ÜLKEMİZDE VE ABD EYALETLERİNDE KİŞİ BAŞINA DÜŞEN MİLLİ GELİR

Mississippi, ABD’nin en fakir eyaleti. Fakat kişi başına düşen gelirde Avrupa’nın en büyük ekonomisi Almanya ile yarışıyor. Türkiye’den de dört kat daha zenginler.

ABD’nin en yoksul eyaleti Mississippi’nin kişi başına düşen gelirde, Avrupa Birliği’nin en güçlü ekonomisi olan Almanya’nın sadece 1.524 euro (55.474 Türk Lirası) gerisinde olduğunu biliyor muydunuz? Ya da Türkiye’den dört kat daha zengin olduklarını?

Daha adil bir karşılaştırma sağlayan satın alma gücü standardı (PPS) hesaba katıldığında, Lüksemburg ve İrlanda hariç, ABD’nin en yoksul eyaletinin tüm Avrupa Birliği ülkelerini geride bıraktığı görülüyor.

Kısa bir hatırlatma: Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH), bir ülkenin belirli bir dönemde (genellikle bir yıl) içinde üretilen tüm mal ve hizmetlerin toplam değeriyken, kişi başına düşen milli gelir, bir ülkenin toplam gelirinin (veya GSYİH ‘sının) nüfusuna bölünmesiyle elde ediliyor.

Türkiye’de 2023 yılında kişi başına düşen milli gelir 13.110 dolar (463.791 Türk Lirası) seviyesindeydi. Bu rakam Mississippi’de 53.872 dolar (1,9 milyon Türk Lirası) civarında.

Euronews, eyaletlerin 2024 yılındaki GSYİH’lerine ABD Ekonomik Analiz Bürosu’ndan (BEA), Avrupa ülkelerindeki rakamlara da Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) “Küresel Görünüm” raporu aracılığıyla ulaştı.

ABD eyaletlerinde 2024 yılının üçüncü çeyreğinde mevsimsel olarak düzeltilmiş veri setleri ve ABD Nüfus Sayım Bürosu’nun Temmuz 2024’teki nüfus tahminleri kullanıldı.

2024’ün üçüncü çeyreğinde Mississippi’de kişi başına düşen milli gelir 53.872 dolardı. Bu rakam Columbia Bölgesi’nde 266.787 dolara (9,43 milyon Türk Lirası) kadar çıkıyor.

Batı Virginia (58.100 dolar- 2,05 milyon Türk Lirası), Arkansas (58.578 dolar- 2,07 milyon Türk Lirası), Alabama (59.756 dolar- 2,11 milyon Türk Lirası), Güney Carolina (61.081 dolar- 2,16 milyon Türk Lirası) eyaletleri de alt sıralarda yer alıyor.

İlk beşte New York (110.575 dolar- 3,91 milyon Türk Lirası), Massachusetts (104.588 dolar- 3,7 milyon Türk Lirası), Washington (102.759 dolar- 3,63 milyon Türk Lirası), California (99.619 dolar- 3,52 milyon Türk Lirası), Columbia Bölgesi’ni takip ediyor.

Avrupa Birliği’nde de 2024 yılında kişi başına düşen milli gelir Bulgaristan’da 15.773 euro (574.142 Türk Lirası) iken Lüksemburg’da 125.043 euro (4,55 milyon Türk Lirası) seviyesindeydi. AB ortalaması 40.060 euro (1,45 milyon Türk Lirası), ABD ortalaması 80.023 euro (2,91 milyon Türk Lirası) olarak ölçüldü.

Avrupa’nın en büyük beş ekonomisinde Almanya’da kişi başına düşen milli gelir 51.304 euro (1,86 milyon Türk Lirası) iken, bu rakam İngiltere’de 48.441 euro (1,76 milyon Türk Lirası), Fransa’da 44.365 euro (1,61 milyon Türk Lirası), İtalya’da 37.227 euro (1,35 milyon Türk Lirası), İspanya’da 33.070 euro (1,2 milyon Türk Lirası) seviyesindeydi.

Avrupa’nın en büyük beş ekonomisi kişi başına düşen milli gelire göre değil, toplam ekonomik büyüklüğe, yani Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya (GSYİH) göre tanımlanıyor.

Mississippi, Almanya’ya çok yakın, Türkiye’den çok uzak

Bu rakamlar göz önünde bulundurulduğunda, ABD’de “en yoksul eyalet” olarak tanımlanan Mississippi’nin, Avrupa’nın en büyük ekonomisi olan Almanya’nın, kişi başına düşen milli gelirde 1.524 euro (55.474 Türk Lirası) geride olduğu sonucuna varılıyor.

Almanya, 2024’te dünyanın en büyük üçüncü ekonomisiydi ve Avrupa Birliği’nin GSYİH’sine yüzde 24,3 oranında katkı sağladı.

