TRUMP IN GAZZE PLANI VE ÜLKEMİZİN TEPKİSİ

TBMM Başkanı Kurtulmuş, Trump’a şöyle seslendi: ”Olmayacak duaya ‘Âmin’ demeyin diyerek ABD’nin yeni başkanını uyarıyor ve bu yanlış tutumdan acilen dönmesinin dünya barışı için de Ortadoğu barışı için de önemli olduğunu ifade etmek istiyorum.”

ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Bünyamin Netanyahu ile görüşmesinde bahsettiği ‘Gazze Planı’na Türkiye’den tepki geldi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu planın tartışmaya açılmasının bile yanlış olduğunu söyledi.

Trump’ın ikinci görev döneminde Washington’da ağırladığı ilk yabancı lider Netanyahu oldu. Trump görüşme önce Gazze’deki Filistinlilerin başka ülkelere gönderilmesi önerisinden bahsetmişti. Sonrasında ise Netanyahu ile kameralar karşısına geçen Trump “ABD, Gazze Şeridi’ni devralacak ve biz de orada bir iş yapacağız. Sahanın sahibi olacağız ve sahadaki tüm tehlikeli patlamamış bombaların ve diğer silahların imhasından sorumlu olacağız,” dedi.

Trump, “İnsanların geri dönmesi gerektiğini düşünmüyorum,” dedi ve ekledi: “Şu anda Gazze’de yaşayamazsınız. Bence başka bir yere ihtiyacımız var. Bence insanları mutlu edecek bir yer olmalı.”

Bunu hangi ‘yetkiyle’ yapacağı sorusuna yanıt vermeyen Trump ABD’nin hamlesi ‘uzun vadeli bir sahiplik durumu’ olarak gördüğünü belirterek bölge liderlerinin de bu düşünceyi desteklediğini iddia etti.

Fidan: ‘Tartışmaya açılması bile yanlış’

Buna Türkiye’den ilk tepki Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dan geldi. Fidan Trump’ın planı için “Bu kabul edilemez bir konu. Filistin meselesi zaten bu nedenden başladı. Filistinlilerin Gazze’den çıkarılması tartışmaya açılamaz,” dedi.

Fidan, Trump’ın iki devletli çözüme ilişkin taahhüt ortaya koyduğunun da görülmediğini vurgulayarak “Gazze ile ilgili tehcir meselesi hiçbir şekilde ne bölgenin ne de bizim kabul edeceğimiz bir durum değil. Bunu düşünmek bile aslında, kötü. Bunu düşünmek bile abesle iştigal. Tartışmaya açılması bile yanlış,” dedi.

Kurtulmuş: ‘ABD Başkanı’nı uyarıyorum’

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Numan Kurtulmuş, Netanyahu’nun Trump tarafından ‘kral edasıyla’ karşılandığını belirterek, İsrail liderinin Uluslararası Adalet Divanı’ndaki yargılanma sürecini hatırlattı.

Trump’ın planı hakkında ”Gazze, Filistinlilerindir ve kıyamete kadar Filistin ‘in bir parçası olmaya devam edecektir. Gazze, sizin şirketlerinize satılık, kupon bir arazi değildir,” diyen Kurtulmuş şöyle devam etti: ”Nasıl bizim için bu vatanın her bir köşesi her bir karışı aziz bir vatan parçasıysa Filistinliler için Gazzeliler için de Gazze toprakları öyle bir yerdir, kıyamete kadar da öyle kalacaktır. İspatı da herhalde 1,5 yıldır fiilen her gün yapılmıştır, gerçekleştirilmiştir.”

ABD ordusunun Vietnam, Afganistan, Irak’taki deneyimlerini hatırlatan Kurtulmuş böyle bir plana tüm Ortadoğu ülkelerinin tepki göstereceğini ve asla gerçekleşmeyeceğini söyledi.

Kurtulmuş ”Olmayacak duaya ‘Âmin’ demeyin diyerek ABD’nin yeni başkanını uyarıyor ve bu yanlış tutumdan acilen dönmesinin dünya barışı için de Orta Doğu barışı için de önemli olduğunu ifade etmek istiyorum,” dedi.

Türkiye, Filistin konusunda neyi savunuyor?

