10 EYLÜL 2025’TE AÇIKLANAN ORTA VADELİ PROGRAMDA HEDEFLER, RİSKLER VE GERÇEKLEŞME İHTİMALİ

10 EYLÜL 2025’TE AÇIKLANAN ORTA VADELİ PROGRAMDA HEDEFLER, RİSKLER VE GERÇEKLEŞME İHTİMALİ

Türkiye ekonomisinin önümüzdeki üç yılına yön verecek olan Orta Vadeli Program (OVP), 2025 yılının Eylül ayında kamuoyuna açıklandı. Yeni program, sadece büyüme ve enflasyon hedeflerinden ibaret bir belge değil; aynı zamanda ekonomi yönetiminin piyasaya verdiği yön mesajı, yatırımcı güveninin testi ve kamu maliyesinin yol haritası niteliği taşıyor. 2026-2028 dönemini kapsayan programda özellikle enflasyonla mücadele, mali disiplin, cari açığın kontrolü ve sürdürülebilir büyüme ana eksen olarak öne çıktı.

Programın en dikkat çekici tarafı ise, önceki yıllara göre daha “gerçekçi” kabul edilen revizyonlar oldu. Hükümet, büyüme beklentilerini aşağı çekerken enflasyon tahminlerini yukarı yönlü güncelledi. Bu durum, ekonomi yönetiminin piyasadaki mevcut koşulları daha fazla dikkate almak zorunda kaldığını gösterdi. 2025 yılı için büyüme hedefi yüzde 4’ten yüzde 3,3’e indirilirken, enflasyon tahmini yüzde 17,5’ten yüzde 28,5’e yükseltildi. 2026 yılı enflasyon beklentisi de yüzde 9,7’den yüzde 16 seviyesine çıkarıldı.

Bu revizyonlar aslında Türkiye ekonomisinin son iki yıldır yaşadığı temel sorunu ortaya koyuyor: Enflasyonu düşürmeden sürdürülebilir büyüme sağlamak oldukça zor hale geldi. Para politikasındaki sıkılaşma iç talebi baskılıyor, krediye erişim zorlaşıyor ve şirketlerin finansman maliyetleri yükseliyor. Buna rağmen ekonomi yönetimi, dezenflasyon sürecinin devam edeceğini ve 2027 yılında tek haneli enflasyona ulaşılacağını savunuyor.

Ancak burada temel soru şu: Bu hedeflerin gerçekleşme ihtimali ne kadar güçlü?

Ekonomi çevrelerinin büyük bölümü, programın bazı yönlerden daha gerçekçi olduğunu kabul etse de hedeflerin tamamının aynı anda gerçekleşmesinin kolay olmadığı görüşünde birleşiyor. Çünkü Türkiye ekonomisi hâlâ yüksek enflasyon, kur baskısı, dış finansman ihtiyacı ve jeopolitik risklerle karşı karşıya bulunuyor. Özellikle küresel faizlerin yüksek seyretmesi, gelişmekte olan ülkelere sermaye girişini sınırlandırıyor. Bu durum Türkiye gibi dış kaynağa ihtiyaç duyan ekonomiler açısından önemli bir kırılganlık oluşturuyor.

OVP’de cari açığın milli gelire oranının 2028’de yüzde 1 seviyesine gerilemesi hedefleniyor. Aynı zamanda bütçe açığının da kademeli biçimde düşürülmesi planlanıyor. Ancak bu hedeflere ulaşabilmek için hem ihracatta güçlü artış hem de ithalata bağımlı üretim yapısının dönüşmesi gerekiyor. Özellikle enerji ithalatı ve ara malı bağımlılığı devam ettiği sürece cari açık üzerinde kalıcı baskı oluşmaya devam edecektir.

Programda sanayide yüksek katma değerli üretim, dijital dönüşüm, yeşil ekonomi ve Ar-GE yatırımları ön plana çıkarılıyor. Bu yaklaşım uzun vadede doğru bir strateji olarak görülse de kısa vadede sonuç üretmesi kolay değil. Çünkü teknoloji odaklı dönüşüm için sadece finansman değil; eğitim reformu, hukuk güvenliği, yatırım ortamının iyileştirilmesi ve kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi gerekiyor.