Türkiye ise, IMF’in sağladığı veriler doğrultusunda, 1,024 trilyon dolarlık (36,23 trilyon Türk Lirası) GSYİH’si ile 2023 yılında dünyanın en büyük 17. ekonomisiydi.

Kişi başına düşen milli gelir 13.110 dolardı. Yani Mississippi’den 40.762 dolar (1,44 milyon Türk Lirası) daha az.

Bu hesapta ABD’nin en yoksul eyaletinde kişi başına düşen gelir, İspanya’dan 16.710 euro (608.249 Türk Lirası), İtalya’dan 12.553 euro (456.933 Türk Lirası), Fransa’dan 5.415 euro (197.107 Türk Lirası) ve İngiltere’den 1.339 euro (48.740 Türk Lirası) daha fazla.

ABD’nin en yoksul ikinci eyaleti Batı Virginia ise, aynı ölçümde Avrupa Birliği’nin en güçlü ekonomisini 5.270 euroluk (191.829 Türk Lirası) farkla geride bırakıyor.

Sıralamaya PPS etkisi

Satın alma gücü standardı (Purchasing Power Standard – PPS), farklı ülkelerdeki para birimlerinin değerini karşılaştıran bir ekonomik kavramdır.

Eurostat bunu şu şekilde açıklıyor: “Bu bize belirli miktarda mal ve hizmetin farklı ülkelerde kaç para birimine mal olduğunu söyler.”

PPS, ülkeler arasındaki fiyat düzeyi farklılıklarına dayanan, Eurostat tarafından tanımlanmış bir “yapay para birimi.”

Bir birim PPS, teorik olarak her ülkede aynı miktarda mal ve hizmet satın alabiliyor.

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’dan (GSYİH) kişi başına düşen milli gelir, satın alma gücü paritesine ayarlandığında, sıralamalarda önemli ölçüde değişiklik görülüyor.

Bu doğrultuda, ABD’de kişi başına düşen milli gelir 86.601 dolarken, AB ortalaması 62.660 dolara kadar yükseliyor.

Yani Almanya’nın 55.521 dolar olan kişi başına düşen milli geliri, PPS baz alındığında 70.930 dolara kadar çıkıyor.

Bu durum, ABD eyaletleri ile Avrupa ülkeleri arasındaki sıralamanın da değiştiğini gösteriyor.

Adil bir karşılaştırma için ABD eyaletlerinin bölgesel fiyat pariteleri (RPP) hesaba katılmalı. RPP, konut kiraları da dahil olmak üzere tüm tüketim mal ve hizmetlerini kapsıyor.

Bu senaryoda Mississippi’nin PPS cinsinden kişi başına düşen geliri (60.714 dolar), Avrupa Birliği ortalamasının biraz altında, İspanya’nın da az üstünde.

Türkiye de değişimin en çok görüldüğü ülkeler arasında. PPS cinsinden bakıldığında, 13.110 dolar olan kişi başına düşen gelirin 43.700’e çıktığı görülüyor.

Lüksemburg ve İrlanda neden istisnai?

İrlanda, düşük kurumlar vergisi oranları (yüzde 12,5) ile biliniyor ve bu da çok uluslu şirketlerin, özellikle teknoloji ve finans şirketlerinin, burada faaliyet göstermesini teşvik ediyor. Bu durum, İrlanda’nın GSYİH’sini yapay olarak artırabilir.

Lüksemburg da benzer şekilde, düşük vergi oranları ve yatırım dostu bir ortam sunarak büyük uluslararası şirketlerin ve fonların burada kayıtlı olmasına olanak tanıyor.

GSYİH nedir?

GSYİH, bir ülkede belirli bir dönemde üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin parasal değerini temsil eder. Bir ulusun ekonomisinin büyüklüğünü ve büyümesini ölçmede kilit rol üstlenir.

GSYİH ‘ten kişi başına düşen milli gelir ülkeleri karşılaştırmada yaygın olarak kullanılırken, PPS daha adil bir temel sunar. Yine ortalama maaşlarla birlikte harcanabilir gelir de adil bir karşılaştırmada kullanılır.

(Yukarıdaki yazı Euronews sitesinden alınmıştır.)

