Akıllı Tarım Uygulamaları
1959 yılında Antalya’nın İbradı ilçesine bağlı ÜRÜNLÜ köyünde doğdu. İnşaat ustası baba ve ev hanımı annenin yedi çocuğunun en küçüğüdür. Antalya’da ilk, orta ve lise öğrenimi sırasında inşaat işçiliği, sebze meyve işçiliği yaptı.1978 yılında İstanbul Üniversitesi işletme fakültesini kazandı ve 1982 yılında mezun oldu. Üniversite öğreniminin ikinci sınıfında İstanbul Tahtakale’de hırdavat ticaretine başladı.21 yıl hırdavat ticareti yaptıktan sonra ülkenin ekonomik koşullarından dolayı büyük bir fabrikaya satış müdürü oldu. Daha sonraki süreçte başka işletmelerde satış direktörlüğü, grup satış müdürlüğü ve sektör başkanlığı yaptı. 2008 yılında yakalandığı kronik böbrek yetmezliği ve 2013 yılında diyaliz tedavisine başladıktan sonra emekli olmak durumunda kaldı. Emekli olduktan sonra kendi bilim dalı olan ekonomi konusunda çalışmalar yaptı. SATIŞIN TEMELLERİ ve Ürünlü köyünü anlatan İŞTE KÖYÜM İŞTE KÖYLÜM kitabına ilaveten EV HEMODİYALİZİ kitaplarının yazarıdır. Halen DÜNYA GAZETESİ-SANAYİ HABER AJANSI,TÜNAYDIN GAZETESİ NALBUR TEKNİK DERGİSİ-İŞ GELİŞTİRME DERGİSİ VE MADE IN TURKEY dergilerinde ekonomik ve sosyal makaleler yazan ZAFER ÖZCİVAN evli ve iki çocuk babasıdır. Bir zamanlar sadece çiftçinin elindeki kürek ve gözüyle görebildiği kadarını bilmek yeterliydi. Oysa artık tarlalarda sensörler, uydular, drone’lar ve yapay zekâ destekli sistemler var. Tarımda dijital dönüşüm, ‘akıllı tarım’ adı altında sessiz ama derin bir devrim yaratıyor. Bu devrim, sadece çiftçilerin değil; şehirdeki tüketicinin, gıda sanayisinin ve hatta çevrenin geleceğini de doğrudan etkiliyor. Topraktan Sofraya Dijital Yolculuk Geleneksel tarım yöntemleri, yüzlerce yıldır benzer şekilde uygulana geldi. Hava durumuna bakarak ekim yapmak, gözle hastalık tespiti ve sezgilerle sulama gibi yöntemler, geçmişte belki yeterliydi. Ancak günümüzde nüfusun artması, iklim değişikliği, su kaynaklarının azalması ve gıda talebindeki hızlı artış; tarımda daha bilimsel, veriye dayalı ve sürdürülebilir çözümleri zorunlu kılıyor.İşte tam bu noktada “akıllı tarım” kavramı devreye giriyor. Gelişmiş sensörler, GPS tabanlı takip sistemleri, drone teknolojileri ve yapay zekâ algoritmaları, tarladaki bitkinin büyümesini anbean izliyor. Çiftçiler, cep telefonlarına gelen bildirimlerle toprağın nem durumunu, hava koşullarını ve bitkinin gelişim sürecini takip edebiliyor. Bu sayede, tarlalar suya ihtiyaç duyduğunda sulama yapılabiliyor; gereksiz gübre veya ilaç kullanımı azaltılıyor. Bu teknolojilerin en önemli faydalarından biri de kayıpların önüne geçmek. Örneğin, bitkilerde erken hastalık tespiti sayesinde verimde ciddi düşüşlerin önlenmesi mümkün hale geliyor. Tüm bu veriler, hasat zamanının da daha isabetli belirlenmesini sağlıyor. Sadece Büyük Çiftçilere Değil, Küçük Ölçekli Üreticiye de Umut Akıllı tarım uygulamaları ilk başta maliyetli gibi görünse de uzun vadede ciddi kazanç sağlıyor. Daha az su, daha az gübre ve ilaç kullanımı hem çevreyi koruyor hem de üretim maliyetlerini düşürüyor. Bu da özellikle küçük ve orta ölçekli çiftçilerin rekabet gücünü artırıyor.Türkiye’de de son yıllarda birçok girişim, kooperatif ve teknoloji şirketi, küçük çiftçilere özel düşük maliyetli çözümler sunuyor. Tarımsal drone kiralama hizmetleri, cep telefonu tabanlı uygulamalar ve yerli sensör sistemleri, çiftçilere teknolojiyi erişilebilir hale getiriyor.Bu gelişmeler, tarımda “büyük balık küçük balığı yutar” anlayışının yerini, “bilgiyi kullanan kazanır” yaklaşımına bırakıyor. Yani artık tarlasında dijital sensör kullanan küçük bir çiftçi, büyük bir holding kadar verimli üretim yapabiliyor. Sürdürülebilirlik ve Çevresel Etkiler Akıllı tarım uygulamalarının bir diğer önemli yönü de çevresel sürdürülebilirlik. Bilinçsizce yapılan sulama ve gübreleme işlemleri, toprağın verimsizleşmesine ve su kaynaklarının tükenmesine neden oluyor. Oysa akıllı sistemler, gerçek zamanlı verilerle tam ihtiyacı kadar sulama ve gübreleme yapılmasını sağlıyor. Böylece hem üretim maliyetleri düşüyor hem de doğaya verilen zarar en aza iniyor. Ayrıca, doğru veriler sayesinde ilaç ve pestisit kullanımı da azaltıldığı için hem bitki sağlığı…
TEMMUZ 2025 KAPASİTE KULLANIM ORANI
TTEMMUZ 2025 KAPASİTE KULLANIM ORANITürkiye imalat sanayisinin kalp atışını ölçen en önemli göstergelerden biri olan kapasite kullanım oranı (KKO), temmuz ayında da aşağı yönlü seyrini sürdürerek, reel sektörde temkinli duruşun güçlendiğini gösterdi. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) açıkladığı verilere göre, mevsimsel etkilerden arındırılmamış KKO, Temmuz’da bir önceki aya göre 0,4 puan gerileyerek %74,2 seviyesine indi. Mevsimsel etkilerden arındırılmış KKO ise 0,3 puanlık düşüşle %74,1 olarak kaydedildi.Bu veriler, üretim hatlarının yaklaşık dörtte birinin hâlen boş kaldığını, yani firmaların “tam kapasite” yerine “kısmen kapasiteyle, talepten emin olmadan ve riskleri minimize ederek çalıştığını ortaya koyuyor.Geçmişten Günümüze Seyir: 2024 ve 2025 KarşılaştırmasıSon iki yılın verileri daha geniş bir perspektiften incelendiğinde tablo daha çarpıcı hâle geliyor:Ay 2024 2025Ocak 76,2 74,6Şubat 76,4 74,5Mart 76,2 74,4Nisan 76,7 74,3Mayıs 76,3 75,0Haziran 76,3 74,6Temmuz75,9 74,22024 yılında KKO, dalgalanmakla birlikte %76 bandında güçlü bir şekilde tutunurken, 2025’in ilk aylarından itibaren bu seviye kademeli olarak geriledi ve temmuz ayında son 19 ayın en düşük noktası olan %74,2’ye indi.Bu tablo, firmaların 2025 yılına daha zayıf bir talep ve daha yüksek belirsizlik ortamında girdiğini ve üretim planlarını daha ihtiyatlı şekilde yaptığını gösteriyor.Sektör Bazında Görünüm: Kim Daha Fazla Fren Yaptı?KKO verileri toplam ortalamayı verse de asıl hikâye sektörlerin detayında saklı:*Otomotiv ve yan sanayi: Avrupa pazarındaki yavaşlama ve artan maliyet baskısı nedeniyle siparişlerde duraksama, bazı fabrikaların vardiya azaltmasına yol açtı.*Tekstil ve hazır giyim: Hem iç piyasada alım gücü düşüşü hem de ihracatta siparişlerdeki azalma, kapasite kullanımında gerilemeyi tetikledi.*Kimya ve plastik: Hammadde fiyatlarındaki dalgalanma ve enerji maliyetlerinin yüksek seyretmesi, firmaları üretim kısıntısına itti.*Makine ve teçhizat: Kısmen daha dirençli kaldı; özellikle yatırım mallarına olan talebin zayıf da olsa sürmesi sayesinde kapasite kullanımında daha sınırlı düşüş görüldü.Bu tablo, özellikle ihracat bağımlı ve enerji-yoğun sektörlerin 2025’in ilk yarısında daha kırılgan olduğunu ortaya koyuyor.Düşüşün Arkasında Ne Var?Kapasite kullanım oranındaki düşüş tek başına bir mevsimsel dalgalanma değil; ardında pek çok faktör var:*İç talepteki soğuma: Yüksek enflasyon ve kredi maliyetleri, tüketicilerin dayanıklı mal ve otomobil gibi yüksek tutarlı harcamalarını ertelemesine yol açtı.*Dış pazarda zayıflık: Avrupa başta olmak üzere ana ihracat pazarlarındaki ekonomik büyümenin yavaşlaması, sipariş akışını zayıflattı.*Maliyet baskısı: Enerji, işçilik ve hammadde maliyetlerinin hâlen yüksek seyretmesi, firmaları “daha az kapasiteyle, daha seçici üretim” modeline itti.*Belirsizlik: Kur oynaklığı, küresel ticaretteki riskler ve iç siyasetteki beklentiler, firmaların yeni yatırımlarını ve üretim artışı planlarını frenlemesine neden oldu.Dünya ile Karşılaştırma: Türkiye Nerede Duruyor?Türkiye’de kapasite kullanım oranı Temmuz itibarıyla %74,2 seviyesindeyken, Euro Bölgesi’nde son açıklanan veriler %80 civarında. Almanya ve İtalya gibi sanayi devlerinde de 2025’in ilk yarısında hafif düşüş görülse de oran hâlen Türkiye’nin 5-6 puan üzerinde.Bu fark; daha yüksek teknoloji ve katma değerli üretimin, istihdam ve yatırımda devam eden istikrarın, sanayinin kapasitesini daha verimli kullanmasını sağladığını gösteriyor.Geleceğe Bakış: Temkinli İyimserlikPeki, yılın kalanında ne bekleniyor?*İç talepte toparlanma ihtimali: Turizm gelirlerinin artışı ve yaz sonu harcamaları, yılın son çeyreğinde üretime destek verebilir.*İhracatta yeni pazarlar: Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya ülkelerine açılma girişimleri, kapasitenin daha etkin kullanılmasına katkı sağlayabilir.*Yatırım ortamı: Kur ve faiz beklentilerindeki istikrar, ertelenen yatırımların devreye alınmasını hızlandırabilir.*Teknoloji ve verimlilik yatırımları: Dijitalleşme ve enerji verimliliği projeleri, özellikle büyük ölçekli firmalarda üretim kapasitesini daha etkin hâle getirebilir.Ancak tüm bu olumlu senaryoların gerçekleşmesi, küresel ekonomide ciddi bir şok yaşanmaması ve iç piyasada enflasyonist baskıların kontrol altında tutulmasına bağlı olacak.Sonuç: Yavaşlayan Çarklar, Bekleyen FırsatlarTemmuz 2025 verileri, Türkiye imalat…
ÜLKEMİZDE ZEYTİN, ZEYTİNYAĞI ÜRETİMİ VE İHRACATI
Akdeniz güneşiyle yıkanmış topraklarda asırlardır kök salan zeytin ağaçları, Anadolu’nun bereket ve kültür sembollerinden biri olmayı sürdürüyor. Türkiye, dünyanın önde gelen zeytin ve zeytinyağı üreticilerinden biri olarak hem iç piyasada hem de küresel pazarda güçlü bir konuma sahip. Son yıllarda özellikle ihracatta yaşanan artış, sektörde yeni bir dönemi de beraberinde getiriyor. Kökleri Binlerce Yıla Dayanan Bir Hikâye Zeytin ağacı, Anadolu’da yaklaşık 5 bin yıllık bir tarihe sahip. Ege ve Akdeniz kıyılarında taş duvarlarla çevrili, yüzyıllık ağaçların oluşturduğu zeytinlikler, yalnızca tarımsal üretimin değil; aynı zamanda kültürel mirasımızın da bir parçası. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, köy ekonomilerinden modern tesislere uzanan bu yolculuk, bugün Türkiye’yi dünyanın önemli zeytin ve zeytinyağı üreticileri arasında ilk sıralara taşımış durumda. 