EKONOMİDE TOPLUMSAL MUTABAKAT
Ekonomilerin sağlıklı işleyişinde sadece üretim, tüketim ya da finansal göstergeler değil; aynı zamanda toplumun bütün kesimlerinin bir araya gelerek oluşturduğu uzlaşma kültürü de kritik bir öneme sahiptir. Bu bağlamda, “toplumsal mutabakat” kavramı, ekonomik kararların ve politikaların geniş bir toplumsal zemin üzerinde kabul görmesini ifade eder. Başka bir deyişle, ekonomide atılan adımların sadece hükümetlerin değil; işverenlerin, sendikaların, sivil toplumun, akademinin ve vatandaşların ortak paydada buluştuğu bir zeminde şekillenmesi anlamına gelir. Günümüzün küresel ölçekte karmaşıklaşan ekonomik yapısı, krizlere karşı dayanıklılık ve istikrar arayışını daha da öne çıkarıyor. Bu noktada, toplumsal mutabakat, yalnızca ekonomik kararların meşruiyetini artırmakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal barışı ve güveni de besler. Özellikle gelir dağılımı, vergi politikaları, ücretlerin belirlenmesi ve sosyal güvenlik düzenlemeleri gibi toplumu doğrudan etkileyen alanlarda mutabakatın varlığı, ekonomik başarıyı destekleyen görünmez bir güç haline gelir. Toplumsal Mutabakatın Ekonomideki Önemi Ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir; arkasında insanların beklentileri, kaygıları ve talepleri vardır. Eğer ekonomik politikalar toplumun geniş kesimlerince desteklenmiyorsa, bu politikaların uygulanabilirliği de sınırlı kalır. Örneğin, sıkı mali disiplin dönemlerinde toplumun fedakârlık yapması beklenirken, bunun karşılığında uzun vadeli refahın sağlanacağına dair güven verilmelidir. İşte bu güven, toplumsal mutabakat sayesinde inşa edilir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, farklı sosyal sınıflar arasındaki çıkar çatışmaları daha belirgin olabilir. İşçi ücretleri, işveren maliyetleri, devletin vergi politikaları ve yatırımcıların beklentileri çoğu zaman aynı doğrultuda ilerlemez. Burada önemli olan, “kazan-kazan” anlayışını ön plana çıkaran bir ortak akıl üretmektir. Mutabakat kültürü, tarafların birbirine taviz vermesi değil, sürdürülebilir bir büyüme ve adil bir paylaşım için ortak noktada buluşmasıdır. Tarihten ve Dünyadan Örnekler Toplumsal mutabakatın ekonomik başarılara etkisi, tarihte birçok örnekte karşımıza çıkmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da sosyal devletin inşası, farklı sınıflar arasındaki büyük uzlaşının ürünüdür. İşçi hareketleri, işverenler ve devlet arasında kurulan diyalog, refah devletinin temel taşlarını oluşturmuş, uzun süreli ekonomik büyümeye zemin hazırlamıştır. Benzer şekilde, İskandinav ülkeleri de ekonomilerini “sosyal diyalog” üzerine kurarak hem yüksek yaşam standartlarını hem de güçlü rekabetçi sanayiyi aynı anda geliştirebilmiştir. Bu ülkelerde sendikalar, işveren örgütleri ve devlet arasındaki üçlü mekanizmalar, toplumsal mutabakatın kurumsallaşmış bir biçimini sunmaktadır. Türkiye açısından bakıldığında, 1980 sonrası dönemde uygulanan ekonomik liberalizasyon politikaları, toplumsal mutabakatın sınırlı olduğu bir süreçti. Özellikle gelir dağılımı dengesizlikleri ve enflasyonist baskılar, toplumda belli kesimlerin politikaları desteklememesine neden oldu. Ancak 2000’li yıllarda gerçekleştirilen yapısal reformların görece başarısında, geniş toplumsal kesimlerin reform sürecine ikna edilmesinin payı büyüktü. Günümüzde Mutabakatın Gerekliliği Küresel ölçekte artan belirsizlikler – iklim krizi, enerji arz güvenliği, dijitalleşme, pandemiler ve jeopolitik riskler – ekonomide daha dayanıklı bir yapıya ihtiyaç doğuruyor. Bu dayanıklılık, yalnızca makroekonomik göstergelerin gücüyle değil, aynı zamanda toplumun bir arada hareket etme kapasitesiyle sağlanabilir. Türkiye’de özellikle enflasyon, işsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve genç işsizliği gibi sorunlar, farklı kesimlerin beklentilerini ortaklaştırmayı zorlaştırıyor. Ancak burada mutabakatın gerekliliği daha da artıyor. Çünkü toplumun her kesiminin güven duyduğu bir ekonomik yönelim, yatırımcı için istikrar, işçi için adil ücret, işveren için öngörülebilir maliyet, devlet içinse kalıcı bir vergi tabanı anlamına gelir. Mutabakatın Zorlukları ve Yol Haritası Elbette toplumsal mutabakat kolay inşa edilen bir süreç değildir. Öncelikle güçlü bir diyalog mekanizmasının varlığı gerekir. Devletin şeffaf politikalar yürütmesi, iş dünyasının sadece kârı değil, toplumsal faydayı da gözetmesi, sendikaların yapıcı bir rol üstlenmesi ve akademinin katkı sağlaması gerekir. Türkiye’de bu alanlarda eksiklikler bulunsa da özellikle ekonomik kriz dönemlerinde ortak akıl ihtiyacı kendini daha çok hissettirir. Krizler,…
EKONOMİDE TOPLUMSAL REFAH
EKONOMİDE TOPLUMSAL REFAHEkonomi biliminin temel amacı yalnızca üretim, yatırım veya kâr artışı değildir; bu göstergeler, toplumsal refahın sağlanmasında birer araçtır. Günümüzde ekonomik büyüme, çoğu ülke için en önemli performans göstergesi olarak kabul edilse de vatandaşların yaşam kalitesini yükseltmeyen bir büyümenin tek başına anlamı sınırlıdır. Bu nedenle toplumsal refah kavramı, ekonominin nihai amacını açıklayan en kapsayıcı çerçeve olarak öne çıkmaktadır.Toplumsal refah, sadece kişi başına düşen gelirle ölçülmez; aynı zamanda eğitim, sağlık, adalet, güvenlik, iş güvencesi, çevre koşulları ve fırsat eşitliği gibi unsurları da kapsar. Ekonomik kalkınmanın sürdürülebilir olabilmesi için bireylerin yalnızca “daha çok tüketici” değil, aynı zamanda “daha sağlıklı, daha eğitimli ve daha huzurlu vatandaşlar” haline gelmeleri gerekir.Refahın Ölçülmesinde Klasik ve Modern YaklaşımlarUzun yıllar boyunca toplumsal refah, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) gibi ekonomik göstergeler üzerinden değerlendirildi. Ancak bu yaklaşım, bireylerin gerçek yaşam koşullarını yansıtmaktan uzaktır. Örneğin, hızlı bir büyüme döneminde işsizlik yüksek seyrediyorsa veya gelir dağılımı uçurumları derinleşiyorsa, toplumun büyük bir kesimi bu büyümeden fayda göremeyebilir.Son yıllarda Birleşmiş Milletler tarafından geliştirilen İnsani Gelişme Endeksi (İGE), toplumsal refahı ölçmede daha kapsamlı bir yöntem olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu endeks; gelir düzeyi, eğitim süresi ve yaşam beklentisi gibi göstergeleri bir arada ele alarak, yalnızca ekonomik değil sosyal boyutları da dikkate almaktadır. Benzer şekilde, “Mutluluk Endeksi” gibi ölçütler de bireylerin öznel refah algılarını hesaba katarak ekonomiye daha insani bir boyut kazandırmaktadır.Gelir Dağılımı ve Eşitsizliklerin RolüToplumsal refahın en önemli belirleyicilerinden biri gelir dağılımındaki adalettir. Bir ülkede toplam gelir artsa bile, bu artış küçük bir azınlıkta yoğunlaşıyorsa geniş kitlelerin yaşam kalitesi yükselmez. Eşitsizlik, sadece ekonomik değil sosyal sorunları da beraberinde getirir: Fırsat eşitsizliği, yoksulluğun kuşaktan kuşağa aktarılması, toplumsal huzursuzluk ve güven kaybı gibi sonuçlara yol açabilir.Bu nedenle ekonomide alınacak kararların, yalnızca büyümeyi değil, büyümenin kimler arasında nasıl paylaşıldığını da dikkate alması gerekir. Vergi politikaları, sosyal yardımlar, eğitim ve sağlık yatırımları bu noktada kritik rol oynar. Daha adil bir gelir dağılımı hem sosyal barışı güçlendirir hem de uzun vadeli ekonomik istikrarı sağlar.Refah Devleti ve Sosyal PolitikalarToplumsal refahı yükseltmenin en etkili yollarından biri, güçlü bir refah devleti anlayışının inşa edilmesidir. Refah devleti; vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayan, fırsat eşitliğini sağlayan ve ekonomik risklere karşı koruyan bir yapıyı ifade eder. Sağlık hizmetlerinin erişilebilir olması, eğitimin ücretsiz ya da düşük maliyetli sunulması, işsiz kalanlara sosyal destek verilmesi bu anlayışın temel taşlarıdır.Gelişmiş ülkelerde refah devleti kurumları sayesinde bireyler, ekonomik dalgalanmalardan en az şekilde etkilenir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise bu alanda atılacak adımlar hem toplumun yaşam standardını yükseltecek hem de ekonomik kalkınmayı daha sürdürülebilir hale getirecektir.