AĞUSTOS 2025 AÇLIK VE YOKSULLUK SINIRI

Türkiye’de çalışan kesimin yaşam koşullarını gözler önüne seren TÜRK-İş’in her ay düzenli olarak yayımladığı “Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması”, Ağustos 2025 sonuçlarıyla bir kez daha toplumun gündemine oturdu. Açıklanan rakamlar, hanelerin artan enflasyon ve gıda fiyatları karşısında ayakta kalma mücadelesini rakamlarla ortaya koydu. Buna göre, dört kişilik bir ailenin “açlık sınırı” 27 bin 111 liraya, “yoksulluk sınırı” ise 88 bin 310 liraya yükseldi. Bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti ise 34 bin 981 liraya ulaştı.
Bu veriler, Türkiye’de ortalama gelirin giderek yetersiz kaldığını, özellikle asgari ücret ve sabit gelirle geçinen milyonlarca ailenin yaşam standardının hızla düştüğünü gösteriyor.
Açlık ve Yoksulluk Sınırı Neyi İfade Ediyor?


Araştırmada kullanılan “açlık sınırı”, dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken asgari gıda harcamasını gösteriyor. “Yoksulluk sınırı” ise gıda harcamalarının yanında barınma, giyim, ulaşım, eğitim, sağlık ve kültürel ihtiyaçlar gibi temel yaşam masraflarının toplamını kapsıyor.
Bu rakamların yüksekliği, Türkiye’de bir ailenin insanca yaşayabilmesi için yalnızca gıda değil, bütün zorunlu harcamalar dikkate alındığında aylık yaklaşık 90 bin liraya ihtiyaç duyulduğunu gözler önüne seriyor.
Gıda Fiyatlarındaki Yükseliş: Temel Ürünlerde Çarpıcı Artışlar
Ağustos ayı raporunda öne çıkan en dikkat çekici unsur, gıda fiyatlarındaki artışların hız kesmeden devam etmesi oldu. TÜRK-İş’in saha araştırmasına göre:
Süt ve süt ürünleri: Süt fiyatları yükselmeye devam etti. Yoğurt ve peynirde aylık %4 artış yaşandı.
Et ürünleri: Dana etinde kayda değer bir düşüş olmadı. Tavuk etinin kilogram fiyatı ise %8 zamlandı. Balık fiyatları kültür ürünlerinde sabit kaldı.
Baklagiller: Kuru fasulye, nohut, mercimek gibi ürünlerde fiyat artışları gözlendi. En yüksek artış %9 ile yeşil mercimekte görüldü.
Temel tahıllar: Ankara’da 200 gram ekmeğin fiyatı %20 artışla 12,5 liradan 15 liraya çıktı. Pirinç %6 zamlandı, makarna ve bulgurda da artış kaydedildi.
Yağ ürünleri: Ayçiçek yağı, tereyağı ve margarin yükselirken zeytinyağında kısmi bir düşüş oldu. Siyah zeytin pahalanırken yeşil zeytin ucuzladı.
İçecekler ve yan ürünler: Çay fiyatı %8,5 artarken, ıhlamur %10 zamlandı. Salça fiyatları da ortalama %10 arttı.
Kısacası, ailelerin en çok tükettiği ürünlerde artış sürerken, düşen ürün sayısı oldukça sınırlı kaldı.
Aile Bütçesine Etkiler: Gelirler Erirken Giderler Artıyor