2024/2025 sezonu verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 190 milyon zeytin ağacı bulunuyor. Bu ağaçlardan her yıl 1,7-2 milyon ton civarında sofralık ve yağlık zeytin elde ediliyor. Bu üretimin önemli bir bölümü Ege, Marmara, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden geliyor. Özellikle Aydın, Muğla, Balıkesir, Manisa ve Mersin gibi iller, üretimin kalbi sayılıyor. Üretimden Sofraya ve Dünya Pazarına Uzanan Yol Türkiye’de zeytinin en önemli iki kullanım alanı sofralık zeytin ve zeytinyağı olarak öne çıkıyor. Sofralık zeytin üretiminde Gemlik, Domat, Uslu, Memecik gibi yerli çeşitler dünya genelinde de tanınıyor. Ancak zeytinyağında asıl değer, kalitede ve coğrafi işaretlerde saklı. Ayvalık, Milas, Edremit gibi bölgelerin zeytinyağları, Avrupa Birliği’nden coğrafi işaret alarak marka değerini artırdı. Son yıllarda, modern sıkım tesislerinin ve erken hasat soğuk sıkım teknolojilerinin yaygınlaşması, kalitenin yükselmesini sağladı. Artık daha düşük asit oranına sahip, aroması ve tadı güçlü butik yağlar hem iç pazarda hem de ihracatta dikkat çekiyor. İhracatta Rekorlar ve Yeni Hedefler Türkiye’nin zeytinyağı ihracatı 2023/24 sezonunda yaklaşık 160 bin ton ile tarihi bir rekor kırdı. İhracat gelirleri ise 700 milyon dolar seviyesine ulaştı. Başlıca pazarlar arasında ABD, İspanya, İtalya, Japonya ve Suudi Arabistan yer alıyor. ABD, Türkiye’den zeytinyağı ithal eden en büyük ülke konumunda. Sofralık zeytin ihracatı da yıllık yaklaşık 90-100 bin ton civarında gerçekleşiyor ve bu alanda da Almanya, Irak, Romanya ve Yunanistan gibi ülkeler öne çıkıyor. Özellikle ABD pazarında Türk zeytinyağına ilgi artarken, markalaşma ve paketli ürün ihracatı sayesinde katma değerin de yükseldiği görülüyor. Artık dökme yerine, cam şişede, tenekede veya özel ambalajlarda sunulan ürünlerin payı artıyor. Bu da Türkiye’nin litre başına ihracat gelirini artırıyor. Fiyat ve Rekabet Zorlukları Bütün bu başarı hikâyesine rağmen sektörün önünde önemli zorluklar da var. İklim değişikliği, kuraklık ve don olayları nedeniyle yıllara göre ciddi üretim dalgalanmaları yaşanıyor. 2022/23 sezonunda İspanya ve İtalya’daki üretim düşüşü, dünya fiyatlarını rekor seviyelere taşırken; Türkiye’de üretim iyi gidince fırsata dönüştü. Ancak küresel fiyat dalgalanmaları, ihracat politikaları ve iç piyasada fiyat artışları tüketicileri de zorluyor. Diğer taraftan, bazı dönemlerde getirilen dökme zeytinyağı ihracat yasakları, üretici ve ihracatçı arasında tartışmalara yol açıyor. Sektör temsilcileri, yüksek katma değer için paketli ihracatın desteklenmesini savunurken, dökme ihracat kısıtlamalarının uzun vadede üretici ve ihracatçının gelirini azaltabileceğini belirtiyor. Katma Değer ve Sürdürülebilirlik İçin Yeni Adımlar Türkiye’nin zeytinyağı ihracatında litre başına gelir hâlen 3-4 dolar civarında. İtalya ve İspanya gibi ülkelerde bu rakam 8-10 dolara kadar çıkabiliyor. Bunun temel nedeni ise marka değeri, coğrafi işaret, kalite algısı ve tanıtım yatırımları. Son dönemde ihracatçı birlikleri ve üretici kooperatifleri bu konuda önemli adımlar atıyor. Uluslararası fuarlar, tadım etkinlikleri ve dijital pazarlama çalışmaları, Türk zeytinyağının dünyada daha bilinir hale gelmesini sağlıyor.…
Dış Ticaret Evrak Takibi ve Komisyonculuk Değildir
Dış Ticaret Evrak Takibi ve Komisyonculuk Değildir Dış ticaret, sadece belgelerin hazırlanması ya da bir malın bir ülkeden diğerine gönderilmesinden ibaret değildir. Bu alan, çok daha geniş bir vizyon, strateji ve profesyonellik gerektirir. Ne yazık ki Türkiye’de dış ticaret denince hâlâ birçok kişinin aklına “gümrük evrakı hazırlamak”, “nakliyeyi ayarlamak” ya da “komisyon almak” geliyor. Oysa bu, buzdağının yalnızca görünen kısmıdır. Stratejik Zeka Gerektiren Bir Alandır. Dış ticaret; bir ülkenin ekonomik kalkınmasının en kritik taşıyıcı kolonlarından biridir. Hedef pazar analizi yapmadan, doğru fiyatlandırma stratejisi oluşturmadan, kültürel ve hukuki farklılıkları dikkate almadan başarılı bir ihracat ya da ithalat mümkün değildir. Bu alan, aynı zamanda döviz girdisi sağlayarak ülkenin makroekonomik dengesine doğrudan katkıda bulunur. Pazarlama Bilgisi, Finansal Yeterlilik ve Diplomasi Şart Bir ihracatçı, yalnızca ürününü satmakla kalmaz. Aynı zamanda ülkesini temsil eder. Yabancı alıcıyla kurduğu ilişki, sunduğu hizmet kalitesi ve kriz anındaki yaklaşımı, sadece kendi markasını değil, tüm Türk ürünlerinin algısını etkiler. Üstelik dış ticaretin içinde döviz kuru yönetimi, uluslararası sözleşmeler, ödeme sistemleri (akreditif, vesaik mukabili, peşin vs.) ve ticari istihbarat gibi teknik alanlar da yer alır. Bunlar, sadece “evrak takibi” ile yönetilebilecek unsurlar değildir. Komisyonculuktan Fazlası Elbette komisyonla çalışan dış ticaret aracılık firmaları vardır. Ancak bu yapılar, çoğu zaman sadece kısa vadeli kazanç peşindedir ve markalaşma, pazar geliştirme, sürdürülebilir müşteri ilişkileri gibi temel taşları göz ardı eder. Oysa dış ticarette kalıcı başarı, derinlemesine araştırma, uzun vadeli müşteri ilişkileri ve yerel pazarlara uyumla mümkün olur. Komisyonculuk modeli, çoğunlukla satılabilir olanı değil, kolay satılabilir olanı hedefler. Bu ise ülke markasına ve ihracat kalitesine zarar verebilir. Gerçek Profesyonelleri Fark Edelim Bugün Türkiye’de yüzlerce genç, dış ticaret eğitimi alıyor, lisans ve yüksek lisans düzeyinde bu alana hazırlanıyor. Ancak sahada hâlâ “belgeci” ve “komisyoncu” anlayışı baskın. Bu anlayışı kırmak, dış ticaretin gerçekten değer yaratan bir meslek olduğunun altını çizmek hepimizin görevi. Kısacası; dış ticaret evrak düzenlemek ya da aracılık yapmak değildir. Dış ticaret, dünyayı okuyabilmek, kültürleri anlayabilmek, stratejik kararlar verebilmek ve sürdürülebilir büyümeye katkı sunabilmektir. Bu da vizyon, donanım ve küresel düşünce ister.
TÜRKİYE’DE YEŞİL DÖNÜŞÜMÜN MİLAT NOKTASI
Türkiye, çevre ve iklim politikaları açısından önemli bir adım atarak tarihinin ilk İklim Kanunu’nuyürürlüğe koydu. Muhalefetin ve kamuoyunun eleştirileri üzerine düzenlemelere tabi tutulan teklif,Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) yapılan oylama sonucunda kabul edildi. Bu yasa artıksadece bir çevre politikası değil, aynı zamanda Türkiye’nin kalkınma anlayışını da yenidenşekillendirecek güçlü bir çerçeve sunuyor. ARTIK HAVA DEĞİL, KANUN DEĞİŞİYORYıllardır çevre konusunda yapılan çağrılar, uluslararası anlaşmalara verilen sözler ve halktan gelenbaskılar, sonunda karşılık buldu. Türkiye bu yasayla, iklim değişikliğiyle mücadelede hem kurumsalaltyapısını kuruyor hem de planlama ve uygulama süreçlerini bağlayıcı hale getiriyor. Bu da demekoluyor ki; artık iklimle ilgili konular “gönüllü çabalar” olmaktan çıkıp, yasal zorunluluklar halinegeliyor. KANUN NEYİ AMAÇLIYOR?Kanunun temel amacı, ülkemizin sera gazı emisyonlarını azaltmak ve iklim değişikliğine uyumlu birkalkınma modeli oluşturmak. Bu kapsamda, sadece çevreyi değil, aynı zamanda ekonomiyi, tarımı,şehirleşmeyi, enerjiyi ve su kaynaklarını da içine alan çok geniş bir çerçevede dönüşüm hedefleniyor.Net sıfır emisyon hedefi, artık resmen Türkiye’nin kalkınma stratejisinin bir parçası.Adil geçiş ilkesiyle, dönüşümden etkilenecek sektörlerin ve emekçilerin hakları da korunacak.İklim adaleti, sadece çevreyi değil sosyal eşitsizlikleri de gözeten bir yaklaşım sunacak.KİM SORUMLU?Bu kanun yalnızca devletin değil, herkesin sorumluluğunu ortaya koyuyor:Kamu kurumları plan yapacak, uygulayacak ve denetleyecek.Özel sektör, üretim süreçlerini karbon ayak izine göre yeniden kurgulayacak.Yerel yönetimler kendi bölgelerine özel iklim eylem planlarını hazırlayacak.Vatandaş ise çevreye duyarlı tüketim alışkanlıklarıyla bu sürecin bir parçası olacak.İklim Değişikliği Başkanlığı tüm bu süreci koordine edecek ve yıllık ilerleme raporlarıyla hesapverecek.ETS SİSTEMİ: KİRLETEN ÖDEYECEK, TEMİZ ÜRETEN KAZANACAKYeni yasayla birlikte Türkiye’de Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) kurulacak. Yani yüksek emisyon yapanişletmeler belirlenen sınırlar içinde salım yapabilecek ve bu hakları piyasada alıp satabilecek. Busistem sayesinde: Kirleten daha fazla ödeyecek,Temiz üretim yapan şirketler ekonomik avantaj elde edecek,Türkiye, Avrupa Birliği’nin sınırda karbon vergisi gibi uygulamalarına uyum sağlamış olacak.TARIMDAN SANAYİYE, ENERJİDEN SUYA HERKES DAHİLKanun sadece fabrikalara ya da enerji santrallerine yönelik değil. Aynı zamanda: Tarımda iklim dirençli ürün desenleri geliştirilecek,Su yönetiminde kuraklık ve taşkın gibi risklere karşı yeni stratejiler uygulanacak,Ormanlar ve doğal yutak alanlar korunarak karbon emilimi artırılacak,Sıfır atık sistemleri yaygınlaştırılacak,Yenilenebilir enerji ve temiz teknoloji yatırımları desteklenecek.YEŞİL EKONOMİ İÇİN MALİ DESTEK GELİYORİklim Kanunu sadece yasaklar ve yükümlülükler getirmiyor, aynı zamanda dönüşüm için ciddi destekmekanizmaları da içeriyor:Yeşil finansman ve teşvikler,Karbon kredisi sistemleri,Yeşil yatırım kriterleri,İklim dostu projelere öncelikli kamu desteği.Ayrıca, iklim değişikliğiyle mücadelede eğitimden müfredata, üniversite-sanayi iş birliğinden halkınbilinçlendirilmesine kadar birçok alanda düzenleme yapılacak.YEREL EYLEM PLANLARI ZORUNLU HALE GELİYORHer il, artık kendi iklim risklerine göre bir plan hazırlamak zorunda. Valilikler öncülüğünde kurulacak İl İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulları, bu planların hazırlanmasından ve uygulanmasından sorumluolacak. Böylece iklimle mücadele sadece Ankara’dan yönetilmeyecek, yerel ihtiyaçlara göreşekillenecek.KARBON PİYASASI KURULUYORKanunla birlikte Karbon Piyasası Kurulu da oluşturuluyor. Bu kurulda çevre, enerji, finans, sanayi vetarım gibi farklı bakanlıklar temsil edilecek. Ayrıca özel sektör ve meslek kuruluşlarının da danışmakurullarıyla sürece katkı vermesi sağlanacak.SONUÇ: KâĞITTA DEĞİL, SAHADA DEVRİM ŞARTİklim Kanunu, Türkiye’nin bugüne kadar attığı en büyük çevresel adımlardan biri. Ancak bu yasanıngerçek anlamda başarıya ulaşması için üç temel unsur şart:Siyasi kararlılık ve kurumsal koordinasyon,Yerel düzeyde uygulama becerisi,Toplumun bu süreci sahiplenmesi ve bilinçlenmesi.Kısacası, artık iklim değişikliğiyle mücadele lafla değil, kanunla yapılacak. Türkiye hem ekonomik hemde çevresel olarak dönüşecekse, bu kanun milat olacak. Ama unutmayalım: Yasayı çıkarmak ilk adım,asıl iş şimdi başlıyor. “Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen…
ÇİFTÇİYE BÜYÜK DESTEK
