GIDA ÜRETİCİLERİNİN SORUNLARI

Bir tarım ülkesi olmamıza rağmen gıda ürünlerinin üretiminde ve fiyatlarında devam eden istikrarsızlık ister istemez önümüzdeki süreçte doğabilecek sıkıntıları gündeme getirmektedir. Çünkü yaşadığımız süreçte hem üretici hem de tüketici bu durumdan memnun değildir ve özellikle dar ve sabit gelirliler için önü alınamayan fiyat artışları geçim sıkıntısını arttırmaktadır.

Geçtiğimiz yıl hepimizin bildiği üzere yurdun dört bir yanında tarım ürünleri üreticileri problemlerini yetkililere duyurabilmek için ürünlerini caddelere dökerek, traktörleriyle yoların bir kısmını kapatarak toplu veya başka şekillerde eylem yapmışlardı. Öyle ki üretim maliyetlerinin gelirlerini karşılamadığını veya ürünlerinin toplam giderlerini karşılamadığı gibi birçok gerekçeleri yazılı ve görsel basında izlemiştik. Üreticilerin birçoğu ekili alanları boş bıraktıkları için birtakım sıkıntılar çekmeye başladık. Sorunun kaynağı, yüksek enflasyon olduğu aşikardır. Ekim alanlarımız, alışveriş merkezleri, siteler, iş merkezleri yapılmak suretiyle her geçen zaman azalmaya devam ediyor. Böyle giderse yani tarım üreticilerinin sorunlarına bir çözüm yolu bulamazsak gıda konusunda önümüzdeki süreç de sıkıntılı olacaktır. Öncelikle çiftçinin girdi maliyetlerine gelen fiyat artışları durdurulmalı hatta KDV ve ÖTV’den muaf tutulmalıdır.

Gıda ürünlerinde olduğu gibi hayvancılıkta da benzer problemler söz konusudur. Öncelikle artan yem fiyatları sebebiyle sektör zor durumda kaldığından hayvanlar zamanından önce kesime gönderilmekte ve bu yüzden et sıkıntısı da gündeme gelmektedir. Kümes hayvanlarında da durum benzerdir. Et ve süt fiyatlarında üretim fiyatı ile market fiyatı arasında uçurum vardır ve bunun sebepleri araştırılarak çözüm bulunmalı, son tüketicinin sofrasına daha ucuz gelmesi sağlanmalıdır.

Dünya ülkelerinde gıda enflasyonu genel olarak %5 in altında seyrederken bizde sürekli yükselmektedir ve 2024 yılı sonu itibariyle gerçekleşen gıda enflasyonu %43,5 seviyelerine kadar yüksek durumdadır. Bunun anlamı da üretim ve tüketim arasında tedarik zincirinde sorunlar olduğu kesindir. Örneğin yılbaşından bu yana art arda gelen akaryakıt zamlarını düşündüğümüzde bile tek başına tarım ürünlerinin nakliye bedeline yansıyacaktır. Bunun dışında üreticiler de karsız faaliyet gösteremeyeceklerine göre onların kazanç elde etmelerini sağlayabilecek çözüm yolları aranmalı ve bazı devlet destekleri daha da arttırılmalıdır. Özellikle çiftçinin olmazsa olmazı olan zirai ilaç, gübre, tohum, fide gibi üretim maliyetlerindeki fiyat artışları önlenmelidir.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım sorunların temel nedeninin enflasyon olduğunu hepimiz biliyoruz. İçinde bulunduğumuz dönemde TÜİK hesaplarının tartışmaya açık olduğu halde kâğıt üzerinde de olsa dezenflasyon dönemine girdik ve enflasyon da önümüzdeki süreçte düşme eğilimine devam edecek gibi gözüküyor. Enflasyonun düşmesi ile beraber politika faizlerinin de düşme ihtimali son derece yüksek olduğundan bu gelişme, sanayi ve tarım sektörünü olumlu yönde etkileyecektir. Kredi maliyetleri de düşecek olması üretim maliyetlerinin azalmasına sebep olacak ve bu maliyet düşmesi son tüketiciye kadar yansıyacaktır ve başka bir deyişle enflasyon kontrol altına alınmış olacaktır. Ancak dış borç ve faiz ödemelerimizi, bütçe açığımızı dikkate aldığımızda bunun gerçekleşmesinin kolay olmayacağı aşikardır. İnşallah olağanüstü bir olaylar da başımıza gelmez ve program aksamadan devam eder.

