yatırılarak tedavi edilmeye çalışılıyor. Bu durum, sağlık personelinin işini zorlaştırıyor ve hastaların iyileşme şansını azaltıyor. İLAÇ VE MALZEME KIRTLIĞI KRİTİK SEVİYEDE Savaş ve abluka Gazze’de ilaç ve tıbbi malzeme stoklarını bitme noktasına getirdi. Temel ilaçların yaklaşık yarısı (%47) tükendi. Tıbbi sarf malzemelerinde ise durum daha kötü; kullanılan malzemelerin %65’i tamamen kalmadı. Bu eksiklikler sağlık çalışanlarının görevini çok daha zorlaştırıyor. Kanser hastaları ise çok daha büyük bir felaketle karşı karşıya. Kanser için kullanılan ilaçların %64’ü bitti ve kemoterapi gibi tedaviler tamamen durdu. Avrupa Hastanesi ve Gazze Kanser Merkezi tahliye edildiği için, 11 bin kanser hastası artık tedavi olamıyor. Bu hastaların 5 bini acil olarak yurt dışına sevk edilmeyi bekliyor. Ancak, İsrail’in hasta çıkışlarına izin vermemesi bu süreci engelliyor ve birçok hasta hayatını kaybediyor. OKSİJEN KRİZİ DERİNLEŞİYOR Gazze’de özellikle yoğun bakım, acil servis ve yeni doğan bölümlerinde kullanılan oksijen ihtiyacı savaş öncesine göre tam iki kat artmış durumda. Fakat mevcut altyapı bu ihtiyacı karşılamaya yetmiyor. Bölgede 34 oksijen istasyonu bulunuyordu, ancak 25’i saldırılarla tahrip edildi. Kalan sadece 9 istasyon ise sınırlı kapasiteyle hizmet veriyor. Sağlık Bakanlığı, oksijen istasyonlarının tamamen durması halinde sağlık hizmetlerinin felç olacağını vurguluyor. Tüm uluslararası taraflara, oksijen ve diğer tıbbi malzemelerin Gazze’ye girişine izin verilmesi için acil çağrı yapıldı. GÖRÜNTÜLEME CİHAZLARI YOK OLDU Tanı ve takip için hayati öneme sahip cihazlar büyük ölçüde zarar gördü. Gazze’deki 19 tomografi cihazından 12’si yok edildi. 7 adet MR cihazı ise tamamen imha edildi. Şu an bölgedeki hastalar MR hizmeti alamıyor. Bu, hastalıkların erken teşhisi ve uygun tedavi için kritik bir eksiklik yaratıyor. ENERJİ VE JENERATÖR SIKINTISI Elektrik altyapısının zarar görmesiyle enerji krizi de büyüyor. Bölgede 110 jeneratör bulunmasına rağmen sadece 49’u çalışıyor. Bunlar da sadece acil bakım için kullanılıyor. Yakıt ve bakım ihtiyacı çok yüksek ve kritik seviyede. Enerji olmadan, birçok hayati tıbbi cihaz çalışamıyor. Bu durum hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının işini çok zorlaştırıyor. ÇOCUK ÖLÜMLERİ VE BESLENME YETERSİZLİĞİ Yetersiz beslenme nedeniyle 60 çocuk hayatını kaybetti. Bu trajedi, savaşın en savunmasız kesimini derinden etkiliyor. Sağlık sistemi çöktüğünde, çocukların ve kronik hastalıkları olanların hayatta kalma şansı çok düşüyor. YURT DIŞINA SEVK EDİLEMEYEN HASTALAR Gazze’den yurt dışına tedavi için çıkış izni bekleyen 477 hasta, beklerken hayatını kaybetti. Bu durum, hastaların tedavi şansının engellendiğini ve savaşın sadece askeri değil, aynı zamanda insani bir kriz olduğunu gözler önüne seriyor. SONUÇ VE ÇAĞRI Gazze’de sağlık sistemi, süregelen savaş ve abluka yüzünden tamamen çökmek üzere. Hastaneler kapanıyor, ilaç ve tıbbi malzeme kalmadı, oksijen…

HİNDİSTAN ÜLKEMİZE BOYKOTA BAŞLADI

Hindistan’da Türkiye’ye yönelik başlatılan boykot kampanyası, kısa sürede büyüyerek ulusal düzeyde geniş kapsamlı bir harekete dönüştü. “Önce Millet” (India First) sloganıyla yola çıkan kampanya, Türkiye’nin Pakistan’a verdiği açık destekle birlikte daha da sertleşti. Özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Pakistan ile dayanışma mesajları ve Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın 7 Mayıs tarihinde Hindistan’a yönelik eleştirel açıklamaları, Hindistan kamuoyunda büyük tepkilere yol açtı. Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada, Hindistan’ın 6 Mayıs’ta Pakistan kontrolündeki bölgelere düzenlediği saldırıların savaş riskini artırdığına dikkat çekilmiş ve iki tarafa da sağduyu çağrısı yapılmıştı. Ancak bu çağrı Hindistan’da “tek taraflı tutum” olarak algılandı ve Hindistan hükümeti ile halkı arasında Türkiye’ye karşı güçlü bir tepki doğmasına neden oldu. Boykot hareketi ilk olarak Hint vatandaşlarının Türkiye’ye yönelik turistik seyahatlerini iptal etmesiyle başladı. Ancak bu protesto kısa sürede ekonomik ilişkilere de sıçradı. Türkiye’nin, Pakistan’a insansız hava araçları (İHA/SİHA) sağladığı yönündeki iddialar Hindistan’da geniş yankı buldu ve kamuoyunda Türkiye’ye yönelik tepkilerin daha da artmasına neden oldu. Bu gelişmeler ışığında Hint hükümeti, Türkiye ile olan bazı ticari ve akademik iş birliklerini askıya alma kararı aldı. En somut adımlardan biri, Türk havacılık hizmetleri şirketi Çelebi’ye karşı atıldı. Çelebi, Delhi, Mumbai ve Bengaluru dahil olmak üzere Hindistan’daki dokuz büyük havalimanında yer hizmetleri sunuyordu. Ancak Hindistan Sivil Havacılık Otoritesi, bu şirketin güvenlik lisanslarını iptal etti. Şirket, faaliyetlerini geçici olarak durdurduğunu ve yasal haklarını kullanmak için girişim başlattığını açıkladı. Sadece özel sektör değil, akademik iş birlikleri de bu krizden etkilendi. Birçok Hint üniversitesi, Türk üniversiteleriyle yürütülen öğrenci değişim programları, ortak araştırma projeleri ve bilimsel etkinlikleri durdurma kararı aldı. Bu durum, kültürel ve akademik ilişkiler açısından ciddi bir kopuşun sinyalini verdi. Hindistan’daki en büyük dağıtım kuruluşlarından biri olan Tüm Hindistan Tüketici Ürünleri Distribütörleri Federasyonu (AICPDF), Türkiye’den ithal edilen tüm ürünlere “süresiz ve tam boykot” uygulanacağını duyurdu. Bu karar, ülke genelinde yaklaşık 13 milyon perakendeciyi kapsıyor. Boykot listesine giren ürünler arasında çikolata, gofret, bisküvi, reçel, zeytinyağı, lokum, cilt bakım ürünleri ve kişisel temizlik ürünleri bulunuyor. Federasyon yetkilileri, Türkiye’nin “dost olmayan tutumu” karşısında bu kararı almak zorunda kaldıklarını ifade etti. Ayrıca tekstil sektöründe de ciddi yaptırımlar uygulanmaya başlandı. Türkiye’nin önde gelen giyim markaları olan Trendyol, LC Waikiki ve Mavi, Hindistan’daki büyük e-ticaret sitelerinden çıkarıldı. Böylece bu markaların Hindistan’daki dijital pazarlarda satış yapmaları engellenmiş oldu. Bu durum, Türk tekstil sektörünün Hindistan gibi büyük ve büyüyen bir pazardaki varlığını ciddi anlamda zayıflatabilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Hint medyasında çıkan analizlerde, Türkiye’ye karşı alınan bu boykot kararlarının uzun vadede iki ülke arasındaki ticari dengeleri etkileyeceği vurgulanıyor. Türkiye’nin Hindistan’a yıllık ihracatı yaklaşık 1,5 milyar dolar seviyesinde. Uzmanlar, boykotun kalıcı hale gelmesi durumunda bu rakamda ciddi düşüşler yaşanabileceğini öngörüyor. Sonuç olarak, Hindistan ile Türkiye arasında yaşanan bu diplomatik kriz, sadece siyasi söylemlerle sınırlı kalmayıp ekonomik ve akademik alanlara da sıçramış durumda. Boykotun kapsamı genişledikçe, iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da gerilemesi olası görünüyor. Türkiye’nin bu sürece nasıl yanıt vereceği ise merakla bekleniyor. ZAFER ÖZCİVAN – Ekonomist-Yazar – zozcivan@hotmail.com