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ziraat Bankası’nın ev sahipliğinde düzenlenen 4. Tarım Ekosistemi Buluşması’nda yaptığı konuşmada tarıma ve hayvancılığa dair çok önemli mesajlar verdi. Üreticiye doğrudan dokunan kredi desteklerinden, zirai don zararlarının karşılanmasına kadar birçok başlıkta dikkat çeken açıklamalarda bulunan Erdoğan, özellikle kırsalda üretim yapan vatandaşlara güvence verdi: “Çiftçimiz asla yalnız değil, devlet daima yanındadır.” Verilen mesajlar sadece birer müjde değil, aynı zamanda Türkiye’nin tarım ve hayvancılık politikasının yeni rotasının da işaretiydi. Özellikle son yıllarda artan maliyetler ve küresel iklim krizinin etkileri karşısında üreticinin elini güçlendirecek somut adımların atılması, büyük önem taşıyor. SERA, BÜYÜKBAŞ VE KÜÇÜKBAŞ YATIRIMLARINA DEVLET DESTEĞİ Açıklanan kredi paketleri, üç önemli üretim alanını doğrudan hedef alıyor: Sera yatırımı, süt hayvancılığı ve küçükbaş yetiştiriciliği. Bu destekler, özellikle Anadolu’nun dört bir yanında üretim yapan, ancak sermaye erişiminde zorlanan çiftçiler için ciddi bir rahatlama anlamına geliyor. SERA YATIRIMI YAPMAK İSTEYENE 10 MİLYON TL’YE KADAR KREDİ: Sebze ve meyve üretimi için sera kurmak isteyen üreticilere yönelik bu yeni kredi paketi, özellikle küçük ölçekli üreticiler için cazip. 10 dekar altındaki yatırımlar için 1 yıl geri ödemesiz, toplamda 10 yıl vadeli 10 milyon TL’ye kadar kredi sunuluyor. Bu, klasik kredi koşullarına kıyasla ciddi bir ayrıcalık. Üstelik genç ve kadın üreticiler için öz kaynak oranının %10’a düşürülmesi, tarıma katılımı artırabilecek önemli bir teşvik. Kırsalda yaşayan genç kadınların üretime katılması hem ekonomik hem de toplumsal açıdan güçlü bir dönüşüm yaratabilir. BÜYÜKBAŞ SÜT HAYVANCILIĞINA 5 MİLYON TL DESTEK: Süt üretimi yapan büyükbaş işletmelerin hayvan sayısını artırmalarına yönelik destek ise öz kaynak şartı olmadan sunuluyor. 1 yıl ana para ödemesiz, toplamda 7 yıl vadeli 5 milyon TL’ye kadar yatırım kredisi, özellikle halihazırda üretim yapan ama büyümekte zorlanan işletmeler için önemli bir can suyu olacak. Süt ve süt ürünleri sektörü son dönemde maliyet baskıları nedeniyle zorlanıyor. Bu destek, bu baskıyı bir nebze de olsa hafifletip arz güvenliğini korumayı amaçlıyor. KÜÇÜKBAŞ YETİŞTİRİCİLİĞİNDE LİMİT İKİ KATINA ÇIKTI: “Köyümde Yaşamak İçin Bir Sürü Nedenim Var” projesi kapsamında verilen küçükbaş kredi limiti 600 bin TL’den 1 milyon 200 bin TL’ye çıkarıldı. Bu artış, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da küçükbaş hayvancılık yapan üreticiler için büyük önem taşıyor. Hayvancılığın sürdürülebilirliği sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal bir meseledir. Köyde yaşamı cazip kılmak, gençlerin göç etmesini engellemek ve âtıl durumda kalan kapasitenin üretime kazandırılması açısından bu destekler stratejik bir adım olarak görülmeli. ZİRAİ DON ZARARLARINA TELAFİ SÖZÜ: SİGORTALI OLANA DA OLMAYANA DA DESTEK Nisan ayında yaşanan zirai don felaketi, 65 ilde üreticiyi derinden etkilemişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sadece sigortalı üreticilerin değil, sigortasız olanların da zararlarının karşılanacağını belirtti. Bu oldukça dikkat çekici bir yaklaşım. Çünkü genellikle yalnızca TARSİM sigortası olan üreticiler desteklenirken, bu sefer sigortası olmayanlar da unutulmadı. Bu uygulamanın çiftçiye verdiği mesaj çok açık: “Devlet olarak sizi yalnız bırakmayacağız.” Elbette burada altı çizilmesi gereken başka bir nokta da şu: Erdoğan, çiftçileri tarım sigortası yaptırmaya çağırıyor. %70’e varan prim desteğiyle sigortanın yaygınlaştırılması amaçlanıyor. Bu, doğal afetlere karşı üreticinin daha güçlü durmasını sağlayacak önemli bir adım. VERİYE DAYALI TARIM POLİTİKALARI: 1 TEMMUZ’DA TARIM SAYIMI BAŞLIYOR Cumhurbaşkanı’nın bir diğer önemli açıklaması, tarım alanında veri temelli planlamaya geçildiği yönündeydi. 1 Temmuz itibariyle başlatılacak tarım sayımıyla, arazi büyüklüğünden ürün çeşitliliğine kadar birçok veri güncellenecek. Bu ne anlama geliyor? Nerede ne ekiliyor? Hangi ürün ne kadar verim veriyor? Hangi bölgede hayvancılık potansiyeli daha yüksek?…
İTHALATA DAYALI HAYVANCILIĞIN SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) yayımladığı “Hayvancılık Sektörüne Bakış: Sorunlar ve ÇözümÖnerileri” başlıklı rapor, aslında uzun zamandır görmezden gelinen ama toplumun sofrasına kadarsirayet eden bir gerçekliği gözler önüne seriyor: Türkiye hayvancılıkta üretimden uzaklaşıyor, ithalatabağımlı hale geliyor.İSO Başkanı Erdal Bahçıvan’ın da ifade ettiği gibi, hayvancılık yalnızca ekonomik bir sektör değil; aynızamanda sosyal adaletin, sağlıklı nesillerin, kırsal kalkınmanın ve ulusal gıda güvenliğinin temel taşı.Ancak son 10 yılda yaşanan gelişmelere bakıldığında, ülke olarak bu alanda yanlış bir rota izlediğimizçok açık.MİLYAR DOLARLIK İTHALAT: GIDA YERİNE DÖVİZ VERDİKSon 13 yılda canlı hayvan ve kırmızı et ithalatına tam 10,6 milyar dolar harcanmış. Buna karşılık,hayvancılık sektörüne verilen destek 8,88 milyar dolarda kalmış. Bu tabloya dikkatle bakarsak,Türkiye’nin üretimi desteklemek yerine, dışa bağımlı hale gelmiş bir tüketim modeline yöneldiğini netbiçimde görebiliriz.Daha da çarpıcısı, Türkiye her yıl dünya sığır ithalatının yaklaşık %10’unu tek başına yapıyor. Yanidünya genelinde en çok ithalat yapan ülkelerden biriyiz. Bu durum, sadece dövizi yurt dışınaakıtmakla kalmıyor; aynı zamanda krizlere, fiyat dalgalanmalarına, dış politikalara karşı da kırılganlıkyaratıyor. Böylesine dışa bağımlı bir yapıyla ne fiyat istikrarı sağlanabilir ne de üretici korunabilir. Olan daüreticiye oluyor, tüketiciye oluyor. Kimi zaman kasap reyonlarında kırmızı etin kilosu 600 lirayadayandığında bunun nedenini sadece piyasa dalgalanmasıyla açıklayamayız.YEM BULMAK DERT, MERAYI KULLANMAK AYRI BİR DERTİSO raporuna göre Türkiye’nin kaba yem açığı %25 seviyesine ulaşmış durumda. Yani hayvanlarındoğal ve ucuz şekilde beslenebileceği kaynaklar yetersiz. Bunun doğal sonucu da yem ithalatınayönelmek. Özellikle karma yem fiyatlarının dövize bağlı olarak artması üretim maliyetlerinitırmandırıyor ve üreticiyi köşeye sıkıştırıyor.Bir başka temel sorun ise mera alanlarının etkin kullanılmaması. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğubölgeleri gibi potansiyeli yüksek alanlarında hayvancılık geri plana düşmüş durumda. Mera mülkiyetsorunları, verimsizlik ve bakım eksikliği yüzünden, bedava doğal yem kaynağımız olan meralar adetakaderine terk edilmiş durumda. Oysa gelişmiş ülkeler meralarını korur, ıslah eder ve çiftçiye ücretsiztahsis ederken biz tam tersini yapıyoruz.YERLİ ÜRETİMİ DESTEKLEMEZSEK GIDA MİLLİYETÇİLİĞİ NASIL OLACAK?İSO Başkanı Bahçıvan çok yerinde bir tespitte bulunmuş: “Tarım ve gıdada milliyetçilik yükseliyor.”Pandemiden, Ukrayna savaşından ve küresel tedarik krizlerinden sonra tüm ülkeler kendi üretiminikoruma altına aldı. Kimse başka ülkelere bel bağlamıyor artık.Türkiye’nin de bu rüzgârı doğru okuması gerekiyor. Tarım ve hayvancılığı savunma sanayi kadarstratejik bir alan olarak görmeden, bu alana gerçek anlamda yatırım yapmadan gıda güvenliğinisağlamak mümkün değil. Unutmayalım: Savunma sanayiniz olabilir, silahınız olabilir, ama halkınız açsahiçbir şeyin anlamı yok.KIRMIZI ETTE KÜÇÜKBAŞA DÖNÜŞ ŞART OLDU Türkiye’de kırmızı et deyince ilk akla gelen büyükbaş hayvancılık oluyor. Oysa bu yaklaşım artık hempahalı hem de sürdürülemez. İSO verilerine göre, Türkiye’de kırmızı et tüketiminde büyükbaşın payı%39 seviyesinde. Gelişmiş ülkelerde ise bu oran %25 civarında.Küçükbaş hayvancılık (koyun ve keçi) hem maliyet açısından daha ucuz hem coğrafi koşullara dahauygun hem de meraya dayalı olduğu için yem krizinden daha az etkileniyor. Yani çözüm aslındaelimizin altında. Fakat koyun ve keçi etine yönelik tüketici alışkanlıkları yeterince desteklenmiyor.Üstelik şarküteri ve işlenmiş et sektörlerinde hâlâ büyükbaş etin egemenliği sürüyor.Artık küçükbaş et üretimini ve tüketimini artırmak bir tercih değil, mecburiyet haline geldi. Bunoktada hem kamu politikalarına hem de toplumun bilinçlendirilmesine ihtiyaç var.ANAÇ HAYVANLARIN KESİMİ: GELECEĞİN KURBAN EDİLMESİRaporda dikkat çeken bir diğer nokta ise anaç hayvan kesimleri. 2021-2023 arasında 300 binden fazlaanaç hayvan kesilmiş. Bu durum, doğrudan üretimin geleceğini tehdit ediyor. Anaç hayvan demek,yeni yavruların kaynağı demek. Onlar kesilirse, gelecekte hayvan varlığınız da kalmaz.Bu tabloya rağmen yeterli müdahale yapılmadıysa, bu sektörün kaderine terk edildiğini gösterir.Tarımda da hayvancılıkta da günü…
HISİAD HIRDAVAT SEKTÖRÜNÜN YÜKSELEN SESİ OLMAYA DEVAM EDİYOR
1-HİSİAD’IN TEMELLERİ: SANAYİYİ BİRLEŞTİRME VİZYONU… Türkiye sanayisinin en köklü ve fakat yıllarca dağınık halde varlığını sürdüren alanlarından biri olan hırdavat sektörü, özellikle 2000’li yıllarla birlikte büyük bir dönüşüm ihtiyacıyla karşı karşıya kaldı. Bu noktada, Hırdavat Sanayici ve İş Adamları Derneği (HİSİAD), sektörde faaliyet gösteren firmaları tek bir çatı altında birleştirme hedefiyle kuruldu. Dernek, sadece klasik anlamda bir “meslek örgütü” değil, aynı zamanda Türkiye’nin üretim kapasitesini dünyaya tanıtan stratejik bir platform haline geldi. HİSİAD’ın kuruluşundaki temel hedefler şunlardı: Sektördeki bilgi dağınıklığını gidermek, iletişim ağını güçlendirmek Küçük ve orta ölçekli üreticilerin global pazarlara entegrasyonunu sağlamak Yerli üretimi destekleyerek ithalat bağımlılığını azaltmak Kalite standartlarını yükselterek Türk malı algısını dünyada pozitif yönde değiştirmek Bu amaçlarla yola çıkan HİSİAD, zamanla sadece bir dernek değil, aynı zamanda sektörel dönüşümün mimarı haline geldi. HİSİAD’ın bu dönüşüm yolculuğunun en kritik yapı taşlarından biri, kuşkusuz Başkan Sn. Çetin Tecdelioğlu’dur. Aslen aile mesleği olan cıvata ve bağlantı elemanları sektöründe yetişen Tecdelioğlu, sadece bir sanayici değil, aynı zamanda bir vizyon geliştiricidir. HİSİAD başkanlığı görevinin yanı sıra, İDMİB (İstanbul Demir ve Demir Dışı Metaller İhracatçıları Birliği) Başkanlığı gibi önemli görevleri de yürüten Tecdelioğlu, Türk sanayisinin sesi haline gelmiştir. Kendisinin liderlik anlayışını farklı kılan unsurlar arasında şunlar öne çıkar: Sahadan gelen bir lider olması: Üretim hattından yönetime kadar her kademede bulunmuş olması, onu teoriden çok pratiğe dayalı bir yönetici haline getiriyor. İnovasyona açıklığı: Endüstri 4.0, dijitalleşme, yeşil dönüşüm gibi kavramları yalnızca konuşmayan, firmalara yol haritası çizen bir lider. İhracat odaklılık: “Yerli üret, dünyaya sat” ilkesini sadece slogan değil, kurumsal bir strateji haline getirdi. Başkan Sn. Tecdelioğlu’nun medya platformlarındaki açıklamaları, Bloomberg HT gibi yayınlarda verdiği demeçler, yurt dışı fuar ve ticaret heyetlerine katılımı, onun aktif ve çözüm odaklı yaklaşımını net şekilde ortaya koymaktadır.