Çevresel Boyut ve Sürdürülebilir RefahGünümüzde toplumsal refah tartışmaları yalnızca ekonomik ve sosyal değil, aynı zamanda çevresel boyutları da içermektedir. Kısa vadeli büyüme uğruna doğal kaynakların aşırı tüketilmesi, uzun vadede toplumsal refahı zedeleyen bir unsur haline gelir. Hava kirliliği, iklim değişikliği ve doğal afetler, bireylerin yaşam kalitesini doğrudan etkiler.Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma, toplumsal refahın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Yenilenebilir enerji yatırımları, çevre dostu üretim yöntemleri ve yeşil şehirleşme projeleri, yalnızca doğayı korumakla kalmaz, aynı zamanda gelecek nesillerin refahını da güvence altına alır.Sonuç: Refahın Ekonomi Politikalarındaki YeriToplumsal refah, ekonomi politikalarının temel pusulası olmalıdır. Yalnızca büyüme oranlarına odaklanmak, toplumun gerçek ihtiyaçlarını göz ardı etmek anlamına gelir. Eğitimden sağlığa, gelir dağılımından çevreye kadar geniş bir perspektiften bakıldığında, refah kavramı ekonomik kararların merkezinde yer almalıdır.Bir ülkenin zenginliği, vatandaşlarının banka hesaplarındaki rakamlarla değil,…
KURAK YAZIN TARIM ÜRÜNLERİNE ETKİLERİ
Kuraklık Tarımın Kalbine DokunuyorSon yıllarda küresel iklim değişikliğinin etkileri, yalnızca hava durumu bültenlerinde değil, sofralarımıza gelen ekmekten meyve-sebze fiyatlarına kadar pek çok alanda kendini hissettiriyor. 2025 yazı da Türkiye’nin birçok bölgesinde yağışsız ve sıcak geçti. Özellikle İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Ege’nin bazı kesimlerinde yağış miktarının mevsim normallerinin oldukça altında kalması, tarım ürünlerinde ciddi rekolte kayıplarına yol açtı. Kuraklık, tarımsal üretimde “görünmez ama derin” bir krizdir. Toprağın nemini kaybetmesi, sulama kaynaklarının azalması, bitki gelişim döneminde gerekli suyun sağlanamaması ve aşırı sıcak dalgalarının verim düşüşünü hızlandırması bu yıl çiftçilerin en çok şikâyet ettiği konular oldu.Özellikle buğday, arpa, mercimek gibi tahıllarda dane dolum döneminde yeterli suyun olmaması, tanelerin küçülmesine ve verim kaybına neden olurken; pamuk, mısır ve ayçiçeği gibi sulama ihtiyacı yüksek ürünlerde sulama maliyetleri dramatik biçimde arttı.Kuraklığın Ürün Bazında EtkileriTahıllar (Buğday, Arpa, Mısır)Bu yıl kurak yaz, tahıllarda hem verimi hem de kaliteyi düşürdü. Özellikle İç Anadolu’da bazı buğday tarlalarında verim geçen yıla göre %30’a varan oranlarda azaldı. Yüksek sıcaklık, başakların erken olgunlaşmasına yol açtı, bu da dane iriliğini küçülttü. Arpada da benzer şekilde yemlik kalite oranı arttı, bira sanayisine uygun kaliteli arpa bulmak zorlaştı.Baklagiller (Mercimek, Nohut)Baklagiller genellikle kuraklığa daha dayanıklı olsa da bu yıl erken çiçeklenme ve yüksek sıcaklık nedeniyle çiçeklerin bir kısmı döküldü. Mercimekte tane sayısı azaldı, nohut ise küçük taneli ve düşük verimli bir şekilde olgunlaştı.Yağlı Tohumlar (Ayçiçeği, Pamuk)Ayçiçeği üreticileri, yağış eksikliğini sulama ile telafi etmek zorunda kaldı. Ancak enerji fiyatlarının yüksek olması, sulama maliyetlerini çiftçinin belini büken bir yük haline getirdi. Pamukta da kuraklığın etkisi, sulama yapılmayan arazilerde yaprak yanıkları ve koza dökülmesi şeklinde görüldü.Sebze ve MeyveSebzelerde kuraklık, özellikle domates, biber, salatalık gibi yazlık ürünlerde hem verim hem kalite kaybına yol açtı. Meyve ağaçlarında ise kuraklığın etkisi daha uzun vadede ortaya çıkacak. Bu yaz yeterince su alamayan ağaçlar, gelecek yılki çiçeklenme döneminde de düşük verim riskiyle karşı karşıya kalacak. Üzüm bağlarında ise aşırı sıcak, şeker oranını artırırken asit oranını düşürdü; bu durum şaraplık üzüm kalitesinde değişimlere neden oldu.Çiftçinin Mücadelesi: Sulama, Maliyet ve Borç SarmalıKurak yaz, tarımsal üretimde en belirgin şekilde sulama maliyetlerinde kendini hissettirdi. Yeraltı suyu seviyelerinin düşmesi, birçok bölgede çiftçiyi daha derin kuyular açmaya zorladı. Bu durum hem mazot hem elektrik maliyetlerini yükseltti. Tarla başına yapılan sulama sayısı arttıkça, çiftçinin cebinden çıkan para da çoğaldı.Bununla birlikte, kuraklık nedeniyle düşen verim, üreticinin satış gelirini de azalttı. Yani bir yandan daha fazla masraf, öte yandan daha az gelir söz konusu oldu. Bu denklem, birçok çiftçiyi borçlanmaya itti. Tarımsal kredi borçlarının yıl sonunda artması bekleniyor.Gıda Fiyatlarına Yansıma ve Tüketici EtkisiKuraklığın tarım ürünlerine etkisi, yalnızca tarlada kalmıyor; pazara ve sofralara da taşınıyor. Üretimdeki düşüş, arzın azalmasına neden oluyor ve bu durum fiyatları yukarı çekiyor. Özellikle bu yıl ekmek, un, Ayçiçek yağı, mercimek ve sebze fiyatlarında kuraklığın etkisiyle belirgin artış bekleniyor.Gıda enflasyonu, zaten yüksek seyreden genel enflasyonu besleyen en önemli kalemlerden biri. Kuraklık kaynaklı fiyat artışları, dar gelirli tüketici üzerinde daha fazla baskı yaratıyor. Bu da gıda güvenliği konusunu yalnızca üretim değil, sosyal politika meselesi haline getiriyor.Uzmanların Önerileri ve Çözüm YollarıUzmanlar, kuraklıkla mücadelede kısa vadeli önlemler kadar uzun vadeli tarım politikalarının da önemine dikkat çekiyor:Kuraklığa Dayanıklı Tohum Kullanımı: Daha az su isteyen, kısa sürede olgunlaşan tohum çeşitlerinin yaygınlaştırılması.Sulama Sistemlerinin Modernizasyonu: Damla sulama ve yağmurlama gibi su tasarrufu sağlayan tekniklerin teşvik edilmesi.Yeraltı Suyu Yönetimi:…
EKONOMİDE DOT-COM BALONU
1990’ların sonu, teknoloji ve internet dünyasında adeta bir altın çağ olarak tarihe geçti. Yeni kurulan teknoloji şirketleri, özellikle internet tabanlı olanlar, yatırımcıların büyük ilgisini çekti. Ancak bu dönemin sonunda yaşanan aşırı değerlenme ve spekülasyonlar, 2000’li yılların başında tarihin en büyük finansal balonlarından biri olan “Dot-Com Balonu”nun patlamasına yol açtı. Bu balon, sadece teknoloji sektörünü değil, genel olarak küresel ekonomiyi derinden etkiledi. Peki, Dot-Com Balonu nedir, nasıl oluştu, patladığında neler yaşandı ve bundan hangi dersler çıkarıldı? Gelin, detaylıca inceleyelim.Dot-Com Balonunun Doğuşu: İnternetin Yükselişi ve Yatırımcıların İştahı1990’larda internet, hayatımıza yeni yeni girmeye başladı. Dünya çapında yaygınlaşan internet, iş yapış biçimlerini, iletişimi ve ticareti köklü şekilde değiştireceği umuduyla büyük bir heyecan yarattı. Bu dönemde birçok yeni internet girişimi, “dot-com” uzantılı alan adlarıyla şirketlerini duyurmaya başladı.Özellikle ABD’de teknoloji şirketlerine olan ilgi patladı. Yatırımcılar, henüz kâr etmeyen ancak “geleceğin şirketi” olarak görülen internet firmalarına adeta hücum etti. Hisse senetleri hızla değerlendi, şirket değerlemeleri gerçek ekonomik verilerden çok beklentilere dayandı.