SAHTE BELGE (NAYLON FATURA) NEDENİYLE KDV İADE TALEPLERİNDE ÖZEL ESASLAR/KOD UYGULAMASI HUKUKA UYGUN MUDUR?

GİRİŞ
Vergi idaresi (GİB, vergi dairesi başkanlıkları, vergi dairesi müdürlükleri) uygulamalarında, sahte belge (naylon fatura) düzenledikleri veya kullandıklarına dair rapor veya tespit bulunan mükelleflerin iade talepleri “özel esaslara” göre yerine getirilmektedir.
Özel esaslar uygulamasının dayanağını Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Genel Tebliği oluşturmaktadır. Tebliğin, “E. ÖZEL ESASLAR” başlıklı bölümünde, Tebliğle, iade edilecek KDV tutarının gerçek olup olmadığının tespit edilmesi suretiyle, Hazine’ye intikal etmemiş ve/veya hayali olarak oluşturulmuş, gerçek bir yüklenime dayanmayan tutarların KDV iadesi çatısı altında yolsuz olarak iadesini önlemeyi amaçlandığı ifade edilmektedir.
Özel esaslara alma uygulaması ile bir takım vergisel yükümlülüklerin yanı sıra mükelleflerin ticari ilişkide bulunduğu diğer gerçek ve tüzel kişi mükellefler nezdindeki itibarı olumsuz olarak eklenmektedir.
KATMA DEĞER VERGİSİ GENEL UYGULAMA TEBLİĞİ UYARINCA ÖZEL ESASLARA TABİ MÜKELLEFLER
Tebliğ ile düzenledikleri veya kullandıkları belgelerin gerçek duruma aykırı olduğuna ilişkin delil ve karineleri içeren rapor veya tespit bulunan mükelleflerin iade taleplerinin yerine getirilmesi bakımından özel esaslara tabi olduğu belirtilmiştir. Bu mükellefler şunlardır:
– 213 sayılı Kanunun (153/A) maddesi kapsamına giren mükellefler,
– Sahte belge veya muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge düzenleme fiiline iştirak eden mükellefler de dâhil olmak üzere sahte belge veya muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge düzenleme ya da kullanma konusunda haklarında “olumsuz rapor” veya “olumsuz tespit” bulunan mükellefler,
-Sahte belge veya muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge düzenleme konusunda haklarında “olumsuz rapor” bulunan mükelleflerin raporun ait olduğu dönemdeki ortakları, kanuni temsilcileri, bunların kurdukları veya ortak oldukları mükellefler ile kanuni temsilcisi oldukları mükellefler,
-Haklarında beyanname vermeme, defter ve belge ibraz etmeme ve adresinde bulunamama konusunda tespit bulunan mükellefler,
-Haklarında KDV yönünden ihtiyati tahakkuk veya ihtiyati haciz uygulanan mükellefler

VERGİ İNCELEME/TEKNİĞİ RAPORLARI TEK BAŞINA DELİL SAYILABİLİR Mİ?
Vergi incelemesinin temel amacı, ödenmesi gereken vergilerin doğruluğunu araştırmak, tespit etmek ve sağlamaktır. Yapılan inceleme sonucunda hazırlanan ve tarhiyata veya vergi iadesine dayanak alınan raporlar vergi inceleme raporlarıdır. Vergi müfettişlerince vergi inceleme raporu dışında hazırlanan diğer raporları, basit rapor, görüş öneri raporu ve vergi tekniği raporu olarak sayabiliriz.
Vergi müfettişleri tarafından hazırlanan vergi inceleme raporları dışındaki diğer bir rapor türü ise vergi tekniği raporlarıdır. Vergi tekniği raporları, inceleme raporlarından farklı olarak tarhiyata esas alınmazlar. Vergi tekniği raporları ile örneğin sahte fatura düzenlediği iddia olunan bir mükellef hakkında durum tespiti yapılarak, mükellefin sahte fatura düzenleyicisi olup olmadığı somut verilerle ortaya konulmaya çalışılır. Teknik rapor sonrasında yapılan tespitler de dikkate alınarak ayrıca vergi inceleme raporları düzenlenir.
Vergi inceleme raporları veya vergi tekniği raporları tüm idari işlemler gibi hukuka uygunluk karinesinden yararlanırlar. Yani, vergi inceleme raporları ile tespit edilen hususlar aksi yönde yargı kararı olmadığı ya da idarece geri alınmadığı müddetçe doğru olarak kabul edilir. Ancak, vergi inceleme raporlarında tespit edilen hususların doğru olmadığı, süresinde açılacak bir vergi davasıyla ortaya konulabilir. Buradan, idare hukuku (vergi hukuku) çerçevesinde, vergi inceleme/vergi tekniği raporlarının aksi ispat edilinceye kadar doğru olarak kabul edilmesi gerektiği sonucuna ulaşılabilir.

