ARALIK AYI TARIMSAL GİRDİ FİYAT ENDEKSİ

Toprak, işgücü ve sermayeyi etkin hale getiren unsur tarımsal girdilerdir. Bitkisel üretim faaliyetinde kullanılan girdiler; tohum, gübre, tarım ilacı, tarım alet ve makineleri, sulama ve tarımsal kredilerdir. Üretim genel olarak tanımlanması ise; üretim faktörlerinin bir araya getirilerek mamul elde edilmesidir. Tarım da sanayi üretimi gibidir. Yukarıdaki tanımdan da anlaşılacağı üzere tarımda üretim fide, zirai ilaç, tohum, mazot, makine ve teçhizat, sulama maliyeti, ihtiyaç durumunda kredi olanaklarının kullanılarak tarım ürünlerinin elde edilmesidir. Genel olarak tarım ürünleri üreticiliği ve hayvancılık ülkemizdeki en zor mesleklerdendir ve neredeyse bütün aile fertleri gece, gündüz demeden, tatil de yapmadan bu işi becermeye çalışırlar. Ülkemizde tarım ürünleri maliyetleri, enflasyonla birlikte maalesef artmaya devam ediyor. Tarım üreticilerimiz de bu durumdan olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz haldedir. Tarım girdi maliyetlerinin yüksekliğinden dolayı tarlasını ekmeyen, ekim alanlarını boş bırakan çiftçilerimizi yazılı ve görsel bakımdan izlemekteyiz. Son bir yıla bakıldığında zirai ilaç, mazot, gübre, fide gibi üreticinin olmazsa olmazı olan maliyetler katlanarak arttığını görüyoruz ve üreticilerimizin de gelirleri giderleri zor karşılıyor veya karşılamıyor.

Günümüzde Adana’da üreticide 1 veya 3 TL olan patlıcan marketlerde 40-50 TL ye,3-5 TL olan limon ise 20-30 TL’den satılıyor. Bu kadar fark nereden geliyor veya bu kadar makas neden açılıyor? Araştırılması ve denetim altına alınması gereken bir konudur. Durum böyle olunca sebze ve meyve fiyatları yükseliyor ve fiyatlar bir çizgide tutulamıyor. Öncelikle dar ve sabit gelirli vatandaşlarımızın enflasyon oranı diğer yüksek gelirli vatandaşlarımızdan çok üzerinde olduğundan fakir ve yoksul vatandaşlarımız istediğini alıp yiyemiyor, sadece seyretmekle yetinmek zorunda kalıyor. Ülkemizde ekim alanlarının birçoğunun boş bırakıldığını belirtmiştim. Bazı ekim alanlarına ise siteler, fabrika binaları yapılıyor. Ne kadar tezat bir durum değil mi? Çünkü zirai alanlar zaten bir fabrika özelliğine sahiptir ve ektiğiniz zaman yılda bir veya birden fazla mahsul alabilirsiniz. Son üç yıl içinde ülkemizde ekilebilen alanların yüzölçümü azalma eğilimindedir. Tarım ürünleri üreticilerine devlet tarafından çeşitli destek verilmektedir ama verilen bu destekler bir kez daha gözden geçirilmeli, yeni önlemler alınmalıdır. Çünkü verilen destekler yetersiz kalmaktadır. Öncelikle yukarıda saydığım çiftçinin olmazsa olmazı olan zirai ilaç, tohum, gübre, fide maliyetleri makul bir seviyeye çekilmeli, bunlardan alınan KDV de sıfırlanmalıdır.

