RAMAZAN EKONOMİSİ

Mübarek ramazan ayına başlamış bulunuyoruz. Bu vesile ile tüm Müslüman ülkelere hayırlı olmasını dilerim. Klasikleşmiş bir cümle olan “nerede o eski ramazanlar” cümlesiyle başlayalım.

Liseyi bitirinceye kadar çocukluğumun geçtiği Antalya’da ve tüm yurtta ramazan gelmeden önce birtakım hazırlıklar yapılır, ibadetle aksatılmaz, herkes birbirine son derece hoşgörülü, sevgi ve saygı ön planda tutulurdu. Ramazan’ın birinci günü ise her ailenin en büyüğünün evinde iftar yemeği yenir ve her birey birbirini kutlardı. Ve neredeyse her gün konu komşu birbirlerine iftar yemeği vermek için adeta yarışırlardı.

Ekonomik açıdan ele aldığımızda ise ramazan ayı bereket ayı olduğundan ekonomik sıkıntının sözü bile edilmez, ikramların ardı arkası kesilmez, herkes birbirine evinden her çeşit yiyecek ve içecekleri misafirliğe giderken götürür, teravih namazından sonra afiyetle yenirdi ve arkasından dualar edilirdi.

Günümüzde ise yukarıda bahsettiğim modelden bahsetmek bile mümkün olmaz duruma geldi. Çünkü ramazan gelmesine yakın tüm yiyecek ve içeceklerin fiyatı yükselme eğilimine girmeye başladı ve ramazan zammı olarak ifade edilmeye sürecine girdi. Hükümet yetkilileri, bu durumu önlemek için gıda sektörü mensuplarıyla bir araya gelip önlem almaya çalışsa da aşağıda açıklamaya çalışacağım sebeplerden dolayı fayda etmemişe benziyor, fiyatlar yükselmeye devam ediyor.

Özellikle gıda enflasyonunun dirençli olması genel enflasyona negatif etkisi devam ediyor. Bu durumdan da en çok en düşük emekli aylığı alanlar, dar ve sabit gelirliler olumsuz şekilde etkileniyor. Ve bu ekonomik koşullarda eski ramazanlarda olduğu gibi iftar davetleri, yapılan ikramlar son derece sınırlı olacak gibi gözüküyor. Ramazan ayının en önemli yiyeceklerinden bir olan pidenin fiyatı 30 TL olursa diğer yiyecekleri de tahmin etmek zor olmasa gerek.

Ülkemizde gıda enflasyonu yaklaşık üç yılı aşkın bir süreden bu yana sürekli yüksek seyretmekte ve bunun için bazı yiyecek ürünleri ithal yoluyla tedarik edilmektedir. Çünkü ülkemizde yapılan üretimim gittikçe azaldığı, ekim alanlarının küçüldüğü, üreticilerin girdi maliyetlerinden dolayı üretim yapmamaları ve dolayısıyla ekim alanlarının boş kalması sebebiyle tarım ve hayvancılık sektörü gün geçtikçe küçülmektedir. Bundan birkaç ay önce üreticilerinin seslerini duyurabilmek için yaptıkları eylemleri hepimiz yazılı ve görsel basından izledik. Tüm bunların üstüne yaşadığımız kış sezonu da eklenince önümüzdeki süreçte gıda enflasyonunun daha da artacağı ve ülkemizde gıda krizi oluşacağını söylemek abartı olmayacaktır. Sorunun çözümü ancak ve ancak sıkı ve sürdürülebilir bir tarım ve hayvancılık projesinin acilen uygulamaya konulmasıyla mümkün olacaktır. Dışardan ithal ederek nereye kadar gideceğiz veya paramız nereye kadar yurt dışına gidecek. Dış ticaret açığımızın olduğu bir dönemde; ekim alanlarımız boş dururken, hayvanlarımız yem fiyatlarının yüksekliğinden dolayı erkenden kesime gönderilirken başta baklagiller olmak üzere bazı gıda ürünlerine veya canlı hayvan ithalatına para ödememiz ve kurlar yükseldikçe maliyetlerin de yükselmesiyle sorunun çözülmeyeceği kesindir.

Mübarek ramazan ayının en önemli özelliklerinden biri de fitre ve zekât ödemelerinin zamanında ve gerçek rakamlarla ödenmesidir. Dinimize göre sosyal adaletin sağlanmasında da fitre ve zekâtın önemi tartışılmaz bir konudur. Herkes varlığının kırkta birini ve fitesini günün ekonomik koşullarına göre (Dinimizin emrettiği şekilde) verse fakir ve muhtaç kimse kalmayacağı muhakkaktır. Âmâ maalesef ülkemizde yaklaşık on dokuz milyon kişi devlet yardımlarıyla yaşam savaşı vermektedir. İşte bu rakam zekât ve fitre aracılığıyla önemli ölçüde düşebilir.