TRUMP’IN ÇİN TARİFELERİNİN AVRUPA BORSALARINA ETKİLERİ

Avrupa’da hisse senedi piyasaları, haftaya önemli kayıplarla başladı. Bu düşüşün başlıca nedeni, ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin’den ithal edilen çelik ürünlerine uygulanan tarifeleri artıracağını açıklaması oldu. Trump’ın bu çıkışı, sadece ticaret politikalarında değil, küresel ekonomik dengelerde de önemli etkiler yarattı. Avrupa gibi dış ticarete dayalı ekonomilerin yer aldığı bir bölgede, böyle bir açıklama haliyle piyasa oyuncularının risk algısını yükseltti ve satış baskısını artırdı. AVRUPA BORSALARINDA GENEL GÖRÜNÜM Avrupa’nın genel performansını yansıtan Stoxx Europe 600 endeksi haftaya yüzde 0,6’lık bir düşüşle başladı ve 545,22 puana geriledi. Almanya’da DAX 40 endeksi yüzde 0,9 düşerek 23.800 puana kadar indi. Avrupa’nın en büyük ekonomisi olan Almanya’nın sanayi üretimi ve dış ticaret fazlası göz önünde bulundurulduğunda, bu tür gelişmelere karşı duyarlılığı oldukça yüksek. İngiltere borsası da bu dalgalanmalardan nasibini aldı. FTSE 100 endeksi, yüzde 0,3’lük bir kayıpla 8.744 puanda işlem görürken, İtalya’nın FTSE MIB 30 endeksi yüzde 0,4 gerileyerek 39.914 puana indi. Fransa’da CAC 40 endeksi, yüzde 1’lik düşüşle 7.676,64 puana gerilerken, İspanya’nın IBEX 35 endeksi de yüzde 0,2 düşüşle 14.122,46 puanda işlem gördü. Bu tablo, Avrupa genelinde yatırımcıların endişeli olduğunu ve riskten kaçındıklarını gösteriyor. Trump’ın açıklamaları özellikle sanayi ve ihracat odaklı şirket hisselerinde satışları tetikledi. TRUMP’IN ÇİN’E YÖNELİK HAMLESİ NE ANLAMA GELİYOR? Trump, göreve geldiği dönemde olduğu gibi yeniden korumacı ticaret politikalarını öne çıkarıyor. Çin’e karşı alınan bu yeni gümrük vergisi kararı, ABD’nin seçim atmosferine yaklaştığı bir dönemde popülist politikaların tekrar gündeme geldiğine işaret ediyor. Ancak bu tür adımlar, sadece Çin ekonomisini değil, küresel çapta tüm tedarik zincirlerini ve üretim faaliyetlerini etkiliyor. Özellikle Avrupa gibi Çin ile ticaret yapan ülkelerde, bu durum doğrudan ihracat gelirlerini ve büyüme beklentilerini tehdit ediyor. Dolayısıyla Trump’ın bu söylemi sadece ABD-Çin ilişkilerini değil, Avrupa’nın ekonomik istikrarını da ciddi şekilde etkileyebilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Bu gelişmenin ardından yatırımcılar güvenli limanlara yönelirken, hisse senedi piyasalarında satışlar hızlandı. Özellikle çelik ve ağır sanayi sektörüne bağlı firmalarda sert düşüşler görüldü. GÖZLER VERİLERDE VE POWELL’IN KONUŞMASINDA Bugün yatırımcıların radarında yalnızca Trump’ın açıklamaları yok. Aynı zamanda Avrupa’da açıklanacak imalat sanayi PMI (Satın alma Yöneticileri Endeksi) verileri de büyük önem taşıyor. PMI verileri, ekonominin üretim tarafının genişleyip genişlemediğine dair önemli sinyaller sunar. Son aylarda üretim tarafında gözlenen zayıflama, Avrupa’da büyümenin yavaşladığına işaret ediyor ve bu durum resesyon korkularını yeniden gündeme getiriyor. Buna paralel olarak, ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell’ın yapacağı açıklamalar da piyasalar açısından büyük önem taşıyor. Powell’ın faiz politikası hakkında vereceği sinyaller, doların değerinden emtia fiyatlarına kadar birçok alanı etkileyebilir. Eğer Powell, sıkı para politikasına devam edileceğine işaret ederse, bu Avrupa borsaları için daha da olumsuz bir senaryo yaratabilir. JEOPOLİTİK GERİLİMLER: RUSYA-UKRAYNA VE İSTANBUL GÖRÜŞMELERİ Bir diğer önemli gelişme ise Rusya-Ukrayna Savaşı’nda çatışmaların yeniden şiddetlenmesi oldu. Bu durumun ardından, gözler bir kez daha Türkiye’ye çevrildi. İstanbul’da bugün yapılacak diplomatik görüşmeler, Avrupa’daki yatırımcılar tarafından yakından takip ediliyor. Jeopolitik belirsizliklerin artması, enerji fiyatlarını ve özellikle enerjiye bağımlı ülkelerin borsa performanslarını doğrudan etkiliyor. Avrupa’nın doğusunda artan gerginlikler, yatırımcıların güvenli varlıklara yönelmesine neden oluyor. Bu durum da borsalarda satış baskısını artırıyor. Türkiye’nin arabuluculuk girişimleri Avrupa’da yakından izleniyor, ancak piyasaların şu aşamada bu girişimlere sınırlı bir iyimserlikle yaklaştığı görülüyor. İNGİLTERE KONUT VERİSİ POZİTİF AMA SINIRLI ETKİLİ Bugün açıklanan verilere göre, İngiltere’de konut fiyat endeksi aylık bazda yüzde 0,5, yıllık bazda ise yüzde 3,5 oranında arttı. Bu veriler piyasa…

MİLLETİN DERDİ EKONOMİ.