Ayrıca mazottan alınan KDV ve ÖTV’den de çiftçilerimiz muaf tutulmalıdır. Bir başka konu ise sıkı ve sürdürülebilir bir tarım politikamızın mevcut olmamasıdır. Devlet destekli, hangi ürünün nereye, ne miktar ekileceğine yerel yönetimler yardımıyla devlet tarafından belirlenmelidir. İsteyen istediğini eker veya ekmez diyebilirsiniz ama makul ve mantıklı destek sunulduğunda çiftçilerimiz devletin öngörülerine uyacaktır. Sebze meyve ihracatımız oldukça yüksek rakamlara ulaşmıştır ve bu konuda Rusya ilk sıradadır. Döviz ihtiyacımız olduğu aşikardır. Ancak ihracatı arttırırken kendi vatandaşımızı unutmamamız, onlara yüksek fiyatlı ürünler sunmamalıyız. Gıda fiyatları, tüm dünyada düşme eğilimine girdiği halde ülkemizde uzun süreden bu yana sürekli olarak yükselişini sürdürmektedir. Bunda uygulanan para politikaların hatalı olduğu bir gerçektir. Son genel seçimlerden sonra vazgeçtiğimiz düşük faiz dönemi enflasyonun yükselmesinde en büyük etkendir ve vazgeçilse de dengeye gelmesi 3-5 yılımızı alacaktır. Çiftçiye verilen kredi desteklerini zaten zor ödemekte iken faizlerin yükselmesi sonucu değiştirilen faiz oranları çiftçilerimizi iyice zor duruma sokmuştur. En azından tarım ürünleri üreticileri bu uygulamanın dışında tutulmalıydı. Tarımda ve sanayide girdi maliyetlerinin yüksek seyretmesini önleyecek, üreticilere verilen kredilerin doğru alanda kullanılmasını sağlamadan ve çok sıkı denetlenmeden fiyatların düşmesi mümkün değildir. Bir başka ifade ile ekonomik olumsuzlukların sebebi yüksek seyreden enflasyondur. Ülkemizde yıllardan bu yana gündemde olan haller yasasından önce tarım üreticilerin durumu. Ekim, dikim maliyetleri, nakliye, işçilik, kredi maliyetleri ve en önemlisi tarım ürünleri ithalatı son derece ciddi şekilde ele alınmalı, ithalattan vazgeçilerek kendi üretimimizi soframıza getirmeliyiz. Bundan birkaç yıl öncesine kadar kendi kendimize yeten bir ülke olduğumuz halde bugün neden ithal eder duruma geldik? Bu sorunun cevabını aramalı ve çözüm yolu bulmak zorundayız. Sorunun cevabının uygulanan tarım politikaları olduğu aşikardır. Önümüzdeki süreçte dezenflasyona baz etkisi ile de olsa geçebileceğimiz büyük ihtimaldir. Ancak, fiyat artışları devam edecektir. Yani tarım ürünleri için çözüm değildir. Tarım ve hayvancılığın gelişmesi ve yaygınlaşması için her köye bir ziraat mühendisi, bir veteriner atanmalıdır. Geçtiğimiz aylarda yurdun çeşitli bölgelerinde tarım üreticilerinin ürettikleri ürünlerin para etmemesi hatta toplama maliyetini bile karşılamadığı gerekçesiyle ürünlerini yollara dökerek, traktörleriyle yolları işgal ederek seslerini duyurmaya çalıştıklarını izlemekteyiz. Önlem alınmaz ise Türk tarımının geleceği olumsuz olacağı aşikârdır. TÜİK tarafından yayınlanan aralık ayı tarımsal girdi fiyat endeksi bilgileri aşağıdadır. Tarımsal girdi fiyat endeksi (Tarım-GFE) yıllık %32,49 arttı, aylık %2,13 arttı Tarım-GFE’de (2020=100), 2024 yılı aralık ayında bir önceki aya göre %2,13 artış, bir önceki yılın aralık ayına göre %32,49 artış, bir önceki yılın aynı ayına göre %32,49 artış ve on iki aylık ortalamalara göre %40,94 artış gerçekleşti. Ana gruplarda bir önceki aya göre, tarımda kullanılan mal ve hizmetler endeksinde %1,90 artış, tarımsal yatırıma katkı sağlayan mal ve hizmetler endeksinde %3,46 artış gerçekleşti. Bir önceki yılın aynı ayına göre tarımda kullanılan mal ve hizmetler endeksinde %30,62 artış, tarımsal yatırıma katkı sağlayan mal ve hizmetler endeksinde %44,23 artış gerçekleşti. Yıllık değişimin en yüksek olduğu alt grup %52,31 artış ile tohum ve dikim materyali, aylık değişimin en yüksek olduğu alt grup %3,86 artış ile malzemeler oldu.

