DEEPSEEK İN GÜVENLİĞİ

Son günlerde DeepSeek modelleriyle ilgili tartışmalar veri güvenliği etrafında şekillenmeye başladı. Çinli yapay zekâ laboratuvarı DeepSeek’in kendi adını taşıyan büyük dil modellerine (LLM) yönelik tartışma devam ediyor. Bu ay yayınlanan son DeepSeek modellerinin hem son derece hızlı hem de az maliyetle geliştirildiği söylenirken, aynı zamanda daha az sayıda çiple geliştirilen modellerin sonuncusu DeepSeek-R1, OpenAI, Google ve Meta gibi dev oyuncuların sektördeki hakimiyetine meydan okumuştu. R1 modelinin yayınlanmasının ardından Nvidia başta olmak üzere bazı teknoloji firmaları milyarlarca dolar değer kaybetmişti. Ancak son günlerde DeepSeek modelleriyle ilgili tartışmalar veri güvenliği etrafında şekillenmeye başladı. ‘Kullanıcı sohbetleri korunmasız’ Bulut güvenlik firması Wiz, DeepSeek’te kullanıcı sohbet geçmişlerini, API (Uygulama Programlama Arabirimi) kimlik doğrulama anahtarlarını, sistem günlüklerini ve diğer hassas bilgileri gösteren bir veritabanının “tamamen açık” halde bırakıldığını tespit etti. Wiz’in blog yazısına göre, DeepSeek’e bağlı bu ClickHouse veritabanı, 1 milyondan fazla satırdan oluşan veri içeriyordu.

Bunlar arasında kullanıcıların sohbet geçmişi, uygulamanın çalışmasını sağlayan arka uç verileri, API anahtarları ve operasyonel ayrıntılar da vardı. Üstelik Wiz araştırmacıları bu açığı dakikalar içinde bulduklarını söylüyor. Bu açık kötü niyetli kişilerin şirketin dahili sistemlerine erişim sağlamasına olanak tanıyabilecek nitelikteydi. Wiz araştırmacıları şirkete ulaştıklarını ve hemen ardından DeepSeek’in bu veri tabanını kontrol altına aldığını bildirdi. Ancak bu süreçte başka birinin bu açık verilere erişip erişmediği henüz bilinmiyor. Araştırmacılar Wired’a, “Açığı keşfetmek basitti. Birilerinin erişmesi şaşırtıcı olmayacaktır,” dedi. Siber saldırıdan ABD’yi sorumlu tuttular DeepSeek bu hafta geniş çaplı bir siber saldırıya da maruz kalmıştı. Şirket saldırı nedeniyle yeni kullanıcı kayıtlarını durdurmak zorunda kalmış ve halihazırda kayıtlı olan kullanıcılar da sohbet botuna erişim sağlayamamıştı. Bu siber saldırı, yapay zekâ platformlarının güvenliği ve kullanıcılara yönelik riskler konusunda endişeleri artıran bir diğer olay olmuştu. Çin devlet medyası ise bu büyük çaplı siber saldırının ABD’de gerçekleştiğini iddia etti. CCTV’ye bağlı sosyal medya hesabı Yuyuan Tantian, saldırıların ABD’deki IP adreslerinden geldiği bilgisini paylaştı. Çinli siber güvenlik şirketi QAX Technology Group’a göre, ilk saldırılar DeepSeek’e sunucuları ve bant genişliğini alt üst edecek derecede yoğun bir internet trafiği gönderirken (bu saldırı biçimi DDOS diye biliniyor), daha sonraki saldırılar yapay zekâ modelinin nasıl çalıştığını anlamaya yönelikti. İkinci saldırılarda