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

zozcivan@hotmail.com

  • Benzer Haberler

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ Ekonomik belirsizliklerin arttığı, enflasyonun gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline geldiği dönemlerde bireylerin para ile kurduğu ilişki de köklü biçimde değişiyor. Klasik iktisat öğretisinin “tasarruf et, biriktir, geleceğini güvence altına al” yaklaşımı, son yıllarda yerini giderek daha farklı bir davranış kalıbına bırakıyor: Parayı elde tutmak yerine harcamayı tercih etmek. İlk bakışta irrasyonel gibi görünen bu eğilim, aslında hem ekonomik koşulların hem de toplumsal psikolojinin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Paranın Zamanla Eriyen Değeri Yüksek enflasyon ortamlarında paranın en temel işlevlerinden biri olan “değer saklama” özelliği ciddi biçimde zayıflar. Bugün cebinizde duran para, bir yıl sonra aynı alım gücünü sunmayacaktır. Bu gerçek, özellikle sabit gelirli kesimlerde güçlü bir farkındalık yaratmış durumda. İnsanlar artık parayı elde tutmanın bir kazanç değil, aksine örtük bir kayıp anlamına geldiğini daha net görüyor. Bu noktada harcama davranışı bir savurganlık göstergesi olmaktan çıkar; aksine bir tür rasyonel savunma mekanizmasına dönüşür. “Bugün almazsam yarın daha pahalı olacak” düşüncesi, yalnızca büyük yatırımlarda değil, gündelik tüketim kalıplarında da belirleyici hâle gelir. Dayanıklı tüketim mallarından konuta, elektronik ürünlerden temel gıdaya kadar geniş bir yelpazede öne çekilmiş talep gözlemlenir. Tasarrufun Psikolojik Eşiği Tasarruf etmek yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir eylemdir. Geleceğe dair güven duygusu zayıfladığında, bireylerin uzun vadeli planlar yapması da zorlaşır. “Nasıl olsa şartlar sürekli değişiyor” algısı, tasarrufun anlamını sorgulatır. Böyle bir atmosferde para biriktirmek, geleceği garanti altına almak yerine bugünkü yaşamdan feragat etmek gibi algılanabilir. Bu nedenle harcama, sadece ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda psikolojik bir rahatlama aracı hâline gelir. İnsanlar, kontrol edemedikleri makro riskler karşısında, en azından bugünkü yaşam standartlarını korumaya odaklanır. Harcama eylemi, belirsizlik karşısında “şimdi ve burada” olmanın bir ifadesine dönüşür. Tüketim Toplumundan Deneyim Toplumuna Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi, sadece zorunlu ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Son yıllarda deneyim odaklı harcamaların artması bu eğilimi açıkça gösteriyor. Seyahat, yeme-içme, kültürel etkinlikler ve kişisel gelişim harcamaları, “yarın ne olacağı belli değil” düşüncesiyle daha fazla öncelik kazanıyor. Bu dönüşüm, klasik tüketim toplumundan farklı bir noktaya işaret eder. Artık mesele yalnızca mal sahibi olmak değil; anı biriktirmek, yaşam kalitesini bugünden artırmaktır. Paranın elde tutulması yerine harcanması, bu bağlamda kısa vadeli mutluluğu ve tatmini önceleyen bir yaşam stratejisi olarak okunabilir. Makroekonomik Etkiler: Canlanan Talep, Artan Riskler Bireysel düzeyde rasyonel görünen bu davranış, makroekonomik ölçekte karmaşık sonuçlar doğurur. Harcamanın artması, iç talebi canlandırır; üretim, istihdam ve vergi gelirleri açısından kısa vadede olumlu etkiler yaratır. Özellikle durgunluk riskinin olduğu dönemlerde tüketimin canlı kalması, ekonominin çarklarının dönmesini sağlar. Ancak bu eğilimin uzun süreli ve kontrolsüz hâle gelmesi, başka sorunları da beraberinde getirir. Tasarruf oranlarının düşmesi, finansal sistemde kaynak maliyetlerini artırır. Yatırımlar için gerekli uzun vadeli fonların azalması, büyümenin kalitesini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle parayı harcamaya yönelme, dengeleyici politikalarla desteklenmediğinde kırılganlık yaratma potansiyeline sahiptir. Yeni Normal mi, Geçici Bir Refleks mi? Asıl soru şudur: Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi kalıcı bir davranış değişikliği mi, yoksa olağanüstü koşulların yarattığı geçici bir refleks mi? Bu sorunun yanıtı, ekonomik istikrarın yeniden tesis edilip edilemeyeceğiyle yakından ilişkilidir. Enflasyonun kontrol altına alındığı, gelirlerin öngörülebilir hâle geldiği bir ortamda tasarruf yeniden anlam kazanacaktır. Ancak bugünün koşullarında bireylerin verdiği mesaj nettir: Para bekledikçe değer kazanmıyor, harcandıkça anlam kazanıyor. Bu mesajı doğru okumak hem ekonomi yönetimi hem de finansal kurumlar açısından…

