İRAN SAVAŞIYLA SARSILAN PİYASALARDA GÜÇLÜ GERİ DÖNÜŞ

İRAN SAVAŞIYLA SARSILAN PİYASALARDA GÜÇLÜ GERİ DÖNÜŞ

Küresel finans piyasaları, Orta Doğu’da tırmanan jeopolitik gerilimlerin ardından önce sert bir satış dalgasına sahne oldu, ardından ise beklenmedik bir hızla toparlanma sürecine girdi. Özellikle İran merkezli çatışma riskinin artmasıyla birlikte yatırımcıların risk iştahı keskin biçimde düşerken, bu panik havası yerini kısa sürede yeniden alım iştahına bıraktı. Bu çalkantılı süreçte dikkat çeken gelişmelerden biri ise Türkiye’nin ana hisse senedi endeksi olan BIST 100’ün küresel ölçekte en hızlı toparlanan endekslerden biri olarak ikinci sıraya yükselmesi oldu.

İlk etapta piyasalarda yaşanan sert düşüşlerin temelinde, enerji fiyatlarında ani yükseliş ve küresel ticaret yollarına ilişkin belirsizlikler yer aldı. İran ile bağlantılı çatışma riskinin artması, petrol arzına yönelik endişeleri tetiklerken, yatırımcıların güvenli limanlara yönelmesine neden oldu. Bu süreçte özellikle gelişmekte olan ülke piyasaları ciddi satış baskısıyla karşı karşıya kaldı. Türkiye de bu dalgadan nasibini aldı ve Borsa İstanbul bünyesindeki hisselerde kısa sürede belirgin değer kayıpları gözlendi.

Ancak piyasalarda panik satışlarının ardından gelen ikinci faz, daha rasyonel fiyatlamaların ön plana çıktığı bir dönem oldu. Jeopolitik risklerin fiyatlara hızlı biçimde yansıtılması ve ardından bu risklerin kısmen kontrol altına alınabileceğine yönelik beklentiler, yatırımcıların yeniden pozisyon almasına zemin hazırladı. İşte tam bu noktada Türkiye piyasalarının görece cazip değerlemeleri ön plana çıktı.

Uzmanlara göre BIST 100’ün bu hızlı toparlanmasında üç temel faktör etkili oldu. İlk olarak, Türk hisse senetlerinin uluslararası benzerlerine kıyasla uzun süredir iskontolu işlem görmesi, yabancı yatırımcılar açısından önemli bir fırsat yarattı. İkinci olarak, kur tarafındaki görece istikrar ve ekonomi yönetiminin attığı normalleşme adımları güveni destekledi. Üçüncü olarak ise bankacılık ve sanayi hisselerinde görülen güçlü bilanço beklentileri, endekse yukarı yönlü ivme kazandırdı.

Özellikle bankacılık sektörü hisseleri, bu toparlanma sürecinde lokomotif rol üstlendi. Faiz politikasındaki öngörülebilirlik ve finansal sistemdeki dengelenme çabaları, bankaların kârlılık görünümünü iyileştirirken yatırımcı ilgisini artırdı. Aynı şekilde ihracat ağırlıklı sanayi şirketleri de küresel talep koşullarındaki toparlanma beklentileriyle birlikte güçlü performans sergiledi.

Küresel karşılaştırmalara bakıldığında, Türkiye’nin bu dönemde birçok gelişmekte olan ülkeyi geride bıraktığı görülüyor. Latin Amerika ve Asya piyasalarında toparlanma daha sınırlı kalırken, Türkiye’nin daha hızlı reaksiyon vermesi dikkat çekti. Bu durum, hem yerli yatırımcıların piyasaya olan güveninin sürdüğünü hem de yabancı yatırımcı girişlerinin yeniden başladığını gösteriyor.

Analistler, BIST 100’ün ikinci sıraya yükselmesini sadece kısa vadeli bir teknik toparlanma olarak değil, aynı zamanda orta vadeli bir yeniden fiyatlama sürecinin başlangıcı olarak değerlendiriyor. Özellikle Türkiye ekonomisinde uygulanan Ortodoks politikaların devam etmesi halinde, bu yükseliş trendinin kalıcı olabileceği ifade ediliyor.

Bununla birlikte riskler tamamen ortadan kalkmış değil. İran merkezli jeopolitik gelişmelerin yeniden tırmanması durumunda piyasalarda yeni dalgalanmalar yaşanabileceği uyarısı yapılıyor. Ayrıca küresel faiz oranlarının seyri, ABD ekonomisinin performansı ve enerji fiyatlarının yönü de Türkiye piyasalarının geleceği açısından belirleyici olacak.

Yatırımcı davranışları açısından bakıldığında ise bu süreç önemli dersler içeriyor. Panik satışlarının ardından gelen hızlı toparlanma, piyasalarda zamanlamanın ne denli kritik olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Uzun vadeli perspektife sahip yatırımcıların bu tür dalgalanmalardan daha az etkilendiği ve fırsatları daha iyi değerlendirdiği gözlemlendi.