VERGİLERİN KANUNİLİĞİ İLKESİ
Anayasanın “temel haklar ve ödevler” başlıklı ikinci kısmının “siyasi haklar ve ödevler” alt başlığını taşıyan dördüncü bölümünde, yer alan 73. maddede “vergi ödevi” düzenlenmiştir. Bu madde de,
“Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır. Vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır. Vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmak yetkisi Bakanlar Kuruluna verilebilir.” hükmü yer almaktadır.
Vergi resim harç ve benzeri yükümlülüklerin ancak kanunlar konulabilmesi, değiştirilebilmesi ve kaldırılabilmesi vergi hukukunda kanunilik ilkesi ile ifade edilir. Bu ilkeden, özel sözleşmeler kural olamayacağı, vergide kıyas yasağının bulunduğunu, hâkimin hukuk oluşturma ve boşluk doldurma yetkisinin bulunmadığını, tahsil edilecek vergilerin ilgili yıl bütçe kanunlarında yer alması gerektiğini anlamak mümkündür.
Vergi hukukunda idari yargıda bulunmayan genel bir idari usul yasasının aksine Vergi Usul Kanunu ve Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki Kanun olmak üzere iki önemli usul kanunu bulunmaktadır. Bu kanunlarda vergi idaresinin işlemlerinde uyması gereken birçok şekli kural mevcut olup, bu kurallara uyulmak suretiyle hukuka uygun bir idare anlayışının yerleşmesi sağlanabilir. Vergi idaresi tarafından yapılan vergilendirme ve vergi denetimi işlemleri idari işlemlerin tüm özelliklerini taşıdığı için vergi yasaları yanında idare hukukunun ve idari usulün etkisi altındadır.

ÖZEL ESASLARA ALINMA İŞLEMİ HUKUKİ MİDİR?

Özel esaslar uygulaması ile amaç; iade edilecek KDV tutarının gerçek olup olmadığının tespit edilmesi suretiyle, Hazine’ye intikal etmemiş ve/veya hayali olarak oluşturulmuş, gerçek bir yüklenime dayanmayan tutarların KDV iadesi çatısı altında yolsuz olarak iadesini önlemektir. Bu amaç kuşkusuz yerindedir. Ancak tüm idari işlemlerde olduğu gibi vergilendirme işlemlerinin de yasal dayanağı olması ve hukuka uygun olarak tesis edilmesi gerekmektedir.
Özel esaslar uygulamasının iki yönü bulunmaktadır: Birinci yönü, sahte belge düzenlediği veya kullandığı iddiasıyla özel esaslara tabi tutulan mükellefin KDV iadesi teminat alınarak veya inceleme raporu ile yapılmasıdır. İkinci yönü ise, bu mükelleflerin “kod listesi”ne alınarak, naylon fatura düzenlediği veya kullandığı iddiasının müşterilerine, duyurulması, onların da özel esaslara tabi olduğunun bildirilmesidir. Bu yönüyle, özel esaslar uygulaması mükelleflerin ticari hayatları açısından büyük öneme haizdir.