Türkiye de uzun süredir İsrail-Filistin krizinde iki devletli çözümü destekleyen ülkeler arasında. Ankara, Filistin’in 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir devlet olarak tanınması gerektiğini savunuyor. Ayrıca Türkiye, İsrail’in Doğu Kudüs ve Batı Şeria’daki yerleşim politikalarını uluslararası hukuka aykırı olduğunu belirtip eleştiriyor.

ABD’nin pozisyonu

ABD, Filistin-İsrail meselesinde uzun yıllardır ‘iki devletli çözüm’ politikasını desteklese de bu tutum ilk Trump yönetiminde önemli bir sarsıntı yaşadı.

2017’de Donald Trump, Kudüs’ü resmen İsrail’in başkenti olarak tanıyıp büyükelçiliği Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyarak uluslararası toplumun tepkisini çekti. Bu hamle, Kudüs’ün statüsünün nihai barış görüşmelerine bırakılması gerektiğini savunan Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı. Ayrıca Trump, Filistin’e yapılan mali yardımları kesip diplomatik bağları büyük ölçüde kopardı.

Biden yönetimi ise göreve geldikten sonra ‘iki devletli çözüm’ ilkesini yeniden savunmaya başladı ve Filistin’e mali yardımları geri getirdi. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararını değiştirmese de Biden İsrail’in Doğu Kudüs ve Batı Şeria’daki yerleşim faaliyetlerini uluslararası hukuka aykırı olduğunu zaman zaman söyledi. Washington, taraflar arasında müzakerelerin yeniden başlaması çağrısını sık sık yinelese de somut adımlar henüz atılmadı ve bölgede gerilim Gazze savaşıyla daha da arttı.

İkinci Trump dönemi ise yeni başkanın açıklamalarıyla daha ‘belirsiz’ bir görünüm çiziyor.