  • Benzer Haberler

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR Türkiye ekonomisinin nabzını tutan göstergelerden biri de Merkez Bankası’nın her hafta açıkladığı Para ve Banka İstatistikleri. 31 Temmuz 2026 haftasına ilişkin veriler; vatandaşın bankalardaki parasını, döviz tercihlerini, kredi kullanımını ve bankacılık sistemindeki genel hareketliliği anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Haftalık veriler yalnızca bankacıların ya da ekonomistlerin takip edeceği rakamlardan oluşmuyor. Çünkü bankalardaki mevduatın büyüklüğü, kredi hacminin seyri ve vatandaşın TL veya döviz tercihleri doğrudan günlük hayatımıza yansıyor. Mevduat artıyorsa toplumun elinde bankacılık sistemi içinde tutulan para büyüyor; kredi artıyorsa borçlanma ve harcama kapasitesi genişliyor. Tersi durumda ise hem vatandaşın hem de işletmelerin daha temkinli davrandığı anlaşılabiliyor. MEVDUATTA TRİLYONLARIN HAREKETİ Temmuz ayının son haftasında bankacılık sistemindeki para hareketliliği yüksek seviyesini korudu. Önceki haftalarda da toplam mevduatta önemli artışlar görülmüştü. 10 Temmuz haftasında toplam mevduat 31 trilyon 458 milyar TL’ye, 17 Temmuz haftasında ise 31 trilyon 909,6 milyar TL’ye kadar yükselmişti. Bu rakamların büyüklüğü ilk bakışta anlaşılması zor olabilir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bankacılık sisteminde trilyonlarca liralık bir tasarruf havuzu bulunuyor. Bu paranın önemli bir bölümü vatandaşların, şirketlerin ve diğer ekonomik aktörlerin bankalardaki hesaplarında tutuluyor. 17 Temmuz haftasında toplam mevduattaki 451,5 milyar liralık artışın dikkat çekici olması, yüksek faiz ortamında tasarruf sahiplerinin parasını bankada tutmayı tercih ettiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Aynı hafta TL mevduat 17 trilyon 639,8 milyar liraya, yabancı para mevduat ise 10 trilyon 320,6 milyar liraya ulaşmıştı. Burada vatandaş açısından kritik soru şu: Bankada para birikiyor ama bu para ekonomiye ne ölçüde kredi olarak dönüyor? KREDİLERDE VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ ÖNEMLİ Bankacılık sistemindeki ikinci büyük başlık krediler. 17 Temmuz haftasında bankacılık sektörünün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil toplam kredi hacmi 26 trilyon 47,4 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Aynı hafta tüketici kredileri 6 trilyon 591,6 milyar TL seviyesindeydi. Tüketici kredilerinin içinde konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve bireysel kredi kartları bulunuyor. Rakamların dağılımına bakıldığında özellikle ihtiyaç kredileri ile kredi kartlarının vatandaşın finansman ihtiyacında önemli yer tuttuğu görülüyor. 17 Temmuz haftasında tüketici kredilerinin 807,4 milyar TL’si konut, 41,3 milyar TL’si taşıt, 2 trilyon 515,2 milyar TL’si ihtiyaç kredisi ve 3 trilyon 227,7 milyar TL’si bireysel kredi kartlarından oluştu. Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Vatandaşın borçlanmasında kredi kartlarının payı oldukça yüksek. Günlük yaşam giderlerinin karşılanmasında kredi kartlarının daha fazla kullanılması, gelir ile gider arasındaki makasın açıldığı dönemlerde aile bütçesi açısından risk oluşturabiliyor. Çünkü kredi kartı bugün harcamayı kolaylaştırıyor, ancak borç gelecek ayın bütçesinden ödeniyor. DÖVİZ HESAPLARI DA YAKINDAN İZLENİYOR Haftalık istatistiklerde dikkat çeken bir başka konu da yabancı para mevduatları. 17 Temmuz haftasında bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı 259,2 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun 220,1 milyar doları yurt içinde yerleşiklerin hesaplarında bulunuyordu. Parite etkisinden arındırılmış hesaplamada ise yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatında haftalık 5,259 milyar dolarlık artış görülmüştü. Bu gelişme, vatandaşın tasarruf kararlarında dövizin hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Ancak burada yalnızca “vatandaş dövize yöneldi” şeklinde basit bir yorum yapmak doğru olmaz. Kur hareketleri, faiz oranları, enflasyon beklentileri ve ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim aynı dönemde TL mevduat da güçlü şekilde büyümeye devam ediyordu. YÜKSEK FAİZİN İKİ FARKLI YÜZÜ VAR Yüksek faiz ortamının ekonomide iki farklı etkisi bulunuyor. Bir tarafta tasarruf sahibini bankada para tutmaya teşvik ediyor. Vatandaş, parasını harcamak yerine faiz getirisi elde etmek isteyebiliyor. Bu durum tüketimi sınırlayarak enflasyonla…