Özel esaslar uygulaması gelir idaresi tarafından yapılan idari düzenlemeler ile hayata geçirilmiş ve uygulamaya devam etmiştir. Bu konuda, ne yazık ki bir yasal dayanak bulunmamaktadır. Bu nedenle, konunun vergi yargısına intikal ettirildiği durumlarda gerek vergi mahkemeleri gerekse Danıştay bu uygulamaların yasal dayanaktan yoksun olmaları nedeniyle iptaline karar vermektedir.
Danıştay 3. Dairesinin 28.11.2011 gün ve E: 2011/3616 K: 2011/6951 sayılı kararıyla “Mükelleflerin kod listesine alınmasına ilişkin işleme dayanak olabilecek yasal bir düzenleme bulunmadığı gibi, Anayasa’da buna izin veren bir hüküm de yer almadığından, kod listesine alınma işleminin iptali gerektiğine” karar vermiştir.
Vergi yargısı, karar gerekçelerinde vergi idaresinin ve bağlı bulunduğu hiyerarşik üst makamların mükellefleri bu şekilde kategorize edebilmelerine olanak sağlayan hiçbir yasal düzenleme bulunmadığı gibi, Anayasa’da da buna izin veren bir hüküm yer almadığı, bu şekilde yasal dayanağı olmadan yapılacak bir sınıflandırmanın, vergi barışını bozucu etki yaratacağı gibi, Anayasa’da güvence altına alınan temel kişi hak ve hürriyetlerine de aykırılık teşkil edeceği hususlarına yer vermiştir.
SONUÇ
Vergi idaresinin, vergi iadelerinde gerçek durumu tespit edebilmek için çeşitli tedbirler alması zorunlu bir durumdur. Ancak, daha önce de üzerinde durduğumuz gibi vergi idareleri tarafından tesis edilen bütün işlemlerin hukuka uygun olması ve yasal dayanağının bulunması gerekmektedir. Verginin yasallığı ilkesi gereği, vergisel yükümlülüklerin yasayla konulması zaruridir. “Özel esaslara alınma” işleminin dava konusu edilmesi halinde vergi yargısınca iptal edilmesi, dava konusu edilmeyen durumlarda ise uygulamaya devam etmesi, hukuki istikrar ilkesine aykırı olduğu kadar “güvenilir vergi idaresi” beklentisine de zarar verir.
Bu itibarla, bize göre “özel esaslar” uygulamalarına dayanak teşkil edecek bir yasa hükmünün Vergi Usul Kanununa veya Katma Değer Vergisi Kanununa konulması, uygulamanın esaslarının ise tarafsızlık ve eşitlik ilkelerine uygun olarak tespit edilmesi gerekmektedir.