Öte yandan OVP’nin en güçlü taraflarından biri, mali disiplin vurgusu oldu. Programda kamu harcamalarının kontrol altında tutulacağı ve bütçe açığının kademeli olarak azaltılacağı ifade edildi. Bu yaklaşım uluslararası yatırımcı açısından olumlu görülüyor. Çünkü yüksek bütçe açıkları enflasyonu besleyen temel unsurlardan biri olarak değerlendiriliyor.

Ancak uygulamada bazı zorluklar bulunuyor. Türkiye’de seçim ekonomisi tartışmaları, sosyal harcama baskıları ve deprem bölgesine yönelik yeniden yapılanma maliyetleri kamu maliyesi üzerinde ciddi yük oluşturuyor. Özellikle ücret artışları, emekli maaşları ve sosyal destek politikaları bütçe disiplinini zorlayabilecek unsurlar arasında yer alıyor.

Programın gerçekleşme ihtimalini belirleyecek en önemli faktörlerden biri de Merkez Bankası’nın para politikasındaki kararlılığı olacak. Son dönemde faiz artırımlarıyla birlikte enflasyonda kısmi bir yavaşlama görülse de fiyatlama davranışlarındaki bozulma hâlâ tam anlamıyla kırılmış değil. Türkiye’de kira, gıda ve hizmet sektöründeki fiyat artışları enflasyonun kalıcılığını artırıyor. Bu nedenle sadece faiz politikasıyla değil, üretim ve arz yönlü reformlarla da desteklenen bütüncül bir yaklaşım gerekiyor.

Bir diğer önemli konu ise kur politikası. OVP’de kur seviyesine ilişkin doğrudan güçlü ifadeler yer almasa da ihracatçılar uzun süredir Türk lirasının reel olarak değerli kalmasından şikâyet ediyor. Reel sektör temsilcileri, yüksek faiz ve baskılanmış kur kombinasyonunun üretim ve ihracat üzerinde baskı yarattığını savunuyor. Buna karşılık ekonomi yönetimi ise fiyat istikrarını öncelik olarak görüyor. Bu dengeyi korumak önümüzdeki dönemin en kritik sınavlarından biri olacak.

İş dünyası açısından bakıldığında programın en olumlu tarafı öngörülebilirlik mesajı vermesi oldu. Çünkü yatırımcı için en önemli unsur yalnızca düşük enflasyon değil, aynı zamanda kuralların öngörülebilir olmasıdır. OVP, ekonomi yönetiminin orta vadeli hedeflerini ortaya koyarak piyasaya bir çerçeve sunuyor. Ancak geçmiş yıllardaki hedef sapmaları nedeniyle piyasalarda hâlâ temkinli bir yaklaşım bulunuyor.

Nitekim önceki OVP’lerde açıklanan bazı enflasyon ve büyüme tahminlerinin gerçekleşmemesi, yeni hedeflerin güvenilirliği konusunda soru işaretleri yaratıyor. Bu nedenle yeni programın başarısı yalnızca açıklanan hedeflere değil, uygulama disiplinine bağlı olacak. Özellikle yapısal reformların ne ölçüde hayata geçirileceği belirleyici olacak.

Türkiye ekonomisinin önünde aynı anda hem fırsatlar hem de riskler bulunuyor. Avrupa ekonomisindeki toparlanma ihracat açısından avantaj yaratabilir. Enerji fiyatlarında olası düşüş cari açığı destekleyebilir. Körfez ülkeleriyle geliştirilen finansal ilişkiler dış kaynak girişini artırabilir. Ancak jeopolitik gerilimler, küresel ticaret savaşları ve yüksek dış finansman maliyetleri risk oluşturmaya devam ediyor.