Yazılı ve görsel basında izlediklerimize göre bazı tarım ürünlerinin ihracat yapılan ülkelerden yüksek tarım ilacı bulunduğu gerekçesiyle iade edilmektedir. Bu işlem tamamen bilinçsiz yapılan üretimden kaynaklanmaktadır. Olaya bu bağlamda bakıldığında tabii ki devlet bütçesinin elverdiği ölçüde her köye bir veteriner, bir ziraat mühendisi veya ziraat teknisyeni atanmalıdır ve tarım ve hayvancılık sektörü daha bilinçli ce sağlıklı üretim yapabilmesi sağlanmalıdır. Hayvan sağlığı ve zirai ilaç kullanımının ilkel yöntemlerle yapılmasının önüne geçilmeli ve bu iki sektör ekonomiye katkı sağlamaya devam edebilsin ve sofralarımızda güvenli ürünler yerini alsın.

Bir diğer konu da üreticilerin zorunlu olarak kullandıkları kredi faizlerinin yüksekliğidir. Günümüzde büyük çoğunluk kredi kullanmak durumundadır. Tarım sektörünün bankalara olan kredi borcu aşağıdaki gibidir.

Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere çiftçinin kredi borcu her geçen yıl yükselmektedir. Maliyetler ise aynı şekildedir.

Gıda enflasyonu=%43,58

Tarımsal girdi fiyat enflasyonu=%32,59 yıllık

Tarım ürünleri üretici fiyat artışı=yıllık=%46,91

Ekilebilir alanlarımız ise 2002 yılında 26,6 milyon hektar iken 2024 yılında 23,9 milyon hektara kadar azalmıştır. Tarımın toplam istihdamdaki payı ise 2011 yılında %24,8 iken 2024 kasım ayında %14,6 ya kadar gerilemiştir.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), gıda ürünlerinin uluslararası fiyatlarındaki aylık değişiklikleri izleyen FAO Gıda Fiyat Endeksi’ni açıkladı. Buna göre FAO Gıda Fiyat Endeksi, aralıkta aylık yüzde 0,5, yıllık yüzde 6,7 artışla ortalama 127 puan oldu. Küresel gıda fiyatlarının aralıkta şeker öncülüğünde düşüş göstermesi dikkati çekti. Şeker Fiyat Endeksi, Brezilya ve Hindistan gibi ana üretici ülkelerdeki şeker kamışı mahsulü beklentilerinin iyileşmesinin etkisiyle kasıma göre yüzde 5,2 geriledi. Endeksin 2024’ü bir önceki yılın seviyesinin yüzde 13,1 altında tamamlaması dikkati çekti. Bitkisel Yağ Fiyat Endeksi, aylık bazda yüzde 0,5 geriledi. Endeks, 2024’ün tamamında küresel arzın sıkılaşması nedeniyle bir önceki yılın seviyesinin yüzde 9,4 üstüne çıktı. Tahıl Fiyat Endeksi, aylık bazda değişmezken endeks, 2024’ün tamamında ise bir önceki yılın seviyesinin yüzde 13,3 gerisinde kaldı. Aynı dönemde FAO Süt Ürünleri Fiyat Endeksi art arda yedi aylık artışın ardından kasımda 0,5 düştü. Et Fiyat Endeksi de aralıkta aylık yüzde 0,4, yıllık yüzde 7,1 arttı. Öte yandan son resmi enflasyon verilerine göre aralıkta Türkiye’de gıda enflasyonu yüzde 43,58 oldu.