İstanbul Ekonomi Araştırma’nın Mayıs 2025 tarihli Türkiye Raporu’na göre, halkın ekonomik gidişata ilişkin değerlendirmeleri giderek daha olumsuz hale geliyor. Katılımcıların büyük çoğunluğu, mevcut ekonomik durumu “kötü” olarak nitelendirirken, özellikle işsizler ve günlük yevmiyeyle çalışanlar geçim sıkıntısından en fazla etkilenen gruplar olarak öne çıkıyor. Ekonomik gerçeklik, her geçen gün daha fazla vatandaşın umudunu yitirmesine neden oluyor. Bu ayın verilerine göre, halkın yüzde 71’i Türkiye ekonomisinin şu anki durumunu “çok kötü” ya da “kötü” olarak değerlendiriyor. Bir önceki aya kıyasla bu oranda 2 puanlık artış kaydedildi. “Ne iyi ne kötü” şeklinde değerlendirme yapanların oranı yüzde 16’da sabit kalırken, sadece yüzde 13’lük bir kesim ekonominin iyi ya da çok iyi olduğu görüşünü paylaşıyor. Bu veriler, toplumun çok büyük bir bölümünün ekonomik koşullardan memnun olmadığını açıkça gösteriyor. Yaş gruplarına göre bakıldığında da benzer bir tablo dikkat çekiyor. 35-54 yaş aralığındaki bireylerin yüzde 57’si ekonomiyi olumsuz değerlendirirken, bu oran gençlerde, yani 18-34 yaş arasında yüzde 68’e çıkıyor. 55 yaş ve üzeri grupta ise olumsuz değerlendirme oranı yüzde 64 seviyesinde. Bu durum, hem gençlerin geleceğe dair umutsuz olduğunu hem de yaşlı nüfusun da mevcut durumdan tatmin olmadığını ortaya koyuyor. Eğitim seviyesi bazında yapılan değerlendirmelerde ise özellikle ilköğretim ve altı eğitim düzeyine sahip bireylerde ekonomik kötümserliğin ciddi şekilde arttığı görülüyor. Mayıs 2023’te bu grupta ekonomiyi kötü bulanların oranı yüzde 54 iken, Mayıs 2025’te bu oran yüzde 69’a yükseldi. Ayrıca, hem yüksekokul ve üzeri eğitim seviyesindeki bireylerde hem de ilköğretim mezunlarında olumsuz değerlendirme oranı artarken, lise mezunları arasında bu oranda bir miktar azalma görüldü. Bu tablo, toplumun farklı eğitim düzeylerinden bireylerin dahi ekonomi konusunda ortak bir memnuniyetsizlikte buluştuğunu gösteriyor. Ekonominin geleceğine yönelik beklentiler de oldukça karamsar. Rapora göre, halkın yüzde 53’ü, Türkiye ekonomisinin bir yıl sonra daha kötü ya da çok daha kötü olacağını düşünüyor. Bu oran, mart ayına göre 4 puanlık bir artışı işaret ediyor. Diğer yandan, katılımcıların yüzde 26’sı durumun değişmeyeceğini, yüzde 21’i ise ekonomik gidişatta iyileşme beklediğini dile getiriyor. Her ne kadar iyimser bir kesim hâlâ mevcut olsa da, genel eğilimin kötümserlik yönünde olduğu açıkça görülüyor. Enflasyon konusundaki beklentilere bakıldığında ise görece daha ılımlı bir tablo dikkat çekiyor. Katılımcılar, önümüzdeki yıl enflasyonun yüzde 61 seviyelerinde olacağını öngörüyor. Bu oran, geçmiş aylara kıyasla enflasyon beklentilerinde bir miktar gerilemeye işaret etse de, halen oldukça yüksek bir oran olarak değerlendiriliyor. Geçim sıkıntısı ise raporun en çarpıcı bölümlerinden biri. Katılımcıların büyük bölümü, “gelirim giderimi karşılamadı” yanıtını verdi. Kadın katılımcıların bu yanıta daha fazla yönelmesi, ekonomik krizin cinsiyet temelli etkilerini de ortaya koyuyor. 25-34 yaş aralığı hariç tüm yaş gruplarında, katılımcıların yarısından fazlası gelirlerinin giderlerini karşılamadığını ifade etti. En yüksek oran, yüzde 54 ile 45-54 yaş grubunda görüldü. Ekonomik zorlukların en fazla hissedildiği kesimler ise işsizler ve yevmiyeli çalışanlar oldu. İşsiz katılımcıların yüzde 66’sı, gelirinin giderini karşılamadığını belirtirken, bu oran yevmiyeli çalışanlarda yüzde 64 olarak kaydedildi. Emekliler, çalışmayanlar ve iş aramayanlar arasında ise önemli bir kısmı, “gelirim giderimi ucu ucuna karşıladı” dedi. Öte yandan, “gelirim giderimi fazlasıyla karşıladı” diyenlerin en yoğun olduğu grup devlet memurları oldu ve bu oran yalnızca yüzde 17 seviyesindeydi. Bu veriler, Türkiye’de geniş kesimlerin ekonomik baskı altında yaşadığını, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığını ve geleceğe dair umutsuzluk içinde olduğunu ortaya koyuyor. Toplumun ekonomik değerlendirmelerinde ortak payda, ekonomik gidişatın kötüye gittiği yönünde birleşiyor. Her ne kadar küçük bir iyimser…

TÜRKİYE EKONOMİSİ 2025 YILINA YAVAŞ AMA DENGELİ BAŞLADI.