34 MİLYON KİŞİ YARDIM KUYRUĞUNDA
Son yıllarda Türkiye’de derinleşen ekonomik kriz artık sadece en yoksul kesimi değil, giderek daha geniş halk kitlelerini etkisi altına alıyor. Artan enflasyon, işsizlik, hayat pahalılığı ve düşük gelir düzeyleriyle baş edemeyen milyonlarca vatandaş, çareyi sosyal yardımlarda arıyor. Bunu rakamlar çok net bir şekilde ortaya koyuyor: Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın yardım hattı olan Alo 144, sadece son 4 yılda 34 milyon 3 bin 818 kez aranmış. Her bir arama, temel yaşam ihtiyacını karşılamakta zorlanan bir insanı temsil ediyor. Bu durum artık sıradan bir ekonomik göstergenin çok ötesinde; yoksulluğun kitleselleştiğini, sosyal yardımın ise olağan hale geldiğini gösteriyor. Türkiye’de devlet yardımı bir destek olmaktan çıkıp, bir hayatta kalma aracı haline dönüşmüş durumda. BAŞVURULARIN SAYISI YIL YIL KATLANARAK ARTTI Veriler, ekonomik gidişatın halk üzerindeki yıkıcı etkisini açıkça gözler önüne seriyor. Bakan Mahinur Özdemir Göktaş’ın verdiği bilgiye göre: 2020 yılında Alo 144’e 6 milyon 638 bin 270 kişi yardım için başvurdu. 2021 yılında bu sayı 6 milyon 26 bin 918 oldu. 2022’de rekor kırıldı: 9 milyon 7 bin 545 başvuru yapıldı. 2023’te az da olsa bir düşüş yaşansa da başvuru sayısı yine 7 milyon 383 bin 143 oldu. 2024 yılına gelindiğinde, sadece ilk beş ayda bile 4 milyon 947 bin 942 başvuru yapıldığı açıklandı. Bu rakamlar tek başına bile Türkiye’de derin bir sosyal yara olduğunu ispatlıyor. Özellikle kömür, gıda ve barınma yardımı gibi temel yaşam gereksinimleri için yapılan başvurular, toplumun önemli bir kesiminin artık en temel ihtiyaçlarını bile kendi başına karşılayamadığını gösteriyor. BAKANLIĞIN AÇIKLAMASI: FARKINDALIK MI, GERÇEKLERDEN KAÇIŞ MI? Aile Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş ise bu artışı, yoksulluğun derinleşmesine değil, sosyal devletin daha fazla kişiye ulaştığına bağlıyor. Bakan, “Yararlanıcı sayısındaki artış, yoksulluğun artmasından ziyade sosyal devlet uygulamalarının yaygınlaşmasından kaynaklanıyor” diyerek tabloyu farklı bir yerden okumayı tercih ediyor. Buna ek olarak, vatandaşların sosyal yardımlarla ilgili farkındalığının ve bilgi düzeyinin arttığını savunarak, başvuru sayılarındaki yükselişi olumlu bir gelişme gibi sunuyor. Oysa gerçek şu ki: Eğer her yıl milyonlarca insan yardım istemek zorunda kalıyorsa, burada konuşulması gereken şey farkındalık değil, ekonomik çöküntüye itilen milyonların yaşadığı travmadır. GÖRMEZDEN GELİNEN BİR SORUN: ÇARESİZLİK Bu kadar yüksek yardım başvurusunu farkındalık artışıyla açıklamaya çalışmak, yoksulluğu görünmez kılmak anlamına geliyor. Çünkü bu çağrılarda bulunan insanlar, yalnızca bilgi sahibi oldukları için değil, mecbur kaldıkları için yardım istiyorlar. İş bulamayan gençlerden, geçinemeyen emeklilere; üç kuruş maaşla çocuklarını okutmaya çalışan ailelerden, ay sonunu getiremeyen beyaz yakalılara kadar geniş bir kesim, artık sosyal yardımlara bel bağlamış durumda. Bu tablo aynı zamanda Türkiye’de sosyal sınıflar arasında derin bir uçurum oluştuğunun da göstergesi. Zenginler daha da zenginleşirken, orta sınıf hızla eriyor, alt gelir grubu ise hayatta kalmak için devlet kapısında bekliyor. SOSYAL YARDIMLAR KALICI ÇÖZÜM MÜ, GEÇİCİ YAMA MI? Evet, sosyal yardımlar kısa vadede önemli bir destek olabilir. Ancak bu yardımlar, kalıcı bir ekonomik çözümün yerini alamaz. Milyonlarca insanın her yıl devletten kömür, gıda veya barınma yardımı talep etmesi, aslında üretime dayalı olmayan, tüketimi bile borçla sürdürülen bir ekonomi modelinin iflas ettiğini gösteriyor. Bu yardımların sistematikleşmesi, vatandaşları üretken olmaktan çok bağımlı hale getiriyor. Devletin görevi sadece yardım etmek değil; insanların yardıma ihtiyaç duymadan yaşayabileceği bir ekonomik düzeni kurmaktır. Eğer 34 milyon kişi sosyal yardım arıyorsa, bu sistemin değil, ekonomik modelin çöktüğünün resmidir. SONUÇ: YOKSULLUKLA MÜCADELE, YARDIMLA DEĞİL ADALETLE OLUR Türkiye’deki mevcut tablo, sosyal yardımlara olan ihtiyacın azalmadığını, tersine arttığını…
EKONOMİDE KAPANIŞI OLMAYAN BORÇ DÖNGÜSÜ VE BANKALARIN KÂR ZİRVELERİ
Günümüz Türkiye’sinde vatandaşın ekonomik hayatı, artan yoksulluk ve azalan alım gücü nedeniylegiderek daha zorlaşmakta. Bu olumsuz tablo karşısında birçok aile için kredi ve kredi kartları, temelihtiyaçları karşılamanın adeta tek çaresi haline geldi. Ne yazık ki bu tercihin bedeli ise yüksek faiz yüküolarak geri dönüyor. Bankaların faiz gelirlerindeki rekor artış, aslında toplumdaki derin finansalsıkıntının, borçlanma üzerinden nasıl sürdürülemez bir hale geldiğinin açık göstergesi.KREDİ VE KREDİ KARTLARI, VATANDAŞIN “SON KALESİ” OLDUİstatistikler, Türkiye’de tüketici kredilerinden ve kredi kartlarından alınan faiz gelirlerinde olağanüstüartışlar yaşandığını ortaya koyuyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK)verilerine göre 2025 Nisan ayında bankaların toplam faiz geliri 2,46 trilyon lirayı aşarken, geçen yılınaynı dönemine göre yüzde 54,53 gibi yüksek bir artış gerçekleşti. Tüketici kredilerinden alınan faizgetirisi yüzde 49, kredi kartı faizleri ise yüzde 55,7 yükseldi. Bu rakamlar sadece bankaların kârınıdeğil, aynı zamanda vatandaşın ödeme güçlüğünü ve artan borç yükünü de net biçimde yansıtıyor.Vatandaşlar alım gücünün azalması karşısında temel harcamalarını bile karşılayabilmek için kredikullanmak zorunda kalıyor. Bu kredi kullanımı ise özellikle yüksek faiz oranları nedeniyle ödemegüçlüğüne, dolayısıyla takipteki kredi oranlarının artmasına yol açıyor. Takipteki kredilerden eldeedilen faiz gelirindeki yüzde 150,5’lik artış, bu riskin boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Yani bankalarsadece sağlam kredilerden değil, ödeme sıkıntısı yaşayan vatandaşların borçlarından da yüksek faizgeliri elde ediyor.FAİZ SARMALI: VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ HIZLA BÜYÜYORBugün Türkiye’de vatandaşın kredi ve kredi kartı borçları, uzun vadede sürdürülebilir olmaktan çokuzak. Çünkü faiz oranları yüksek olduğu gibi, alım gücünün azalması ile borçlanma ihtiyacı artıyor;borçlar zamanında ödenemeyince de üzerine faiz binerek toplam borç daha da büyüyor. Bu döngü birsarmal halini alıyor ve vatandaş finansal açıdan çıkmaza sürükleniyor. Özellikle düşük ve orta gelirlikesimler için kredi kullanmak, geçici bir çözüm değil, kalıcı bir borç yükü yaratıyor.Bu durumun en büyük mağduru ise geniş halk kesimleri. Zira gelirlerin reel anlamda düşmesi ve artanhayat pahalılığı karşısında, vatandaşlar ya kredi kartı ekstrelerini ödeyemiyor ya da tüketicikredilerinin faiz yükünü karşılamak için yeni borçlara giriyor. Bu sistemin içinde büyüyen faiz gelirleriise bankaların kârını rekor seviyeye taşıyor. Yani halkın borç yükü, bankacılık sektörünün gelirrekorlarıyla paralel artıyor.BANKALAR KÂR ETMEYE DEVAM EDİYOR, VATANDAŞ YOKSULLUĞA MAHKÛMBankaların tüketici kredilerinden ve kredi kartlarından elde ettiği faiz gelirindeki yüzde 50’ninüzerindeki artış, finans sektörünün bu dönemde kazandığı büyük pastayı gösteriyor. Ancak bu kâr,aslında toplumun genel refahının değil, finansal baskının göstergesi olarak okunmalı. Bankalaraçısından bu durum, sürdürülebilir ve kârlı bir iş modeli demek; vatandaş açısından ise giderekbüyüyen borç yükü, artan yoksulluk ve finansal çıkmaz anlamına geliyor.Üstelik takipteki kredilerden elde edilen faiz gelirinin yüzde 150’nin üzerinde artması, birçokvatandaşın borcunu zamanında ödeyemediğinin ve bankaların da bu borçlardan faiz geliri üretmeyedevam ettiğinin ifadesi. Bu tablo, finansal kriz belirtileri taşımakta ve acilen vatandaşın borç yükünühafifletecek, faiz oranlarını makul seviyelere çekecek, ekonomik refahı artıracak politikaların devreyealınması gerektiğine işaret ediyor.ALIM GÜCÜ DÜŞERKEN KREDİYE BAĞIMLILIK ARTIYOR: REEL EKONOMİ İÇİN TEHLİKE Türkiye ekonomisinin uzun süredir yaşadığı enflasyonist baskı, artan fiyatlar ve ücretlerin reelanlamda erimesi, vatandaşın temel ihtiyaçları karşılamasını güçleştiriyor. Bu ortamda kredi ve kredikartı kullanımı bir ihtiyaç olmaktan çıkıp, bir zorunluluk haline geliyor. Ancak bu geçici çözüm, yüksekfaizlerle borçlanmayı büyütüyor ve mali açıdan daha kırılgan bir toplum yaratıyor.Kredi kartlarının faiz oranları özellikle çok yüksek seviyelerde seyrediyor ve bu durum tüketicilerinödeme zorluklarını daha da artırıyor. Faiz yükü sadece borcun ana parasını değil, borcun üzerinesürekli bindirilen ek maliyetleri de içeriyor. Bankaların faiz gelirlerinin artması, tüketicininödeyemediği yüksek faizlerin bankaların gelirine yansıması anlamına geliyor.…
VERGİ DENETİMİNDE YAPAY ZEKÂ DESTEKLİ DİJİTAL DÖNÜŞÜM BAŞLADI
