TCMB’NİN 2025 YILI ZARARI

TCMB’NİN 2025 YILI ZARARI

Türkiye ekonomisinin son yıllardaki en tartışmalı başlıklarından biri, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bilançosunda ortaya çıkan büyük zarar kalemleri oldu. 2023 ve 2024 yıllarında rekor seviyelere ulaşan zararların ardından 2025 yılı, ilk bakışta bir “toparlanma yılı” gibi görünse de detaylara inildiğinde çok daha karmaşık bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Bu tablo, yalnızca bir muhasebe meselesi değil; aynı zamanda para politikasının tercihleri, finansal sistemin yük dağılımı ve kamu maliyesinin geleceği açısından kritik ipuçları barındırıyor.

ZARARDAN KÂRA: GÖRÜNEN VE GÖRÜNMEYEN GERÇEKLER

2025 yılına ilişkin değerlendirmelerde dikkat çeken en önemli unsur, Merkez Bankası’nın aynı anda hem “zarar” hem de “kâr” ile anılmasıdır. Ekonomistlerin hesaplamalarına göre, TCMB’nin bilanço içi (realize edilmiş) zararı artmaya devam etmiş, toplam birikmiş zarar 2,6 trilyon TL seviyelerine kadar yükselmiştir.

Buna karşılık, döviz ve altın fiyatlarındaki artıştan kaynaklanan değerleme kazançları sayesinde, 2025 yılı genelinde yaklaşık 500 milyar TL civarında “toplam kâr” oluştuğu hesaplanmaktadır.

Bu durum ilk bakışta çelişkili görünse de aslında teknik bir ayrımdan kaynaklanmaktadır:

  • Bilanço içi zarar: Gerçekleşmiş işlemlerden doğan ve nakit etkisi olan zarar
  • Değerleme kazancı: Kur ve altın fiyatlarındaki artıştan doğan, henüz realize edilmemiş kazanç

Dolayısıyla 2025 yılı, Merkez Bankası’nın “kağıt üzerinde toparlandığı” ancak geçmiş zararların yükünü taşımaya devam ettiği bir dönem olarak öne çıkmaktadır.

KÖKEN: KKM VE POLİTİKA TERCİHLERİ

TCMB’nin son yıllardaki zararlarının temel kaynağı büyük ölçüde Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması olmuştur. 2023 yılında yaklaşık 800 milyar TL’yi aşan zararların önemli bölümü bu sistemden kaynaklanmıştır.

KKM’nin mantığı, döviz talebini azaltmak ve TL’yi cazip hale getirmekti. Ancak kur artışlarının hızlanması durumunda ortaya çıkan fark ödemeleri, ciddi bir mali yük oluşturdu. Başlangıçta bu yükün bir kısmı Hazine tarafından üstlenilirken, sonraki dönemde daha büyük bir bölümü Merkez Bankası bilançosuna taşındı.

Bu tercih, kısa vadede finansal istikrarı korumaya yardımcı olmuş olabilir; ancak uzun vadede Merkez Bankası’nın bilançosunu zayıflatan temel unsur haline gelmiştir.

FAİZ POLİTİKASI VE MENKUL KIYMET ZARARLARI

Zararın bir diğer önemli kaynağı ise faiz politikasıdır. Düşük faiz döneminde alınan uzun vadeli düşük getirili menkul kıymetler, faizlerin yükseldiği ortamda ciddi değer kayıplarına yol açmıştır.

Bu durum, sadece Türkiye’ye özgü değildir. ABD ve Avrupa’daki birçok merkez bankası da benzer şekilde bilanço zararlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ancak Türkiye’deki fark, bu sürecin KKM gibi ilave maliyetli bir politika ile birleşmiş olmasıdır.

2025: DENGE ARAYIŞI YILI

2025 yılına gelindiğinde ise politika setinde önemli değişiklikler dikkat çekmektedir:

  • Net döviz pozisyonunun pozitife dönmesi
  • KKM’den çıkış sürecinin hızlanması
  • Altın rezervlerinin değer kazanması

Bu gelişmeler, Merkez Bankası’nın bilançosunda “değerleme tarafını” güçlendirmiştir.

Ancak burada kritik nokta şudur: Bu iyileşme kalıcı mı, yoksa küresel fiyat hareketlerine bağlı geçici bir rahatlama mı?

Eğer kur ve altın fiyatlarında ters yönlü bir hareket yaşanırsa, bu “kağıt üzerindeki kâr” hızla eriyebilir.