Ankara’da dört kişilik bir ailenin yalnızca gıda harcamaları bir ayda %2,64 artış gösterdi. Yıllık bazda değişim oranı %40,68, yıllık ortalama artış ise %41,46 oldu. Bu oranlar, ücret artışlarının özellikle gıda ve enerji gibi kalemlerdeki yükseliş karşısında yetersiz kaldığını gösteriyor.
Özellikle dar gelirli kesimler, temel ihtiyaçlarını karşılamakta büyük zorluk yaşıyor. Artan ekmek, et, baklagil ve süt ürünleri fiyatları karşısında aileler, daha ucuz ve düşük besin değerine sahip ürünlere yönelmek zorunda kalıyor. Bu da hem sağlıklı beslenmeyi hem de yaşam kalitesini doğrudan olumsuz etkiliyor.
Toplumsal Yansımalar: Orta Gelir Grubu da Daralıyor
Uzmanlara göre açlık sınırının 27 bin lirayı aşması, yalnızca dar gelirliler için değil, orta gelir grubundaki aileler için de ciddi bir uyarı niteliğinde. Zira, gelirler ile giderler arasındaki makas her geçen ay açılıyor. Bu tablo, orta gelir grubunun da hızla eridiğini, toplumun büyük kesiminin yoksulluk sınırına doğru itildiğini ortaya koyuyor.
Ücretlilerin satın alma gücünün düşmesi, yalnızca bireysel refahı değil, genel ekonomik dengeyi de etkiliyor. Hane halkı tüketiminin azalması, piyasalarda durgunluk riskini artırıyor. Bu nedenle sosyal politikaların güçlendirilmesi, ücret artışlarının enflasyon oranlarıyla uyumlu hale getirilmesi ve özellikle gıda üretiminde maliyetleri düşürücü önlemler alınması kritik önem taşıyor.
Geleceğe Yönelik Beklentiler
Ekonomistler, önümüzdeki aylarda gıda fiyatlarında belirgin bir gerileme beklemenin zor olduğunu vurguluyor. Tarımsal üretim maliyetlerindeki artış, lojistik giderler ve kur etkisi fiyatları yukarı yönlü baskılamaya devam ediyor. Bu eğilimin sürmesi halinde açlık sınırının yıl sonuna doğru 30 bin liranın üzerine çıkması ihtimal dahilinde.
Bu durum yalnızca dar gelirlileri değil, kamu çalışanlarından özel sektör maaşlılarına kadar geniş bir kesimi etkiliyor. Gelir dağılımındaki adaletsizliklerin derinleşmesi, sosyal huzursuzluk riskini de beraberinde getirebilir.
Sonuç
TÜRK-İş’in Ağustos 2025 raporu, Türkiye’de geçim mücadelesinin daha da ağırlaştığını gözler önüne seriyor. Açlık sınırının 27 bini, yoksulluk sınırının ise 88 bini aşması, çalışan kesimin gelirlerinin temel ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kaldığını net bir şekilde ortaya koyuyor.
Kısacası, toplumun geniş kesimleri için geçim derdi her geçen gün daha da büyüyor. Önümüzdeki dönemde hükümetin alacağı ekonomik tedbirler, ücret politikaları ve gıda fiyatlarını dengeleyici adımlar, milyonlarca ailenin yaşam koşullarını doğrudan etkileyecek.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
Zaferozcivan59@gmail.com