Günümüz dünyasında teknoloji hızla hayatımızın her alanına nüfuz ederken, kamu yönetiminde de dijitalleşme kaçınılmaz bir gereklilik haline geliyor. Özellikle vergi denetim sistemlerinde yaşanan dönüşüm, hem devletin kaynaklarını daha etkin kullanmasını sağlamak hem de mükelleflerin vergiye uyum süreçlerini kolaylaştırmak açısından büyük önem taşıyor. Türkiye’de bu alanda yepyeni bir dönem resmen başlamış durumda. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın öncülüğünde hayata geçirilen yapay zekâ destekli elektronik denetim sistemi, vergi inceleme süreçlerini kökten değiştiriyor. DİJİTALLEŞME İLE VERGİ DENETİMİNDE YENİ MODEL 13 Mayıs 2025’te Resmî Gazete ’de yayımlanan yönetmelik değişikliği, vergi denetiminde elektronik sistemlerin kullanımını yasal zemine oturttu. Artık vergi incelemelerinde; defter ve belgelerin ibrazı, tutanakların hazırlanması ve denetçi ile mükellef arasındaki görüşmeler elektronik ortamda, güvenli elektronik imza aracılığıyla yapılabilecek. Bu uygulama hem işlem hızını artıracak hem de bürokratik engelleri azaltacak. Bakan Mehmet Şimşek’in açıklamalarında öne çıkan en önemli nokta, dijitalleşmenin sadece denetim süreciyle sınırlı kalmayacağı. İzaha davet işlemleri, gönüllü uyum süreçleri ve rapor değerlendirme komisyonu faaliyetleri de bu elektronik platform üzerinden yürütülecek. Bu da demek oluyor ki, vergi yönetiminde kapsamlı bir reform süreci başlamış durumda. YAPAY ZEKÂ VE VERİ ANALİTİĞİ İLE RİSK ANALİZİ Vergi denetiminde yapay zekâ kullanımının getireceği en büyük avantajlardan biri, mükelleflerin risk profilinin anlık ve otomatik olarak analiz edilebilmesi. Bu sistem, gelir beyanları, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtları, elektrik ve su faturaları, döviz hareketleri, banka hesaplarındaki işlemler gibi birçok farklı veri parametresini eş zamanlı olarak inceleyebiliyor. Böylece, uyumsuzluk gösteren işlemler ve risk teşkil eden durumlar çok daha hızlı ve doğru şekilde tespit edilebilecek. Son dönemde Vergi Denetim Kurulu tarafından yapılan taramalarda, yaklaşık 500 bin mükellef içinden 40 binin üzerinde risk grubuna dahil olan kişi ya da kurumlar belirlenmiş durumda. Bu rakam, kayıt dışı ekonomiyle mücadelede dijital sistemlerin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda denetimlerde adaletin sağlanması ve kaynakların verimli kullanılması açısından da büyük bir adım. SEKTÖREL ÖNCELİK VE STRATEJİK YAKLAŞIM Uzmanların uyarısı, dijital denetim sisteminin yalnızca teknolojik altyapı kurmakla bitmeyeceği yönünde. Denetimlerde sektör bazlı önceliklendirme yapmak, ekonominin genel görünümünü dikkate alarak zamanlamayı hassas bir şekilde planlamak gerekiyor. Özellikle kayıt dışı faaliyetlerin yoğun olduğu sektörlerde ve risk seviyesinin yüksek olduğu alanlarda denetimlerin yoğunlaştırılması, sistemin etkinliğini artıracak. Ayrıca sadece kayıtlı mükellefler değil, kayıt dışı ekonominin de elektronik izleme araçlarıyla takibi önem kazanıyor. Bu sayede, vergi tabanının genişletilmesi ve haksız rekabetin önüne geçilmesi mümkün olacak. MÜKELLEFLER İÇİN KOLAYLIK VE GÖNÜLLÜ UYUM TEŞVİĞİ Yeni dönemin bir diğer temel hedefi, mükelleflerin vergiye gönüllü uyumunu artırmak. Vergi idaresi, artık beyannamelerin verilmesi öncesinde mükelleflere dijital kanallar aracılığıyla rehberlik edecek. SMS, e-posta ve sosyal medya gibi hızlı iletişim yöntemleri kullanılarak mükellefler bilgilendirilecek ve yönlendirilecek. Bu yöntem, ceza-i işlemlerin azalmasını ve mükelleflerin yükünün hafiflemesini sağlayacak. Çünkü mükellef, kendisine özel dijital uyarılarla hatalı ya da eksik bildirim yapmaktan kaçınabilecek. Dolayısıyla hem vergi idaresi hem de mükellef için zaman ve maliyet tasarrufu sağlanmış olacak. KAMU KAYNAKLARI VE ŞEFFAFLIK Dijitalleşme ile vergi denetim süreçlerinin hızlanması ve şeffaflaşması kamu kaynaklarının daha verimli kullanılmasını mümkün kılıyor. İş gücü kaybı, belge eksikliği, fiziksel hata ve zaman kaybı gibi klasik sorunlar minimuma inecek. Böylece, devletin vergi gelirlerinde artış sağlanırken, denetimin kalitesi de yükselmiş olacak. Bu kapsamda, elektronik denetim sistemleri sayesinde sadece belirli mükellefler değil, ekonominin tüm paydaşları daha güvenli ve şeffaf bir vergi ortamına kavuşacak. Ayrıca, yapay zekâ destekli analizler sayesinde vergi suçları ve usulsüzlükler önceden engellenebilecek. GELECEĞİN…
RUSYA’DAN İSRAİL’E TEPKİ
Ortadoğu’da zaten gerilim doruktayken, şimdi işler çok daha tehlikeli bir boyuta taşındı. İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sürerken, bu saldırıların nükleer tesisleri hedef alması uluslararası kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Özellikle Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklama dikkat çekici ve uyarıcı nitelikteydi. Açıklamada, İsrail’in bu saldırısının uluslararası hukuka aykırı olduğu vurgulandı ve dünya için nükleer bir felaketin kapısının aralandığı ifade edildi. İSRAİL’İN NÜKLEER TESİSLERE SALDIRMASI NEDEN BU KADAR TEHLİKELİ? Savaşın ya da çatışmanın bir sınırı, bir kuralı olur. Ama nükleer tesislere yapılan bir saldırı, işin tüm kurallarını bozuyor. Çünkü bu tür tesisler, yalnızca askeri hedefler değil; çevre, insan sağlığı ve bölgesel istikrar açısından büyük risk taşıyan yerler. Rusya, yaptığı açıklamada İsrail’i açıkça uyarırken, bu saldırının sadece İran’ı değil tüm dünyayı ilgilendiren bir tehdit olduğunu belirtti. Özellikle İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) bağlılığının altı çizilerek, İran’ın nükleer çalışmalarının uluslararası denetime açık ve yasal zeminde yürütüldüğü vurgulandı. Yani Rusya, “Bu saldırı meşru değil” demekle kalmadı, “Bu saldırı hepimizi ilgilendiriyor, çünkü nükleer tesisleri hedef almak insanlığa ihanettir” mesajı verdi. UAEA: NATANZ TESİSİ ZARAR GÖRDÜ Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) da süreci yakından takip ediyor. Sosyal medya platformu X üzerinden yapılan açıklamada, İsrail’in 13 Haziran’da düzenlediği saldırılar sonrasında elde edilen uydu görüntüleri üzerinden analiz yapıldığı ve Natanz Nükleer Tesisi’nin yer üstü kısımlarının zarar gördüğü ifade edildi. Ajans, yer altında uranyum zenginleştirme işlemi yapılan bölümlerle ilgili bazı bulgulara ulaştıklarını söylese de doğrudan bir fiziksel saldırının olup olmadığı konusunda net bir teyit veremedi. İsfahan ve Fordo’daki nükleer tesislerde ise şu an için bir değişiklik gözlemlenmediği bildirildi. Ama bu, tehdidin boyutunun az olduğu anlamına gelmiyor. RUSYA’NIN AÇIKLAMASI: SADECE UYARI DEĞİL, BİR SİNYAL Rusya’nın açıklaması sadece bir diplomatik tepki değil; aynı zamanda dünyaya verilmiş ciddi bir sinyal. Bu tür saldırıların nükleer felakete davetiye çıkardığını belirten Moskova yönetimi, özellikle saldırıya destek veren ülkeleri de açıkça hedef aldı. “Bu saldırılara destek veren ülkeler, bu eylemlere ortaktır” ifadesi dikkatle okunmalı. Bu söylem, özellikle Batılı müttefiklere — başta ABD’ye — doğrudan bir suçlama olarak yorumlanabilir. Rusya’nın bu açıklamayla hem İran’a arka çıktığı hem de nükleer meselelerde Batı’ya karşı jeopolitik pozisyonunu daha da netleştirdiği görülüyor. Bu, sadece Ortadoğu’daki bir çatışma değil; Doğu ile Batı arasındaki yeni nesil küresel çekişmenin nükleer gölgede yeniden biçimlenmesidir. TÜRKİYE AÇISINDAN YORUM: BÖLGESEL BARIŞA BÜYÜK DARBE Bu gelişmeler Türkiye açısından da son derece önemli. Hem coğrafi yakınlık hem de enerji yolları açısından bakıldığında, İran’da yaşanacak bir nükleer kriz ya da radyasyon sızıntısı gibi bir durum, doğrudan bizi etkiler. Ayrıca Türkiye, nükleer enerjiye geçiş sürecindeyken, bu tür saldırıların uluslararası nükleer güvenlik rejimlerini zedelemesi, bizim gibi barışçıl nükleer enerji geliştirmek isteyen ülkeleri de sıkıntıya sokar. Ayrıca Türkiye’nin dış politikasında dengeli duruşu koruma çabası, bu gibi krizlerde daha çok sınanıyor. İsrail’in kontrolsüz askeri adımları ve Batı’nın buna sessiz kalışı, Türkiye’nin bölgesel barışa dair söylemini daha da güçlendirmeli. Aksi hâlde bölgede çatışmalar büyürken, Türkiye’nin ekonomik ve diplomatik çıkarları da olumsuz etkilenebilir. SONUÇ: DÜNYA TEHLİKELİ BİR EŞİKTE Artık mesele sadece İran-İsrail gerilimi değil. Nükleer tesislerin hedef alınmasıyla, iş tüm insanlık için bir tehdit haline gelmiş durumda. İsrail’in bu saldırılarıyla birlikte, olası bir nükleer kazanın, sadece savaş değil, ekolojik ve insani bir felaket doğuracağı açıkça ortada. Rusya’nın bu çıkışı da bu yüzden önemli. Bu sadece diplomatik bir tepki değil, aynı zamanda dünyanın nükleer uçuruma yuvarlanmaması için atılmış…
NİSAN 2025 CİRO ENDEKSLERİ
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan ciro endeksleri, ekonomideki sektörel hareketliliği anlamak açısından oldukça önemli bir göstergedir. Bu endeks, bir işletmenin mal ve hizmet satışından elde ettiği toplam geliri temsil eder. Ancak ciro endeksi sadece bir gelir tablosu verisi değildir; ekonomik canlılığın, iç ve dış talebin, fiyatların ve üretimin ortak bileşkesi olarak görülmelidir. Çünkü satış fiyatlarındaki artışlar da ciroya yansır; bu nedenle enflasyonist ortamlarda cirodaki artışın reel büyümeyi değil, sadece fiyat artışlarını yansıtma ihtimali de vardır. Bu yüzden ciro endeksleri tek başına değil; üretim, istihdam ve fiyat endeksleriyle birlikte değerlendirilmelidir. CİRO ENDEKSİNDE YILLIK BAZDA DİKKAT ÇEKİCİ YÜKSELİŞ Nisan 2025 itibarıyla sanayi, inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerini kapsayan toplam ciro endeksi, bir önceki yılın aynı ayına göre %32,7 oranında artış gösterdi. Bu veri, ekonomik faaliyetin bir bütün olarak hızlandığını gösteriyor gibi görünse de alt sektörlerin performansı bu tabloya daha derinlikli bakmamızı sağlıyor. Hizmet sektörü, yıllık bazda %42,1’lik bir artışla en yüksek büyümeyi yakaladı. Turizm sezonunun açılması, yurtiçinde tatil ve ulaşım harcamalarının canlanması, özellikle konaklama ve yeme-içme sektörlerinde hareketliliği artırdı. İnşaat sektörü ise %41,0’lık artışla dikkat çekiyor. Kentsel dönüşüm projeleri, deprem sonrası yapılaşma ve kamu destekli büyük altyapı yatırımları bu artışta etkili görünüyor. Ticaret sektörü, %34,6’lık artışla hem iç hem dış talepten güç alarak büyümeye devam etti. Ancak bu artışın ne kadarının reel satışlardan ne kadarının fiyat artışlarından kaynaklandığı sorgulanmalı. Sanayi sektörü, yıllık bazda %22,7’lik bir artış gösterse de diğer sektörlere göre daha düşük performans sergiledi. Bu, özellikle dış talepteki daralma, enerji maliyetlerindeki artış ve üretim kısıtlarıyla ilişkili olabilir. AYLIK BAZDA DURAKLAMA VE DENGESİZLİK SİNYALLERİ Aynı veriler aylık bazda ele alındığında tablo biraz daha temkinli yorumlanmalı. Mart 2025’e göre toplam ciro endeksi %0,8’lik sınırlı bir artış kaydetti. Sanayi sektörü, aylık bazda %1,6 oranında geriledi. Bu gerileme, özellikle ihracata dayalı sektörlerdeki sipariş azalmasından ya da üretim kesintilerinden kaynaklanıyor olabilir. Sanayideki bu düşüş, büyüme açısından risk işareti. İnşaat sektörü, %0,4’lük hafif bir artışla durağan bir seyir izledi. Mevsimsel etkiler bu sınırlı artışta etkili olabilir. Ticaret sektörü, %0,3’lük düşük bir artış gösterdi. Enflasyonun yüksek seyrettiği bir ortamda bu artış oldukça sınırlı. Hizmet sektörü, aylık bazda %7,0 gibi yüksek bir artışla fark yarattı. Bu artış, doğrudan turizm sezonunun açılması ve şehir içi hizmet tüketiminin artmasıyla ilişkili olabilir. DENGESİZ BİR BÜYÜME VE SİNYAL VEREN SEKTÖRLER Genel olarak bakıldığında, yıllık bazda güçlü bir artış olsa da aylık bazda yaşanan yavaşlama ve sanayi sektöründeki gerileme dikkat çekiyor. Ekonomik büyümenin sağlıklı olması için tüm sektörlerin dengeli bir şekilde katkı vermesi gerekir. Sanayi gibi üretim temelli sektörlerdeki daralma, uzun vadede istihdam ve ihracat açısından risk yaratabilir. Hizmet ve inşaat sektörlerinde yaşanan büyüme, her ne kadar canlılık gösterse de tüketim ve kamu harcamalarına dayalı bir büyüme modeli, ekonomide sürdürülebilirliği tartışmalı kılar. TEKNİK NOTLARLA DERİNLİK KAZANDIRALIM Yıllık değişim, takvim etkisinden arındırılmış değerlerle ölçülür. Bu, yılın aynı ayındaki koşulların daha adil karşılaştırılmasını sağlar. Aylık değişim, mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmıştır. Böylece mevsimsel geçişlerin etkisi bertaraf edilerek gerçek ekonomik eğilimlere ulaşılır. SONUÇ: SEKTÖREL AYRIMDA DENGE ŞART Ciro endeksleri, ekonomideki canlılığın izini sürebilmek için güçlü bir araçtır. Ancak gelirin kaynağı kadar, bunun nasıl ve ne kadar sürdürülebilir olduğu da önemlidir. Nisan 2025 verileri gösteriyor ki; hizmet ve inşaat sektörleri kısa vadede ekonomiye güç katıyor ama sanayi tarafında alarm çanları çalıyor. Bu nedenle politika yapıcıların üretim temelli sektörleri…