Örneğin, Amazon, eBay, Yahoo gibi şirketler hızla yükseldi. Ancak pek çok firma, sağlam bir iş modeli ya da kâr planı olmadan, sadece “internet var” diye devasa yatırımlar aldı. Bu durum, piyasalarda büyük bir spekülasyon ortamı yarattı.Balonun Patlaması: 2000 Yılında Gelen Çöküş2000 yılının ilk çeyreğinde, teknoloji hisselerindeki aşırı değerlemeler sürdürülemez hale geldi. Piyasalar, şirketlerin gerçek performanslarını sorgulamaya başladı. İnternet şirketlerinin büyük çoğunluğu gelir elde edemiyor, yüksek harcamalarla zarar ediyordu.Yatırımcılar, kısa vadede kâr edemeyen dot-com şirketlerinden uzaklaşmaya başladı. Hisse senetleri hızla değer kaybetti ve birçok teknoloji firması iflas etti ya da büyük zararlar açıkladı. NASDAQ endeksi, 2000 yılında zirveden başlayarak yaklaşık iki yıl içinde %78 oranında değer kaybetti.Balonun patlaması, sadece teknoloji sektörünü değil, genel ekonomik güveni de sarstı. Binlerce kişi işsiz kaldı, teknoloji yatırımları durdu, birçok girişim sermayesini yitirdi. Bu süreç, aynı zamanda ABD ekonomisinin büyüme hızını da yavaşlattı.Dot-Com Balonunun Ekonomiye Etkileri ve SonrasıDot-Com Balonunun patlaması, dünya genelinde sermaye piyasalarında büyük bir güven kaybına neden oldu. İnternet teknolojilerinin potansiyeline duyulan inanç sarsıldı. Birçok yatırımcı ve şirket bu dönemde ağır zararlar yaşadı.Ancak bu kriz, teknoloji sektörünün tamamen yok olması anlamına gelmedi. Amazon, Google, Apple gibi güçlü firmalar bu süreçten güçlenerek çıktı. Teknoloji şirketlerinin iş modelleri daha gerçekçi hale geldi ve regülasyonlar ile piyasa disiplinleri arttı.Ayrıca, yatırımcılar için önemli bir ders oldu: Spekülasyona dayalı aşırı değerlemeler sürdürülebilir değildir. Finansal kararlar, somut ekonomik verilere ve şirket performansına dayanmalıdır.Dot-Com Balonu’ndan Alınan Dersler ve Günümüzdeki ÖnemiDot-Com Balonu, ekonomi tarihinde bir “uyarı işareti” olarak kabul edilir. Günümüzde de benzer aşırı değerlenmeler, özellikle teknoloji ve kripto para piyasalarında zaman zaman gündeme gelir. Yatırımcıların, balon riski taşıyan varlıklara temkinli yaklaşması, finansal okuryazarlığın artması bu yüzden kritik öneme sahiptir.Ayrıca, devlet kurumları ve finansal düzenleyiciler, piyasaların aşırı ısınmasını önlemek için çeşitli tedbirler almaya çalışır. Piyasa şeffaflığı, denetim ve yatırımcı koruması, balonların oluşma riskini azaltmada etkili araçlardır.Sonuç1990’ların sonundaki Dot-Com Balonu, internetin ekonomik potansiyelinin yanlış anlaşılması ve spekülatif hareketlerin birleşimiyle ortaya çıkan büyük bir ekonomik krizdi. Patlaması, pek çok yatırımcı ve şirket için kayıplara yol açtı, ancak aynı zamanda teknoloji sektörünün geleceğini şekillendiren bir dönüm noktası oldu.Bugün, internet ve teknoloji yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olsa da Dot-Com Balonu’nun öğrettikleri hala taze. Akıllı ve bilinçli yatırımlar, sağlam iş modelleri ve piyasa gerçekçiliği, sürdürülebilir ekonomik büyümenin temel taşlarıdır. Bu tarihsel deneyim, ekonomik dalgalanmaları anlamak ve gelecekte benzer riskleri yönetmek için önemli bir referans olmaya…
BORSADA ALIM YAPARKEN DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR
Türkiye ve dünya genelinde yatırımcıların ilgisi giderek artan borsa piyasaları, getiri potansiyeli yüksek olmasının yanı sıra ciddi riskler de barındırıyor. Borsada alım yaparken bilinçli hareket etmek, finansal kayıpları önlemek ve yatırımların sürdürülebilirliğini sağlamak açısından büyük önem taşıyor. İşte borsada alım yaparken dikkat edilmesi gereken temel noktalar…1. Piyasayı ve Şirketleri İyi TanıyınBorsada başarılı olmak için öncelikle yatırım yapacağınız piyasayı ve şirketleri iyi analiz etmeniz gerekir. Yatırımcılar genellikle hisse senetlerini şirketlerin finansal performansına, büyüme potansiyeline ve sektör dinamiklerine göre değerlendirir. Temel Analiz: Şirketlerin bilanço, gelir tablosu, nakit akışı gibi finansal tablolarını inceleyerek gerçek değerlerini anlamaya çalışır. Borçluluk durumu, karlılık, büyüme oranları ve yönetim kalitesi önemli kriterlerdir.Teknik Analiz: Fiyat grafiklerini, işlem hacimlerini ve çeşitli teknik göstergeleri kullanarak alım-satım zamanlamasını belirler. Özellikle kısa vadeli yatırımcılar teknik analize ağırlık verir.Her iki analiz yöntemi de yatırım kararında destek sağlar, ancak tek başına yeterli olmayabilir. Piyasa koşullarını, ekonomik gelişmeleri ve sektörel trendleri de takip etmek şarttır.2. Risk Yönetimi ve Yatırım Stratejisi OluşturmaBorsada her zaman risk vardır ve kayıplar kaçınılmaz olabilir. Bu nedenle, iyi bir risk yönetimi olmazsa olmazdır.Portföy Çeşitlendirmesi: Tüm yatırımı tek bir hisseye ya da sektöre yatırmak risklidir. Farklı sektörlerden ve farklı büyüklükte şirketlerden hisse alarak risk dağıtılmalıdır.Yatırım Bütçesini Belirleme: Yatırılacak sermayenin tamamı riskli varlıklara ayrılmamalıdır. Yatırımcı, kaybetmeyi göze alabileceği bir miktarla piyasaya girmelidir.Zarar Kes Mekanizması (Stop Loss): Belirli bir zarar seviyesinde satış yaparak daha büyük kayıplar engellenebilir. Duygusal kararlar yerine önceden belirlenmiş kurallarla hareket etmek önemlidir.Uzun Vadeli ve Kısa Vadeli Hedefler: Yatırımcının amacı net olmalıdır. Kısa vadede hızlı kar mı hedefleniyor, yoksa uzun vadede değer artışı mı? Strateji buna göre şekillenmelidir.3. Piyasa Psikolojisi ve Duygusal Kararlardan KaçınmaBorsada en büyük düşmanlardan biri, yatırımcının kendi duygularıdır. Korku, açgözlülük, panik gibi duygular hızlı ve yanlış kararlar alınmasına yol açar.Sabır ve Disiplin: Piyasa dalgalanmaları normaldir. Panik yapmadan soğukkanlı kalmak, uzun vadeli hedeflere odaklanmak gerekir.Haberlerin ve Spekülasyonların Etkisi: Medyada yer alan haberler ya da sosyal medyada dolaşan söylentiler, hisse fiyatlarını kısa vadede etkileyebilir. Bu tür bilgilere körü körüne inanmadan, veriye dayalı kararlar almak gerekir.FOMO (Kaçırma Korkusu): Piyasa yükselirken herkes alım yapıyor diye acele etmek yerine, analiz yapıp mantıklı hareket etmek önemli.4. Komisyon ve Maliyetleri Göz Önünde BulundurunBorsada işlem yaparken sadece hisse fiyatına odaklanmak yeterli değildir. İşlem maliyetleri yatırım getirisini doğrudan etkiler.Komisyon Oranları: Aracı kurumların aldığı komisyon oranları farklılık gösterebilir. Yatırım miktarına göre uygun aracı kurum seçmek avantaj sağlar.Vergiler: Hisse satışından elde edilen kazançlarda uygulanan stopaj ve diğer vergiler hesaplanmalıdır.Diğer Ücretler: Takas ücretleri, fon yönetim giderleri gibi ek maliyetler de yatırımın net getirisini azaltabilir.5. Yasal Düzenlemeler ve GüvenilirlikYatırımcıların korunması için Borsa İstanbul ve Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemelere uygun hareket etmek, dolandırıcılık ve haksız uygulamalardan korunmayı sağlar.Aracı Kurumların Lisansı: Yatırım yapmadan önce aracı kurumun SPK lisanslı ve güvenilir olması kontrol edilmelidir.Yatırımcı Hakları: Hakların korunması ve sorunlarda başvurulacak resmi merciler hakkında bilgi sahibi olunmalıdır.Hisselerin Sermaye Piyasası Kurulu’nda Kayıtlı Olması: Resmi kayıtlarda olmayan hisse ve yatırım araçlarından uzak durulmalıdır.6. Eğitim ve Sürekli TakipBorsa piyasaları dinamik ve sürekli değişen yapıya sahiptir. Bu nedenle yatırımcıların kendilerini sürekli geliştirmesi gerekir.Finansal Okuryazarlık: Temel ekonomi ve finans bilgileri öğrenilmeli, çeşitli eğitim programlarına katılınmalıdır.Piyasa Takibi: Güncel ekonomik gelişmeler, şirket haberleri ve sektörel değişiklikler yakından izlenmelidir.Deneyim Kazanma: Küçük miktarlarla başlayarak piyasayı tanımak, zamanla daha bilinçli kararlar alınmasını sağlar.SonuçBorsada alım yaparken, yüksek getiri potansiyeli kadar risklerin de…