tüm olası parola kombinasyonları denenerek, kullanıcı kimlik bilgileri kırılmaya çalışıldı. QAX siber güvenlik uzmanı Wang Hui, CCTV’ye yaptığı açıklamada, “Saldırıya ilişkin tüm IP’ler kaydedildi ve hepsi ABD’den,” dedi. Pentagon çalışanları bile kullandı DeepSeek’le ilgili güvenlik endişelerinin bir diğer boyutu da Tik Tok kriziyle benzerlik gösteriyor. Avrupa ve ABD’de yetkililer, kullanıcı verilerinin Çin’de depolanmasından rahatsız. DeepSeek’in hizmet şartlarında, kullanıcı verilerinin Çin sunucularında saklandığı ve bu verilerin Çin yasalarına göre yönetildiği açıkça belirtiliyor. Bu yasalar, ülkenin istihbarat teşkilatlarıyla iş birliğini zorunlu kılıyor. Ancak buna rağmen, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) çalışanları, bu hafta DeepSeek çılgınlığına kapılıp iş bilgisayarlarından yapay zekâ hizmetini iki gün boyunca kullandı. Bloomberg’e göre, Pentagon, DeepSeek’i ağlarında engellemeye başladı, ancak bazı çalışanlar halen hizmete erişebiliyor. CNBC, ABD Donanması’nın da 24 Ocak’ta güvenlik ve etik kaygıları nedeniyle çalışanlarının DeepSeek’e erişimini yasakladığını duyurmuştu. İtalya’da yasaklanırken, Tayvan’da kısıtlandı İtalya ise DeepSeek’i kökten yasaklama yoluna gitti. Ülkenin veri koruma kurumu Garante, perşembe günü Çin yapımı yapay zekâ uygulaması DeepSeek’e erişimi engelledi. Ayrıca uygulamanın geliştirici şirketleriyle ilgili de soruşturma başlattı. Garante, DeepSeek’in kişisel verilerin ne şekilde toplandığı, nerede saklandığı ve kullanıcıların bu konuda nasıl bilgilendirildiğine dair şirketten bilgi istemişti. Şirketten gelen yanıtın “yetersiz” bulunması nedeniyle uygulamaya erişim engeli kararının alındığı belirtiliyor. Çin’in toprakları üzerinde hak iddia ettiği Tayvan’ın Dijital Bakanlığı da cuma günü yaptığı açıklamada, hükümet birimlerinin cihazlarından DeepSeek’e girilmesini yasakladıklarını bildirdi. Reuters’a göre bakanlık, “DeepSeek’in yapay zekâ hizmeti Çin ürünüdür ve işleyişi sınır ötesi iletişim, bilgi sızıntısı ve diğer bilgi güvenliği endişelerini içermekte olup, ülkenin bilgi güvenliğini tehlikeye atan bir üründür,” açıklamasında bulundu. DeepSeek hangi verileri topluyor? Teknoloji haber sitesi Mashable’ın aktarımına göre DeepSeek, kullanıcılardan metin ve ses girdileri, komut istemleri, yüklenen dosyalar, geri bildirimler ve sohbet geçmişi gibi verileri topluyor. Aynı zamanda cihaz modeli, işletim sistemi, tuş vuruş kalıpları, IP adresi ve sistem dili gibi cihaz bilgileri de toplanıyor. Bu durum, Google, Meta ve OpenAI gibi diğer yapay zekâ şirketlerinin politikalarından farklılık gösteriyor; zira bu şirketler tuş vuruşlarını topladıklarından hiç açıkça bahsetmedi. Ayrıca, DeepSeek’in gizlilik politikasında sunucularının güvenliğinden bahsedilmiyor.