Bir diğer konu da verilen iftar yemekleridir. İftar yemeği muhtaç olanlara verilmesi, aç olanların doyurulması esas alınarak yapılmalıdır. Âmâ günümüzde 5 yıldızlı otellerde genellikle reklam amacıyla verilmekte, büyük şirketler müşterilerini ağırlayarak menfaat esasına dayalı iftar yemekleri verilmektedir. Bu durum son derece yanlıştır.

İstanbul planlama ajansının ramazan ayı araştırmasına göre geçen yıldan günümüze temel mutfak harcamaları %45,75 artmıştır. Araştırma sonuçları aşağıdaki gibidir.

Temel ürün gruplarında 2024 Ramazan’ı mutfak harcamaları 7.249 TL tutarken, bu maliyet 2025’in Ramazan ayında 10.565 TL’ye yükseldi. Yıllık artış %45,75’i buldu.

Mercimekte %51,61, kırmızı ette %55,10’luk artış kaydedilirken, Ayçiçek yağındaki artış %62,28 olarak ölçüldü.

En yüksek maliyet farkı %121,79 ile kahvede gerçekleşti, en düşük farksa %9,75 ile salçada kaydedildi.

Konuyla ilgili olarak Ziraat odaları birliği başkanı Sn. Şemsi Bayraktar’ın ifadesine göre ise fiyat artışları baz alınmış.

Bayraktar, geçen yılla bu yılın ramazan ayı öncesindeki fiyatları değerlendirerek, “Bu yıl markette 39 ürünün 36’sında fiyat artışı, 2’sinde fiyat düşüşü olurken, 1 ürünün fiyatı değişmedi. Markette en fazla fiyat artışı yüzde 160,2 ile beyaz lahanada görüldü. Beyaz lahanadaki fiyat artışını yüzde 94,1 ile kabak, yüzde 80,9 ile limon, yüzde 62,5 ile yumurta izledi. Markette fiyatı düşen ürünler ise yüzde 18,1 ile patates ve yüzde 1,5 ile karnabahar oldu. Geçtiğimiz yılın ramazan öncesine göre bu sene tüketicilerimiz marketten beyaz lahanayı 2,6 kat, kabağı 1,9 kat, limonu 1,8 kat ve yumurtayı 1,6 kat fazlaya alarak tüketmek zorunda kalacaklar” ifadelerini kullandı.

Geçen yıl ile bu yılın ramazan ayı öncesine göre, üreticide 31 ürünün 26’sında fiyat artışı, 4’ünde fiyat düşüşü olduğunu, 1 üründe fiyat değişiminin yaşanmadığını aktaran Bayraktar, üreticide en fazla fiyat düşüşünün yüzde 27,8 ile zeytinyağında görüldüğünü kaydetti. Bayraktar, üreticide en fazla fiyat artışının ise yüzde 594,4 ile limonda görüldüğünü hatırlattı.

Bayraktar, şubatta üreticide 33 ürünün 18’inde fiyat artışı, 7’sinde fiyat düşüşü görüldüğünü, 8 üründe ise fiyat değişimi olmadığını belirtti. Üretici fiyat değişimlerinin nedenlerini değerlendiren Bayraktar, şu ifadeleri kullandı:

“Limonun dallarda azalması nedeniyle hasadı da azaldı. Yaşanan don olayı narenciye çiçek ve sürgünlerin yanmasına, zarar görmesine sebep oldu. Gelecek yıl ürün rekoltesinde de azalma olacağı tahmin ediliyor. Patateste, Çukurova bölgesinde nisan sonu gibi hasat edilmesi planlanan ürünlerde, dondan dolayı yüzde 100’e yakın hasar olması bekleniyor. Kuru soğanda sezon sonu geldi, depolarda 1 aylık ürün kaldı, bu sebeplerle ürün fiyatı yükseldi. Mandalinanın yüzde 90’ı hasat edildiği için ürün azaldığından fiyatlar yükseldi.”

Bayraktar, girdi fiyatlarına da değinerek, gübre, yem ve mazot fiyatlarındaki artışa dikkati çekti.

Yukarıda da bahsetmeye çalıştığım gibi tarım ve hayvancılık sektörünün sorunlarının acil olarak çözümlenmesi ve enflasyonun düşürülmesi sağlanmadıkça gıda sıkıntısı baş gösterebilir.