Ekonomik büyüme, bir ekonomide belli bir dönemde üretilen mal ve hizmetlerin toplam değerinin (Gayrisafi Yurt İçi Hasıla- GSYH) artması anlamına gelir. Genellikle bir önceki yıl veya çeyrekle karşılaştırılarak ölçülür. Ekonomik büyüme, bir ülkenin üretim kapasitesinin ve refah düzeyinin arttığını gösteren temel göstergelerden biridir. Ancak bu büyümenin sağlıklı olup olmadığını anlayabilmek için sektörlere, harcamalara, dış ticarete ve gelir dağılımına da ayrıntılı bakmak gerekir. TÜRKİYE EKONOMİSİ 2025 YILINA YAVAŞ AMA DENGELİ BAŞLADI 2025 yılının ilk üç ayında Türkiye ekonomisi, geçtiğimiz yıla kıyasla %2,0 büyüdü. Bu oran ilk bakışta düşük gibi görünse de son dönemde yaşanan küresel ekonomik durgunluk, yüksek faizler, dış talepteki zayıflama gibi faktörler dikkate alındığında ekonominin yine de pozitif bir yönde ilerlediğini söylemek mümkün. Türkiye ekonomisi son yıllarda sıkça yaşanan dalgalanmalara rağmen bu çeyrekte dengeli bir görünüm sergiledi. SEKTÖRLERİN PERFORMANSI: İNŞAAT VE HİZMETLER ÖNE ÇIKTI Sektörel bazda bakıldığında, bazı alanlar ciddi şekilde büyürken bazıları da geriledi: İnşaat sektörü %7,3 büyüme ile açık ara önde. Bu durum, özellikle kamu yatırımlarındaki artış ve kentsel dönüşüm projeleriyle ilişkilendirilebilir. Bilgi ve iletişim sektörü %6,1 büyüdü. Dijitalleşme ve teknolojiye olan talep artışı bu sektörün itici gücü olmuş görünüyor. Hizmetler sektörü genel olarak %1,3 arttı. Turizm ve yeme-içme gibi alanlar bu büyümeye katkı sağlamış olabilir. Gayrimenkul faaliyetleri %2,4 artış gösterdi. Yani konut piyasası hâlâ canlılığını koruyor. Finans ve sigorta sektörü %0,5 gibi sınırlı bir büyüme yaşadı. Bu durum, yüksek faiz ve kredi daralmasıyla açıklanabilir. Bununla birlikte iki önemli sektör daralma gösterdi: Tarım sektörü %2,0 küçüldü. Kuraklık, girdi maliyetleri ve yapısal sorunlar etkili olmuş olabilir. Sanayi sektörü %1,8 geriledi. Özellikle ihracata dayalı üretim yapan sanayi kolları dış talepteki yavaşlama nedeniyle zayıflamış görünüyor. Bu tablo, Türkiye’de büyümenin daha çok inşaat ve hizmetler gibi iç talebe bağlı alanlardan geldiğini, üretim odaklı sektörlerin ise zorlandığını gösteriyor. GSYH CARİ FİYATLARLA ARTTI AMA DOLAR BAZINDA SINIRLI Türkiye’nin GSYH’si, cari fiyatlarla yani enflasyon dahil edildiğinde 12 trilyon 125 milyar TL oldu. Bu, geçen yılın aynı dönemine göre %36,7’lik bir artış anlamına geliyor. Ancak dolar cinsinden bakıldığında GSYH 335,5 milyar dolarda kaldı. Kur etkisi nedeniyle TL’deki yüksek artış, döviz bazında aynı oranda yansımıyor. TL bazında artış güçlü görünse de döviz bazında GSYH hâlâ sınırlı. Bu da Türkiye ekonomisinin döviz karşısında değer kaybettiğini ve kişi başına düşen gelirin çok hızlı artmadığını düşündürüyor. TÜKETİM VE YATIRIM HARCAMALARI DEVAM EDİYOR Hane halkı harcamaları 2025’in ilk çeyreğinde %2,0 oranında artmış. Bu, vatandaşların yüksek enflasyona rağmen harcamalarını belli ölçüde sürdürdüğünü gösteriyor. Ancak harcamaların büyük ölçüde zorunlu kalemlerde (gıda, barınma) yoğunlaştığını varsayabiliriz. Devletin tüketim harcamaları %1,2 arttı. Yatırımlar (gayrisafi sabit sermaye oluşumu) %2,1 arttı. Yani özel sektör yatırımları az da olsa artışta. Bu veriler, iç talebin canlı kaldığını gösteriyor ama büyümeye yüksek katkı verecek sıçramalar şimdilik görünmüyor. İHRACAT DURAKLADI, İTHALAT HIZLANDI Mal ve hizmet ihracatı %0,01 azaldı. İthalat ise %3,0 arttı. Bu, dış ticaretin büyümeye olumsuz yansıdığı anlamına geliyor. Artan ithalat, iç talebin dış kaynaklı mallara yöneldiğini; ihracattaki duraksama ise özellikle Avrupa gibi ana pazarlarımızdaki talep düşüşünden kaynaklanıyor olabilir. Türkiye’nin büyüme modelinin sağlıklı olması için net ihracatın pozitif katkı vermesi gerekiyor. Ancak mevcut durumda büyüme, dış ticaret yerine daha çok iç harcamalara ve inşaata dayanıyor. ÜCRETLER YÜKSELDİ AMA KARLARIN PAYI GERİLEDİ İşgücü ödemeleri (maaşlar ve yan ödemeler) %42,9 oranında arttı. Bu çok güçlü bir artış. Net işletme artığı/karma gelir %31,2 yükseldi.…

ABD’NİN GÜMRÜK POLİTİKALARI AB’NİN BÜYÜMESİNİ NASIL ETKİLİYOR?

Avrupa Komisyonu’nun 2025 bahar ekonomik tahmin raporuna göre, Avrupa Birliği ekonomisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın yeniden gündeme taşıdığı yüksek gümrük vergileri ve artan ticaret belirsizliklerinden olumsuz etkileniyor. Avrupa Komisyonu, özellikle ABD’nin Avrupa menşeli ürünlere uygulamayı planladığı yeni tarifelerin risklerine dikkat çekerek, bu yıl ve gelecek yıl için ekonomik büyüme beklentilerini aşağı yönlü revize etti. Komisyon, Kasım 2024’te Euro Bölgesi için öngördüğü %1,3’lük büyüme tahminini 2025 yılı için %0,9’a düşürdü. 2026 yılı için ise büyüme oranının %1,6’dan %1,4’e gerilemesi bekleniyor. Avrupa Birliği genelinde ise bu yıl %1,1 oranında sınırlı bir büyüme tahmin ediliyor. 2026 yılına gelindiğinde büyümenin %1,5’e çıkması bekleniyor. Bu oranlar, AB’nin önceki toparlanma umutlarının yerini daha temkinli bir görünümün aldığını gösteriyor. ABD ile yaşanan ticaret gerilimleri, yalnızca büyüme oranlarını değil, AB’nin ihracat beklentilerini de ciddi şekilde etkiliyor. 2025 yılında AB ihracatında yalnızca %0,7 oranında bir artış öngörülüyor. Mal ihracatındaki zayıflamanın, hizmet ihracatının göreli dayanıklılığıyla kısmen dengelenmesi bekleniyor. 2026 yılına geldiğimizde ihracat büyümesinin %2,1’e ulaşması, ticaret ortamının görece düzelmesiyle mümkün olabilir. Büyüme tahminlerindeki bu zayıflama, sadece dışsal faktörlerden değil, aynı zamanda içerideki ekonomik yapısal sorunlardan da kaynaklanıyor. Almanya örneğinde olduğu gibi, bazı büyük ekonomilerde yatırımların yavaşlaması, enerji maliyetlerinin yüksek kalması ve altyapı eksiklikleri gibi faktörler büyümeyi sınırlıyor. Komisyon, özel tüketimin ve yatırımların 2025’te biraz daha güçlü olacağını ve bunun büyümeyi %1,5 seviyesine çekebileceğini tahmin ediyor. 2026 yılında ise bu oran %1,6’ya çıkabilir. Öte yandan, enflasyonda önemli bir gerileme bekleniyor. 2025 yılında Euro Bölgesi’nde manşet enflasyonun %2,1’e düşmesi, 2026 yılında ise %1,7’ye kadar inmesi öngörülüyor. AB genelinde ise enflasyonun 2026’da %2’nin altına gerileyeceği tahmin ediliyor. Bu durum, hem hanehalkı tüketimi hem de merkez bankası politikaları açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendiriliyor. İşgücü piyasasında ise görece olumlu bir tablo çiziliyor. Avrupa Komisyonu, AB’de işsizlik oranının 2026 yılında %5,7 seviyesine düşerek rekor düşük düzeye ulaşmasını bekliyor. Bu, özellikle pandemiden sonraki toparlanma sürecinde iş piyasasının yapısal gücünü koruduğunu gösteriyor. ÜYE ÜLKELERİN PERFORMANSI: KİM KAZANIYOR, KİM KAYBEDİYOR? Avrupa genelindeki düşük büyüme tahminlerinin arkasında özellikle Almanya’nın performansındaki zayıflık dikkat çekiyor. AB’nin en büyük ekonomisi olan Almanya’nın, art arda iki yıl daraldıktan sonra 2025 yılında da büyümeyi neredeyse sıfır seviyesinde tutması bekleniyor. Enerji bağımlılığı, Çin ile rekabet, altyapı eksiklikleri ve küresel talep daralması Almanya ekonomisi için baskı unsurları olarak öne çıkıyor. Fransa’nın bu yıl %0,6, 2026’da ise %1,3 oranında büyümesi bekleniyor. Daha güçlü bir performans sergileyen İspanya’nın ise 2025’te %2,6’lık bir büyüme oranına ulaşması öngörülüyor. Bu veriler, güney Avrupa ülkelerinin toparlanma konusunda daha avantajlı bir pozisyonda olabileceğine işaret ediyor. AB içinde 2025’te en iyi ekonomik performansı göstermesi beklenen ülkeler ise Polonya, İrlanda, Danimarka ve Malta olarak sıralanıyor. Bu ülkeler, hem iç tüketim hem de teknoloji odaklı ihracatla diğer ülkelerden pozitif ayrışıyor. ABD’NİN GÜMRÜK POLİTİKALARI: BELİRSİZLİĞİN YENİ KAYNAĞI ABD Başkanı Donald Trump’ın Avrupa’dan ithal edilen bazı ürünlere %20 oranında gümrük vergisi getirmeyi planlaması, Avrupa Komisyonu tarafından “COVID-19 salgınının en karanlık günlerinden bu yana görülen en ciddi belirsizliklerden biri” olarak değerlendirildi. Bu öneri şimdilik 90 gün süreyle askıya alınmış durumda. Ancak gümrük tarifelerinin kalıcı hale gelmesi halinde, özellikle çelik, otomobil ve makine sanayilerinin ciddi zarar göreceği ifade ediliyor. Avrupa Komisyonu, bu tarifelerin müzakereler yoluyla %10 seviyesine düşürülmesini bekliyor ancak bu konuda henüz Trump yönetiminden kesin bir taahhüt alınabilmiş değil. Ayrıca mevcut uygulamalarda olduğu gibi çip ve ilaç gibi bazı stratejik…