Kaynak: Ekonomi Gazetesi

  • Benzer Haberler

    TARIMDA GİRDİ BAĞIMLILIĞI

    TARIMDA GİRDİ BAĞIMLILIĞI Tarım sektörü, gıda güvenliğinin temelini oluşturan stratejik alanlardan biridir. Ancak son yıllarda birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de tarımın en önemli sorunlarından biri giderek artan girdi bağımlılığıdır. Tohumdan gübreye, enerjiden yeme kadar üretimin pek çok aşamasında dışa bağımlı bir yapı oluşması hem üreticilerin maliyetlerini artırmakta hem de gıda fiyatlarını doğrudan etkilemektedir. Bu durum, yalnızca çiftçilerin değil, aynı zamanda tüketicilerin ve genel ekonominin de kırılganlığını artıran bir faktör haline gelmiştir. Tarımda girdi bağımlılığı, basit bir maliyet sorunu olmanın ötesinde stratejik bir mesele olarak görülmelidir. Çünkü tarımsal üretim, sanayiden farklı olarak doğrudan doğa koşullarına ve uzun üretim döngülerine bağlıdır. Bir ülkede tarım girdilerinin önemli bir kısmı ithal ediliyorsa, küresel piyasalardaki dalgalanmalar doğrudan üretim kararlarını etkileyebilir. Özellikle son yıllarda dünya genelinde yaşanan enerji fiyatı artışları, tedarik zinciri sorunları ve jeopolitik gerilimler, tarımda girdi bağımlılığının ne kadar kritik bir risk olduğunu açık biçimde göstermiştir. Türkiye’de tarım sektöründe en çok tartışılan konulardan biri gübre fiyatlarıdır. Gübre üretimi büyük ölçüde enerji maliyetlerine bağlıdır ve doğalgaz fiyatlarındaki artışlar gübre fiyatlarını hızla yukarı çekmektedir. Bu durum, çiftçilerin gübre kullanımını azaltmasına ve dolayısıyla verimin düşmesine yol açabilmektedir. Verim düşüşü ise kısa vadede üretim miktarını azaltırken uzun vadede gıda enflasyonunu artıran bir etki yaratır. Tarım ekonomisinde bu tür zincirleme etkiler oldukça yaygındır. Bir diğer önemli girdi ise tohumdur. Türkiye’de bazı ürünlerde yerli tohum üretimi gelişmiş olsa da özellikle yüksek verimli hibrit tohumlarda dışa bağımlılık devam etmektedir. Küresel tarım şirketlerinin hâkim olduğu bu alanda fiyatların döviz kuruna bağlı olarak değişmesi, üreticinin planlama yapmasını zorlaştırmaktadır. Çiftçiler çoğu zaman sezon başında maliyetlerini öngörmekte güçlük çekmekte ve bu belirsizlik üretim kararlarını doğrudan etkilemektedir. Tarımda enerji maliyetleri de girdi bağımlılığının önemli bir boyutudur. Sulama sistemleri, seracılık faaliyetleri ve tarımsal mekanizasyon büyük ölçüde akaryakıt ve elektrik kullanımına bağlıdır. Enerji fiyatlarındaki artış, özellikle sulama yapılan bölgelerde üretim maliyetlerini ciddi biçimde yükseltmektedir. Bu durum bazı çiftçilerin üretimden çekilmesine ya da ekim alanlarını daraltmasına yol açabilmektedir. Uluslararası kuruluşların raporları da bu soruna dikkat çekmektedir. Örneğin, küresel tarım piyasalarına ilişkin analizler yayımlayan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), son yıllarda birçok ülkede tarımsal üretimin artan girdi maliyetleri nedeniyle baskı altında olduğunu vurgulamaktadır. Aynı şekilde küresel kalkınma ve ekonomik analizler yapan Dünya Bankası da gıda üretiminde sürdürülebilirlik için yerli üretim kapasitesinin güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Türkiye özelinde değerlendirildiğinde, tarımda girdi bağımlılığı meselesi verilerle de kendini göstermektedir. Tarım sektörüne ilişkin resmi istatistikleri yayımlayan Türkiye İstatistik Kurumu verileri incelendiğinde, üretici fiyatları ile girdi maliyetleri arasındaki farkın zaman zaman hızla açıldığı görülmektedir. Bu durum çiftçinin kârlılığını azaltmakta ve tarımın cazibesini düşürmektedir. Özellikle genç nüfusun tarımdan uzaklaşmasının arkasında da bu ekonomik gerçeklik bulunmaktadır. Bu noktada tarım politikalarının yeniden düşünülmesi gerektiği açıktır. Uzmanlar, tarımda girdi bağımlılığını azaltmanın birkaç temel yolu olduğunu ifade ediyor. Bunlardan ilki yerli üretim kapasitesinin artırılmasıdır. Gübre, tohum ve tarım makineleri gibi kritik alanlarda yerli üretimin teşvik edilmesi, uzun vadede maliyetlerin daha öngörülebilir hale gelmesini sağlayabilir. İkinci olarak, çiftçilere yönelik destek politikalarının daha hedefli ve veri temelli bir yapıya kavuşturulması önem taşımaktadır. Tarım politikalarının uygulanmasında kamu kurumlarının rolü de kritik önemdedir. Türkiye’de tarım politikalarının koordinasyonundan sorumlu olan Tarım ve Orman Bakanlığı, son yıllarda sözleşmeli üretim, dijital tarım uygulamaları ve destek programları gibi çeşitli adımlar atmaktadır. Ancak sektör temsilcileri, bu politikaların daha uzun vadeli ve istikrarlı bir çerçevede uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır.…