Kaynak: Ekonomi Gazetesi

  • Benzer Haberler

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ Ekonomik belirsizliklerin arttığı, enflasyonun gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline geldiği dönemlerde bireylerin para ile kurduğu ilişki de köklü biçimde değişiyor. Klasik iktisat öğretisinin “tasarruf et, biriktir, geleceğini güvence altına al” yaklaşımı, son yıllarda yerini giderek daha farklı bir davranış kalıbına bırakıyor: Parayı elde tutmak yerine harcamayı tercih etmek. İlk bakışta irrasyonel gibi görünen bu eğilim, aslında hem ekonomik koşulların hem de toplumsal psikolojinin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Paranın Zamanla Eriyen Değeri Yüksek enflasyon ortamlarında paranın en temel işlevlerinden biri olan “değer saklama” özelliği ciddi biçimde zayıflar. Bugün cebinizde duran para, bir yıl sonra aynı alım gücünü sunmayacaktır. Bu gerçek, özellikle sabit gelirli kesimlerde güçlü bir farkındalık yaratmış durumda. İnsanlar artık parayı elde tutmanın bir kazanç değil, aksine örtük bir kayıp anlamına geldiğini daha net görüyor. Bu noktada harcama davranışı bir savurganlık göstergesi olmaktan çıkar; aksine bir tür rasyonel savunma mekanizmasına dönüşür. “Bugün almazsam yarın daha pahalı olacak” düşüncesi, yalnızca büyük yatırımlarda değil, gündelik tüketim kalıplarında da belirleyici hâle gelir. Dayanıklı tüketim mallarından konuta, elektronik ürünlerden temel gıdaya kadar geniş bir yelpazede öne çekilmiş talep gözlemlenir. Tasarrufun Psikolojik Eşiği Tasarruf etmek yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir eylemdir. Geleceğe dair güven duygusu zayıfladığında, bireylerin uzun vadeli planlar yapması da zorlaşır. “Nasıl olsa şartlar sürekli değişiyor” algısı, tasarrufun anlamını sorgulatır. Böyle bir atmosferde para biriktirmek, geleceği garanti altına almak yerine bugünkü yaşamdan feragat etmek gibi algılanabilir. Bu nedenle harcama, sadece ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda psikolojik bir rahatlama aracı hâline gelir. İnsanlar, kontrol edemedikleri makro riskler karşısında, en azından bugünkü yaşam standartlarını korumaya odaklanır. Harcama eylemi, belirsizlik karşısında “şimdi ve burada” olmanın bir ifadesine dönüşür. Tüketim Toplumundan Deneyim Toplumuna Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi, sadece zorunlu ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Son yıllarda deneyim odaklı harcamaların artması bu eğilimi açıkça gösteriyor. Seyahat, yeme-içme, kültürel etkinlikler ve kişisel gelişim harcamaları, “yarın ne olacağı belli değil” düşüncesiyle daha fazla öncelik kazanıyor. Bu dönüşüm, klasik tüketim toplumundan farklı bir noktaya işaret eder. Artık mesele yalnızca mal sahibi olmak değil; anı biriktirmek, yaşam kalitesini bugünden artırmaktır. Paranın elde tutulması yerine harcanması, bu bağlamda kısa vadeli mutluluğu ve tatmini önceleyen bir yaşam stratejisi olarak okunabilir. Makroekonomik Etkiler: Canlanan Talep, Artan Riskler Bireysel düzeyde rasyonel görünen bu davranış, makroekonomik ölçekte karmaşık sonuçlar doğurur. Harcamanın artması, iç talebi canlandırır; üretim, istihdam ve vergi gelirleri açısından kısa vadede olumlu etkiler yaratır. Özellikle durgunluk riskinin olduğu dönemlerde tüketimin canlı kalması, ekonominin çarklarının dönmesini sağlar. Ancak bu eğilimin uzun süreli ve kontrolsüz hâle gelmesi, başka sorunları da beraberinde getirir. Tasarruf oranlarının düşmesi, finansal sistemde kaynak maliyetlerini artırır. Yatırımlar için gerekli uzun vadeli fonların azalması, büyümenin kalitesini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle parayı harcamaya yönelme, dengeleyici politikalarla desteklenmediğinde kırılganlık yaratma potansiyeline sahiptir. Yeni Normal mi, Geçici Bir Refleks mi? Asıl soru şudur: Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi kalıcı bir davranış değişikliği mi, yoksa olağanüstü koşulların yarattığı geçici bir refleks mi? Bu sorunun yanıtı, ekonomik istikrarın yeniden tesis edilip edilemeyeceğiyle yakından ilişkilidir. Enflasyonun kontrol altına alındığı, gelirlerin öngörülebilir hâle geldiği bir ortamda tasarruf yeniden anlam kazanacaktır. Ancak bugünün koşullarında bireylerin verdiği mesaj nettir: Para bekledikçe değer kazanmıyor, harcandıkça anlam kazanıyor. Bu mesajı doğru okumak hem ekonomi yönetimi hem de finansal kurumlar açısından…