Sonuç olarak 10 Eylül 2025’te açıklanan Orta Vadeli Program, ekonomi yönetiminin enflasyonla mücadele ve mali disiplin konusunda kararlılık mesajı verdiği önemli bir belge niteliği taşıyor. Program, önceki yıllara göre daha gerçekçi tahminler içerse de hedeflerin tamamına ulaşılması kolay görünmüyor. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde hem sıkı para politikasını sürdürmesi hem de üretim yapısını dönüştürmesi gerekiyor.

Eğer yapısal reformlar hızlandırılır, hukuk ve yatırım ortamında güven artırılır ve para-maliye politikaları uyum içinde yürütülürse OVP’nin önemli bölümü gerçekleşebilir. Ancak küresel risklerin büyümesi, iç siyasi baskılar veya enflasyonda kalıcı katılık oluşması halinde hedeflerde yeniden revizyon ihtiyacı ortaya çıkabilir.

Önümüzdeki üç yıl, Türkiye ekonomisinin sadece rakamsal hedefler açısından değil; ekonomi yönetimine duyulan güven açısından da kritik bir dönem olacak.

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

  • Benzer Haberler

    TARIMDA GİRDİ BAĞIMLILIĞI

    TARIMDA GİRDİ BAĞIMLILIĞI Tarım sektörü, gıda güvenliğinin temelini oluşturan stratejik alanlardan biridir. Ancak son yıllarda birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de tarımın en önemli sorunlarından biri giderek artan girdi bağımlılığıdır. Tohumdan gübreye, enerjiden yeme kadar üretimin pek çok aşamasında dışa bağımlı bir yapı oluşması hem üreticilerin maliyetlerini artırmakta hem de gıda fiyatlarını doğrudan etkilemektedir. Bu durum, yalnızca çiftçilerin değil, aynı zamanda tüketicilerin ve genel ekonominin de kırılganlığını artıran bir faktör haline gelmiştir. Tarımda girdi bağımlılığı, basit bir maliyet sorunu olmanın ötesinde stratejik bir mesele olarak görülmelidir. Çünkü tarımsal üretim, sanayiden farklı olarak doğrudan doğa koşullarına ve uzun üretim döngülerine bağlıdır. Bir ülkede tarım girdilerinin önemli bir kısmı ithal ediliyorsa, küresel piyasalardaki dalgalanmalar doğrudan üretim kararlarını etkileyebilir. Özellikle son yıllarda dünya genelinde yaşanan enerji fiyatı artışları, tedarik zinciri sorunları ve jeopolitik gerilimler, tarımda girdi bağımlılığının ne kadar kritik bir risk olduğunu açık biçimde göstermiştir. Türkiye’de tarım sektöründe en çok tartışılan konulardan biri gübre fiyatlarıdır. Gübre üretimi büyük ölçüde enerji maliyetlerine bağlıdır ve doğalgaz fiyatlarındaki artışlar gübre fiyatlarını hızla yukarı çekmektedir. Bu durum, çiftçilerin gübre kullanımını azaltmasına ve dolayısıyla verimin düşmesine yol açabilmektedir. Verim düşüşü ise kısa vadede üretim miktarını azaltırken uzun vadede gıda enflasyonunu artıran bir etki yaratır. Tarım ekonomisinde bu tür zincirleme etkiler oldukça yaygındır. Bir diğer önemli girdi ise tohumdur. Türkiye’de bazı ürünlerde