Vergi Denetiminde Dijital Dönem
Türkiye’de vergi denetimi sil baştan değişiyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamalarına göre artık mükellefler, vergiyle ilgili denetim işlemlerini kâğıt kalemle, yüz yüze değil; ekran başında, elektronik ortamda yürütecek. Şimşek’in “vergi denetiminde dijitalleşme dönemi” olarak tanımladığı bu yeni uygulama hem kamu hem de vatandaş açısından önemli kolaylıklar ve tasarruflar getirmeyi amaçlıyor. Bakanlık, vergi denetim süreçlerinin tamamını elektronik ortama taşımak için gerekli altyapı ve yasal düzenlemeleri hayata geçirdi. Yapılan açıklamalara göre artık defter ve belgelerin ibrazı, tutanakların düzenlenmesi ve hatta mükelleflerle yapılan görüşmeler bile dijital olarak gerçekleştirilecek. Böylece vergiyle ilgili denetim işlemleri hem daha hızlı hem de daha şeffaf bir şekilde yürütülebilecek. Bu dönüşüm sadece klasik denetim işlemleriyle sınırlı kalmayacak. İzaha davet, rapor değerlendirme komisyonu işlemleri ve gönüllü uyum süreçleri gibi mükellefi doğrudan ilgilendiren pek çok kamusal hizmet de bu kapsama alınacak. Yani bugüne kadar fiziksel olarak ofise gitmeyi gerektiren işlemler, artık bir bilgisayar ekranı üzerinden yürütülebilecek hale gelecek. MÜKELLEF İÇİN ZAMAN VE MALİYET AVANTAJI Yeni sistemin en önemli avantajlarından biri, mükellefler için ciddi bir zaman ve maliyet tasarrufu sağlaması. Geleneksel denetim süreçlerinde mükelleflerin sık sık vergi dairelerine gitmesi, evrak taşıması ve toplantılara katılması gerekiyordu. Bu süreçler sadece zaman kaybı yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda yol, konaklama ve benzeri ek maliyetler de çıkarıyordu. Elektronik sistem sayesinde bu gereklilikler ortadan kalkıyor. Mükellef, defter ve belgelerini doğrudan sisteme yükleyebiliyor. Tutanaklar video görüşmelerle hazırlanabiliyor. Böylece işlemler, daha kısa sürede ve daha az masrafla tamamlanıyor. Vergiyle ilgili süreçlerin sadeleşmesi, işletmelerin de asıl işlerine daha fazla odaklanmasına yardımcı oluyor. Zira küçük ya da büyük her ölçekten işletme için zaman, aynı zamanda maliyet demek. KAMU TARAFINDA TASARRUF VE ETKİNLİK Dijitalleşmenin kazandırdığı bir diğer önemli yön ise kamunun kendisiyle ilgili. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in özellikle altını çizdiği üzere, yeni sistem sadece vatandaş için değil, devlet için de önemli bir tasarruf anlamına geliyor. Denetim elemanlarının farklı şehirlerdeki mükelleflerle yüz yüze görüşmek için yaptığı seyahatler, konaklama giderleri, kırtasiye harcamaları ve daha birçok fiziksel işlem maliyeti artık büyük ölçüde ortadan kalkacak. Ayrıca, elektronik ortamda yürütülen işlemler sayesinde denetim süreçlerinin daha etkin ve denetlenebilir olması da mümkün hale geliyor. Dijital kayıtlar sayesinde her işlem daha kolay izlenebilecek, belge ve bilgiye anında ulaşılabilecek. Bu da kamu yönetiminde hem şeffaflığı artıracak hem de iş yükünü azaltacak. VERGİ HİZMETLERİNDE GELECEK DİJİTALDE Bakan Şimşek’in yaptığı açıklamalardan anlaşılıyor ki bu sadece bir başlangıç. Bakanlık, ilerleyen süreçte dijital dönüşümün kapsamını daha da genişletmeyi planlıyor. Yani önümüzdeki yıllarda sadece vergi denetimi değil, diğer pek çok kamu hizmeti de benzer şekilde elektronik ortama taşınabilir. Böylece mükelleflerin kamu hizmetlerine erişimi daha da kolaylaştırılmış olacak. Bu dönüşüm, dijitalleşmenin sadece özel sektörde değil kamu sektöründe de ne kadar gerekli olduğunu ortaya koyuyor. Aynı zamanda Türkiye’nin vergi idaresi anlamında çağın gerekliliklerine uygun, modern ve yenilikçi bir sisteme geçiş sürecinde önemli bir eşik atladığını gösteriyor. Sonuç olarak; elden yürüyen işlemler ekran üzerinden yapılacak, kırtasiyeden tasarruf sağlanacak hem vatandaş hem devlet kazanacak. Teknoloji, artık vergi denetiminin de merkezine oturmuş durumda. Mükellefler için sade, kamu için etkin, ülke için verimli bir dönem başlıyor. ZAFER ÖZCİVAN Ekonomist-Yazar zozcivan@hotmail.com
ZİRAİ DON FELAKETİNİN TARIMA MALİYETİ
12 Nisan 2025 tarihinde ülke genelinde etkisini gösteren şiddetli zirai don olayı, Türkiye tarımı üzerinde büyük bir yıkıma neden oldu. Son 30 yılın en ağır don olaylarından biri olarak kayda geçen bu felaket, özellikle meyve üretimi yapılan bölgelerde ciddi kayıplara yol açtı. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Zirai Don Araştırma Komisyonu’nun yaptığı toplantılarda, bu felaketin boyutu ve alınan önlemler detaylı şekilde ele alındı. Komisyonun başkanlığını yürüten AK Parti Burdur Milletvekili Âdem Korkmaz, ilgili kamu kurumları ve sektör temsilcilerinden gelen sunumlarla don olayının etkilerini yerinde değerlendirdiklerini ifade etti. Bu kapsamda Tarım ve Orman Bakanlığı, Tarım Sigortaları Havuz İşletmesi A.Ş. (TARSİM) ve Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) yetkilileri, milletvekillerine kapsamlı bilgi sundu. EN BÜYÜK HASARI MANİSA VE MALATYA GÖRDÜ TARSİM tarafından yapılan sunumda, don olayından en fazla etkilenen illerin başında Manisa geldiği açıklandı. Manisa’da 59 bin 648 poliçe kapsamında toplam 10 milyar 966 milyon TL’lik bir hasar tespit edildi. Bu rakam, ülke genelindeki toplam zararın neredeyse yarısını oluşturuyor. Manisa’yı Malatya izledi. Malatya’da 15 bin 179 poliçeyle 2 milyar 837 milyon TL, Ordu 1 milyar 362 milyon TL, Giresun 832 milyon TL, Mersin ise 783 milyon TL hasarla öne çıktı. Özellikle meyve üretimi yapılan illerde hasarın yoğunlaştığı görülürken, don olayı 34 ilde yüksek şiddette yaşandı. Genel olarak 65 ilde donun etkili olduğu belirtildi. En fazla hasarın ise meyve grubunda meydana geldiği vurgulandı. ÜZÜM, KAYISI VE FINDIK DONDAN EN ÇOK ZARAR GÖREN ÜRÜNLER Tarım sigortaları kapsamında yapılan hasar değerlendirmelerinde, ürün bazında en yüksek kaybın üzümde yaşandığı tespit edildi. Üzümde meydana gelen zarar 11 milyar 13 milyon TL seviyesindeyken, kayısıda 3 milyar 146 milyon TL, fındıkta 2 milyar 729 milyon TL, elmada 2 milyar TL, nektarinde 913 milyon TL, şeftalide ise yaklaşık 552 milyon TL’lik hasar oluştu. Bu ürünlerin tamamı Türkiye’nin önemli ihracat ve iç tüketim kalemleri arasında yer alıyor. Dolayısıyla sadece çiftçilerin değil, ülke ekonomisinin de bu felaketten ciddi şekilde etkileneceği ifade ediliyor. TARSİM: “HASAR-PRİM DENGESİNDEN DOLAYI PRİMLER YÜKSEK GÖRÜNEBİLİR” TARSİM Genel Müdürü Bekir Engürülü yaptığı sunumda, sigorta sisteminin işleyişi hakkında bilgi verdi. Engürülü, TARSİM’in hiçbir ticari şirket gibi kâr amacı gütmediğini, çiftçilerin ödediği primlerin tamamının yine üreticilere hizmet olarak döndüğünü vurguladı. Don sigortası primlerinin yüksek olduğuna dair eleştirilere ise şu şekilde açıklık getirdi: “Aslında primler yüksek değil. Ancak en çok don tehlikesi olan bölgelerde sigorta yaptırıldığı için, bu bölgelerdeki yüksek hasar ihtimali doğal olarak ödeme miktarını da artırıyor. Sigorta matematiğinde hasar-primi dengesi bozulduğunda prim fiyatı da artıyor. Bu, sistemin doğasında var.” Engürülü ayrıca, don olayının ardından 108 bin ihbar aldıklarını, bu ihbarlara dair ön hasar tespitlerinin tamamlandığını belirtti. Ön tespitlere göre, toplam zarar 21 milyar TL civarında. Bunun 1,11 milyar TL’si ödenmiş durumda, kalan 20 milyar TL için ödeme süreci devam ediyor. TARSİM, yüzde 100 hasar gören ürünlerde ödemeyi hemen yaparken, diğer ürünler için hasat sonuna kadar bekleme zorunluluğu bulunuyor. BAKANLIK: “ÖNLEYİCİ TEDBİRLER İÇİN DESTEK VERİYORUZ” Tarım ve Orman Bakanlığı temsilcisi Kâmil Özdemir ise yaptığı sunumda, don olayına karşı alınan önlemleri anlattı. Özellikle Kırsal Kalkınma Yatırımları Programı kapsamında üreticilere don önleyici sistemler kurmaları için yüzde 50 oranında hibe desteği verildiğini söyledi. Bunun yanı sıra, sigorta yaptıran çiftçilere yüzde 67 devlet prim desteği, ayrıca don önleyici araçlar için %25 ile %35 arası ek destekler sağlandığı belirtildi. Don olayının yaşandığı gün itibarıyla hızlıca sahaya çıkan ekipler,…
GAZZE’YE YARDIM GİRİŞİNDEKİ DİPLOMATİK ENGELLER