Sonuç olarak, İran savaşıyla tetiklenen küresel satış dalgası, kısa sürede yerini güçlü bir toparlanmaya bıraktı. Türkiye ise bu süreçte gösterdiği performansla öne çıkan ülkeler arasında yer aldı. BIST 100’ün küresel ligde ikinci sıraya yükselmesi hem mevcut ekonomik politikaların etkisini hem de piyasanın potansiyelini ortaya koyuyor. Önümüzdeki dönemde bu performansın sürdürülebilir olup olmayacağı ise hem iç dinamiklere hem de küresel gelişmelere bağlı olarak şekillenecek.

Kaynak: Euronews

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

  • Benzer Haberler

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR Türkiye ekonomisinin nabzını tutan göstergelerden biri de Merkez Bankası’nın her hafta açıkladığı Para ve Banka İstatistikleri. 31 Temmuz 2026 haftasına ilişkin veriler; vatandaşın bankalardaki parasını, döviz tercihlerini, kredi kullanımını ve bankacılık sistemindeki genel hareketliliği anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Haftalık veriler yalnızca bankacıların ya da ekonomistlerin takip edeceği rakamlardan oluşmuyor. Çünkü bankalardaki mevduatın büyüklüğü, kredi hacminin seyri ve vatandaşın TL veya döviz tercihleri doğrudan günlük hayatımıza yansıyor. Mevduat artıyorsa toplumun elinde bankacılık sistemi içinde tutulan para büyüyor; kredi artıyorsa borçlanma ve harcama kapasitesi genişliyor. Tersi durumda ise hem vatandaşın hem de işletmelerin daha temkinli davrandığı anlaşılabiliyor. MEVDUATTA TRİLYONLARIN HAREKETİ Temmuz ayının son haftasında bankacılık sistemindeki para hareketliliği yüksek seviyesini korudu. Önceki haftalarda da toplam mevduatta önemli artışlar görülmüştü. 10 Temmuz haftasında toplam mevduat 31 trilyon 458 milyar TL’ye, 17 Temmuz haftasında ise 31 trilyon 909,6 milyar TL’ye kadar yükselmişti. Bu rakamların büyüklüğü ilk bakışta anlaşılması zor olabilir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bankacılık sisteminde trilyonlarca liralık bir tasarruf havuzu bulunuyor. Bu paranın önemli bir bölümü vatandaşların, şirketlerin ve diğer ekonomik aktörlerin bankalardaki hesaplarında tutuluyor. 17 Temmuz haftasında toplam mevduattaki 451,5 milyar liralık artışın dikkat çekici olması, yüksek faiz ortamında tasarruf sahiplerinin parasını bankada tutmayı tercih ettiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Aynı hafta TL mevduat 17 trilyon 639,8 milyar liraya, yabancı para mevduat ise 10 trilyon 320,6 milyar liraya ulaşmıştı. Burada vatandaş açısından kritik soru şu: Bankada para birikiyor ama bu para ekonomiye ne ölçüde kredi olarak dönüyor? KREDİLERDE VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ ÖNEMLİ Bankacılık sistemindeki ikinci büyük başlık krediler. 17 Temmuz haftasında bankacılık sektörünün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil toplam kredi hacmi 26 trilyon 47,4 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Aynı hafta tüketici kredileri 6 trilyon 591,6 milyar TL seviyesindeydi. Tüketici kredilerinin içinde konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve bireysel kredi kartları bulunuyor. Rakamların dağılımına bakıldığında özellikle ihtiyaç kredileri ile kredi kartlarının vatandaşın finansman ihtiyacında önemli yer tuttuğu görülüyor. 17 Temmuz haftasında tüketici kredilerinin 807,4 milyar TL’si konut, 41,3 milyar TL’si taşıt, 2 trilyon 515,2 milyar TL’si ihtiyaç kredisi ve 3 trilyon 227,7 milyar TL’si bireysel kredi kartlarından oluştu. Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Vatandaşın borçlanmasında kredi kartlarının payı oldukça yüksek. Günlük yaşam giderlerinin karşılanmasında kredi kartlarının daha fazla kullanılması, gelir ile gider arasındaki makasın açıldığı dönemlerde aile bütçesi açısından risk oluşturabiliyor. Çünkü kredi kartı bugün harcamayı kolaylaştırıyor, ancak borç gelecek ayın bütçesinden ödeniyor. DÖVİZ HESAPLARI DA YAKINDAN İZLENİYOR Haftalık istatistiklerde dikkat çeken bir başka konu da yabancı para mevduatları. 17 Temmuz haftasında bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı 259,2 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun 220,1 milyar doları yurt içinde yerleşiklerin hesaplarında bulunuyordu. Parite etkisinden arındırılmış hesaplamada ise yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatında haftalık 5,259 milyar dolarlık artış görülmüştü. Bu gelişme, vatandaşın tasarruf kararlarında dövizin hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Ancak burada yalnızca “vatandaş dövize yöneldi” şeklinde basit bir yorum yapmak doğru olmaz. Kur hareketleri, faiz oranları, enflasyon beklentileri ve ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim aynı dönemde TL mevduat da güçlü şekilde büyümeye devam ediyordu. YÜKSEK FAİZİN İKİ FARKLI YÜZÜ VAR Yüksek faiz ortamının ekonomide iki farklı etkisi bulunuyor. Bir tarafta tasarruf sahibini bankada para tutmaya teşvik ediyor. Vatandaş, parasını harcamak yerine faiz getirisi elde etmek isteyebiliyor. Bu durum tüketimi sınırlayarak enflasyonla…