yerli tohum üretimi gelişmiş olsa da özellikle yüksek verimli hibrit tohumlarda dışa bağımlılık devam etmektedir. Küresel tarım şirketlerinin hâkim olduğu bu alanda fiyatların döviz kuruna bağlı olarak değişmesi, üreticinin planlama yapmasını zorlaştırmaktadır. Çiftçiler çoğu zaman sezon başında maliyetlerini öngörmekte güçlük çekmekte ve bu belirsizlik üretim kararlarını doğrudan etkilemektedir. Tarımda enerji maliyetleri de girdi bağımlılığının önemli bir boyutudur. Sulama sistemleri, seracılık faaliyetleri ve tarımsal mekanizasyon büyük ölçüde akaryakıt ve elektrik kullanımına bağlıdır. Enerji fiyatlarındaki artış, özellikle sulama yapılan bölgelerde üretim maliyetlerini ciddi biçimde yükseltmektedir. Bu durum bazı çiftçilerin üretimden çekilmesine ya da ekim alanlarını daraltmasına yol açabilmektedir. Uluslararası kuruluşların raporları da bu soruna dikkat çekmektedir. Örneğin, küresel tarım piyasalarına ilişkin analizler yayımlayan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), son yıllarda birçok ülkede tarımsal üretimin artan girdi maliyetleri nedeniyle baskı altında olduğunu vurgulamaktadır. Aynı şekilde küresel kalkınma ve ekonomik analizler yapan Dünya Bankası da gıda üretiminde sürdürülebilirlik için yerli üretim kapasitesinin güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Türkiye özelinde değerlendirildiğinde, tarımda girdi bağımlılığı meselesi verilerle de kendini göstermektedir. Tarım sektörüne ilişkin resmi istatistikleri yayımlayan Türkiye İstatistik Kurumu verileri incelendiğinde, üretici fiyatları ile girdi maliyetleri arasındaki farkın zaman zaman hızla açıldığı görülmektedir. Bu durum çiftçinin kârlılığını azaltmakta ve tarımın cazibesini düşürmektedir. Özellikle genç nüfusun tarımdan uzaklaşmasının arkasında da bu ekonomik gerçeklik bulunmaktadır. Bu noktada tarım politikalarının yeniden düşünülmesi gerektiği açıktır. Uzmanlar, tarımda girdi bağımlılığını azaltmanın birkaç temel yolu olduğunu ifade ediyor. Bunlardan ilki yerli üretim kapasitesinin artırılmasıdır. Gübre, tohum ve tarım makineleri gibi kritik alanlarda yerli üretimin teşvik edilmesi, uzun vadede maliyetlerin daha öngörülebilir hale gelmesini sağlayabilir. İkinci olarak, çiftçilere yönelik destek politikalarının daha hedefli ve veri temelli bir yapıya kavuşturulması önem taşımaktadır. Tarım politikalarının uygulanmasında kamu kurumlarının rolü de kritik önemdedir. Türkiye’de tarım politikalarının koordinasyonundan sorumlu olan Tarım ve Orman Bakanlığı, son yıllarda sözleşmeli üretim, dijital tarım uygulamaları ve destek programları gibi çeşitli adımlar atmaktadır. Ancak sektör temsilcileri, bu politikaların daha uzun vadeli ve istikrarlı bir çerçevede uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır.…