MERKEZİ YÖNETİM BRÜT BORÇ STOKU 10,8 TRİLYON LİRAYI AŞTI

Hazine ve Maliye Bakanlığı, 20 Mayıs 2025 tarihinde merkezi yönetim brüt borç stoku verilerini kamuoyuyla paylaştı. Yapılan açıklamaya göre, 30 Nisan 2025 itibarıyla merkezi yönetim brüt borç stoku 10 trilyon 750,5 milyar TL seviyesine ulaştı. Bu rakam, devletin toplam borç yükünü ve borçlanma eğilimlerini ortaya koyması açısından son derece önemli bir gösterge niteliği taşıyor. Öncelikle, merkezi yönetim brüt borç stoku kavramının ne anlama geldiğini netleştirmek gerekir. Bu terim; genel bütçe kapsamındaki kamu idarelerinin, özel bütçeli idarelerin ve düzenleyici-denetleyici kurumların toplam iç ve dış borçlarının, nominal (anapara) tutarlar üzerinden hesaplanmış halini ifade eder. Yani bu stok, devletin iç piyasaya ve dış dünyaya olan borçlarının toplamını, herhangi bir indirim ya da borç silme işlemi yapılmadan yansıtır. Hazine garantili borçlar, dış kredi anlaşmalarıyla yapılan borçlanmalar ve devletin çıkardığı tahviller bu stok kapsamında değerlendirilir. Açıklanan verilere göre, borç stokunun 4 trilyon 892 milyar liralık kısmı Türk lirası cinsinden, 5 trilyon 858,5 milyar liralık kısmı ise döviz cinsinden oluşmaktadır. Bu tablo, döviz cinsinden borçların toplam borç içindeki oranının yaklaşık %54,5 gibi oldukça yüksek bir seviyede olduğunu gösteriyor. Buna karşılık Türk lirası cinsinden borçların oranı %45,5 civarındadır. Döviz cinsinden borçların bu denli yüksek bir paya sahip olması, özellikle kur oynaklıklarının yoğun olduğu dönemlerde kamu maliyesi açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Türk lirasının değer kaybettiği dönemlerde, döviz borçlarının yerel para birimi karşılığı yükseldiği için devletin borç yükü de artmakta; bu durum bütçe üzerinde ek yük oluşturmaktadır. Bu nedenle borcun yalnızca miktarı değil, parasal bileşimi de büyük önem arz etmektedir. Döviz ağırlıklı bir borç yapısı, dış şoklara karşı kırılganlığı artırırken, iç borç ağırlıklı yapı ise genellikle daha kontrol edilebilir riskler barındırır. Merkezi yönetim brüt borç stokunun bu seviyeye ulaşmasında birkaç temel faktör etkili olmuştur. Öncelikle, enflasyonun yüksek seyretmesi ve buna bağlı olarak artan faiz oranları, devletin borçlanma maliyetini yukarı çekmiştir. Ayrıca sosyal harcamalardaki artış, yatırım projelerinin finansmanı ve kur korumalı mevduat gibi uygulamaların bütçeye olan yansıması da borçlanma ihtiyacını artıran unsurlar arasında yer almaktadır. Öte yandan, küresel ekonomik gelişmeler ve jeopolitik riskler de Türkiye’nin dış borçlanma maliyetleri üzerinde baskı yaratmaktadır. Bu gelişmeler ışığında, önümüzdeki dönemde borç yönetimi politikalarının etkinliği daha da fazla önem kazanacaktır. Özellikle döviz cinsinden borçlanmalarda risklerin azaltılması, borç vadesinin uzatılması, faiz yükünün kontrol altında tutulması ve şeffaflık ilkelerinin korunması büyük önem taşımaktadır. Hazine’nin borçlanma stratejilerinin piyasa koşullarına uyumlu, öngörülebilir ve mali disiplini koruyan bir çerçevede yürütülmesi gereklidir. Sonuç olarak, merkezi yönetim brüt borç stokunun geldiği seviye, sadece sayısal büyüklüğüyle değil, aynı zamanda bileşimi ve ekonomik etkileri açısından da yakından takip edilmesi gereken bir konudur. Borç stokunun yapısı, mali disiplinin sürdürülüp sürdürülemeyeceğine, bütçe açığının nasıl finanse edileceğine ve Türkiye’nin genel ekonomik kırılganlığına ilişkin önemli sinyaller vermektedir. Bu bağlamda, borç yönetiminde alınacak her karar, hem iç piyasada yatırımcı güveni açısından hem de uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının değerlendirmeleri açısından belirleyici olacaktır.