Verilerin depolanırken veya aktarılırken şifrelenip şifrelenmediği ve yetkisiz erişimi önlemeye yönelik tedbirler hakkında bilgi mevcut değil. Microsoft, DeepSeek’i benimsiyor Öte yandan, Microsoft şaşırtıcı bir kararla Çinli firmanın dil modellerini benimseme yoluna gitti. DeepSeek’in R1 modeli, Microsoft’un en büyük yatırımcısı olduğu OpenAI firmasının birçok modelini geride bırakarak Silikon Vadisi’nde büyük bir sarsıntı yaratmıştı. Yine de Microsoft, Çinli firmanın dil modellerini Windows 11 Copilot+ bilgisayarların “NPU-optimize edilmiş” sürümlerinde kullanıma sunacağını duyurdu. Buna göre, ilk olarak Qualcomm Snapdragon X cihazları için bir sürüm, ardından Intel Lunar Lake bilgisayarlar için bir sürüm ve son olarak AMD Ryzen AI 9 işlemciler için bir sürüm yayınlayacak. Ayrıca Microsoft, DeepSeek-R1-Distill-Qwen-1.5B modelini geliştiriciler için de AI Toolkit’ine ekleyecek. Soruşturma: OpenAI’dan veri mi çaldı? Öte yandan, Bloomberg’in haberine göre, Microsoft aynı zamanda DeepSeek’in OpenAI’ın verilerini sızdırıp sızdırmadığını da araştırıyor. Bu konudaki en büyük şüphe, şirketin mühendislerinin OpenAI API’sine erişerek (API, bir sistemin başka uygulamalarda da kullanılmasını sağlayan bir yazılımdır) ChatGPT’nin yanıtları üzerinden eğitildiği yönünde. İş insanı ve Donald Trump yönetiminin yapay zekâ sorumlusu David Sacks, “DeepSeek’in burada yaptığı şeyin OpenAI modellerinden bilgiyi damıtmak olduğuna dair önemli kanıtlar var ve OpenAI’nin bundan pek memnun olduğunu sanmıyorum,” dedi. “Önde gelen yapay zekâ şirketlerimizin damıtmayı önlemek için adımlar atacağını düşünüyorum. Bu, kesinlikle bu taklitçi modellerden bazılarını yavaşlatacaktır.” Ancak bu iddia OpenAI’ın kendisinin de eğitim verileri konusunda telif ihlalleri yaptığı yönündeki şikayetleri yeniden gündeme getirdi. New York Times gazetesi başta olmak üzere bazı kurumlar, verilerinin OpenAI tarafından ChatGPT modellerini eğitmek için izinsiz kullanıldığı gerekçesiyle davalık durumda. (Yukarıdaki yazı Euronews sitesinden alınmıştır.)

  • Benzer Haberler

    TARIMDA GİRDİ BAĞIMLILIĞI

    TARIMDA GİRDİ BAĞIMLILIĞI Tarım sektörü, gıda güvenliğinin temelini oluşturan stratejik alanlardan biridir. Ancak son yıllarda birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de tarımın en önemli sorunlarından biri giderek artan girdi bağımlılığıdır. Tohumdan gübreye, enerjiden yeme kadar üretimin pek çok aşamasında dışa bağımlı bir yapı oluşması hem üreticilerin maliyetlerini artırmakta hem de gıda fiyatlarını doğrudan etkilemektedir. Bu durum, yalnızca çiftçilerin değil, aynı zamanda tüketicilerin ve genel ekonominin de kırılganlığını artıran bir faktör haline gelmiştir. Tarımda girdi bağımlılığı, basit bir maliyet sorunu olmanın ötesinde stratejik bir mesele olarak görülmelidir. Çünkü tarımsal üretim, sanayiden farklı olarak doğrudan doğa koşullarına ve uzun üretim döngülerine bağlıdır. Bir ülkede tarım girdilerinin önemli bir kısmı ithal ediliyorsa, küresel piyasalardaki dalgalanmalar doğrudan üretim kararlarını etkileyebilir. Özellikle son yıllarda dünya genelinde yaşanan enerji fiyatı artışları, tedarik zinciri sorunları ve jeopolitik gerilimler, tarımda girdi bağımlılığının ne kadar kritik bir risk olduğunu açık biçimde göstermiştir. Türkiye’de tarım sektöründe en çok tartışılan konulardan biri gübre fiyatlarıdır. Gübre üretimi büyük ölçüde enerji maliyetlerine bağlıdır ve doğalgaz fiyatlarındaki artışlar gübre fiyatlarını hızla yukarı çekmektedir. Bu durum, çiftçilerin gübre kullanımını azaltmasına ve dolayısıyla verimin düşmesine yol açabilmektedir. Verim düşüşü ise kısa vadede üretim miktarını azaltırken uzun vadede gıda enflasyonunu artıran bir etki yaratır. Tarım ekonomisinde bu tür zincirleme