ULUSLARARASI KREDİ DERECELENDİRME KURULUŞLARININ ÖNEMİ VE ÜLKEMİZE VERDİĞİ NOTLAR
Küreselleşen finans piyasalarında, ülkelerin ekonomik güvenilirliğini ve yatırım cazibesini ölçmek için çeşitli göstergelere ihtiyaç vardır. Bu noktada, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları hem devletler hem de özel sektör için kritik bir rol oynar. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından bu kuruluşların verdiği notlar, finansal piyasalarda erişilebilirlik, borçlanma maliyetleri ve yatırımcı güveni üzerinde doğrudan etkili olur. Bu makalede, kredi derecelendirme kuruluşlarının işlevi, Türkiye’ye yönelik değerlendirmeleri ve bu notların ülkemiz ekonomisine yansımaları üzerinde duracağız.Kredi Derecelendirme Kuruluşları Nedir, Ne İşe Yarar?Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları (credit rating agencies), ülkelerin, şirketlerin ve finansal araçların geri ödeme kapasitesini ve risk seviyesini analiz ederek not verirler. En bilinen üç büyük kuruluş Moody’s, Standard & Poor’s (S&P) ve Fitch Ratings’dir. Bu kuruluşlar, bir ülkenin ya da şirketin borçlarını zamanında ödeyip ödeyemeyeceğine dair objektif bir bakış açısı sağlarlar.Verilen notlar, yatırımcıların risk algısını şekillendirir; yüksek notlar düşük risk anlamına gelirken, düşük notlar yatırımcıyı uyarır. Dolayısıyla kredi derecelendirme notları, uluslararası finans piyasalarında borçlanma faiz oranlarını belirlemede önemli bir referans olur. Aynı zamanda ülkelerin dış krediye erişimi, yabancı yatırımcı çekme kabiliyeti ve hatta para politikalarının etkinliği üzerinde etkisi vardır.Türkiye’ye Verilen Notlar ve Değerlendirme SüreciTürkiye, gelişmekte olan bir ekonomi olarak kredi derecelendirme kuruluşlarının radarında önemli bir yere sahiptir. Ancak ülkemize yönelik kredi notları, siyasi, ekonomik ve finansal gelişmelere paralel olarak dalgalanmalar göstermektedir. Örneğin, son 10 yıl içinde Türkiye’nin kredi notları zaman zaman yatırım yapılabilir seviyenin (investment grade) altına düşmüş, bazen toparlanma sinyalleriyle yükseliş yaşamıştır.2025 yılı itibarıyla Moody’s Türkiye’nin kredi notunu “B1”, S&P’nin “B+” ve Fitch’in “BB-” seviyelerinde tutmaktadır. Bu notlar, Türkiye’nin kredi riskinin orta-üst düzeyde olduğunu ve yatırım yapılabilir seviyenin biraz altında kaldığını göstermektedir. Bu durumun temel sebepleri arasında enflasyon oranlarının yüksek seyretmesi, cari açık sorunu, jeopolitik riskler ve zaman zaman yaşanan makroekonomik dalgalanmalar gösterilebilir.Kuruluşlar raporlarında, Türkiye’nin güçlü genç nüfusu, stratejik coğrafi konumu ve büyüme potansiyelini olumlu not ederken, politika belirsizlikleri ve dış finansman ihtiyacının yarattığı risklere dikkat çekmektedir. Özellikle döviz kurlarındaki oynaklık, yüksek enflasyon ve bütçe açığı gibi göstergeler notların belirlenmesinde kritik rol oynuyor.Türkiye Ekonomisine Etkileri ve SonuçlarıUluslararası kredi notları, Türkiye ekonomisi için sadece bir gösterge değil, aynı zamanda ekonomik yönetim politikalarını da şekillendiren önemli bir parametredir. Düşük kredi notu, dış borçlanma maliyetlerinin artmasına yol açar, bu da kamu ve özel sektörün finansman giderlerini yükseltir. Sonuç olarak, yatırım ve büyüme üzerinde negatif baskı oluşur.Öte yandan, notların iyileşmesi Türkiye’ye daha uygun koşullarda borçlanma imkânı sağlar, yabancı yatırımcıların ilgisini artırır ve döviz rezervlerinin güçlenmesine katkıda bulunur. Bu yüzden hükümetler ve ekonomi yönetimleri, kredi notlarını yükseltmek için ekonomik reformlar, makroekonomik disiplin ve siyasi istikrar gibi alanlarda çaba harcar.Türkiye’nin son dönemde attığı adımlar arasında, finansal piyasaların şeffaflığını artırmak, enflasyonla mücadele etmek ve dış ticaret açığını azaltmak gibi stratejiler yer alıyor. Ancak uluslararası piyasaların güvenini kazanmak için daha sürdürülebilir ve öngörülebilir politikalar benimsemek kritik önemde.Dünya ve Türkiye Bağlamında Kredi Notlarının ÖnemiKredi derecelendirme kuruluşları sadece ülkeleri değil, küresel sermaye akışlarını da yönlendirir. Özellikle gelişmekte olan ülkeler için bu notlar, yabancı sermayenin gelip gelmeyeceği konusunda belirleyici olur. Türkiye gibi ekonomisi dışa açık ülkelerde kredi notu değişimleri, borsaya, döviz kurlarına ve faiz oranlarına ani dalgalanmalar olarak yansıyabilir.Dünya ekonomisi açısından baktığımızda, büyük finansal krizlerde kredi derecelendirme notlarının önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır. Örneğin 2008 küresel finans krizinde bazı kuruluşların notlama hataları tartışma konusu olmuş ve kuruluşların güvenilirliği sorgulanmıştır. Ancak genel olarak, finansal…
2025 Haziran Konut Satış İstatistikleri
Türkiye konut piyasası, Haziran 2025 verileriyle birlikte yılın ilk yarısında güçlü bir artış sinyali verdi. Türkiye genelinde haziran ayında konut satışları, geçen yılın aynı ayına göre %35,8 oranında artarak 107 bin 723’e ulaştı. Bu yükseliş; sadece rakamlarda değil, piyasanın dinamiklerinde de önemli ipuçları veriyor. Gelin hem sayıları hem de bu tablonun ardındaki nedenleri ve önümüzdeki döneme dair olası gelişmeleri birlikte ele alalım. *Satışlarda Genel Artış ve Şehir Bazlı Dağılım. Haziran ayında konut satışlarının en yoğun olduğu şehir 17 bin 656 ile İstanbul olurken, onu 9 bin 428 konutla Ankara ve 5 bin 987 konutla İzmir izledi. Satışların en az gerçekleştiği iller ise 38 konutla Ardahan, 62 konutla Bayburt ve 81 konutla Hakkâri oldu. Bu tablo, büyükşehirlerin hâlen konut piyasasının lokomotifi olduğunu; küçük illerde ise talebin sınırlı kaldığını açıkça gösteriyor. Ocak-Haziran dönemine baktığımızda, konut satışları geçen yılın aynı dönemine göre %26,9 artarak 691 bin 893’e yükseldi. Yani yılın ilk yarısında da güçlü bir yükseliş yaşandı. *Satış Türlerine Göre Detaylı Görünüm Haziran ayında ipotekli satışlar (konut kredisiyle yapılan satışlar) %112,6’lık dikkat çekici bir artışla 14 bin 484’e yükseldi. Toplam satışlar içindeki payı %13,4 oldu. İlk altı aylık dönemde ipotekli satışlar %100,5 artarak 103 bin 90’a çıktı. Bu sert artış, faizlerdeki düşüş, bankaların sunduğu avantajlı kampanyalar ve krediye erişimin kolaylaşmasıyla açıklanabilir. Buna karşılık, peşin veya senet gibi diğer yollarla yapılan “diğer satışlar” Haziran’da %28,6 artışla 93 bin 239 oldu. İlk altı ayda ise %19,3’lük artışla 588 bin 803’e yükseldi. Toplam satışlar içindeki payı ise %86,6 gibi oldukça yüksek bir seviyede. *İlk El ve İkinci El Satışlarda Eğilim Haziran ayında ilk el konut satışları %32 artışla 33 bin 569’a, ikinci el konut satışları ise %37,6 artışla 74 bin 154’e yükseldi. Toplam satışlar içinde ilk el konutların payı %31,2; ikinci el konutların payı ise %68,8 oldu. Ocak-Haziran döneminde ilk el satışlar %19,8 artarak 207 bin 624 olurken, ikinci el satışlar %30,3 artışla 484 bin 269’a çıktı. Bu tablo, alıcıların hâlâ büyük oranda ikinci el konutları tercih ettiğini hem fiyat avantajı hem de hemen taşınma imkânı gibi pratik gerekçelerle ikinci el pazarının güçlü kalmaya devam ettiğini gösteriyor. *Yabancılara Konut Satışı: Dalgalı Seyir Haziran ayında yabancılara konut satışları %8,7 artarak bin 565 oldu. En çok satış yapılan iller Antalya (603 konut), İstanbul (521 konut) ve Mersin (128 konut) şeklinde sıralandı. Toplam konut satışları içinde yabancılara yapılan satışın payı %1,5’te kaldı. Ancak yılın ilk yarısında, yabancılara konut satışları %10,6 düşerek 9 bin 354’e geriledi. Bu düşüş; jeopolitik gerilimler, döviz kurları ve Türkiye’deki vatandaşlık düzenlemelerindeki değişikliklerle bağlantılı olabilir. Haziran’da ülke bazında en çok konut alan yabancılar Rusya Federasyonu (326 konut), Ukrayna (111 konut) ve İran (109 konut) vatandaşları oldu. *Peki Konut Satışları Neden Arttı? Haziran 2025’teki artış, birkaç ana sebepten kaynaklanıyor: Konut kredilerindeki faiz düşüşü ve kampanyalar: İpotekli satışlardaki sert artış, alıcıların finansmana daha kolay erişmesinden kaynaklanıyor. Yüksek enflasyona karşı korunma refleksi: Gayrimenkul hâlâ en güvenli yatırım aracı olarak görülüyor. Birikimlerin değer kaybetmemesi için konuta yönelim sürüyor. Sosyolojik etkenler: Pandemi sonrası evde geçirilen zamanın artması, daha geniş veya bahçeli ev taleplerini canlı tutuyor. İkinci el konut avantajı: Fiyat ve hızlı teslimat avantajı sayesinde ikinci el konutlar özellikle orta gelir grubu için cazip olmaya devam ediyor. Yatırım motivasyonu: Dövizde dalgalanmaya karşı yerli yatırımcıların konuta ilgisi artıyor. *Önümüzdeki Süreçte Neler Bekleniyor? Faiz…