Ülkemizin Deprem Risk Haritası Rehberi

Pek çok kişi, yaşadığı sokağın ne denli deprem riski taşıdığını veya binalarının dayanıklı olup olmadığını bilmiyor. Peki AFAD’ın etkileşimli deprem tehlikesi haritası nasıl kullanılır?23 Nisan’da Silivri açıklarında meydana gelen 6,2 büyüklüğündeki deprem ve devamındaki artçılar İstanbulluları paniğe sevk ederken, sosyal medya kullanıcıları hem bireysel hem de kurumsal çapta hangi önlemleri alabileceklerini tartışıyor.Uzmanlar 7 üzeri olası bir depremin yaratacağı ivmenin şehrin her sokağını farklı ölçüde etkileyeceği görüşünde. Ancak pek çok kişi, yaşadığı sokağın ne denli deprem riski taşıdığını veya binalarının dayanıklı olup olmadığını bilmiyor.İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) hazırladığı Türkiye Deprem Tehlike Haritalarının etkileşimli internet sitesi, ülkenin dört bir yanından yurttaşlara kendi sokaklarının deprem riskini analiz etme imkânı tanıyor.Kullanıcılar adres veya koordinat girerek yaşadığı bölgelerin deprem ivmesini ve risk değerini öğrenerek bu etkileşimli haritayı bir hareket noktası olarak kullanabilir.İlk olarak 1996’da yürürlüğe giren harita 2018’de AFAD tarafından güncellenmişti. Söz konusu güncellemede bir önceki haritadan farklı olarak “deprem bölgeleri” yerine “en büyük yer ivmesi” değerleri gösterilmeye başlamıştı.AFAD önceki hafta 2025 yılı Türkiye Deprem Tehlike Haritasını yayınlayarak yeniden bir güncelleme yapıldığını duyurmuştu. Etkileşimli harita nasıl kullanılır? Etkileşimli haritalar, kullanıcıların belirli koordinatları seçebileceği, bölgelere özel bilgiler edinebileceği ve farklı alanlar arasında gezegebileceği web siteleri anlamına geliyor.AFAD’ın etkileşimli risk haritasına da https://tdth.afad.gov.tr adresinden ulaşmak mümkün.Adrese girdikten sonra açılan sayfada kullanıcılar, e-Devlet bilgilerinizle sisteme giriş yapıyor. Bu adım kimlik doğrulaması için gerekli.Giriş yaptıktan sonra ana sayfanın sol üst köşesinde “Adres Sorgulama” bölümü yer alıyor. Kullanıcılar buradan il, ilçe ve mahalle bilgilerinizi girerek sorgulama yapabiliyor.İvme yakın sokaklarda bile değişebiliyorEtkileşimli haritada herhangi bir mahalle veya sokakta arama yapan kullanıcılar bir sokağın risk görünümünün hemen yakındaki bir diğer sokaktan farklı olduğunu görebilir.Zira bu riski etkileyen bir dizi faktör var. Zemin türü bunlardan biri. Kaya zeminler deprem dalgalarını daha az büyütürken, yumuşak, gevşek zeminler (örneğin dolgu alanlar, alüvyonlar) deprem dalgalarını büyütüyor ve daha büyük ivmelere yol açıyor.Benzer şekilde fay hattına uzaklık, yer şekilleri ve yeraltı su seviyesi de bu ivmeleri etkileyebiliyor. Nitekim suya doygun zeminler sıvılaşabiliyor ve bu da ivmeyi artırabiliyor. Örnek risk analizi: Silivri Devlet Hastanesi 23 Nisan günü meydana gelen 6.2’lik depremde bina içindeki yapılarda hasar oluştuğuna dair görüntüler sosyal medyaya yansırken Silivri Devlet Hastanesi’ndeki hastalar, hastanenin bahçesine tahliye edilmişti.Hastane binasının bulunduğu sokağı ve mahalleyi etkileşimli haritada görüntülemek mümkün.Haritada Silivri Devlet Hastanesi’nin yer aldığı Nedim Beyaz gül Sokak’ın deprem risk analizinde açık renkte, hastaneye çok yakın konumdaki diğer sokakların ise daha koyu bir kırmızıyla işaretlendiği görülebilir.Nedim Beyaz gül Sokak’ın risk analizini görüntülemek için şu adımları izlemek gerekiyor:1. Sol menüdeki “Bilgi al” butonuna tıklayın.2. Ardından imleci bilgi almak istediğiniz sokağa getirerek üzerine tıklayın.3. Açılan pencerede Katman, Değer, Enlem ve Boylam bilgileri yer alır.Burada kullanıcılar Katman ve Değer bilgilerini kaydedebilir. Bu bilgiler seçili sokağın deprem riski analizini yapmayı sağlıyor.Silivri Devlet hastanesi örneğinde haritadan elde edilen bilgiler, “PGA 475 / 0.320 g” şeklinde. PGA 475 ve 0.320 g ne anlama gelir? PGA 475 katmanı kabaca, “Bu bölgede 475 yılda bir olacak büyüklükte bir depremde, yerin sallanması (ivmesi) ne kadar olur?” demek.475 yılda bir olan seyrek depremler genelde büyük ve ciddi sarsıntılar anlamına geliyor ki bu da uzmanların beklediği büyük İstanbul depremiyle uyumlu.Yani AFAD haritasındaki risk analizi 475 yılda bir olacak büyük bir deprem senaryosuna göre hesaplanmış oluyor.Buradaki PGA ifadesi “maksimum yer ivmesi” demek. Söz konusu ifade beklenen deprem…