etkiler oldukça yaygındır. Bir diğer önemli girdi ise tohumdur. Türkiye’de bazı ürünlerde yerli tohum üretimi gelişmiş olsa da özellikle yüksek verimli hibrit tohumlarda dışa bağımlılık devam etmektedir. Küresel tarım şirketlerinin hâkim olduğu bu alanda fiyatların döviz kuruna bağlı olarak değişmesi, üreticinin planlama yapmasını zorlaştırmaktadır. Çiftçiler çoğu zaman sezon başında maliyetlerini öngörmekte güçlük çekmekte ve bu belirsizlik üretim kararlarını doğrudan etkilemektedir. Tarımda enerji maliyetleri de girdi bağımlılığının önemli bir boyutudur. Sulama sistemleri, seracılık faaliyetleri ve tarımsal mekanizasyon büyük ölçüde akaryakıt ve elektrik kullanımına bağlıdır. Enerji fiyatlarındaki artış, özellikle sulama yapılan bölgelerde üretim maliyetlerini ciddi biçimde yükseltmektedir. Bu durum bazı çiftçilerin üretimden çekilmesine ya da ekim alanlarını daraltmasına yol açabilmektedir. Uluslararası kuruluşların raporları da bu soruna dikkat çekmektedir. Örneğin, küresel tarım piyasalarına ilişkin analizler yayımlayan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), son yıllarda birçok ülkede tarımsal üretimin artan girdi maliyetleri nedeniyle baskı altında olduğunu vurgulamaktadır. Aynı şekilde küresel kalkınma ve ekonomik analizler yapan Dünya Bankası da gıda üretiminde sürdürülebilirlik için yerli üretim kapasitesinin güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Türkiye özelinde değerlendirildiğinde, tarımda girdi bağımlılığı meselesi verilerle de kendini göstermektedir. Tarım sektörüne ilişkin resmi istatistikleri yayımlayan Türkiye İstatistik Kurumu verileri incelendiğinde, üretici fiyatları ile girdi maliyetleri arasındaki farkın zaman zaman hızla açıldığı görülmektedir. Bu durum çiftçinin kârlılığını azaltmakta ve tarımın cazibesini düşürmektedir. Özellikle genç nüfusun tarımdan uzaklaşmasının arkasında da bu ekonomik gerçeklik bulunmaktadır. Bu noktada tarım politikalarının yeniden düşünülmesi gerektiği açıktır. Uzmanlar, tarımda girdi bağımlılığını azaltmanın birkaç temel yolu olduğunu ifade ediyor. Bunlardan ilki yerli üretim kapasitesinin artırılmasıdır. Gübre, tohum ve tarım makineleri gibi kritik alanlarda yerli üretimin teşvik edilmesi, uzun vadede maliyetlerin daha öngörülebilir hale gelmesini sağlayabilir. İkinci olarak, çiftçilere yönelik destek politikalarının daha hedefli ve veri temelli bir yapıya kavuşturulması önem taşımaktadır. Tarım politikalarının uygulanmasında kamu kurumlarının rolü de kritik önemdedir. Türkiye’de tarım politikalarının koordinasyonundan sorumlu olan Tarım ve Orman Bakanlığı, son yıllarda sözleşmeli üretim, dijital tarım uygulamaları ve destek programları gibi çeşitli adımlar atmaktadır. Ancak sektör temsilcileri, bu politikaların daha uzun vadeli ve istikrarlı bir çerçevede uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır.…

    ÜLKELERİN MİSİLLEME ÖNLEMLERİ

    ÜLKELERİN MİSİLLEME ÖNLEMLERİ Uluslararası ilişkiler tarihinde ülkeler arasındaki rekabet yalnızca diplomatik söylemlerle sınırlı kalmamış, çoğu zaman ekonomik ve ticari araçlarla da şekillenmiştir. Günümüzde küreselleşmenin derinleşmesiyle birlikte devletler arasındaki ilişkiler çok daha karmaşık bir hal almış; ekonomik yaptırımlar, ticaret kısıtlamaları ve gümrük vergileri gibi araçlar uluslararası politikanın önemli enstrümanları haline gelmiştir. Bu bağlamda “misilleme önlemleri”, bir ülkenin başka bir ülkenin aldığı ekonomik veya siyasi kararlara karşılık olarak uyguladığı karşı tedbirleri ifade etmektedir. Misilleme, çoğu zaman ticaret politikalarında karşımıza çıksa da enerji, teknoloji, finans ve diplomasi gibi birçok alanda etkisini göstermektedir. Misilleme önlemleri genellikle bir ülkenin uyguladığı yaptırım veya ticari