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ Türkiye’de resmi tatiller hem toplumsal bir gereklilik hem de ekonomik bir denge konusu olarak her yıl iş dünyasının gündeminde ön sıralarda yer alıyor. 2026 yılı itibarıyla ülkemizde 14 gün civarında resmi tatil bulunuyor. Bu tatiller, 1 Ocak Yılbaşı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gibi ulusal önem taşıyan günleri içeriyor. Ayrıca dini bayramlar olan Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı da ekonomik ve sosyal hayat üzerinde ciddi etkiler bırakıyor. Resmi tatillerin en görünür etkisi, çalışma günlerinin azalması ve üretimin bir süreliğine durmasıdır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’de hizmet sektörü ve sanayi üretimi tatillerden doğrudan etkileniyor. Örneğin sanayi sektöründe bir günlük üretim kaybı, yıllık ciro üzerinden hesaplandığında milyarlarca lira değerinde olabilir. Türkiye’nin sanayi üretimi 2025 yılında yaklaşık 1,2 trilyon TL düzeyindeyken, resmi tatillerin ortalama maliyeti yıllık bazda 25–30 milyar TL civarında tahmin ediliyor. Bu rakam, tatil günlerinin toplam iş gücü kaybını ve üretim kaybını kapsıyor. Ekonomistler, resmi tatillerin maliyetini sadece üretim kaybıyla sınırlı görmenin eksik olacağını vurguluyor. Tatiller aynı zamanda tüketim davranışlarını da etkiliyor. Örneğin, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı dönemlerinde gıda, giyim, ulaşım ve konaklama sektörlerinde yoğun bir tüketim artışı yaşanıyor. Bu durum kısa vadeli bir ekonomik hareketlilik yaratırken, üretim kaybının maliyetini bir miktar telafi edebiliyor. Özellikle turizm ve perakende sektörleri, resmi tatil dönemlerinde ciddi kazançlar elde ediyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO) verilerine göre, 2025 yılında bayram tatilleri perakende sektöründe ortalama yüzde 12’lik ek bir ciro artışı sağladı. Ancak Türkiye’deki resmi tatillerin maliyeti, sadece ekonomi rakamlarıyla ölçülemiyor. İşgücü piyasası üzerinde de etkileri gözlemleniyor. Özel sektörde çalışan işçiler, resmi tatillerde ücretli izin hakkına sahip olsa da bazı sektörlerde vardiyalı veya acil üretim gerektiren işler nedeniyle ek maliyetler ortaya çıkabiliyor. Özellikle enerji, telekomünikasyon ve sağlık sektörlerinde tatil günü mesai ücretleri, normal günlük ücretin yüzde 50–100 fazlasıyla hesaplanıyor. Bu da işletmeler için doğrudan bir nakit çıkışı anlamına geliyor. Avrupa örnekleriyle karşılaştırıldığında, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyeti oldukça yüksek. Almanya’da yılda ortalama 9–10 resmi tatil bulunurken, Fransa’da bu sayı 11, İtalya’da ise 12 civarında. Türkiye’de tatil günlerinin yoğunluğu ve uzun dini bayram tatilleri, işgücü ve üretim açısından maliyetleri artırıyor. Ancak Türk ekonomisinin dinamik yapısı, özellikle hizmet ve turizm sektöründeki esneklik, bu kayıpların bir kısmını telafi edebiliyor. Bir diğer kritik nokta ise işgücü motivasyonu ve toplumsal fayda. Araştırmalar, düzenli tatillerin iş verimliliğini artırdığını ve çalışanların psikolojik sağlığını desteklediğini gösteriyor. İşverenler kısa vadede üretim kaybı yaşasa da çalışanların uzun vadeli motivasyonu ve iş verimliliği, tatillerin dolaylı ekonomik faydalarını oluşturuyor. TÜİK’in 2025 İşgücü Anketi verilerine göre, çalışanların yüzde 78’i resmi tatillerin ruhsal ve bedensel sağlık üzerinde olumlu etkisi olduğunu belirtiyor. Buna karşılık, ekonomik kayıpların minimize edilmesi için alternatif çözümler de gündemde. Esnek çalışma modelleri, uzaktan çalışma ve kısmi üretim planlaması, tatil günlerinde üretimin tamamen durmasını engelleyebiliyor. Özellikle dijitalleşme ve otomasyon yatırımlarının yaygınlaşması, tatillerin ekonomik maliyetlerini düşürme potansiyeli taşıyor. Örneğin bazı fabrikalarda kritik üretim süreçleri robotik sistemlerle yürütülerek, insan işgücü tatildeyken üretim devam ettirilebiliyor. Sonuç olarak, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyetleri hem doğrudan üretim kaybı hem de dolaylı olarak işgücü ve tüketim dengesi üzerinden ölçülüyor. Maliyetler yüksek görünse de tatillerin toplumsal faydaları ve kısa vadeli tüketim artışları, bu kayıpların bir kısmını dengeliyor. Ekonomistler, üretim…