  • Benzer Haberler

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ

    PARAYI ELDE TUTMAK YERİNE HARCAMANIN TERCİH EDİLMESİ Ekonomik belirsizliklerin arttığı, enflasyonun gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline geldiği dönemlerde bireylerin para ile kurduğu ilişki de köklü biçimde değişiyor. Klasik iktisat öğretisinin “tasarruf et, biriktir, geleceğini güvence altına al” yaklaşımı, son yıllarda yerini giderek daha farklı bir davranış kalıbına bırakıyor: Parayı elde tutmak yerine harcamayı tercih etmek. İlk bakışta irrasyonel gibi görünen bu eğilim, aslında hem ekonomik koşulların hem de toplumsal psikolojinin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Paranın Zamanla Eriyen Değeri Yüksek enflasyon ortamlarında paranın en temel işlevlerinden biri olan “değer saklama” özelliği ciddi biçimde zayıflar. Bugün cebinizde duran para, bir yıl sonra aynı alım gücünü sunmayacaktır. Bu gerçek, özellikle sabit gelirli kesimlerde güçlü bir farkındalık yaratmış durumda. İnsanlar artık parayı elde tutmanın bir kazanç değil, aksine örtük bir kayıp anlamına geldiğini daha net görüyor. Bu noktada harcama davranışı bir savurganlık göstergesi olmaktan çıkar; aksine bir tür rasyonel savunma mekanizmasına dönüşür. “Bugün almazsam yarın daha pahalı olacak” düşüncesi, yalnızca büyük yatırımlarda değil, gündelik tüketim kalıplarında da belirleyici hâle gelir. Dayanıklı tüketim mallarından konuta, elektronik ürünlerden temel gıdaya kadar geniş bir yelpazede öne çekilmiş talep gözlemlenir. Tasarrufun Psikolojik Eşiği Tasarruf etmek yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir eylemdir. Geleceğe dair güven duygusu zayıfladığında, bireylerin uzun vadeli planlar yapması da zorlaşır. “Nasıl olsa şartlar sürekli değişiyor” algısı, tasarrufun anlamını sorgulatır. Böyle bir atmosferde para biriktirmek, geleceği garanti altına almak yerine bugünkü yaşamdan feragat etmek gibi algılanabilir. Bu nedenle harcama, sadece ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda psikolojik bir rahatlama aracı hâline gelir. İnsanlar, kontrol edemedikleri makro riskler karşısında, en azından bugünkü yaşam standartlarını korumaya odaklanır. Harcama eylemi, belirsizlik karşısında “şimdi ve burada” olmanın bir ifadesine dönüşür. Tüketim Toplumundan Deneyim Toplumuna Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi, sadece zorunlu ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Son yıllarda deneyim odaklı harcamaların artması bu eğilimi açıkça gösteriyor. Seyahat, yeme-içme, kültürel etkinlikler ve kişisel gelişim harcamaları, “yarın ne olacağı belli değil” düşüncesiyle daha fazla öncelik kazanıyor. Bu dönüşüm, klasik tüketim toplumundan farklı bir noktaya işaret eder. Artık mesele yalnızca mal sahibi olmak değil; anı biriktirmek, yaşam kalitesini bugünden artırmaktır. Paranın elde tutulması yerine harcanması, bu bağlamda kısa vadeli mutluluğu ve tatmini önceleyen bir yaşam stratejisi olarak okunabilir. Makroekonomik Etkiler: Canlanan Talep, Artan Riskler Bireysel düzeyde rasyonel görünen bu davranış, makroekonomik ölçekte karmaşık sonuçlar doğurur. Harcamanın artması, iç talebi canlandırır; üretim, istihdam ve vergi gelirleri açısından kısa vadede olumlu etkiler yaratır. Özellikle durgunluk riskinin olduğu dönemlerde tüketimin canlı kalması, ekonominin çarklarının dönmesini sağlar. Ancak bu eğilimin uzun süreli ve kontrolsüz hâle gelmesi, başka sorunları da beraberinde getirir. Tasarruf oranlarının düşmesi, finansal sistemde kaynak maliyetlerini artırır. Yatırımlar için gerekli uzun vadeli fonların azalması, büyümenin kalitesini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle parayı harcamaya yönelme, dengeleyici politikalarla desteklenmediğinde kırılganlık yaratma potansiyeline sahiptir. Yeni Normal mi, Geçici Bir Refleks mi? Asıl soru şudur: Parayı elde tutmak yerine harcamanın tercih edilmesi kalıcı bir davranış değişikliği mi, yoksa olağanüstü koşulların yarattığı geçici bir refleks mi? Bu sorunun yanıtı, ekonomik istikrarın yeniden tesis edilip edilemeyeceğiyle yakından ilişkilidir. Enflasyonun kontrol altına alındığı, gelirlerin öngörülebilir hâle geldiği bir ortamda tasarruf yeniden anlam kazanacaktır. Ancak bugünün koşullarında bireylerin verdiği mesaj nettir: Para bekledikçe değer kazanmıyor, harcandıkça anlam kazanıyor. Bu mesajı doğru okumak hem ekonomi yönetimi hem de finansal kurumlar açısından…