Gazze’de yaşanan insani felaket her geçen gün daha da derinleşirken, bölgeye yönelik insani yardımların etkin şekilde ulaştırılamaması, yalnızca teknik değil aynı zamanda siyasi nedenlerden kaynaklanıyor. Yardımların Gazze’ye girişinde karşılaşılan diplomatik engeller, çok katmanlı bir siyasi yapı içinde şekilleniyor ve bu durum sivillerin temel yaşamsal ihtiyaçlara erişimini doğrudan etkiliyor. İşte bu engellerin temel boyutları: İSRAİL’İN GÜVENLİK GEREKÇELİ YAKLAŞIMI Gazze’ye yardım ulaştırılmasında karşılaşılan en büyük engellerden biri, İsrail’in yardımlar üzerindeki katı güvenlik kontrolüdür. İsrail yönetimi, yardımların Hamas’a ulaşabileceği endişesiyle, bölgeye girecek tüm insani malzemeleri sıkı denetimden geçirmekte ısrarcı. İsrail’in bu tavrı, yardım tırlarının sayısını ciddi oranda düşürmekte ve geçişleri büyük ölçüde yavaşlatmaktadır. İsrail, ayrıca BM gibi bağımsız uluslararası kuruluşların dağıtım sürecine doğrudan müdahil olmasını da sınırlamaya çalışmakta ve yardım mekanizmasını kendi denetimi altına alacak şekilde yeniden kurgulamayı hedeflemektedir. Bu da yardımların tarafsız ve eşit biçimde ulaştırılmasını zorlaştırmaktadır. HAMAS-İSRAİL ÇATIŞMASI YARDIMLARI SİYASİLEŞTİRİYOR Gazze’yi yöneten Hamas ile İsrail arasındaki derin çatışma, yardım meselesini doğrudan siyasileştiriyor. İsrail, Hamas’a destek gitmemesi için yardım malzemelerine çeşitli sınırlamalar getiriyor. Öte yandan Batı ülkeleri de Hamas’ı “terör örgütü” olarak tanımladıkları için yardımların Hamas kontrolündeki bölgelere ulaşmasını engelleyen tutumlar sergileyebiliyor. Bu siyasal çatışma ortamı, yardımların hızlı ve etkili bir biçimde ulaştırılmasını neredeyse imkânsız hale getiriyor. Yardım malzemeleri, savaşan taraflar arasında bir pazarlık unsuru haline dönüşüyor. SINIR KAPILARINDAKİ SİYASİ DENETİM VE KISITLAMALAR Gazze’ye yönelik yardımlar genellikle iki ana sınır kapısından yapılıyor: İsrail tarafındaki Kerem Şalom Kapısı ve Mısır tarafındaki Rafah Kapısı. Ancak bu kapılar çoğu zaman güvenlik gerekçeleriyle kapalı tutuluyor ya da yalnızca sınırlı sayıda geçişe izin veriliyor. Özellikle İsrail’in kapıyı açık tutma kararı tamamen siyasi ve askeri gelişmelere bağlı olarak değişiyor. Mısır da zaman zaman yardım geçişlerine onay verse de, bu durum çoğunlukla bölgesel dengelere ve uluslararası baskılara göre şekilleniyor. Dolayısıyla sınır geçişleri teknik değil, siyasi bir mesele haline gelmiş durumda. ULUSLARARASI KURULUŞLARIN DIŞLANMASI İsrail son dönemde, özellikle BM’ye bağlı bazı yardım kuruluşlarını sistemin dışına itmeye çalışıyor. Bunların başında, Filistinli mültecilere yönelik yardımları organize eden UNRWA (BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı) geliyor. İsrail, bu kuruluşları taraflı olmakla suçlarken, yardım dağıtım sürecini kendi belirleyeceği bir mekanizmayla yönetmek istiyor. Bu durum, yardımların bağımsız ve tarafsız biçimde ulaştırılmasını zorlaştırdığı gibi, uluslararası kuruluşların sahada etkinliğini de azaltıyor. Özellikle BM kontrolünde yürütülen insani yardımların dışlanması, uluslararası toplumda endişe yaratıyor. BATI ÜLKELERİNİN SİYASİ TEREDDÜTLERİ ABD ve Avrupa Birliği gibi Batılı ülkeler, Gazze’ye insani yardım göndermek isteseler de, yardımların Hamas’ın eline geçme ihtimaline karşı çekinceler taşıyor. Bu nedenle yardım fonlarının bir kısmı bloke ediliyor, bazı projelere destek verilmiyor ya da sadece belirli kuruluşlar aracılığıyla yardım gönderiliyor. Bu tür tereddütler, yardımın doğrudan ve hızlı biçimde ulaştırılmasını engellediği gibi, insani krizi büyüten bir etki yaratıyor. Yardım politikalarının insani değil, siyasi ölçütlerle şekillenmesi sivillerin yaşam hakkını tehdit eder hale geliyor. YARDIMLARIN ASKERİ AMAÇLARLA KULLANILABİLECEĞİ ENDİŞESİ İsrail ve bazı Batılı ülkeler, insani yardım malzemelerinin Hamas tarafından askeri amaçlarla kullanılabileceği yönünde endişeler taşıyor. Örneğin, inşaat malzemelerinin tünel yapımında kullanılabileceği ya da yakıtların askeri araçlara aktarılabileceği düşünülüyor. Bu nedenle bazı temel ürünlerin Gazze’ye girişine bile izin verilmiyor. Ancak bu durum, Gazze halkının su, gıda, ilaç gibi en temel ihtiyaçlara erişimini de engellediğinden, ciddi bir insani soruna yol açıyor. SONUÇ: İNSANİ YARDIM SİYASAL BİR ARAÇ HALİNE GELDİ Gazze’ye yardım girişinde yaşanan diplomatik engeller, insani yardım meselesinin ne denli siyasallaştığını gözler önüne seriyor. Yardımlar artık yalnızca…
2025 YILINDA ÜLKELERE GÖRE EMEKLİLİK YAŞLARI
Dünyada insanların çalışma hayatına son verip emekli olduğu yaş, ülkeden ülkeye oldukça farklılık gösteriyor. Bu farklar, her ülkenin ekonomik durumu, sağlık hizmetlerinin kalitesi, sosyal güvenlik sistemlerinin yapısı, nüfusun yaş ortalaması ve yaşam beklentisi gibi pek çok unsurun etkisiyle ortaya çıkıyor. 2025 yılı itibarıyla yapılan incelemelerde, Türkiye’nin emeklilik yaşı açısından dünya sıralamasında düşük pozisyonda olduğu görülüyor. Peki, Türkiye tam olarak kaçıncı sırada?Türkiye’de resmi olarak belirlenen emeklilik yaşı, erkekler için 60, kadınlar için ise 58’dir. Bu rakamlar, birçok gelişmiş ülkeye kıyasla oldukça düşük kalmaktadır. Bu durum, Türkiye’yi emeklilik yaşının en düşük olduğu ülkeler arasında ilk sıralara yerleştirmektedir. Ancak Türkiye, emeklilik yaşının gelecekte artması yönünde planlamalar yapmaktadır. Doğan her bireyin ortalama yaşam süresine göre emeklilik yaşının otomatik olarak artırılması hedeflenmektedir. Böylece sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliği sağlanmaya çalışılacaktır.DÜNYADA EMEKLİLİK YAŞI NEDEN FARKLILIK GÖSTERİYOR?Emeklilik yaşı, sadece yasal bir sayıdan ibaret değildir. Aynı zamanda bir ülkenin demografik yapısının, ekonomik gücünün, sağlık altyapısının ve sosyal politikalarının önemli göstergesidir. Örneğin, yaşam süresi yüksek olan ülkelerde insanlar daha uzun yaşadığı için emeklilik yaşı da genellikle daha yüksektir. Böylece devletlerin sosyal güvenlik sistemleri üzerindeki baskı hafifletilmiş olur.Öte yandan, bazı ülkelerde ekonomik koşullar veya istihdam piyasasının durumu nedeniyle erken emeklilik teşvik edilebilir. Ya da sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu yerlerde çalışma hayatı insanları daha erken yaşta yıpratabilir, bu da emeklilik yaşını düşürebilir.Türkiye’de ise sağlık hizmetlerinin gelişmesiyle ortalama yaşam süresi uzamakta, ancak emeklilik yaşı henüz birçok Avrupa ülkesinin oldukça gerisindedir. Bu durum sosyal güvenlik sistemine ileride büyük yük getirebileceği için, yaş ortalamasına bağlı olarak emeklilik yaşının artırılması gündemdedir.TÜRKİYE VE DÜNYADAKİ EMEKLİLİK YAŞLARI KARŞILAŞTIRMASI2025 verilerine göre dünya genelindeki bazı ülkelerin emeklilik yaşları şu şekildedir:Suudi Arabistan: 47 yaş ile dünyanın en düşük emeklilik yaşına sahip ülkesi.Endonezya: 57 yaş.Türkiye: Erkekler için 60, kadınlar için 58 yaş.Güney Kore: 61 yaş.Brezilya: 62 yaş.Fransa: 64 yaş.Japonya ve Kanada: 65 yaş.İspanya, Birleşik Krallık, İsveç: 66 yaş.ABD: 66 ile 67 yaş arasında (kişinin doğum yılına göre değişiyor).Almanya, Norveç, Avustralya: 67 yaş.Danimarka: 70 yaş (2040 yılına kadar kademeli artış planlanıyor).Bu verilere göre Türkiye, emeklilik yaşının en düşük olduğu üçüncü ülke konumundadır. Kadınlar için ise bu sıralama daha yukarıdadır.AVRUPA ÜLKELERİNDE EMEKLİLİK YAŞI TRENDLERİAvrupa ülkeleri genel olarak emeklilik yaşını yükseltme eğilimindedir. Nüfusun yaşlanması ve çalışma çağındaki nüfusun azalması, sosyal güvenlik sistemleri üzerindeki yükü artırmaktadır. Bu nedenle birçok Avrupa ülkesi, kademeli olarak emeklilik yaşını 65-67 yaş arasına çekmiştir. Bazı ülkelerde, özellikle Danimarka’da, emeklilik yaşı 2040 yılına kadar 70 yaşına kadar çıkarılacaktır.Bu değişiklikler hem kamu finansmanının sürdürülebilirliği açısından hem de çalışanların daha uzun süre aktif kalmasının sağlanması açısından önemlidir. Ayrıca emeklilik yaşının yükseltilmesi, yaşlanan nüfusun ekonomik hayata daha uzun süre katılması anlamına gelmektedir.TÜRKİYE’DE EMEKLİLİK YAŞININ GELECEĞİTürkiye’de emeklilik yaşı halen erkekler için 60, kadınlar için 58 olarak uygulanmaktadır. Ancak bu yaşların sürdürülebilir olmadığı görüşü ağırlık kazanmaktadır. Çünkü Türkiye’de ortalama yaşam süresi artmakta ve nüfus giderek yaşlanmaktadır. Bu durum, emeklilik sisteminde ciddi finansal açıklar oluşturabilir.Bu nedenle Türkiye’de doğan bireylerin yaşam süresine bağlı olarak emeklilik yaşının kademeli ve otomatik artırılması yönünde planlar yapılmaktadır. Böyle bir sistem, ilerleyen yıllarda sosyal güvenlik sisteminin mali açıdan daha dayanıklı olmasını sağlayacaktır. Ayrıca bu uygulama, emeklilik yaşının ekonomik ve demografik gerçeklerle uyumlu hale gelmesini mümkün kılacaktır.SONUÇ OLARAKTürkiye, 2025 yılı itibarıyla dünya genelinde emeklilik yaşının en düşük olduğu ülkelerden biridir. Erkeklerde 60, kadınlarda 58 yaş olarak belirlenen bu sınır, birçok gelişmiş ülkeye göre oldukça düşüktür. Ancak…
AB-ÇİN ZİRVESİNE GİDEN GERİLİMLİ YOL
Temmuz 2025’te Çin’in başkenti Pekin’de düzenlenecek AB-Çin zirvesi yaklaşırken, taraflar arasında artan ticaret gerginliği, bu önemli buluşmanın havasını şimdiden gölgeliyor. Avrupa Birliği ile Çin arasında yıllardır süregelen ekonomik anlaşmazlıklar, son aylarda stratejik alanlara odaklı sertleşmiş durumda. Özellikle tarım ve otomotiv sektörü üzerinden yürüyen bu karşılıklı hamleler, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasi bir mesaj taşıyor. GERİLİMİN MERKEZİNDE DOMUZ ETİ VAR AMA MESELE SADECE TARIM DEĞİL Haziran 2024’te Çin, Avrupa’dan ithal edilen domuz eti ürünlerine yönelik damping soruşturması başlattı. Damping, bilindiği gibi bir ürünü iç piyasadaki değerinden daha ucuza yurt dışına satmak demek. Çin yönetimi bu soruşturmanın altı ay daha uzatıldığını duyurdu. Gerekçe ise “dosyanın karmaşıklığı”. Ama burada sadece bir ticaret incelemesinden değil, oldukça bilinçli ve stratejik bir hamleden bahsediyoruz. Çünkü bu ürünler, özellikle İspanya, Hollanda ve Danimarka gibi ülkelerin Çin’e yaptığı yaklaşık 1,75 milyar euroluk domuz eti ihracatını doğrudan etkiliyor. Çin, dünyanın en büyük domuz eti tüketicisi. AB’li üreticilerse Çin mutfağında rağbet gören kulak, ayak, burun gibi sakatatları yüksek miktarda ve düzenli biçimde Çin’e ihraç ediyor. Bu da AB için hem tarımsal hem de ekonomik bir can damarı anlamına geliyor. Dolayısıyla Çin’in soruşturmayı uzatma kararı, sadece tarımsal bir endişenin sonucu değil. Aslında bu karar, AB ile yaşanan daha büyük bir ticari restleşmenin bir parçası. ELEKTRİKLİ ARAÇLAR: AB’NİN DUVARI, ÇİN’İN TEPKİSİ Gelelim olayın diğer tarafına: Avrupa Birliği, Çin menşeli elektrikli araçlara (EV) %45’e kadar varan gümrük vergisi uygulama kararı aldı. Gerekçe olarak, Çin’in devlet teşvikleriyle bu araçları piyasada haksız bir şekilde ucuza sunduğu ve bu durumun Avrupa’daki üreticileri zor durumda bıraktığı ifade ediliyor. AB tarafı bu önlemin piyasa dengesini korumaya yönelik olduğunu savunurken, Çin bu hamleyi doğrudan kendisine karşı ekonomik bir savaş ilanı olarak algıladı. Çin Ticaret Bakanlığı, “gerekli karşı adımların atılacağını” duyurdu. İşte domuz eti soruşturmasının