HAZİNE’YE ETKİ: KÂR TRANSFERİ NEDEN YOK?

Merkez Bankası’nın zarar yazmasının en somut etkilerinden biri, Hazine’ye kâr transferinin durmasıdır. Normal şartlarda TCMB, elde ettiği kârın önemli bir kısmını bütçeye aktarır. Ancak mevcut durumda, birikmiş zararlar kapanmadan bu mümkün değildir.

Nitekim 2025 yılında oluşan yaklaşık 500 milyar TL’lik toplam kâra rağmen, geçmişten gelen trilyonluk zararlar nedeniyle Hazine’ye herhangi bir kaynak aktarımı yapılamamaktadır.

Bu durum, kamu maliyesi açısından dolaylı bir yük anlamına gelmektedir. Çünkü bütçe, Merkez Bankası’ndan gelen bu kaynağı artık kullanamamaktadır.

EKONOMİK VE TOPLUMSAL YANSIMALAR

Merkez Bankası zararları doğrudan vatandaşın cebinden çıkıyor gibi görünmese de dolaylı etkileri oldukça güçlüdür:

  1. Enflasyon baskısı: Para politikası üzerindeki güvenin zayıflaması fiyatlama davranışlarını etkiler
  2. Bütçe dengesi: Hazine gelirlerinin azalması, vergi veya borçlanma ihtiyacını artırabilir
  3. Güven sorunu: Yatırımcıların Türkiye risk algısını etkileyebilir

Bu nedenle TCMB bilançosu, sadece teknik bir konu değil; geniş anlamda ekonomik istikrarın bir göstergesidir.

ULUSLARARASI KARŞILAŞTIRMA: NORMAL Mİ, ANORMAL Mİ?

Son yıllarda birçok merkez bankası zarar açıklamıştır. Bunun temel nedeni, pandemi sonrası genişleyici para politikaları ve ardından gelen hızlı faiz artışlarıdır.

Ancak Türkiye örneğinde iki fark öne çıkmaktadır:

  • Zararın büyüklüğünün milli gelire oranla yüksek olması
  • Politika kaynaklı (KKM gibi) maliyetlerin belirleyici rol oynaması

Bu durum, Türkiye’deki zararın sadece küresel eğilimlerle açıklanamayacağını göstermektedir.

GELECEK PERSPEKTİFİ: NE BEKLENMELİ?

2025 yılı verileri, Merkez Bankası’nın bilançosunda bir “dönüm noktası” olabileceğine işaret ediyor. Ancak bu dönüşümün kalıcı olabilmesi için birkaç kritik koşulun sağlanması gerekiyor:

  • KKM benzeri maliyetli uygulamalardan tamamen çıkılması
  • Para politikasında öngörülebilirliğin artırılması
  • Rezerv birikiminin sürdürülebilir hale gelmesi

Aksi halde, geçici iyileşmelerin ardından yeni zarar dalgalarıyla karşılaşılması ihtimali göz ardı edilmemelidir.

SONUÇ: BİR MUHASEBE HİKÂYESİNDEN DAHA FAZLASI

TCMB’nin 2025 yılı performansı, yüzeyde bir toparlanma hikâyesi sunarken, derinlerde hâlâ çözülmemiş yapısal sorunların varlığını ortaya koymaktadır.

Yaklaşık 500 milyar TL’lik kâr, aslında geçmişten gelen trilyonluk zararların gölgesinde kalmaktadır. Bu nedenle 2025 yılı, “zararın bittiği yıl” değil; daha çok “zararın yönetilmeye başlandığı yıl” olarak tanımlanabilir.

Sonuç olarak, Merkez Bankası bilançosu bize sadece sayıları değil, aynı zamanda ekonomi yönetiminin tercihlerini ve bu tercihlerin uzun vadeli maliyetlerini de anlatmaktadır. Türkiye ekonomisinin önümüzdeki dönemdeki başarısı, büyük ölçüde bu bilanço üzerindeki yükün ne kadar hızlı ve sağlıklı şekilde azaltılacağına bağlı olacaktır.