Yasal Uyarı: Sitemizde yayınlanan yazılar telif hakları nedeniyle izin alınmaksızın ve atıf yapılmaksızın kullanılamaz. Yapılan atıflarda, MÜKELLEFHABER / www.davavergi.com adreslerinin belirtilmesi zorunludur.

  • Benzer Haberler

    NAYLON FATURA NEDİR? SAHTE FATURADAN KORUNMAK İÇİN NE YAPILMALI?

    Vergi Usul Kanunun 359. maddesinde, gerçek bir muamele veya duruma dayanmakla birlikte bu muamele veya durumu mahiyet veya miktar itibariyle gerçeğe aykırı şekilde yansıtan belge muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge; gerçek bir muamele veya durum olmadığı halde bunlar varmış gibi düzenlenen belge, sahte belge olarak tanımlanmıştır. Bu tanımdan, gerçek durumu olduğu gibi yansıtmayan belgelerin sahte fatura olarak değerlendirileceğini anlamak gerekmektedir. Sahte fatura, mükellefler arasında “naylon fatura” olarak ta adlandırılmaktadır. Bilmeden sahte belge kullanma nedeniyle mükellefler yüksek tutarlı cezalarla karşılaşmaktadırlar. Danıştayın son zamanlardaki içtihatlarıyla, sahte belge kullandığı iddia edilen mükellefler için şu önemli kriterler getirilmiştir. 1- Davacıya fatura düzenlendiği dönemde gerçek ticari faaliyetlerinin olmadığı yönünde tespit yapılmalıdır. 2- Sahte fatura düzenlediğine dair somut bir tespit yapılmalıdır. 3- Fatura bedellerinin banka kanalıyla ödendiği tespit var ise vergi inceleme elemanınca bu husus hakkında araştırma yapılmalıdır. Danıştay 9. Dairesi Tarih : 22.03.2017 Esas No : 2014/9301 Karar No : 2017/3099 KDVK Md. 29 VUK Md. 3 FATURALARIN GERÇEĞİ YANSITMADIĞININ VERGİ İNCELEME RAPORUNDA ORTAYA KONULMASI GEREKTİĞİ Alınan faturaların sahte olduğu yolunda düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak re’sen tarh edilen KDV ve kesilen vergi ziyaı cezasına ilişkin olarak, fatura alınan mükellefler hakkında düzenlenen vergi tekniği raporlarında yer alan tespitlerin değerlendirilmesinden, davacıya faturadüzenleyen şirketler hakkında davacıya fatura düzenlendiği dönemde gerçek ticari faaliyetlerinin olmadığı ve sahte fatura düzenlediğine dair somut herhangi bir tespit yapılmadığı ve davacı şirket hakkında düzenlenen vergi inceleme raporuna ek tutanakta fatura bedellerinin banka kanalıyla ödendiği tespitine yer verilmesine karşın, vergi inceleme elemanınca bu husus hakkında herhangi bir eleştiri ve araştırma yapılmadığı görüldüğünden, davayı reddeden vergi mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır. Sahte fatura kullanma mahkeme kararları İstemin Özeti: Davacı adına, (A) Ltd. Şti.’den ve Tasfiye halinde (B) Ltd. Şti.’den aldığı faturaların sahteolduğu yolunda düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak 2008/Ocak, Mart, Nisan, Temmuz, Eylül, Ekim dönemleri için re’sen tarh edilen katma değer vergisi ile kesilen bir kat vergi ziyaı cezasının kaldırılması istemiyle açılan davayı reddeden Vergi Mahkemesinin kararının; dilekçede ileri sürülen sebeplerle bozulması istenilmektedir. Karar: Uyuşmazlıkta; davacı adına, bir kısım alış faturalarının sahte olduğu yolunda düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak 2008/Ocak, Mart, Nisan, Temmuz, Eylül ve Ekim dönemleri için re’sen tarh edilen katma değer vergisi ile kesilen bir kat vergi ziyaı cezasının kaldırılması istemiyle açılan davayı; davacının faturalarında yer alan katma değer vergilerini indirim konusu yaptığı (A) Ltd. Şti. ve tasfiye halinde (B) Ltd. Şti.’nden aldığı faturaların sahte olduğu sonucuna varıldığı gerekçesiyle reddeden Vergi Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmiştir. 3065 sayılı KDV Kanunu’nun 29. maddesinde, mükelleflerin yaptıkları vergiye tabi işlemleri üzerinden hesaplanan katma değer vergisinden faaliyetlerine ilişkin olarak kendilerine yapılan teslim ve hizmetler dolayısıyla düzenlenen fatura ve benzeri vesikalarda gösterilen katma değer vergisini indirebilecekleri belirtilmiştir. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 3/B maddesinde de, vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin esas olacağı açıklanmıştır. Bu kuralın gereği olarak yükümlülerin Katma Değer Vergisi Kanunu’nun yukarıda sözü edilen 29. madde hükmünden yararlanabilmelerinin ön şartı fatura ve benzeri vesikaların gerçeği yansıtmasıdır. Bu madde hükümlerine göre mal alışları nedeniyle yüklenilen katma değer vergilerinin indirim ve iade konusu yapılabilmesi için faturaların gerçek bir mal alım satımı karşılığı düzenlenmesi gerekmektedir. Gerçekleşmemiş teslim ve hizmetler dolayısıyla katma değer vergisi ödenmesi ve bunun sonucu olarak da vergi indirimi söz konusu olamayacağından, vergi indirimine dayanak teşkil eden faturaların gerçeği yansıtıp yansıtmadığının ortaya konulması…