Kaynak: Ekonomi Gazetesi

  • Benzer Haberler

    TCMB’NİN 2025 YILI ZARARI

    TCMB’NİN 2025 YILI ZARARI Türkiye ekonomisinin son yıllardaki en tartışmalı başlıklarından biri, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bilançosunda ortaya çıkan büyük zarar kalemleri oldu. 2023 ve 2024 yıllarında rekor seviyelere ulaşan zararların ardından 2025 yılı, ilk bakışta bir “toparlanma yılı” gibi görünse de detaylara inildiğinde çok daha karmaşık bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Bu tablo, yalnızca bir muhasebe meselesi değil; aynı zamanda para politikasının tercihleri, finansal sistemin yük dağılımı ve kamu maliyesinin geleceği açısından kritik ipuçları barındırıyor. ZARARDAN KÂRA: GÖRÜNEN VE GÖRÜNMEYEN GERÇEKLER 2025 yılına ilişkin değerlendirmelerde dikkat çeken en önemli unsur, Merkez Bankası’nın aynı anda hem “zarar” hem de “kâr” ile anılmasıdır. Ekonomistlerin hesaplamalarına göre, TCMB’nin bilanço içi (realize edilmiş) zararı artmaya devam etmiş, toplam birikmiş zarar 2,6 trilyon TL seviyelerine kadar yükselmiştir. Buna karşılık, döviz ve altın fiyatlarındaki artıştan kaynaklanan değerleme kazançları sayesinde, 2025 yılı genelinde yaklaşık 500 milyar TL civarında “toplam kâr” oluştuğu hesaplanmaktadır. Bu durum ilk bakışta çelişkili görünse de aslında teknik bir ayrımdan kaynaklanmaktadır: Dolayısıyla 2025 yılı, Merkez Bankası’nın “kağıt üzerinde toparlandığı” ancak geçmiş zararların yükünü taşımaya devam ettiği bir dönem olarak öne çıkmaktadır. KÖKEN: KKM VE POLİTİKA TERCİHLERİ TCMB’nin son yıllardaki zararlarının temel kaynağı büyük ölçüde Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması olmuştur. 2023 yılında yaklaşık 800 milyar TL’yi aşan zararların önemli bölümü bu sistemden kaynaklanmıştır. KKM’nin mantığı, döviz talebini azaltmak ve TL’yi cazip hale getirmekti. Ancak kur artışlarının hızlanması durumunda ortaya çıkan fark ödemeleri, ciddi bir mali yük oluşturdu. Başlangıçta bu yükün bir kısmı Hazine tarafından üstlenilirken, sonraki dönemde daha büyük bir bölümü Merkez Bankası bilançosuna taşındı. Bu tercih, kısa vadede finansal istikrarı korumaya yardımcı olmuş olabilir; ancak uzun vadede Merkez Bankası’nın bilançosunu zayıflatan temel unsur haline gelmiştir. FAİZ POLİTİKASI VE MENKUL KIYMET ZARARLARI Zararın bir diğer önemli kaynağı ise faiz politikasıdır. Düşük faiz döneminde alınan uzun vadeli düşük getirili menkul kıymetler, faizlerin yükseldiği ortamda ciddi değer kayıplarına yol açmıştır. Bu durum, sadece Türkiye’ye özgü değildir. ABD ve Avrupa’daki birçok merkez bankası da benzer şekilde bilanço zararlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ancak Türkiye’deki fark, bu sürecin KKM gibi ilave maliyetli bir politika ile birleşmiş olmasıdır. 2025: DENGE ARAYIŞI YILI 2025 yılına gelindiğinde ise politika setinde önemli değişiklikler dikkat çekmektedir: Bu gelişmeler, Merkez Bankası’nın bilançosunda “değerleme tarafını” güçlendirmiştir. Ancak burada kritik nokta şudur: Bu iyileşme kalıcı mı, yoksa küresel fiyat hareketlerine bağlı geçici bir rahatlama mı? Eğer kur ve altın fiyatlarında ters yönlü bir hareket yaşanırsa, bu “kağıt üzerindeki kâr” hızla eriyebilir. HAZİNE’YE ETKİ: KÂR TRANSFERİ NEDEN YOK? Merkez Bankası’nın zarar yazmasının en somut etkilerinden biri, Hazine’ye kâr transferinin durmasıdır. Normal şartlarda TCMB, elde ettiği kârın önemli bir kısmını bütçeye aktarır. Ancak mevcut durumda, birikmiş zararlar kapanmadan bu mümkün değildir. Nitekim 2025 yılında oluşan yaklaşık 500 milyar TL’lik toplam kâra rağmen, geçmişten gelen trilyonluk zararlar nedeniyle Hazine’ye herhangi bir kaynak aktarımı yapılamamaktadır. Bu durum, kamu maliyesi açısından dolaylı bir yük anlamına gelmektedir. Çünkü bütçe, Merkez Bankası’ndan gelen bu kaynağı artık kullanamamaktadır. EKONOMİK VE TOPLUMSAL YANSIMALAR Merkez Bankası zararları doğrudan vatandaşın cebinden çıkıyor gibi görünmese de dolaylı etkileri oldukça güçlüdür: Bu nedenle TCMB bilançosu, sadece teknik bir konu değil; geniş anlamda ekonomik istikrarın bir göstergesidir. ULUSLARARASI KARŞILAŞTIRMA: NORMAL Mİ, ANORMAL Mİ? Son yıllarda birçok merkez bankası zarar açıklamıştır. Bunun temel nedeni, pandemi sonrası genişleyici para politikaları ve ardından…