YENİ YATIRIM TEŞVİK SİSTEMİ

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır tarafından açıklanan ve 2030 yılı sonuna kadar geçerli olacak Yeni Yatırım Teşvik Sistemi, Türkiye’nin sanayileşme sürecinde köklü bir değişim yaratma iddiası taşıyor. Bu sistem yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda bölgesel kalkınma, dijitalleşme, yeşil dönüşüm ve yerli üretimi de önceleyen bir yapıya sahip. Açıklanan maddeler doğrultusunda hem mevcut yatırım iklimi daha cazip hale getirilmeye çalışılıyor hem de ülkenin kalkınma dengesizliklerine yapısal bir yanıt verilmek isteniyor. YATIRIMIN %20’SİNE, 240 MİLYON TL’YE VARAN TEŞVİK Yatırım kredilerine sağlanacak faiz/kâr payı desteğiyle birlikte yatırım tutarının %20’sine ve azami 240 milyon TL’ye kadar nakdi destek verilecek olması, özellikle büyük ölçekli ve stratejik yatırımlar açısından önemli bir finansman rahatlığı sunuyor. Bu tür desteklerin yatırımcıya doğrudan kaynak sağlaması, reel sektörün finansman yükünü azaltırken yatırım yapma kararlarını da hızlandıracaktır Faiz/kâr payı desteği gibi mekanizmalar, yüksek faiz ortamında yatırımı cazip kılmak adına yerinde bir hamle. Ancak destekten faydalanacak projelerin gerçekten üretim odaklı ve ithalat ikamesi sağlayacak nitelikte seçilmesi çok önemli. DİJİTAL VE YEŞİL DÖNÜŞÜME AYRIŞTIRICI TEŞVİK Yeni sistem, dijitalleşme ve yeşil dönüşüm yatırımlarına özel destek sunmayı vadediyor. Yerel Kalkınma Hamlesi çerçevesinde her il için dört ana yatırım konusu belirlenecek ve yerel önceliklere göre destek sağlanacak. Dijital ve çevreci üretim artık sadece lüks değil, bir zorunluluk. Bu yüzden bu alanlara özel teşvik verilmesi isabetli. Ancak bu teşviklerin sahada nasıl uygulanacağı, bürokrasiden ne kadar arındırılmış olacağı belirleyici olacak. KDV VE KURUMLAR VERGİSİNDE YENİ İNDİRİMLER Teşvik sistemi kapsamında KDV muafiyeti ve %20 ila %50 oranında kurumlar vergisi indirimi sunulacak. Ayrıca istihdam teşvikleri 6 bölgede sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyine göre kademelendirilecek ve süresi artırılacak. Vergi indirimleri yatırım kararlarında doğrudan etkili. Ancak esas mesele, bu vergi indirimlerinin sadece yatırım sürecine değil, sonrasındaki üretim ve ihracat sürecine de yayılması. Aksi halde yatırım yapılıyor ama sürdürülebilirlik sağlanamıyor. SGK PRİMİ 10-14 YIL DEVLETTEN: İSTİHDAMA DEV DESTEK Bölge illeri, depremden etkilenen ilçeler ve cazibe merkezleri gibi öncelikli bölgelerde, çalışanların SGK primlerinin hem işveren hem çalışan payı devlet tarafından uzun yıllar boyunca karşılanacak. Bu da doğrudan istihdam maliyetlerini düşürecek. Bu destek özellikle deprem bölgesi için can suyu niteliğinde. Ancak kalıcı sonuç alınabilmesi için altyapı, barınma, ulaşım gibi unsurların da bu yatırımlarla eşzamanlı geliştirilmesi gerekiyor. Aksi halde teşvik uygulanır ama yatırımcı gitmez. GENEL TEŞVİK SİSTEMİ SONA ERDİ: ARTIK SEÇİCİ DESTEK VAR Kapasite fazlası ve düşük verimliliğe sahip sektörler teşvik dışına çıkarıldı. Artık yalnızca “Hedef Sektörler” kapsamındaki yatırımlar desteklenecek ve yerli makine üreticilerine özel koruma sağlanacak. Teşviklerin seçici olması doğru. Geniş yelpazede verilen teşvikler verimsiz alanlara yönelimi artırıyordu. Ancak yerli makine üreticisinin gerçekten desteklenebilmesi için bu firmalara Ar-GE, tasarım ve pazarlama desteği de verilmesi şart. MARMARA’DAN ANADOLU’YA SANAYİ TAŞIMA STRATEJİSİ Bölgedeki sanayi tesislerinin, 4., 5. ve 6. bölgelere taşınması durumunda, taşınılan bölgedeki tüm teşviklerden faydalanılması sağlanacak. Bu şekilde Marmara üzerindeki altyapı ve çevre yükü azaltılacak, Anadolu ise sanayileşmede daha etkin hale getirilecek. Marmara’da sanayi artık doyuma ulaştı ve çevresel yük çok arttı. Anadolu’ya yönelimin teşvik edilmesi doğru. Ancak bu taşınma süreci lojistik, iş gücü ve yaşam koşulları gibi birçok alanda kapsamlı planlama gerektiriyor. Bu sadece “yer tahsisi” ile olacak bir iş değil. PLANLI SANAYİLEŞME İÇİN ÜST BÖLGE TEŞVİKİ OSB ve Endüstri Bölgeleri’nde yapılan yatırımlar, bir üst gelişmişlik bölgesinin teşviklerinden yararlanacak. Böylece yatırımcının yönlendirilmesi daha planlı hale getirilecek. Bu teşvik, sanayileşmenin sadece rastlantısal değil planlı biçimde yönlendirilmesi açısından…

MAYIS AYI AÇLIK VE YOKSULLUK SINIRI

AÇLIK VE YOKSULLUK SINIRI NEDİR? Bir ülkede yaşayan bireylerin en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gereken asgari harcamalar, iki temel kavram üzerinden değerlendirilir: açlık sınırı ve yoksulluk sınırı. Açlık sınırı, bir kişinin ya da ailenin, yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenmesini sağlayacak düzeydeki minimum gıda harcamasını ifade eder. Bu sınır, bireylerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için gereken temel kalori ve besin maddelerinin karşılanmasını esas alır. Yoksulluk sınırı ise açlık sınırının da ötesine geçerek; barınma, ulaşım, eğitim, sağlık, giyim, ısınma, haberleşme ve sosyal-kültürel ihtiyaçları da kapsayan asgari yaşam standardını sürdürebilmek için gerekli toplam harcama tutarını ifade eder. Bu sınırın altında kalanlar, yalnızca temel ihtiyaçlara ulaşmakta değil, aynı zamanda insan onuruna yakışır bir yaşam sürmekte de ciddi zorluklar yaşar. MAYIS 2025 VERİLERİ: AÇLIK VE YOKSULLUK DERİNLEŞİYOR Türkiye’de geçim koşulları her geçen ay daha da ağırlaşıyor. KAMU-AR tarafından yayımlanan son verilere göre, Mayıs 2025 itibariyle açlık sınırı dört kişilik bir aile için 26.452 TL olarak hesaplandı. Bu rakam, yalnızca gıda harcamaları dikkate alınarak belirleniyor. Yani bir ailenin sadece yemek yiyebilmesi için ihtiyaç duyduğu tutar bu. Ancak hayat sadece yemekten ibaret değil. Barınma, ulaşım, eğitim, sağlık gibi diğer zorunlu harcamalar da dikkate alındığında yoksulluk sınırı 81.602 TL’ye ulaştı. Bu, şimdiye kadar kaydedilen en yüksek seviyelerden biri olarak dikkat çekiyor. Özellikle gıda fiyatlarındaki artış vatandaşların belini büküyor. Et, yumurta ve balık gibi hayvansal protein kaynaklarına ayrılması gereken harcama, bir önceki yıla göre 2.174 TL artarak 8.169 TL’ye yükseldi. Sadece meyve harcamasındaki yıllık artış ise 1.430 TL oldu. Taze sebzede bir aylık düşüş yaşanmış olsa da yıllık bazda artış devam etti. ASGARİ ÜCRET VE EMEKLİ AYLIKLARI İLE GEÇİM MÜMKÜN MÜ? 2025 yılı boyunca geçerli olan asgari ücret, brüt 22.104 TL olarak uygulanıyor. Ancak bu tutar, güncel açlık sınırının bile 4.348 TL altında kalıyor. Başka bir ifadeyle, dört kişilik bir ailenin yalnızca gıda ihtiyacını bile karşılamaktan uzak. Bu durumda asgari ücretli bir çalışan, maaşıyla ailesinin yalnızca 25 gün boyunca yemek ihtiyacını karşılayabiliyor. Kira, fatura, ulaşım ya da sağlık gibi diğer harcamalar ise tamamen olanaksız hale geliyor. Yoksulluk sınırının üçte birinden daha azına denk gelen asgari ücret, sosyal refahın geldiği kritik eşiği de gösteriyor. Türkiye’de çalışan milyonlarca insan, bu ücretle hem kendisini hem ailesini geçindirmeye çalışıyor. Emekliler için durum daha da çarpıcı. En düşük emekli maaşı 14.469 TL. Bu tutar, dört kişilik bir ailenin yalnızca 16 günlük gıda ihtiyacına denk geliyor. Sağlık hizmetlerinden faydalanma ihtiyacı daha yüksek olan yaşlı nüfusun bu düzeyde gelirle geçinmesi neredeyse imkânsız hale geliyor. GIDA DIŞI HARCAMALARDA BÜYÜK ARTIŞ Yoksulluk sınırını yukarı taşıyan temel etkenlerden biri de gıda dışı harcamalardaki hızlı yükseliş. Mayıs 2025’te dört kişilik bir ailenin gıda dışı temel harcamaları toplamda 55.150 TL olarak hesaplandı. Bu kalemlerin bazıları şu şekilde: Barınma (kira dahil): 15.453 TL Ulaştırma: 15.129 TL Ev eşyası: 6.668 TL Sağlık: 2.336 TL Eğitim: 1.505 TL Diğer harcamalar (giyim, haberleşme, kültür, tatil): yaklaşık 14.059 TL Bu rakamlar, yalnızca temel düzeyde yaşanabilir bir hayat sürebilmek için gereken harcamaları yansıtıyor. Kira ve ulaşım gibi kalemlerde yaşanan artışlar, maaşlı kesimin her geçen gün biraz daha yoksullaşmasına neden oluyor. KİŞİ BAŞINA GIDA HARCAMASI: AÇLIK HERKESİ FARKLI ETKİLİYOR Kişi başına düşen açlık sınırı da demografik özelliklere göre değişkenlik gösteriyor. Mayıs 2025 itibariyle hesaplanan kişi başı gıda harcaması şöyle: Kişi Grubu           Aylık Gıda İhtiyacı Yetişkin Erkek    7.723 TL Yetişkin Kadın    6.063…