uzatılması, bu karşı adımlardan biri olarak değerlendiriliyor. Yani aslında “domuz eti” ile “elektrikli araçlar” arasında görünmeyen ama çok güçlü bir ticaret pazarlığı hattı kurulmuş durumda. PARİS GÖRÜŞMELERİ VE UMUTLAR: GÜMRÜK DEĞİL, FİYAT SINIRI Yakın zamanda Paris’te yapılan görüşmelerde, AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič ile Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao bir araya geldi. Konu yalnızca elektrikli araçlarla sınırlı değildi; nadir toprak elementleri, kamu alımlarına erişim gibi birçok hassas başlık da masadaydı. En dikkat çeken teklif ise, AB’nin uygulamaya koyduğu yüksek gümrük vergileri yerine, Çinli elektrikli araçlara “asgari satış fiyatı” belirlenmesi oldu. Böylece hem Çinli üreticilerin Avrupa pazarına girişi tamamen kapanmayacak hem de Avrupalı üreticiler haksız rekabetten korunmuş olacak. Bu öneri, taraflar arasında daha dengeli ve yapıcı bir çözüm süreci başlatabilir. NADİR TOPRAKLAR, TIBBİ CİHAZLAR VE POLİTİK STRATEJİLER AB-Çin ilişkilerindeki sorun yalnızca domuz eti ya da elektrikli araçlarla sınırlı değil. Geçtiğimiz günlerde AB, Çin’in “Çin’den Al” isimli politikası nedeniyle Çinli tıbbi cihaz üreticilerine Avrupa’daki kamu ihalelerine katılımı sınırlandırdı. Bu politika, Çinli firmaları korurken AB menşeli şirketleri geri plana itiyor. Avrupa ise buna karşı önlem almış durumda. Daha büyük ve tehlikeli bir mesele ise Çin’in elinde tuttuğu “nadir toprak mineralleri”. Bu mineraller, Avrupa’nın yüksek teknoloji, savunma sanayi ve yeşil dönüşüm projeleri için hayati önemde. Çin’in bu minerallerin ihracatını kısıtlama ihtimali, Avrupa için hem stratejik hem ekonomik anlamda büyük bir risk oluşturuyor. Paris’teki görüşmelerde bu konu da gündeme geldi, ancak Çin’den şu ana kadar net bir yanıt alınamadı. TEMMUZ 2025’TEKİ ZİRVE: KRİZİN EŞİĞİ Mİ, UZLAŞININ BAŞLANGICI MI? Tüm bu…
İSRAİL-İRAN SAVAŞININ EKONOMİK AÇIDAN TÜRKİYE’YE OLASI ETKİLERİ
Orta Doğu’da gerilim yıllardır hiç eksik olmadı. Ancak İsrail ile İran arasında patlak verecek muhtemel bir açık savaş, bölgesel dengeleri kökten sarsacak ve yalnızca siyasal değil ekonomik sonuçları da derin olacaktır. Türkiye gibi hem jeopolitik konumu nedeniyle bu çatışmaların tam ortasında kalan hem de ekonomik olarak kırılganlık yaşayan bir ülke için, bu tür bir gelişmenin etkileri çok boyutlu olur. Enerji fiyatlarından dış ticarete, turizmden kamu maliyesine kadar uzanacak geniş bir çerçevede bu olası savaşın Türkiye ekonomisine etkilerini dört ana başlıkta detaylandıralım. 1. ENERJİ FİYATLARINDAKİ DALGALANMA VE TÜRKİYE’NİN MALİYETLERİ İran, dünya petrol rezervlerinin %10’una sahip bir ülke. Hürmüz Boğazı gibi dünya enerji ticaretinin can damarı konumundaki bir noktayı da kontrol ediyor. İsrail ile yaşanacak bir savaş, İran’ın bu boğazı kapatma ihtimalini artırır. Bu senaryo, küresel petrol fiyatlarının hızla 150 dolar/varil seviyesine çıkmasına neden olabilir. Doğal olarak bu fiyat artışı Türkiye’nin ithal enerjiye bağımlı yapısını derinden sarsar. Türkiye, 2024 itibarıyla yıllık enerji ithalatına yaklaşık 80-90 milyar dolar harcamakta. Brent petrolün 100 doları aşması halinde bu rakam 120 milyar doları geçebilir. Bu artış, hem cari açıkta patlamaya yol açar hem de Türk Lirası üzerindeki baskıyı büyütür. Enerji zamları doğrudan akaryakıta, sanayi maliyetlerine ve hane halkı faturalarına yansır. Zaten yüksek olan enflasyon, savaş etkisiyle yeniden çift haneli hiper seviyelere çıkabilir. Türkiye’nin enflasyonla mücadele politikaları da sekteye uğrar. Ayrıca İran gazına da önemli ölçüde bağımlı olan Türkiye, savaşla birlikte gaz tedarikinde ciddi aksamalar yaşayabilir. Alternatif kaynaklara yönelmek (örneğin LNG ithalatı) hem zaman alır hem de çok daha pahalıya mal olur. Bu durum, enerji güvenliği açısından stratejik bir kırılma anlamına gelir. 2. TİCARET KANALLARINDA DARALMA VE BÖLGESEL LOJİSTİKTE KIRILMA İran’la doğrudan, İsrail’le dolaylı olarak ticari ilişkileri olan Türkiye, savaşın başlamasıyla birlikte ciddi ticari daralma riskiyle karşı karşıya kalır. İran üzerinden yapılan transit taşımacılık durabilir. Bu durum Orta Asya’ya yönelik ihracat rotalarını kesintiye uğratır. Ayrıca İran ile ticaret yapan binlerce KOBİ ciddi gelir kaybı yaşar. İsrail-Türkiye ticareti son yıllarda artan bir ivme göstermekteydi. Özellikle savunma, teknoloji ve tarım ürünleri ticareti bu iki ülke arasında gelişmişti. Ancak savaşın patlak vermesi, kamuoyu baskısı ve siyasi gerginlik nedeniyle ticari ilişkilerin donmasına yol açabilir. Türkiye, bu pazarda kazandığı konumunu kaybedebilir. Daha geniş ölçekte bakıldığında ise Orta Doğu genelindeki savaş ortamı, Türkiye’nin “lojistik köprü” olma rolünü zayıflatır. Çin’in “Kuşak ve Yol” projesi kapsamında Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan kara taşımacılığı yolları, savaş nedeniyle askıya alınabilir ya da riskli hale gelir. Bu da Türkiye’nin uluslararası lojistik avantajını sekteye uğratır. 3. TURİZM VE SERMAYE AKIMLARINDA GERİLEME Savaş haberlerinin, roket saldırılarının ve bölgesel istikrarsızlık görüntülerinin medyada yaygınlaşması, Türkiye gibi turizme dayalı ekonomilerde sert düşüşlere neden olur. Türkiye’nin 2024 yılında turizmden elde etmeyi hedeflediği gelir yaklaşık 60 milyar dolar seviyesindedir. Orta Doğu’da çıkan bir savaş, özellikle Avrupa ve Uzak Doğu turistlerinin Türkiye’ye olan ilgisini azaltır. Yüksek sezonda yaşanacak rezervasyon iptalleri, döviz girdisini baltalar ve istihdam kayıplarına yol açar. Aynı şekilde yabancı yatırımcı algısı da zarar görür. Türkiye hâlihazırda risk primi yüksek, CDS (kredi risk primi) 300 puan civarında olan bir ülke konumunda. İsrail-İran savaşı, Türkiye’yi jeopolitik risk haritalarında daha da yukarı taşıyacaktır. Bu durum, yatırımcıların “güvenli liman” arayışına girmesine ve Türkiye’den sermaye çıkışına neden olabilir. Merkez Bankası’nın rezervleri zaten baskı altındayken bu tarz bir sermaye kaçışı, döviz kuru üzerinde ciddi bir baskı yaratır. 4. KAMU MALİYESİ, ENFLASYON VE…
GAZZE’DE SAĞLIK SİSTEMİ ÇÖKÜŞÜN EŞİĞİNDE
Gazze’de 600 günü aşan çatışmalar, sağlık sistemini tamamen iflas noktasına getirdi. Bölgedeki Sağlık Bakanlığı’nın 28 Mayıs’ta yayınladığı son rapor, sağlık hizmetlerinin neredeyse durma noktasına geldiğini ortaya koyuyor. Yaşananlar sadece savaşın askeri sonuçları değil; aynı zamanda sivillerin temel sağlık haklarının büyük bir krizle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. HASTANELER VE SAĞLIK MERKEZLERİ KAPANDI Gazze’de toplam 38 hastane bulunuyordu; ancak bugün bu hastanelerin 22’si artık hizmet veremiyor. Yani hastanelerin büyük çoğunluğu savaş nedeniyle kullanılamaz hale geldi. Aynı şekilde, 105 birincil sağlık merkezinden sadece 30’u aktif durumda çalışıyor. Bu da demek oluyor ki halkın temel sağlık ihtiyaçlarını karşılayacak merkezlerin büyük bölümü kapandı veya zarar gördü. Ameliyathaneler de savaşın etkisinden nasibini aldı. 104 ameliyathaneden yalnızca 50’si, çok zor koşullarda hizmet verebiliyor. Hastanelerde yatak kapasitesi de yetersiz kalıyor. Yatak doluluk oranı %106’yı geçmiş durumda, yani hastalar yatak bulunmadığı için yerlere yatırılarak tedavi edilmeye çalışılıyor. Bu durum, sağlık personelinin işini zorlaştırıyor ve hastaların iyileşme şansını azaltıyor. İLAÇ VE MALZEME KIRTLIĞI KRİTİK SEVİYEDE Savaş ve abluka Gazze’de ilaç ve tıbbi malzeme stoklarını bitme noktasına getirdi. Temel ilaçların yaklaşık yarısı (%47) tükendi. Tıbbi sarf malzemelerinde ise durum daha kötü; kullanılan malzemelerin %65’i tamamen kalmadı. Bu eksiklikler sağlık çalışanlarının görevini çok daha zorlaştırıyor. Kanser hastaları ise çok daha büyük bir felaketle karşı karşıya. Kanser için kullanılan ilaçların %64’ü bitti ve kemoterapi gibi tedaviler tamamen durdu. Avrupa Hastanesi ve Gazze Kanser Merkezi tahliye edildiği için, 11 bin kanser hastası artık tedavi olamıyor. Bu hastaların 5 bini acil olarak yurt dışına sevk edilmeyi bekliyor. Ancak, İsrail’in hasta çıkışlarına izin vermemesi bu süreci engelliyor ve birçok hasta hayatını kaybediyor. OKSİJEN KRİZİ DERİNLEŞİYOR Gazze’de özellikle yoğun bakım, acil servis ve yeni doğan bölümlerinde kullanılan oksijen ihtiyacı savaş öncesine göre tam iki kat artmış durumda. Fakat mevcut altyapı bu ihtiyacı karşılamaya yetmiyor. Bölgede 34 oksijen istasyonu bulunuyordu, ancak 25’i saldırılarla tahrip edildi. Kalan sadece 9 istasyon ise sınırlı kapasiteyle hizmet veriyor. Sağlık Bakanlığı, oksijen istasyonlarının tamamen durması halinde sağlık hizmetlerinin felç olacağını vurguluyor. Tüm uluslararası taraflara, oksijen ve diğer tıbbi malzemelerin Gazze’ye girişine izin verilmesi için acil çağrı yapıldı. GÖRÜNTÜLEME CİHAZLARI YOK OLDU Tanı ve takip için hayati öneme sahip cihazlar büyük ölçüde zarar gördü. Gazze’deki 19 tomografi cihazından 12’si yok edildi. 7 adet MR cihazı ise tamamen imha edildi. Şu an bölgedeki hastalar MR hizmeti alamıyor. Bu, hastalıkların erken teşhisi ve uygun tedavi için kritik bir eksiklik yaratıyor. ENERJİ VE JENERATÖR SIKINTISI Elektrik altyapısının zarar görmesiyle enerji krizi de büyüyor. Bölgede 110 jeneratör bulunmasına rağmen sadece 49’u çalışıyor. Bunlar da sadece acil bakım için kullanılıyor. Yakıt ve bakım ihtiyacı çok yüksek ve kritik seviyede. Enerji olmadan, birçok hayati tıbbi cihaz çalışamıyor. Bu durum hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının işini çok zorlaştırıyor. ÇOCUK ÖLÜMLERİ VE BESLENME YETERSİZLİĞİ Yetersiz beslenme nedeniyle 60 çocuk hayatını kaybetti. Bu trajedi, savaşın en savunmasız kesimini derinden etkiliyor. Sağlık sistemi çöktüğünde, çocukların ve kronik hastalıkları olanların hayatta kalma şansı çok düşüyor. YURT DIŞINA SEVK EDİLEMEYEN HASTALAR Gazze’den yurt dışına tedavi için çıkış izni bekleyen 477 hasta, beklerken hayatını kaybetti. Bu durum, hastaların tedavi şansının engellendiğini ve savaşın sadece askeri değil, aynı zamanda insani bir kriz olduğunu gözler önüne seriyor. SONUÇ VE ÇAĞRI Gazze’de sağlık sistemi, süregelen savaş ve abluka yüzünden tamamen çökmek üzere. Hastaneler kapanıyor, ilaç ve tıbbi malzeme kalmadı, oksijen…





