TÜRKİYE’DE YATIRIM ARAÇLARI
Ekonomik Ortamın Analizi2025 yılı Türkiye için yüksek enflasyon, dalgalı döviz kurları ve faiz oynaklıklarının gölgesinde ilerliyor. Merkez Bankası’nın uyguladığı sıkı para politikası ve faiz indirim süreci, yatırımcıların hem güvenli hem de kazanç potansiyeli yüksek araçlara yönelmesini gerekli kılıyor. Bu ortamda bireysel yatırımcılar için bilgiye dayalı kararlar almak her zamankinden daha kritik.Mevduat ve Sabit Getirili Araçlar Vadeli TL Mevduat Hesapları: Nisan–Haziran 2025 döneminde yıllık brüt mevduat faiz oranları %51‑52 seviyelerine ulaştı. Ancak net reel faizler TÜİK’e göre yıllık bazda yüzde %5,83 seviyesinde gerçekleşti.Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS/Tahvil): Ocak ayında reel getiri açısından en yüksek performans, yüzde %1,21 (TÜFE ile düzeltilmiş) sağladı. 3 ve 6 aylık değerlendirmelerde de DİBS öne çıktı.Para Piyasası Fonları: İlk 6 ayda ortalama net %18 civarında getiri sundu. Likidite avantajı sayesinde bireysel yatırımcılar için cazibesini koruyor.Döviz ve Altın: Korumalı LimanlarAltın (külçe/gram): 6 ayda yaklaşık %12,9 değer kazandı. Yıllık bazda TÜİK’in verilerine göre Yİ‑ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 12‑19 aralığında reel getiri sağladı; yıllık en fazla kazandıran yatırım aracı oldu.Döviz (USD/EUR): Ocak–Haziran 2025’te USD/TRY %10,9 artış gösterdi. Ancak enflasyon karşısında reel bazda negatif getiriler söz konusu.Hisse Senetleri ve FonlarBorsa İstanbul (BIST 100): Endeks genelinde 6 aylık dönemde yaklaşık %2,9 kayıp yaşandı. Ancak aynı dönemde bazı bireysel hisseler portföylerine göre farklı sonuç verebilir. Üç ayda %7,26 (Yİ‑ÜFE), yıllık bazda yaklaşık %1‑2 reel kayıp yaşandı.Yatırım Fonları (özellikle hisse senedi ve tematik fonlar): Yapı Kredi portföy gibi kurumlar tarafından sunulan TL ağırlıklı hisse, borçlanma, para piyasası fonları yatırımcılar tarafından inceleniyor.2025’in ikinci yarısında hisse senetlerinin özellikle teknoloji, enerji, sağlık gibi sektörlerde yeniden öne çıkması bekleniyor.Diğer Alternatifler: Kripto, Gayrimenkul & Tematik AlanlarKripto Paralar: Bitcoin başta olmak üzere kripto paralara ilgi artmış durumda. Ancak uzmanlar, yüksek risk nedeniyle portföyün yalnızca küçük bir kısmında yer almasını öneriyor.Gayrimenkul & Arsa: Özellikle faizlerin düşeceği beklentisiyle konut, arsa yatırımı ve GYO projeleri yatırımcı ilgisini çekiyor. Kiraya verilebilir portföy oluşturmak uzun vadeli strateji açısından önemli.Tematik Yatırımlar: Teknoloji (yapay zekâ, siber güvenlik, fintech), yenilenebilir enerji, biyoteknoloji ve dijital varlıklar gibi alanlara odaklanan yatırım stratejileri 2025’te ön planda. ESG kriterlerine uygun şirket hisseleri de değerlendiriliyor.Stratejik ÖnerilerÇeşitlendirme: Farklı risk seviyeli araçlara yatırım dağılımıyla portföyünüzü dengeleyin.Risk Profili Tanımlaması: Yüksek volatiliteyi tolere edebilecek misiniz? Stratejiler buna göre şekillenmeli.Vade Seçimi: Kısa vadede mevduat ve fonlar, uzun vadede hisse ve gayrimenkul daha uygun olabilir.Veri ve Uzman Takibi: TCMB, TÜİK, yatırım kurumlarının yayınlarını düzenli takip edin.Sonuç: Beklentiler ve Öngörüler2025’te TL mevduat ve para piyasası fonları en azından kısa–orta vadede en güvenli seçenekler olmaya devam edecek. Altın, enflasyona karşı etkili bir koruma sağlar. Devlet tahvilleri de reel getiri açısından değerli araçlar arasında. Hisse senetleri özellikle sektör seçimine bağlı olarak yılın ikinci yarısında ikinci çıkışını yapabilir. Kripto gibi dijital varlıklar yüksek risk – yüksek kazanım potansiyeli içerirken, asıl dikkat tematik sektörlerdeki girişimlerde ve yenilenebilir enerjide.Yatırım yapmadan önce bireyin risk toleransı, yatırım süresi ve likidite gereksinimi net biçimde belirlenmeli, piyasa takibi ve uzman önerileri ışığında kararlar alınmalı.ÖNEMLİ NOT: Bu makale, 2025 Türkiye ekonomisi bağlamında yatırım araçlarına genel bir bakış sunmakta olup, yatırım tavsiyesi niteliği taşımaz.ZAFER ÖZCİVAN
TÜRKİYE’DE DEMİR ÇELİK SEKTÖRÜ
Sektörün Güncel ManzarasıTürkiye, 2025 yılında ham çelik üretiminde hâlâ dünya sıralamasında 8. konumda yer alıyor. 2024’te sektörde %9,4 oranında büyüme ile yaklaşık 36,9 milyon ton üretim gerçekleştirildi; pik demir üretimi ise %17,2 artarak 10,2 milyon tona ulaştıAncak yılın ilk yarısında üretimde bir miktar gerileme yaşandı: Ocak–Mayıs 2025 döneminde toplam çelik üretimi, geçen yıla göre %1,4 düşerek 15,41 milyon tona, pik demir üretimi ise %12,6 azalarak 3,82 milyon tona gerilediBu veriler, sektörün toparlanma sürecinde olduğunu gösterse de aktif kapasite kullanım oranları hâlâ %62–63 seviyesinde seyrediyor. 2025 için hedef, bu oranı %70’lere çıkararak yeniden 2021 üretim seviyelerini aşmakİç talep ve küresel talep belirsizlikleri hâlâ sektörün ana risk unsurları olarak öne çıkarken, özellikle Asya merkezli fiyat rekabeti ve jeopolitik riskler üretim performansını baskı altında tutuyor.İhracat, Yeşil Dönüşüm ve Yeni Pazarlarİhracatta Güçlü Başlangıçİhracat cephesinde ise sektör, 2025 yılına pozitif bir giriş yaptı. Ocak ayında 1,3 milyar dolar tutarında çelik ihracatıyla %12,4 büyüme kaydedildi; demir-demir dışı metaller ihracatı ise %7,8 artışla 1 milyar dolara ulaştıADMİB’in verilerine göre yalnızca Akdeniz bölgesindeki çelik ihracatı %44 artışla 174 milyon dolara yükseldiAlmanya, Romanya, İtalya, Irak ve ABD sektörün önde gelen pazarları arasında yer alıyorYeşil Dönüşüm ve SKDM HazırlıklarıAB’nin 1 Ocak 2026’da yürürlüğe girecek olan Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM), Türk çelik sektörünü köklü bir dönüşüme hazırlıyor. Sektörün toplam enerji tüketiminin yaklaşık %22’si ve ülke emisyonlarının %7’si demir‑çelik kaynaklı; bu yüzden karbon fiyatlandırmasının ihracatçı firmalar açısından hem zorlayıcı hem de belirleyici olması bekleniyorBu kapsamda ilk etapta “Demir ve Demir dışı Metaller Sektöründe Yeşil Dönüşüm ve Yurtdışı Pazarlama URGE Projesi” başlatıldı. Ayrıca Yeşil Akademi Programı ile firmaların personeline sürdürülebilirlik ve yeşil üretim eğitimleri verilecekSektör temsilcileri, yeşil üretim, enerji verimliliği ve karbon yönetimi konularına hız kazandırmayı amaçlıyor.Uluslararası Fuarlar ve Ticaret HeyetleriKuveyt başta olmak üzere Körfez ülkelerine yönelik ticaret heyetleri düzenlenerek yeni pazarlara açılım planlanıyorKritik Başlıklar ve BeklentiBüyük Oyuncuların KonumuTürkiye’nin önde gelen entegre demir-çelik üreticilerinden Erdemir, yıllık yaklaşık 7–8 milyon ton çelik kapasitesi ile sektörde lider konumdaİsdemir ve Kardemir gibi tesisler hem uzun hem de yassı çelik ürünleri üretiyor ve iç pazara katkı sağlıyor. Ancak bu şirketler aynı zamanda kömür bazlı üretim yaptıkları için karbon salımı açısından SKDM’ye karşı hazırlıklarını yoğunlaştırıyorSektörün Temel ZorluklarıKüresel arz fazlası ve Asya menşeili düşük fiyatlı çelik ürünlerle rekabet,Düşük kapasite kullanım oranları (%62–63),Karbon maliyetlerine karşı adaptasyon süreci,İç ve dış talepte görülen belirsizlikler.Bu zorluklar, sektörde stratejik dönüşümü ve inovasyonu daha da zorunlu kılıyor.Gelecek Beklentileri: Umutlu Bir Yol HaritasıÜretim: 2025’te kapasite kullanımını artırarak 2021 üretim rakamlarının aşılması bekleniyorYeşil Dönüşüm: SKDM sürecine uyum ve karbon nötr üretim hedefiyle firmalar, yeşil teknolojileri benimsiyor.