2024 ULUSAL EĞİTİM İSTATİSTİKLERİ

Türkiye’nin eğitim alanındaki gelişmeleri, ülkenin sosyoekonomik kalkınmasının en önemli göstergelerinden biri olarak kabul ediliyor. Eğitimde elde edilen ilerlemeler hem bireylerin hayat kalitesini yükseltiyor hem de toplumun genel refahına büyük katkı sağlıyor. 2024 yılına ait ulusal eğitim istatistikleri, özellikle yükseköğretim mezuniyet oranları, okuryazarlık düzeyi ve ortalama eğitim süresi gibi temel parametrelerde dikkate değer değişimler olduğunu ortaya koyuyor. Bu kapsamlı analizde, 2008 yılından günümüze uzanan eğitim verileri ışığında, Türkiye’de eğitimde yaşanan gelişmelerin boyutlarını ayrıntılı şekilde ele alacağız. Ayrıca OECD ülkeleriyle kıyaslamalar yaparak, Türkiye’nin uluslararası alandaki konumunu da değerlendireceğiz. 2008 yılında 25-34 yaş grubundaki genç nüfusun sadece %13,5’i yükseköğretim mezunu iken, bu oran 2024 yılında %44,9’a yükselmiştir. Bu artış, Türkiye’de yükseköğretime erişimde ve tamamlamada ciddi bir dönüşümün yaşandığını gösteriyor. Kadın ve erkek nüfusun eğitimdeki ilerlemesine baktığımızda ise kadınlarda daha dikkat çekici bir gelişme gözlemlenmektedir. 2008’de kadınlarda yükseköğretim mezun oranı %12,5 iken, 2024’te %48,9’a kadar çıkmıştır. Erkeklerde ise %14,6’dan %41,1’e yükselme söz konusudur. Bu veriler, kadınların eğitim fırsatlarına erişiminin ve eğitimdeki başarılarının arttığını, cinsiyet eşitliği yönünde önemli bir yol alındığını göstermektedir. Ayrıca bu artış, iş gücü piyasasında kadınların daha aktif rol almasını da desteklemektedir. OECD’nin 2022 yılı verilerine göre, 25-34 yaş grubunda yükseköğretim mezunlarının oranı ortalama %47,4’tür. Türkiye ise %42,9 ile bu ortalamaya oldukça yaklaşmıştır. Bu, Türkiye’nin eğitimde yakaladığı ilerlemenin uluslararası platformda da karşılık bulduğunun bir göstergesidir. OECD ülkeleri arasında en yüksek yükseköğretim mezuniyet oranı %69,6 ile Güney Kore’ye aitken, en düşük oran %27,3 ile Meksika’da görülmektedir. Türkiye’nin bu skalada orta-üst seviyede yer alması, eğitim politikalarının doğru yönde ilerlediğini ve genç nüfusun eğitimde daha donanımlı hale geldiğini işaret eder. Sadece genç nüfus değil, 25 yaş ve üzerindeki genel nüfusta da yükseköğretim mezun oranı son 16 yılda ciddi artış göstermiştir. 2008’de %9,8 olan bu oran, 2024’te %25,3’e ulaşmıştır. Bu, yetişkin nüfusun da eğitim seviyesinin yükseldiğini gösterir. Ortaöğretim ve üzeri eğitim düzeyini tamamlayanların oranı ise 2008’de %26,5 iken, 2024’te %49,4’e yükselmiştir. Bu da Türkiye’de genel eğitim seviyesinin her yaş grubunda arttığını, eğitimde süreklilik ve yaygınlık sağlandığını ortaya koyar. 2024 yılı verilerine göre, Türkiye’de 25 yaş ve üzeri nüfusun ortalama eğitim süresi 9,5 yıldır. Kadınların ortalama eğitim süresi 8,8 yıl olurken, erkeklerde bu süre 10,2 yıldır. Bu fark, eğitimde cinsiyet eşitliğine ulaşmak için atılması gereken adımların halen olduğunu göstermektedir. Bölgesel farklılıklar ise dikkat çekicidir. Ortalama eğitim süresi en yüksek olan il Ankara’dır (10,8 yıl). İstanbul, Eskişehir, Kocaeli ve İzmir gibi büyükşehirler de yüksek eğitim süresi ortalamasıyla bu listeyi takip etmektedir. Buna karşılık Ağrı, Şanlıurfa, Muş, Kastamonu ve Van gibi illerde ortalama eğitim süresi görece düşüktür (7,5 yıl ile Ağrı en düşük). Bu durum, bölgeler arası eğitim fırsatları ve erişiminde eşitsizliklerin devam ettiğini göstermektedir. Devlet politikalarının bu farklılıkları azaltmaya yönelik odaklanması önem taşımaktadır. 2015-2024 yılları arasında ortalama eğitim süresinde en yüksek artış %51,6 ile Şırnak’ta gerçekleşmiştir. Bunu %42,1 ile Hakkâri, %39,9 ile Muş, %38,5 ile Şanlıurfa ve %37,3 ile Bingöl takip etmektedir. Bu illerdeki artışlar, bölgesel kalkınma çabalarının eğitim alanında da olumlu sonuç verdiğine işaret ediyor. Öte yandan, Ankara, Eskişehir, Tekirdağ, İzmir ve İstanbul gibi büyükşehirlerdeki artış oranları %13-16 arasında kalmıştır. Bu illerde zaten eğitim süresi yüksek olduğu için artış oranı daha düşük görünmektedir. 6 yaş ve üzeri nüfusta okuma yazma bilenlerin oranı 2008’de %91,8 iken, 2024 yılında %97,8’e yükselmiştir. Bu oran, kadınlarda %86,9’dan %96,2’ye, erkeklerde ise %96,7’den %99,3’e…