    2026 ŞUBAT AYI DIŞ TİCARET ENDEKSLERİ

    2026 ŞUBAT AYI DIŞ TİCARET ENDEKSLERİ Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı Şubat 2026 Dış Ticaret Endeksleri, dış ticaret dengesinde dikkat çekici bir yapısal ayrışmaya işaret ediyor. Veriler, ihracatta birim fiyatların yükseldiğini ancak miktar bazında belirgin bir gerileme yaşandığını; ithalatta ise daha sınırlı fiyat artışına karşılık düşük oranlı bir miktar artışı görüldüğünü ortaya koyuyor. Bu tablo, Türkiye’nin dış ticaretinde “fiyat kaynaklı gelir artışı – miktar kaynaklı daralma” ikilemini yeniden gündeme taşıyor. Genel çerçevede ihracat birim değer endeksi %12,7 artarken, ihracat miktar endeksi %9,9 oranında geriledi. İthalat tarafında ise birim değer endeksi %5,0 artış gösterirken, miktar endeksi yalnızca %0,4 gibi sınırlı bir yükseliş kaydetti. Bu fark, dış ticaret hadlerinin belirgin şekilde iyileştiğini ortaya koyuyor. İHRACATTA FİYATLAR YÜKSELİYOR, HACİM KÜÇÜLÜYOR Şubat 2026 verilerinin en kritik başlığı ihracat performansındaki ayrışma oldu. İhracat birim değer endeksindeki %12,7’lik artış, Türkiye’nin ihraç ettiği ürünlerde fiyatların yükseldiğini gösteriyor. Bu artış özellikle imalat sanayinde daha belirgin: imalat sanayi (gıda, içecek ve tütün hariç) birim değer endeksi %13,3 yükseldi. Ancak aynı dönemde ihracat miktar endeksinin %9,9 düşmesi, bu fiyat artışlarının hacim kaybıyla dengelendiğini ortaya koyuyor. Yani Türkiye daha pahalı ihraç ediyor ancak daha az satıyor. Alt kırılımlar bu tabloyu daha da netleştiriyor: Bu veriler, küresel talep zayıflaması ve bölgesel ticaret daralmalarının Türkiye’nin ihracat hacmini baskıladığını gösteriyor. Özellikle enerji ve yakıt kalemindeki sert düşüş, dış talep koşullarının yanı sıra fiyat oynaklığının da etkili olduğunu düşündürüyor. İTHALATTA DENGELİ AMA ZAYIF HAREKET İthalat tarafı ihracata kıyasla daha durağan bir görünüm sergiliyor. İthalat birim değer endeksi %5 artarken, ithalat miktar endeksi sadece %0,4 yükseldi. Bu durum, Türkiye’nin ithalatının fiyatlardan etkilenmeye devam ettiğini ancak talep tarafında güçlü bir genişleme olmadığını gösteriyor. Alt kalemlerde ise farklı eğilimler öne çıkıyor: Özellikle yakıt ithalatındaki düşüş, hem enerji fiyatlarının küresel ölçekteki değişimi hem de iç talepteki yavaşlamaya işaret ediyor olabilir. Buna karşılık imalat sanayi ithalatındaki artış, üretim süreçlerinin devam ettiğini ve ara malı talebinin sürdüğünü gösteriyor. DIŞ TİCARET HADLERİNDE BELİRGİN İYİLEŞME Şubat 2026’nın en olumlu göstergesi dış ticaret hadlerindeki yükseliş oldu. İhracat birim değer endeksinin ithalat birim değer endeksine oranı ile hesaplanan dış ticaret hadleri, 2025 Şubat’ta 86,4 iken 2026 Şubat’ta 92,7’ye yükseldi. Bu 6,3 puanlık artış, Türkiye’nin ihraç ettiği ürünlerin fiyat avantajının ithalata kıyasla güçlendiğini gösteriyor. Başka bir ifadeyle Türkiye, aynı miktarda ithalatı finanse etmek için daha az ihracat yapma durumuna doğru ilerliyor. Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Bu iyileşme sürdürülebilir mi, yoksa geçici fiyat hareketlerinin bir sonucu mu? SEKTÖREL GÖRÜNÜM: İMALAT ÖNE ÇIKIYOR, YAKIT GERİLİYOR Sektörel dağılım, dış ticaretin yapısal dönüşümünü net biçimde ortaya koyuyor. İmalat sanayi hem ihracat hem ithalat tarafında en dinamik alan olmaya devam ediyor. İhracatta %13,3’lük birim değer artışı, Türkiye’nin sanayi ürünlerinde fiyatlama gücünü koruduğunu gösteriyor. Buna karşılık yakıt kalemi hem ihracatta hem ithalatta zayıf bir performans sergiliyor. İhracatta miktar bazlı %35,6’lık sert düşüş, bu alandaki kırılganlığı artırıyor. Gıda ve hammaddelerde ise daha dengeli ama negatif ağırlıklı bir tablo söz konusu. Özellikle ihracat miktarındaki düşüş, üretim ve dış talep koşullarının birlikte baskı yarattığını düşündürüyor. MEVSİMSEL VERİLER: SINIRLI HAREKETLİLİK Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış verilere bakıldığında, dış ticaretin kısa vadede yatay bir seyir izlediği görülüyor. İhracat miktar endeksi şubat ayında 138,9’dan 138,8’e gerileyerek %0,1’lik sınırlı bir düşüş kaydetti. İthalat miktar endeksi ise %0,9 artarak 127,9’a yükseldi. Bu tablo, kısa vadede dış ticaret hacminde…