İhracat: Hem ton hem değer bazında büyümenin devam etmesi; yeni pazarlara açılım.Uluslararası İş birliği: Sektörel projeler, fuarlar ve eğitim programları ile küresel rekabet gücünün artırılması.SonuçTürkiye’nin demir‑çelik sektörü, 2025 yılında hâlâ ekonomik büyüme, üretim ve ihracat anlamında kritik bir eşikte. İçinde bulunduğu zorluklara rağmen yeşil dönüşüm, stratejik planlama ve dış pazarlarda genişleme hedefiyle sektör yeni bir ivme kazanıyor. Özellikle SKDM’ye hazırlık süreci hem maliyet hem de sürdürülebilirlik açısından belirleyici olacak. Bu nedenle önümüzdeki dönemde çevreci üretim yatırımları, inovasyon ve pazar çeşitlendirmesi sektörün başarısının anahtarı görünmektedir.ZAFER ÖZCİVANEkonomist-Yazarzaferozcivan@hotmail.com
ÇİFTÇİYE BÜYÜK DESTEK
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ziraat Bankası’nın ev sahipliğinde düzenlenen 4. Tarım Ekosistemi Buluşması’nda yaptığı konuşmada tarıma ve hayvancılığa dair çok önemli mesajlar verdi. Üreticiye doğrudan dokunan kredi desteklerinden, zirai don zararlarının karşılanmasına kadar birçok başlıkta dikkat çeken açıklamalarda bulunan Erdoğan, özellikle kırsalda üretim yapan vatandaşlara güvence verdi: “Çiftçimiz asla yalnız değil, devlet daima yanındadır.” Verilen mesajlar sadece birer müjde değil, aynı zamanda Türkiye’nin tarım ve hayvancılık politikasının yeni rotasının da işaretiydi. Özellikle son yıllarda artan maliyetler ve küresel iklim krizinin etkileri karşısında üreticinin elini güçlendirecek somut adımların atılması, büyük önem taşıyor. SERA, BÜYÜKBAŞ VE KÜÇÜKBAŞ YATIRIMLARINA DEVLET DESTEĞİ Açıklanan kredi paketleri, üç önemli üretim alanını doğrudan hedef alıyor: Sera yatırımı, süt hayvancılığı ve küçükbaş yetiştiriciliği. Bu destekler, özellikle Anadolu’nun dört bir yanında üretim yapan, ancak sermaye erişiminde zorlanan çiftçiler için ciddi bir rahatlama anlamına geliyor. SERA YATIRIMI YAPMAK İSTEYENE 10 MİLYON TL’YE KADAR KREDİ: Sebze ve meyve üretimi için sera kurmak isteyen üreticilere yönelik bu yeni kredi paketi, özellikle küçük ölçekli üreticiler için cazip. 10 dekar altındaki yatırımlar için 1 yıl geri ödemesiz, toplamda 10 yıl vadeli 10 milyon TL’ye kadar kredi sunuluyor. Bu, klasik kredi koşullarına kıyasla ciddi bir ayrıcalık. Üstelik genç ve kadın üreticiler için öz kaynak oranının %10’a düşürülmesi, tarıma katılımı artırabilecek önemli bir teşvik. Kırsalda yaşayan genç kadınların üretime katılması hem ekonomik hem de toplumsal açıdan güçlü bir dönüşüm yaratabilir. BÜYÜKBAŞ SÜT HAYVANCILIĞINA 5 MİLYON TL DESTEK: Süt üretimi yapan büyükbaş işletmelerin hayvan sayısını artırmalarına yönelik destek ise öz kaynak şartı olmadan sunuluyor. 1 yıl ana para ödemesiz, toplamda 7 yıl vadeli 5 milyon TL’ye kadar yatırım kredisi, özellikle halihazırda üretim yapan ama büyümekte zorlanan işletmeler için önemli bir can suyu olacak. Süt ve süt ürünleri sektörü son dönemde maliyet baskıları nedeniyle zorlanıyor. Bu destek, bu baskıyı bir nebze de olsa hafifletip arz güvenliğini korumayı amaçlıyor. KÜÇÜKBAŞ YETİŞTİRİCİLİĞİNDE LİMİT İKİ KATINA ÇIKTI: “Köyümde Yaşamak İçin Bir Sürü Nedenim Var” projesi kapsamında verilen küçükbaş kredi limiti 600 bin TL’den 1 milyon 200 bin TL’ye çıkarıldı. Bu artış, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da küçükbaş hayvancılık yapan üreticiler için büyük önem taşıyor. Hayvancılığın sürdürülebilirliği sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal bir meseledir. Köyde yaşamı cazip kılmak, gençlerin göç etmesini engellemek ve âtıl durumda kalan kapasitenin üretime kazandırılması açısından bu destekler stratejik bir adım olarak görülmeli. ZİRAİ DON ZARARLARINA TELAFİ SÖZÜ: SİGORTALI OLANA DA OLMAYANA DA DESTEK Nisan ayında yaşanan zirai don felaketi, 65 ilde üreticiyi derinden etkilemişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sadece sigortalı üreticilerin değil, sigortasız olanların da zararlarının karşılanacağını belirtti. Bu oldukça dikkat çekici bir yaklaşım. Çünkü genellikle yalnızca TARSİM sigortası olan üreticiler desteklenirken, bu sefer sigortası olmayanlar da unutulmadı. Bu uygulamanın çiftçiye verdiği mesaj çok açık: “Devlet olarak sizi yalnız bırakmayacağız.” Elbette burada altı çizilmesi gereken başka bir nokta da şu: Erdoğan, çiftçileri tarım sigortası yaptırmaya çağırıyor. %70’e varan prim desteğiyle sigortanın yaygınlaştırılması amaçlanıyor. Bu, doğal afetlere karşı üreticinin daha güçlü durmasını sağlayacak önemli bir adım. VERİYE DAYALI TARIM POLİTİKALARI: 1 TEMMUZ’DA TARIM SAYIMI BAŞLIYOR Cumhurbaşkanı’nın bir diğer önemli açıklaması, tarım alanında veri temelli planlamaya geçildiği yönündeydi. 1 Temmuz itibariyle başlatılacak tarım sayımıyla, arazi büyüklüğünden ürün çeşitliliğine kadar birçok veri güncellenecek. Bu ne anlama geliyor? Nerede ne ekiliyor? Hangi ürün ne kadar verim veriyor? Hangi bölgede hayvancılık potansiyeli daha yüksek?…
İTHALATA DAYALI HAYVANCILIĞIN SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) yayımladığı “Hayvancılık Sektörüne Bakış: Sorunlar ve ÇözümÖnerileri” başlıklı rapor, aslında uzun zamandır görmezden gelinen ama toplumun sofrasına kadarsirayet eden bir gerçekliği gözler önüne seriyor: Türkiye hayvancılıkta üretimden uzaklaşıyor, ithalatabağımlı hale geliyor.İSO Başkanı Erdal Bahçıvan’ın da ifade ettiği gibi, hayvancılık yalnızca ekonomik bir sektör değil; aynızamanda sosyal adaletin, sağlıklı nesillerin, kırsal kalkınmanın ve ulusal gıda güvenliğinin temel taşı.Ancak son 10 yılda yaşanan gelişmelere bakıldığında, ülke olarak bu alanda yanlış bir rota izlediğimizçok açık.MİLYAR DOLARLIK İTHALAT: GIDA YERİNE DÖVİZ VERDİKSon 13 yılda canlı hayvan ve kırmızı et ithalatına tam 10,6 milyar dolar harcanmış. Buna karşılık,hayvancılık sektörüne verilen destek 8,88 milyar dolarda kalmış. Bu tabloya dikkatle bakarsak,Türkiye’nin üretimi desteklemek yerine, dışa bağımlı hale gelmiş bir tüketim modeline yöneldiğini netbiçimde görebiliriz.Daha da çarpıcısı, Türkiye her yıl dünya sığır ithalatının yaklaşık %10’unu tek başına yapıyor. Yanidünya genelinde en çok ithalat yapan ülkelerden biriyiz. Bu durum, sadece dövizi yurt dışınaakıtmakla kalmıyor; aynı zamanda krizlere, fiyat dalgalanmalarına, dış politikalara karşı da kırılganlıkyaratıyor. Böylesine dışa bağımlı bir yapıyla ne fiyat istikrarı sağlanabilir ne de üretici korunabilir. Olan daüreticiye oluyor, tüketiciye oluyor. Kimi zaman kasap reyonlarında kırmızı etin kilosu 600 lirayadayandığında bunun nedenini sadece piyasa dalgalanmasıyla açıklayamayız.YEM BULMAK DERT, MERAYI KULLANMAK AYRI BİR DERTİSO raporuna göre Türkiye’nin kaba yem açığı %25 seviyesine ulaşmış durumda. Yani hayvanlarındoğal ve ucuz şekilde beslenebileceği kaynaklar yetersiz. Bunun doğal sonucu da yem ithalatınayönelmek. Özellikle karma yem fiyatlarının dövize bağlı olarak artması üretim maliyetlerinitırmandırıyor ve üreticiyi köşeye sıkıştırıyor.Bir başka temel sorun ise mera alanlarının etkin kullanılmaması. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğubölgeleri gibi potansiyeli yüksek alanlarında hayvancılık geri plana düşmüş durumda. Mera mülkiyetsorunları, verimsizlik ve bakım eksikliği yüzünden, bedava doğal yem kaynağımız olan meralar adetakaderine terk edilmiş durumda. Oysa gelişmiş ülkeler meralarını korur, ıslah eder ve çiftçiye ücretsiztahsis ederken biz tam tersini yapıyoruz.YERLİ ÜRETİMİ DESTEKLEMEZSEK GIDA MİLLİYETÇİLİĞİ NASIL OLACAK?İSO Başkanı Bahçıvan çok yerinde bir tespitte bulunmuş: “Tarım ve gıdada milliyetçilik yükseliyor.”Pandemiden, Ukrayna savaşından ve küresel tedarik krizlerinden sonra tüm ülkeler kendi üretiminikoruma altına aldı. Kimse başka ülkelere bel bağlamıyor artık.Türkiye’nin de bu rüzgârı doğru okuması gerekiyor. Tarım ve hayvancılığı savunma sanayi kadarstratejik bir alan olarak görmeden, bu alana gerçek anlamda yatırım yapmadan gıda güvenliğinisağlamak mümkün değil. Unutmayalım: Savunma sanayiniz olabilir, silahınız olabilir, ama halkınız açsahiçbir şeyin anlamı yok.KIRMIZI ETTE KÜÇÜKBAŞA DÖNÜŞ ŞART OLDU Türkiye’de kırmızı et deyince ilk akla gelen büyükbaş hayvancılık oluyor. Oysa bu yaklaşım artık hempahalı hem de sürdürülemez. İSO verilerine göre, Türkiye’de kırmızı et tüketiminde büyükbaşın payı%39 seviyesinde. Gelişmiş ülkelerde ise bu oran %25 civarında.Küçükbaş hayvancılık (koyun ve keçi) hem maliyet açısından daha ucuz hem coğrafi koşullara dahauygun hem de meraya dayalı olduğu için yem krizinden daha az etkileniyor. Yani çözüm aslındaelimizin altında. Fakat koyun ve keçi etine yönelik tüketici alışkanlıkları yeterince desteklenmiyor.Üstelik şarküteri ve işlenmiş et sektörlerinde hâlâ büyükbaş etin egemenliği sürüyor.Artık küçükbaş et üretimini ve tüketimini artırmak bir tercih değil, mecburiyet haline geldi. Bunoktada hem kamu politikalarına hem de toplumun bilinçlendirilmesine ihtiyaç var.ANAÇ HAYVANLARIN KESİMİ: GELECEĞİN KURBAN EDİLMESİRaporda dikkat çeken bir diğer nokta ise anaç hayvan kesimleri. 2021-2023 arasında 300 binden fazlaanaç hayvan kesilmiş. Bu durum, doğrudan üretimin geleceğini tehdit ediyor. Anaç hayvan demek,yeni yavruların kaynağı demek. Onlar kesilirse, gelecekte hayvan varlığınız da kalmaz.Bu tabloya rağmen yeterli müdahale yapılmadıysa, bu sektörün kaderine terk edildiğini gösterir.Tarımda da hayvancılıkta da günü…
RUSYA’DAN İSRAİL’E TEPKİ
Ortadoğu’da zaten gerilim doruktayken, şimdi işler çok daha tehlikeli bir boyuta taşındı. İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sürerken, bu saldırıların nükleer tesisleri hedef alması uluslararası kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Özellikle Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklama dikkat çekici ve uyarıcı nitelikteydi. Açıklamada, İsrail’in bu saldırısının uluslararası hukuka aykırı olduğu vurgulandı ve dünya için nükleer bir felaketin kapısının aralandığı ifade edildi. İSRAİL’İN NÜKLEER TESİSLERE SALDIRMASI NEDEN BU KADAR TEHLİKELİ? Savaşın ya da çatışmanın bir sınırı, bir kuralı olur. Ama nükleer tesislere yapılan bir saldırı, işin tüm kurallarını bozuyor. Çünkü bu tür tesisler, yalnızca askeri hedefler değil; çevre, insan sağlığı ve bölgesel istikrar açısından büyük risk taşıyan yerler. Rusya, yaptığı açıklamada İsrail’i açıkça uyarırken, bu saldırının sadece İran’ı değil tüm dünyayı ilgilendiren bir tehdit olduğunu belirtti. Özellikle İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) bağlılığının altı çizilerek, İran’ın nükleer çalışmalarının uluslararası denetime açık ve yasal zeminde yürütüldüğü vurgulandı. Yani Rusya, “Bu saldırı meşru değil” demekle kalmadı, “Bu saldırı hepimizi ilgilendiriyor, çünkü nükleer tesisleri hedef almak insanlığa ihanettir” mesajı verdi. UAEA: NATANZ TESİSİ ZARAR GÖRDÜ Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) da süreci yakından takip ediyor. Sosyal medya platformu X üzerinden yapılan açıklamada, İsrail’in 13 Haziran’da düzenlediği saldırılar sonrasında elde edilen uydu görüntüleri üzerinden analiz yapıldığı ve Natanz Nükleer Tesisi’nin yer üstü kısımlarının zarar gördüğü ifade edildi. Ajans, yer altında uranyum zenginleştirme işlemi yapılan bölümlerle ilgili bazı bulgulara ulaştıklarını söylese de doğrudan bir fiziksel saldırının olup olmadığı konusunda net bir teyit veremedi. İsfahan ve Fordo’daki nükleer tesislerde ise şu an için bir değişiklik gözlemlenmediği bildirildi. Ama bu, tehdidin boyutunun az olduğu anlamına gelmiyor. RUSYA’NIN AÇIKLAMASI: SADECE UYARI DEĞİL, BİR SİNYAL Rusya’nın açıklaması sadece bir diplomatik tepki değil; aynı zamanda dünyaya verilmiş ciddi bir sinyal. Bu tür saldırıların nükleer felakete davetiye çıkardığını belirten Moskova yönetimi, özellikle saldırıya destek veren ülkeleri de açıkça hedef aldı. “Bu saldırılara destek veren ülkeler, bu eylemlere ortaktır” ifadesi dikkatle okunmalı. Bu söylem, özellikle Batılı müttefiklere — başta ABD’ye — doğrudan bir suçlama olarak yorumlanabilir. Rusya’nın bu açıklamayla hem İran’a arka çıktığı hem de nükleer meselelerde Batı’ya karşı jeopolitik pozisyonunu daha da netleştirdiği görülüyor. Bu, sadece Ortadoğu’daki bir çatışma değil; Doğu ile Batı arasındaki yeni nesil küresel çekişmenin nükleer gölgede yeniden biçimlenmesidir. TÜRKİYE AÇISINDAN YORUM: BÖLGESEL BARIŞA BÜYÜK DARBE Bu gelişmeler Türkiye açısından da son derece önemli. Hem coğrafi yakınlık hem de enerji yolları açısından bakıldığında, İran’da yaşanacak bir nükleer kriz ya da radyasyon sızıntısı gibi bir durum, doğrudan bizi etkiler. Ayrıca Türkiye, nükleer enerjiye geçiş sürecindeyken, bu tür saldırıların uluslararası nükleer güvenlik rejimlerini zedelemesi, bizim gibi barışçıl nükleer enerji geliştirmek isteyen ülkeleri de sıkıntıya sokar. Ayrıca Türkiye’nin dış politikasında dengeli duruşu koruma çabası, bu gibi krizlerde daha çok sınanıyor. İsrail’in kontrolsüz askeri adımları ve Batı’nın buna sessiz kalışı, Türkiye’nin bölgesel barışa dair söylemini daha da güçlendirmeli. Aksi hâlde bölgede çatışmalar büyürken, Türkiye’nin ekonomik ve diplomatik çıkarları da olumsuz etkilenebilir. SONUÇ: DÜNYA TEHLİKELİ BİR EŞİKTE Artık mesele sadece İran-İsrail gerilimi değil. Nükleer tesislerin hedef alınmasıyla, iş tüm insanlık için bir tehdit haline gelmiş durumda. İsrail’in bu saldırılarıyla birlikte, olası bir nükleer kazanın, sadece savaş değil, ekolojik ve insani bir felaket doğuracağı açıkça ortada. Rusya’nın bu çıkışı da bu yüzden önemli. Bu sadece diplomatik bir tepki değil, aynı zamanda dünyanın nükleer uçuruma yuvarlanmaması için atılmış…
Vergi Denetiminde Dijital Dönem