    ÜLKELERİN MİSİLLEME ÖNLEMLERİ

    ÜLKELERİN MİSİLLEME ÖNLEMLERİ Uluslararası ilişkiler tarihinde ülkeler arasındaki rekabet yalnızca diplomatik söylemlerle sınırlı kalmamış, çoğu zaman ekonomik ve ticari araçlarla da şekillenmiştir. Günümüzde küreselleşmenin derinleşmesiyle birlikte devletler arasındaki ilişkiler çok daha karmaşık bir hal almış; ekonomik yaptırımlar, ticaret kısıtlamaları ve gümrük vergileri gibi araçlar uluslararası politikanın önemli enstrümanları haline gelmiştir. Bu bağlamda “misilleme önlemleri”, bir ülkenin başka bir ülkenin aldığı ekonomik veya siyasi kararlara karşılık olarak uyguladığı karşı tedbirleri ifade etmektedir. Misilleme, çoğu zaman ticaret politikalarında karşımıza çıksa da enerji, teknoloji, finans ve diplomasi gibi birçok alanda etkisini göstermektedir. Misilleme önlemleri genellikle bir ülkenin uyguladığı yaptırım veya ticari kısıtlamaya karşılık olarak ortaya çıkar. Örneğin bir ülke başka bir ülkenin ürünlerine yüksek gümrük vergisi getirdiğinde, karşı taraf da benzer bir vergi uygulamasıyla yanıt verebilir. Bu durum uluslararası ticarette “ticaret savaşı” olarak adlandırılan süreçlerin başlangıcı olabilir. Tarihsel olarak bakıldığında misilleme politikaları yeni bir olgu değildir; ancak günümüz dünyasında küresel ekonominin birbirine daha fazla bağlı olması bu tür adımların etkisini çok daha geniş bir alana yaymaktadır. Ekonomik misilleme önlemlerinin en yaygın biçimi gümrük vergileridir. Bir ülke kendi üreticisini korumak amacıyla belirli ürünlere yüksek vergi koyduğunda, karşı ülke de aynı yöntemi uygulayarak denge kurmaya çalışır. Bunun yanı sıra ithalat kotaları, teknik standartlar, lisans zorunlulukları ve çeşitli bürokratik engeller de misilleme araçları arasında yer alır. Bu tür uygulamalar doğrudan ticaret hacmini etkileyerek hem üreticiler hem de tüketiciler üzerinde önemli sonuçlar doğurabilir. Misilleme politikalarının bir diğer boyutu finansal yaptırımlardır. Özellikle son yıllarda uluslararası sistemde finansal araçların dış politika unsuru olarak kullanıldığı görülmektedir. Bankacılık işlemlerinin kısıtlanması, belirli şirketlerin kara listeye alınması veya yatırım akışlarının sınırlandırılması gibi adımlar, ekonomik baskı oluşturmanın farklı yöntemleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tür uygulamalar yalnızca hedef ülkeyi değil, aynı zamanda küresel finans sistemini de etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir. Enerji politikaları da misilleme stratejilerinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Enerji kaynaklarına sahip ülkeler, doğal gaz veya petrol arzını sınırlayarak karşı taraf üzerinde ekonomik baskı kurabilir. Enerjiye bağımlı ülkeler için bu tür hamleler ciddi ekonomik riskler doğururken, enerji ihracatçısı ülkeler açısından da gelir kaybı gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle enerji alanındaki misilleme politikaları çoğu zaman iki taraf için de maliyetli bir süreç anlamına gelir. Misilleme önlemlerinin teknoloji ve sanayi politikalarında da giderek daha fazla kullanıldığı görülmektedir. Özellikle stratejik sektörlerde faaliyet gösteren şirketlere yönelik ihracat kısıtlamaları, lisans iptalleri veya yatırım yasakları son yıllarda sıkça gündeme gelmektedir. Yüksek teknoloji ürünleri, yarı iletkenler, yapay zekâ ve savunma sanayi gibi alanlarda uygulanan bu tür kısıtlamalar, ülkeler arasındaki rekabetin ekonomik boyutunu daha da derinleştirmektedir. Ancak misilleme önlemleri yalnızca ekonomik araçlarla sınırlı değildir. Diplomatik ilişkilerin sınırlandırılması, büyükelçilerin geri çağrılması veya uluslararası platformlarda siyasi baskı oluşturulması da misillemenin farklı biçimleri arasında sayılabilir. Bu tür adımlar çoğu zaman sembolik görünse de uluslararası ilişkilerde ciddi mesajlar içermektedir. Misilleme politikalarının en önemli sonuçlarından biri küresel ticaret sisteminde belirsizlik yaratmasıdır. Ülkeler arasındaki karşılıklı yaptırımlar ticaret akışını sekteye uğratabilir, yatırım kararlarını geciktirebilir ve küresel büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Özellikle tedarik zincirlerinin karmaşık hale geldiği günümüz ekonomisinde bu tür gelişmeler yalnızca ilgili ülkeleri değil, çok sayıda üçüncü ülkeyi de etkileyebilir. Ekonomistler misilleme politikalarının kısa vadede siyasi amaçlara hizmet edebilse de uzun vadede ekonomik maliyetler doğurabileceğini vurgulamaktadır. Gümrük vergilerinin artması tüketici fiyatlarını yükseltebilir, üretim maliyetlerini artırabilir ve küresel ticaret hacmini daraltabilir. Bu nedenle birçok ülke uluslararası anlaşmalar ve çok taraflı ticaret…