kısıtlamaya karşılık olarak ortaya çıkar. Örneğin bir ülke başka bir ülkenin ürünlerine yüksek gümrük vergisi getirdiğinde, karşı taraf da benzer bir vergi uygulamasıyla yanıt verebilir. Bu durum uluslararası ticarette “ticaret savaşı” olarak adlandırılan süreçlerin başlangıcı olabilir. Tarihsel olarak bakıldığında misilleme politikaları yeni bir olgu değildir; ancak günümüz dünyasında küresel ekonominin birbirine daha fazla bağlı olması bu tür adımların etkisini çok daha geniş bir alana yaymaktadır. Ekonomik misilleme önlemlerinin en yaygın biçimi gümrük vergileridir. Bir ülke kendi üreticisini korumak amacıyla belirli ürünlere yüksek vergi koyduğunda, karşı ülke de aynı yöntemi uygulayarak denge kurmaya çalışır. Bunun yanı sıra ithalat kotaları, teknik standartlar, lisans zorunlulukları ve çeşitli bürokratik engeller de misilleme araçları arasında yer alır. Bu tür uygulamalar doğrudan ticaret hacmini etkileyerek hem üreticiler hem de tüketiciler üzerinde önemli sonuçlar doğurabilir. Misilleme politikalarının bir diğer boyutu finansal yaptırımlardır. Özellikle son yıllarda uluslararası sistemde finansal araçların dış politika unsuru olarak kullanıldığı görülmektedir. Bankacılık işlemlerinin kısıtlanması, belirli şirketlerin kara listeye alınması veya yatırım akışlarının sınırlandırılması gibi adımlar, ekonomik baskı oluşturmanın farklı yöntemleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tür uygulamalar yalnızca hedef ülkeyi değil, aynı zamanda küresel finans sistemini de etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir. Enerji politikaları da misilleme stratejilerinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Enerji kaynaklarına sahip ülkeler, doğal gaz veya petrol arzını sınırlayarak karşı taraf üzerinde ekonomik baskı kurabilir. Enerjiye bağımlı ülkeler için bu tür hamleler ciddi ekonomik riskler doğururken, enerji ihracatçısı ülkeler açısından da gelir kaybı gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle enerji alanındaki misilleme politikaları çoğu zaman iki taraf için de maliyetli bir süreç anlamına gelir. Misilleme önlemlerinin teknoloji ve sanayi politikalarında da giderek daha fazla kullanıldığı görülmektedir. Özellikle stratejik sektörlerde faaliyet gösteren şirketlere yönelik ihracat kısıtlamaları, lisans iptalleri veya yatırım yasakları son yıllarda sıkça gündeme gelmektedir. Yüksek teknoloji ürünleri, yarı iletkenler, yapay zekâ ve savunma sanayi gibi alanlarda uygulanan bu tür kısıtlamalar, ülkeler arasındaki rekabetin ekonomik boyutunu daha da derinleştirmektedir. Ancak misilleme önlemleri yalnızca ekonomik araçlarla sınırlı değildir. Diplomatik ilişkilerin sınırlandırılması, büyükelçilerin geri çağrılması veya uluslararası platformlarda siyasi baskı oluşturulması da misillemenin farklı biçimleri arasında sayılabilir. Bu tür adımlar çoğu zaman sembolik görünse de uluslararası ilişkilerde ciddi mesajlar içermektedir. Misilleme politikalarının en önemli sonuçlarından biri küresel ticaret sisteminde belirsizlik yaratmasıdır. Ülkeler arasındaki karşılıklı yaptırımlar ticaret akışını sekteye uğratabilir, yatırım kararlarını geciktirebilir ve küresel büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Özellikle tedarik zincirlerinin karmaşık hale geldiği günümüz ekonomisinde bu tür gelişmeler yalnızca ilgili ülkeleri değil, çok sayıda üçüncü ülkeyi de etkileyebilir. Ekonomistler misilleme politikalarının kısa vadede siyasi amaçlara hizmet edebilse de uzun vadede ekonomik maliyetler doğurabileceğini vurgulamaktadır. Gümrük vergilerinin artması tüketici fiyatlarını yükseltebilir, üretim maliyetlerini artırabilir ve küresel ticaret hacmini daraltabilir. Bu nedenle birçok ülke uluslararası anlaşmalar ve çok taraflı ticaret…