Türkiye’de vergi denetimi sil baştan değişiyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamalarına göre artık mükellefler, vergiyle ilgili denetim işlemlerini kâğıt kalemle, yüz yüze değil; ekran başında, elektronik ortamda yürütecek. Şimşek’in “vergi denetiminde dijitalleşme dönemi” olarak tanımladığı bu yeni uygulama hem kamu hem de vatandaş açısından önemli kolaylıklar ve tasarruflar getirmeyi amaçlıyor. Bakanlık, vergi denetim süreçlerinin tamamını elektronik ortama taşımak için gerekli altyapı ve yasal düzenlemeleri hayata geçirdi. Yapılan açıklamalara göre artık defter ve belgelerin ibrazı, tutanakların düzenlenmesi ve hatta mükelleflerle yapılan görüşmeler bile dijital olarak gerçekleştirilecek. Böylece vergiyle ilgili denetim işlemleri hem daha hızlı hem de daha şeffaf bir şekilde yürütülebilecek. Bu dönüşüm sadece klasik denetim işlemleriyle sınırlı kalmayacak. İzaha davet, rapor değerlendirme komisyonu işlemleri ve gönüllü uyum süreçleri gibi mükellefi doğrudan ilgilendiren pek çok kamusal hizmet de bu kapsama alınacak. Yani bugüne kadar fiziksel olarak ofise gitmeyi gerektiren işlemler, artık bir bilgisayar ekranı üzerinden yürütülebilecek hale gelecek. MÜKELLEF İÇİN ZAMAN VE MALİYET AVANTAJI Yeni sistemin en önemli avantajlarından biri, mükellefler için ciddi bir zaman ve maliyet tasarrufu sağlaması. Geleneksel denetim süreçlerinde mükelleflerin sık sık vergi dairelerine gitmesi, evrak taşıması ve toplantılara katılması gerekiyordu. Bu süreçler sadece zaman kaybı yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda yol, konaklama ve benzeri ek maliyetler de çıkarıyordu. Elektronik sistem sayesinde bu gereklilikler ortadan kalkıyor. Mükellef, defter ve belgelerini doğrudan sisteme yükleyebiliyor. Tutanaklar video görüşmelerle hazırlanabiliyor. Böylece işlemler, daha kısa sürede ve daha az masrafla tamamlanıyor. Vergiyle ilgili süreçlerin sadeleşmesi, işletmelerin de asıl işlerine daha fazla odaklanmasına yardımcı oluyor. Zira küçük ya da büyük her ölçekten işletme için zaman, aynı zamanda maliyet demek. KAMU TARAFINDA TASARRUF VE ETKİNLİK Dijitalleşmenin kazandırdığı bir diğer önemli yön ise kamunun kendisiyle ilgili. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in özellikle altını çizdiği üzere, yeni sistem sadece vatandaş için değil, devlet için de önemli bir tasarruf anlamına geliyor. Denetim elemanlarının farklı şehirlerdeki mükelleflerle yüz yüze görüşmek için yaptığı seyahatler, konaklama giderleri, kırtasiye harcamaları ve daha birçok fiziksel işlem maliyeti artık büyük ölçüde ortadan kalkacak. Ayrıca, elektronik ortamda yürütülen işlemler sayesinde denetim süreçlerinin daha etkin ve denetlenebilir olması da mümkün hale geliyor. Dijital kayıtlar sayesinde her işlem daha kolay izlenebilecek, belge ve bilgiye anında ulaşılabilecek. Bu da kamu yönetiminde hem şeffaflığı artıracak hem de iş yükünü azaltacak. VERGİ HİZMETLERİNDE GELECEK DİJİTALDE Bakan Şimşek’in yaptığı açıklamalardan anlaşılıyor ki bu sadece bir başlangıç. Bakanlık, ilerleyen süreçte dijital dönüşümün kapsamını daha da genişletmeyi planlıyor. Yani önümüzdeki yıllarda sadece vergi denetimi değil, diğer pek çok kamu hizmeti de benzer şekilde elektronik ortama taşınabilir. Böylece mükelleflerin kamu hizmetlerine erişimi daha da kolaylaştırılmış olacak. Bu dönüşüm, dijitalleşmenin sadece özel sektörde değil kamu sektöründe de ne kadar gerekli olduğunu ortaya koyuyor. Aynı zamanda Türkiye’nin vergi idaresi anlamında çağın gerekliliklerine uygun, modern ve yenilikçi bir sisteme geçiş sürecinde önemli bir eşik atladığını gösteriyor. Sonuç olarak; elden yürüyen işlemler ekran üzerinden yapılacak, kırtasiyeden tasarruf sağlanacak hem vatandaş hem devlet kazanacak. Teknoloji, artık vergi denetiminin de merkezine oturmuş durumda. Mükellefler için sade, kamu için etkin, ülke için verimli bir dönem başlıyor. ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
Ekonomist Zafer ÖZCİVAN – TÜRKİYE DE İTHALAT DOĞUDAN İHRACAT BATIYA
İthalat hacmindeki gerileme, Orta Doğu’daki çatışma ortamı, değişen jeopolitik öncelikler, mevcut stoklar ve arz ekseniyle paralel çizgide şekillendi. Ticaret Bakanlığı, 2024 yılının Dış Ticaret İstatistikleri veri setini yayınladı. Buna göre, mevcut enerji bağımlılığına karşın Türkiye’nin dış ticaretteki en büyük partneri Çin oldu. Ankara, 2024 yılı boyunca Pekin’den 44,935 milyar dolarlık (1,587 trilyon Türk Lirası) ürün sipariş etti. Bir önceki yıla kıyasla (45,048 milyar dolar – 1,591 trilyon Türk Lirası) ithalatta gerileme olsa da yüzde 13,1’lik payla Çin ilk sırada yer aldı. Bunu yüzde 12,8’le Rusya, yüzde 7,9’la Almanya, yüzde 5,6 ile İtalya, yüzde 4,7 ile ABD, yüzde 3,6 ile Fransa takip etti. Rusya ile yapılan ticaret, 2022’de 58,849 milyar dolarken (2,78 trilyon Türk Lirası), 2023’te 45,6 milyar dolara (1,61 trilyon Türk Lirası), 2024’te 43,915 milyar dolara (1,551 trilyon Türk Lirası) geriledi. Geçtiğimiz yıl, Rusya ile Çin arasındaki makas 500 milyon dolar (17,6 milyar Türk Lirası) bandına kadar düşmüştü. Enerji pastası Türkiye ile Rusya arasındaki ticaretin önemli kalemini enerji ithalatı oluşturuyor. Dışişleri Bakanlığı’na göre, Türkiye enerjide yüzde 74 oranında dışa bağımlı bir ülke. 2024 yılında 65,635 milyar dolarlık (2,318 trilyon Türk Lirası) enerji ithalatı yapıldı. Geride bıraktığımız yıl bu alımın ağırlıklı olarak hangi ülkeden yapıldığı belirtilmese de Enerji Bakanlığı’nın 2022 verilerine göre, doğalgaz (yüzde 42,2), petrol (yüzde 39,5), kömür (yüzde 40,5) kalemlerinde Rusya ilk sıradaydı. Çin, Türkiye’nin enerji ithalatında listede olmamasına rağmen, yani 65,635 milyar dolarlık pazarda önemli payı bulunmamasına karşın, bu alanda lider konumdaki Rusya’yı geride bıraktı. Ankara’nın 2024 yılındaki ithalatı yüzde 4,9 gerilemeyle 344,085 milyar dolar (12,15 trilyon Türk Lirası) olarak ölçüldü. Bu rakam bir önceki yıl 361,967 milyar dolardı (12,78 trilyon Türk Lirası). Gerileme, Orta Doğu’daki çatışma ortamı, değişen jeopolitik öncelikler, mevcut stoklar ve arz ekseniyle paralel çizgide şekillendi. Türkiye’nin 2024’te Türk Lirası ile yaptığı ithalatın toplamı 811,402 milyar lira (22,97 milyar dolar) civarındaydı. İhracat İthalattaki 16 milyar doları (565,16 milyar Türk Lirası) aşan gerilemeye karşın ihracatta, 2023 yılına kıyasla yüzde 2,46’lık artışla 6 milyar dolardan (211,94 milyar Türk Lirası) daha fazlaydı. Türkiye’nin en çok ürün ihraç ettiği ülke, 20,438 milyar dolarla (721,92 milyar Türk Lirası) Almanya’ydı. Onları, 16,347 milyar dolarla (577,42 milyar Türk Lirası) ABD, 15,236 milyar dolarla (538,18 milyar Türk Lirası) İngiltere takip etti. Almanya, Türkiye ihracatının yüzde 7,8’inde pay sahibiyken, ABD yüzde 6,2, İngiltere yüzde 5,8, Irak yüzde 5, İtalya yüzde 4,9. Çin İthalatta ilk sırada yer alan Çin, ihracatta ilk 20 ülke arasında yoktu. Yani açığın 40 milyar dolardan daha fazlası Pekin’le ticari ilişkilerden kaynaklanıyor. Türkiye, bu açığı dizginlemek için geçtiğimiz aylarda Avrupa Birliği harici bir ülkeden yapılacak e-ticaret alışverişinde, 30 euroyu (1.093 TL) aşan değere sahip ürünlere yüzde 30 yerine yüzde 60 vergi uygulanacağını açıklamıştı. Ayrıca, 8 Haziran 2024 itibarıyla Çin’den ithal edilecek elektrikli araçlara yüzde 40 gümrük vergisi getirildi. Bunun üzerine Çin, Ekim 2024’te Türkiye’yi Dünya Ticaret Örgütü’ne şikayet etmişti. Rusya İthalatın ikinci sırasındaki Rusya, yüzde 3,3’lük payla 11. sıradaydı. Türkiye, Rusya’dan 43,915 milyar dolarlık mal almasına karşın, Rusya’ya 8,567 milyar dolarlık (302,61 milyar Türk Lirası) ürün satabildi. 2023’te bu rakam 10,907 milyar dolardı (385,26 milyar Türk Lirası). Hem ihracat hem de ithalatta rakamların aşağı yönlü olması, ekonomiden farklı olarak, 2024’ün son günlerinde siyasi arenada ‘arabuluculuk’ tartışmalarıyla yankılanmıştı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye’nin arabuluculuk çabalarına ilişkin, Türk menşeli silahların Ukrayna ordusu tarafından…