    ÜLKELERİN MİSİLLEME ÖNLEMLERİ

    ÜLKELERİN MİSİLLEME ÖNLEMLERİ Uluslararası ilişkiler tarihinde ülkeler arasındaki rekabet yalnızca diplomatik söylemlerle sınırlı kalmamış, çoğu zaman ekonomik ve ticari araçlarla da şekillenmiştir. Günümüzde küreselleşmenin derinleşmesiyle birlikte devletler arasındaki ilişkiler çok daha karmaşık bir hal almış; ekonomik yaptırımlar, ticaret kısıtlamaları ve gümrük vergileri gibi araçlar uluslararası politikanın önemli enstrümanları haline gelmiştir. Bu bağlamda “misilleme önlemleri”, bir ülkenin başka bir ülkenin aldığı ekonomik veya siyasi kararlara karşılık olarak uyguladığı karşı tedbirleri ifade etmektedir. Misilleme, çoğu zaman ticaret politikalarında karşımıza çıksa da enerji, teknoloji, finans ve diplomasi gibi birçok alanda etkisini göstermektedir. Misilleme önlemleri genellikle bir ülkenin uyguladığı yaptırım veya ticari kısıtlamaya karşılık olarak ortaya çıkar. Örneğin bir ülke başka bir ülkenin ürünlerine yüksek gümrük vergisi getirdiğinde, karşı taraf da benzer bir vergi uygulamasıyla yanıt verebilir. Bu durum uluslararası ticarette “ticaret savaşı” olarak adlandırılan süreçlerin başlangıcı olabilir. Tarihsel olarak bakıldığında misilleme politikaları yeni bir olgu değildir; ancak günümüz dünyasında küresel ekonominin birbirine daha fazla bağlı olması bu tür adımların etkisini çok daha geniş bir alana yaymaktadır. Ekonomik misilleme önlemlerinin en yaygın biçimi gümrük vergileridir. Bir ülke kendi üreticisini korumak amacıyla belirli ürünlere yüksek vergi koyduğunda, karşı ülke de aynı yöntemi uygulayarak denge kurmaya çalışır. Bunun yanı sıra ithalat kotaları, teknik standartlar, lisans zorunlulukları ve çeşitli bürokratik engeller de misilleme araçları arasında yer alır. Bu tür uygulamalar doğrudan ticaret hacmini etkileyerek hem üreticiler hem de tüketiciler üzerinde önemli sonuçlar doğurabilir. Misilleme politikalarının bir diğer boyutu finansal yaptırımlardır. Özellikle son yıllarda uluslararası sistemde finansal araçların dış politika unsuru olarak kullanıldığı görülmektedir. Bankacılık işlemlerinin kısıtlanması, belirli şirketlerin kara listeye alınması veya yatırım akışlarının sınırlandırılması gibi adımlar, ekonomik baskı oluşturmanın farklı yöntemleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tür uygulamalar yalnızca hedef ülkeyi değil, aynı zamanda küresel finans sistemini de etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir. Enerji politikaları da misilleme stratejilerinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Enerji kaynaklarına sahip ülkeler, doğal gaz veya petrol arzını sınırlayarak karşı taraf üzerinde ekonomik baskı kurabilir. Enerjiye bağımlı ülkeler için bu tür hamleler ciddi ekonomik riskler doğururken, enerji ihracatçısı ülkeler açısından da gelir kaybı gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle enerji alanındaki misilleme politikaları çoğu zaman iki taraf için de maliyetli bir süreç anlamına gelir. Misilleme önlemlerinin teknoloji ve sanayi politikalarında da giderek daha fazla kullanıldığı görülmektedir. Özellikle stratejik sektörlerde faaliyet gösteren şirketlere yönelik ihracat kısıtlamaları, lisans iptalleri veya yatırım yasakları son yıllarda sıkça gündeme gelmektedir. Yüksek teknoloji ürünleri, yarı iletkenler, yapay zekâ ve savunma sanayi gibi alanlarda uygulanan bu tür kısıtlamalar, ülkeler arasındaki rekabetin ekonomik boyutunu daha da derinleştirmektedir. Ancak misilleme önlemleri yalnızca ekonomik araçlarla sınırlı değildir. Diplomatik ilişkilerin sınırlandırılması, büyükelçilerin geri çağrılması veya uluslararası platformlarda siyasi baskı oluşturulması da misillemenin farklı biçimleri arasında sayılabilir. Bu tür adımlar çoğu zaman sembolik görünse de uluslararası ilişkilerde ciddi mesajlar içermektedir. Misilleme politikalarının en önemli sonuçlarından biri küresel ticaret sisteminde belirsizlik yaratmasıdır. Ülkeler arasındaki karşılıklı yaptırımlar ticaret akışını sekteye uğratabilir, yatırım kararlarını geciktirebilir ve küresel büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Özellikle tedarik zincirlerinin karmaşık hale geldiği günümüz ekonomisinde bu tür gelişmeler yalnızca ilgili ülkeleri değil, çok sayıda üçüncü ülkeyi de etkileyebilir. Ekonomistler misilleme politikalarının kısa vadede siyasi amaçlara hizmet edebilse de uzun vadede ekonomik maliyetler doğurabileceğini vurgulamaktadır. Gümrük vergilerinin artması tüketici fiyatlarını yükseltebilir, üretim maliyetlerini artırabilir ve küresel ticaret hacmini daraltabilir. Bu nedenle birçok ülke uluslararası anlaşmalar ve çok taraflı ticaret…