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

  • Benzer Haberler

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR Türkiye ekonomisinin nabzını tutan göstergelerden biri de Merkez Bankası’nın her hafta açıkladığı Para ve Banka İstatistikleri. 31 Temmuz 2026 haftasına ilişkin veriler; vatandaşın bankalardaki parasını, döviz tercihlerini, kredi kullanımını ve bankacılık sistemindeki genel hareketliliği anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Haftalık veriler yalnızca bankacıların ya da ekonomistlerin takip edeceği rakamlardan oluşmuyor. Çünkü bankalardaki mevduatın büyüklüğü, kredi hacminin seyri ve vatandaşın TL veya döviz tercihleri doğrudan günlük hayatımıza yansıyor. Mevduat artıyorsa toplumun elinde bankacılık sistemi içinde tutulan para büyüyor; kredi artıyorsa borçlanma ve harcama kapasitesi genişliyor. Tersi durumda ise hem vatandaşın hem de işletmelerin daha temkinli davrandığı anlaşılabiliyor. MEVDUATTA TRİLYONLARIN HAREKETİ Temmuz ayının son haftasında bankacılık sistemindeki para hareketliliği yüksek seviyesini korudu. Önceki haftalarda da toplam mevduatta önemli artışlar görülmüştü. 10 Temmuz haftasında toplam mevduat 31 trilyon 458 milyar TL’ye, 17 Temmuz haftasında ise 31 trilyon 909,6 milyar TL’ye kadar yükselmişti. Bu rakamların büyüklüğü ilk bakışta anlaşılması zor olabilir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bankacılık sisteminde trilyonlarca liralık bir tasarruf havuzu bulunuyor. Bu paranın önemli bir bölümü vatandaşların, şirketlerin ve diğer ekonomik aktörlerin bankalardaki hesaplarında tutuluyor. 17 Temmuz haftasında toplam mevduattaki 451,5 milyar liralık artışın dikkat çekici olması, yüksek faiz ortamında tasarruf sahiplerinin parasını bankada tutmayı tercih ettiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Aynı hafta TL mevduat 17 trilyon 639,8 milyar liraya, yabancı para mevduat ise 10 trilyon 320,6 milyar liraya ulaşmıştı. Burada vatandaş açısından kritik soru şu: Bankada para birikiyor ama bu para ekonomiye ne ölçüde kredi olarak dönüyor? KREDİLERDE VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ ÖNEMLİ Bankacılık sistemindeki ikinci büyük başlık krediler. 17 Temmuz haftasında bankacılık sektörünün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil toplam kredi hacmi 26 trilyon 47,4 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Aynı hafta tüketici kredileri 6 trilyon 591,6 milyar TL seviyesindeydi. Tüketici kredilerinin içinde konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve bireysel kredi kartları bulunuyor. Rakamların dağılımına bakıldığında özellikle ihtiyaç kredileri ile kredi kartlarının vatandaşın finansman ihtiyacında önemli yer tuttuğu görülüyor. 17 Temmuz haftasında tüketici kredilerinin 807,4 milyar TL’si konut, 41,3 milyar TL’si taşıt, 2 trilyon 515,2 milyar TL’si ihtiyaç kredisi ve 3 trilyon 227,7 milyar TL’si bireysel kredi kartlarından oluştu. Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Vatandaşın borçlanmasında kredi kartlarının payı oldukça yüksek. Günlük yaşam giderlerinin karşılanmasında kredi kartlarının daha fazla kullanılması, gelir ile gider arasındaki makasın açıldığı dönemlerde aile bütçesi açısından risk oluşturabiliyor. Çünkü kredi kartı bugün harcamayı kolaylaştırıyor, ancak borç gelecek ayın bütçesinden ödeniyor. DÖVİZ HESAPLARI DA YAKINDAN İZLENİYOR Haftalık istatistiklerde dikkat çeken bir başka konu da yabancı para mevduatları. 17 Temmuz haftasında bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı 259,2 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun 220,1 milyar doları yurt içinde yerleşiklerin hesaplarında bulunuyordu. Parite etkisinden arındırılmış hesaplamada ise yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatında haftalık 5,259 milyar dolarlık artış görülmüştü. Bu gelişme, vatandaşın tasarruf kararlarında dövizin hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Ancak burada yalnızca “vatandaş dövize yöneldi” şeklinde basit bir yorum yapmak doğru olmaz. Kur hareketleri, faiz oranları, enflasyon beklentileri ve ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim aynı dönemde TL mevduat da güçlü şekilde büyümeye devam ediyordu. YÜKSEK FAİZİN İKİ FARKLI YÜZÜ VAR Yüksek faiz ortamının ekonomide iki farklı etkisi bulunuyor. Bir tarafta tasarruf sahibini bankada para tutmaya teşvik ediyor. Vatandaş, parasını harcamak yerine faiz getirisi elde etmek isteyebiliyor. Bu durum tüketimi sınırlayarak enflasyonla…