    VERGİNİN TEBLİĞİ VE TEBLİĞ USULÜNDE SON DURUM

    VERGİLENDİRMEYE İLİŞİKİN TEBLİĞ YÖNTEMLERİNDE NE DEĞİŞTİ? GİRİŞ Tebliğ kelime olarak bildirme, haber verme, bildirim anlamına gelmektedir. İdari işlemler genellikle tebliğ ile birlikte hukuk aleminde sonuç doğurur. Tebliğ ile birlikte işlemin tarafı haberdar olur ve bu işleme karşı yasal yollara başvurabilir. Vergilendirme işlemi de bir idari işlemdir. Bu nedenle, vergilendirmeye ilişkin yapılacak tebligat mükellef açısından önemli hukuki sonuçlar meydana getirmektedir. Vergi kanunları uyarınca yapılacak tebligat posta yoluyla, ilanen, memur vasıtasıyla veya elektronik ortamda yapılmaktadır. Vergi Usul Kanunun 21 maddesinde tebliğ, vergilendirmeyi ilgilendiren ve hüküm ifade eden hususların yetkili makamlar tarafından mükellefe veya ceza sorumlusuna yazı ile bildirilmesi olarak tanımlanmıştır. Vergi işlemlerinde süreler, vergi kanunları ile belirlenir, sürenin belli olmadığı hallerde ilgililere 15 günden az olmamak üzere süre verilir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanununun 7. maddesinde, dava açma süresinin, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gün olduğu, 8. maddede ise, sürelerin, tebliğ, yayın veya ilan tarihini izleyen günden itibaren işlemeye başlayacağı kurala bağlanmıştır. TEBLİGATTAN KAYNAKLANAN SORUNLAR Vergilendirme ile ilgili tebliğ işlemlerinin Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre yapılması gerekmektedir. Bu konularda Tebligat Kanunu hükümleri uygulanmaz. Örneğin Vergi Mahkemesince verilen bir kararda, “Ayrıca, yine davalı vekili tarafından Tebligat Kanunu’nun 21, 28 ve 32.maddeleri açıklanarak tebliğin usule uygun olduğu savunulmuş ise de; vergilendirme ile ilgili olup hüküm ifade eden vesikaların tebliğinde Tebligat Kanunu değil 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun tebliğe ilişkin hükümlerince belirlenen usullere göre tebliğin yapılması gerektiği nedeniyle bu iddiaya da itibar edilmemiştir.” gerekçesiyle yapılan cezalı tarhıyat iptal edilmiştir Vergi daireleri tarafından yapılan birçok vergilendirme işleminin tebligattan kaynaklanan usulsüzlükler nedeniyle iptal edildiği malumdur. Yine Vergi Mahkemesince verilen bir kararda “Yukarıda anılan yasa hükümlerinin dava konusu olay bakımından değerlendirilmesi sonucunda; davacı adına yapılan cezalı tarhiyatların bildirimi amacıyla düzenlenen ihbarnamelerin bilinen adresine ilmühaberli taahhütlü olarak kapalı zarf içinde posta yoluyla ya da memur eliyle tebliğe çıkarılması ancak muhatabın adresini değiştirmesinden dolayı bulunamamış olması durumunda memurunun durumu zarf üzerine yazarak idareye teslim etmesi,geçici olarak başka bir yere gittiğinin adreste bulunan kişilerden birinin imzası alınarak zarf üzerine yazılması ve idareye teslim edilmesi,idarece münasip başka bir tarihte tekrar tebliğe çıkarılması ikinci kez de tebliğ edilememesi halinde ilanen tebliğ yoluna başvurulması gerektiği ve anılan işlemlerin komşularından bir kişi veya muhtar veya ihtiyar heyeti üyelerinden biri veyahut bir zabıta memuru huzurunda icra ve keyfiyet taahhüt ilmühaberine yazılarak tarih ve imza vaz’edilmek ve hazır bulunanlara da imzalatılmak suretiyle tespit edilmesi gerektiği halde davalı idarece ihbarnamelerin davacının ikametgah adresine tebliğe çıkarıldığı ancak ne sebeple tebliğ edilemediğine ilişkin tebliğ mazbatasında herhangi bir kaydın bulunmadığı görülmüştür. Ayrıca 101.maddede belirtildiği üzere işi bırakmada bildirilen adresler de bilinen adreslerdendir çünkü işi bırakma adresinde terk edildiği anlamına gelmeyecektir. Dolayısıyla kanun koyucu işi bırakmada bildirilen adresleri de bilinen adreslerden saydığından idare tarafından ihbarnamelerin tebliğin de bu adreslere de gidilmesi gerekir. Ancak davalı idarece, ihbarnamelerin davacının işi bırakma bildiriminde belirttiği işyeri adresine tebliğe çıkarılmadığı ve ikametgah adresinde yapılan tebliğinde usulüne uygun olmadığı hususları değerlendirildiğinde usulüne uygun olmayan tebligat esas alınarak amme alacağının kesinleştiği ve vadesinde ödenmediğinden bahsedilemeyeceğinden düzenlenen ödeme emirlerinin hukuka uygun olmadığı sonucuna varılmaktadır.” denilmiş ve ihbarname aşamasının usulsüz olarak tebliği nedeniyle ödeme emrinin iptaline karar verilmiştir. Tebligata ilişkin usulsüzlüklerin en başında posta görevlileri tarafından yeterli hukuki bilgiye dayanmadan yapılan tebligatlar gelmektedir. Bu nedenle, Gelir İdaresi tebligat usulünün basitleştirilmesi, elektronik…