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ

    TÜRKİYE’DE RESMİ TATİLLER VE EKONOMİK MALİYETLERİ Türkiye’de resmi tatiller hem toplumsal bir gereklilik hem de ekonomik bir denge konusu olarak her yıl iş dünyasının gündeminde ön sıralarda yer alıyor. 2026 yılı itibarıyla ülkemizde 14 gün civarında resmi tatil bulunuyor. Bu tatiller, 1 Ocak Yılbaşı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gibi ulusal önem taşıyan günleri içeriyor. Ayrıca dini bayramlar olan Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı da ekonomik ve sosyal hayat üzerinde ciddi etkiler bırakıyor. Resmi tatillerin en görünür etkisi, çalışma günlerinin azalması ve üretimin bir süreliğine durmasıdır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’de hizmet sektörü ve sanayi üretimi tatillerden doğrudan etkileniyor. Örneğin sanayi sektöründe bir günlük üretim kaybı, yıllık ciro üzerinden hesaplandığında milyarlarca lira değerinde olabilir. Türkiye’nin sanayi üretimi 2025 yılında yaklaşık 1,2 trilyon TL düzeyindeyken, resmi tatillerin ortalama maliyeti yıllık bazda 25–30 milyar TL civarında tahmin ediliyor. Bu rakam, tatil günlerinin toplam iş gücü kaybını ve üretim kaybını kapsıyor. Ekonomistler, resmi tatillerin maliyetini sadece üretim kaybıyla sınırlı görmenin eksik olacağını vurguluyor. Tatiller aynı zamanda tüketim davranışlarını da etkiliyor. Örneğin, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı dönemlerinde gıda, giyim, ulaşım ve konaklama sektörlerinde yoğun bir tüketim artışı yaşanıyor. Bu durum kısa vadeli bir ekonomik hareketlilik yaratırken, üretim kaybının maliyetini bir miktar telafi edebiliyor. Özellikle turizm ve perakende sektörleri, resmi tatil dönemlerinde ciddi kazançlar elde ediyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO) verilerine göre, 2025 yılında bayram tatilleri perakende sektöründe ortalama yüzde 12’lik ek bir ciro artışı sağladı. Ancak Türkiye’deki resmi tatillerin maliyeti, sadece ekonomi rakamlarıyla ölçülemiyor. İşgücü piyasası üzerinde de etkileri gözlemleniyor. Özel sektörde çalışan işçiler, resmi tatillerde ücretli izin hakkına sahip olsa da bazı sektörlerde vardiyalı veya acil üretim gerektiren işler nedeniyle ek maliyetler ortaya çıkabiliyor. Özellikle enerji, telekomünikasyon ve sağlık sektörlerinde tatil günü mesai ücretleri, normal günlük ücretin yüzde 50–100 fazlasıyla hesaplanıyor. Bu da işletmeler için doğrudan bir nakit çıkışı anlamına geliyor. Avrupa örnekleriyle karşılaştırıldığında, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyeti oldukça yüksek. Almanya’da yılda ortalama 9–10 resmi tatil bulunurken, Fransa’da bu sayı 11, İtalya’da ise 12 civarında. Türkiye’de tatil günlerinin yoğunluğu ve uzun dini bayram tatilleri, işgücü ve üretim açısından maliyetleri artırıyor. Ancak Türk ekonomisinin dinamik yapısı, özellikle hizmet ve turizm sektöründeki esneklik, bu kayıpların bir kısmını telafi edebiliyor. Bir diğer kritik nokta ise işgücü motivasyonu ve toplumsal fayda. Araştırmalar, düzenli tatillerin iş verimliliğini artırdığını ve çalışanların psikolojik sağlığını desteklediğini gösteriyor. İşverenler kısa vadede üretim kaybı yaşasa da çalışanların uzun vadeli motivasyonu ve iş verimliliği, tatillerin dolaylı ekonomik faydalarını oluşturuyor. TÜİK’in 2025 İşgücü Anketi verilerine göre, çalışanların yüzde 78’i resmi tatillerin ruhsal ve bedensel sağlık üzerinde olumlu etkisi olduğunu belirtiyor. Buna karşılık, ekonomik kayıpların minimize edilmesi için alternatif çözümler de gündemde. Esnek çalışma modelleri, uzaktan çalışma ve kısmi üretim planlaması, tatil günlerinde üretimin tamamen durmasını engelleyebiliyor. Özellikle dijitalleşme ve otomasyon yatırımlarının yaygınlaşması, tatillerin ekonomik maliyetlerini düşürme potansiyeli taşıyor. Örneğin bazı fabrikalarda kritik üretim süreçleri robotik sistemlerle yürütülerek, insan işgücü tatildeyken üretim devam ettirilebiliyor. Sonuç olarak, Türkiye’de resmi tatillerin ekonomik maliyetleri hem doğrudan üretim kaybı hem de dolaylı olarak işgücü ve tüketim dengesi üzerinden ölçülüyor. Maliyetler yüksek görünse de tatillerin toplumsal faydaları ve kısa vadeli tüketim artışları, bu kayıpların bir kısmını dengeliyor. Ekonomistler, üretim…