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ Türkiye’de resmi tatiller hem toplumsal bir gereklilik hem de ekonomik bir denge konusu olarak her yıl iş dünyasının gündeminde ön sıralarda yer alıyor. 2026 yılı itibarıyla ülkemizde 14 gün civarında resmi tatil bulunuyor. Bu tatiller, 1 Ocak Yılbaşı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gibi ulusal önem taşıyan günleri içeriyor. Ayrıca dini bayramlar olan Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı da ekonomik ve sosyal hayat üzerinde ciddi etkiler bırakıyor. Resmi tatillerin en görünür etkisi, çalışma günlerinin azalması ve üretimin bir süreliğine durmasıdır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’de hizmet sektörü ve sanayi üretimi tatillerden doğrudan etkileniyor. Örneğin sanayi sektöründe bir günlük üretim kaybı, yıllık ciro üzerinden hesaplandığında milyarlarca lira değerinde olabilir. Türkiye’nin sanayi üretimi 2025 yılında yaklaşık 1,2 trilyon TL düzeyindeyken, resmi tatillerin ortalama maliyeti yıllık bazda 25–30 milyar TL civarında tahmin ediliyor. Bu rakam, tatil günlerinin toplam iş gücü kaybını ve üretim kaybını kapsıyor. Ekonomistler, resmi tatillerin maliyetini sadece üretim kaybıyla sınırlı görmenin eksik olacağını vurguluyor. Tatiller aynı zamanda tüketim davranışlarını da etkiliyor. Örneğin, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı dönemlerinde gıda, giyim, ulaşım ve konaklama sektörlerinde yoğun bir tüketim artışı yaşanıyor. Bu durum kısa vadeli bir ekonomik hareketlilik yaratırken, üretim kaybının maliyetini bir miktar telafi edebiliyor. Özellikle turizm ve perakende sektörleri, resmi tatil dönemlerinde ciddi kazançlar elde ediyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO) verilerine göre, 2025 yılında bayram tatilleri perakende sektöründe ortalama yüzde 12’lik ek bir ciro artışı sağladı. Ancak Türkiye’deki resmi tatillerin maliyeti, sadece ekonomi rakamlarıyla ölçülemiyor. İşgücü piyasası üzerinde de etkileri gözlemleniyor. Özel sektörde çalışan işçiler, resmi tatillerde ücretli izin hakkına sahip olsa da bazı sektörlerde vardiyalı veya acil üretim gerektiren işler nedeniyle ek maliyetler ortaya çıkabiliyor. Özellikle enerji, telekomünikasyon ve sağlık sektörlerinde tatil günü mesai ücretleri, normal günlük ücretin yüzde 50–100 fazlasıyla hesaplanıyor. Bu da işletmeler için doğrudan bir nakit çıkışı anlamına geliyor. Avrupa örnekleriyle karşılaştırıldığında, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyeti oldukça yüksek. Almanya’da yılda ortalama 9–10 resmi tatil bulunurken, Fransa’da bu sayı 11, İtalya’da ise 12 civarında. Türkiye’de tatil günlerinin yoğunluğu ve uzun dini bayram tatilleri, işgücü ve üretim açısından maliyetleri artırıyor. Ancak Türk ekonomisinin dinamik yapısı, özellikle hizmet ve turizm sektöründeki esneklik, bu kayıpların bir kısmını telafi edebiliyor. Bir diğer kritik nokta ise işgücü motivasyonu ve toplumsal fayda. Araştırmalar, düzenli tatillerin iş verimliliğini artırdığını ve çalışanların psikolojik sağlığını desteklediğini gösteriyor. İşverenler kısa vadede üretim kaybı yaşasa da çalışanların uzun vadeli motivasyonu ve iş verimliliği, tatillerin dolaylı ekonomik faydalarını oluşturuyor. TÜİK’in 2025 İşgücü Anketi verilerine göre, çalışanların yüzde 78’i resmi tatillerin ruhsal ve bedensel sağlık üzerinde olumlu etkisi olduğunu belirtiyor. Buna karşılık, ekonomik kayıpların minimize edilmesi için alternatif çözümler de gündemde. Esnek çalışma modelleri, uzaktan çalışma ve kısmi üretim planlaması, tatil günlerinde üretimin tamamen durmasını engelleyebiliyor. Özellikle dijitalleşme ve otomasyon yatırımlarının yaygınlaşması, tatillerin ekonomik maliyetlerini düşürme potansiyeli taşıyor. Örneğin bazı fabrikalarda kritik üretim süreçleri robotik sistemlerle yürütülerek, insan işgücü tatildeyken üretim devam ettirilebiliyor. Sonuç olarak, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyetleri hem doğrudan üretim kaybı hem de dolaylı olarak işgücü ve tüketim dengesi üzerinden ölçülüyor. Maliyetler yüksek görünse de tatillerin toplumsal faydaları ve kısa vadeli tüketim artışları, bu kayıpların bir kısmını dengeliyor. Ekonomistler, üretim…