GAZZE’YE YARDIM GİRİŞİNDEKİ DİPLOMATİK ENGELLER

Gazze’de yaşanan insani felaket her geçen gün daha da derinleşirken, bölgeye yönelik insani yardımların etkin şekilde ulaştırılamaması, yalnızca teknik değil aynı zamanda siyasi nedenlerden kaynaklanıyor. Yardımların Gazze’ye girişinde karşılaşılan diplomatik engeller, çok katmanlı bir siyasi yapı içinde şekilleniyor ve bu durum sivillerin temel yaşamsal ihtiyaçlara erişimini doğrudan etkiliyor. İşte bu engellerin temel boyutları:

İSRAİL’İN GÜVENLİK GEREKÇELİ YAKLAŞIMI

Gazze’ye yardım ulaştırılmasında karşılaşılan en büyük engellerden biri, İsrail’in yardımlar üzerindeki katı güvenlik kontrolüdür. İsrail yönetimi, yardımların Hamas’a ulaşabileceği endişesiyle, bölgeye girecek tüm insani malzemeleri sıkı denetimden geçirmekte ısrarcı. İsrail’in bu tavrı, yardım tırlarının sayısını ciddi oranda düşürmekte ve geçişleri büyük ölçüde yavaşlatmaktadır.

İsrail, ayrıca BM gibi bağımsız uluslararası kuruluşların dağıtım sürecine doğrudan müdahil olmasını da sınırlamaya çalışmakta ve yardım mekanizmasını kendi denetimi altına alacak şekilde yeniden kurgulamayı hedeflemektedir. Bu da yardımların tarafsız ve eşit biçimde ulaştırılmasını zorlaştırmaktadır.

HAMAS-İSRAİL ÇATIŞMASI YARDIMLARI SİYASİLEŞTİRİYOR

Gazze’yi yöneten Hamas ile İsrail arasındaki derin çatışma, yardım meselesini doğrudan siyasileştiriyor. İsrail, Hamas’a destek gitmemesi için yardım malzemelerine çeşitli sınırlamalar getiriyor. Öte yandan Batı ülkeleri de Hamas’ı “terör örgütü” olarak tanımladıkları için yardımların Hamas kontrolündeki bölgelere ulaşmasını engelleyen tutumlar sergileyebiliyor.

Bu siyasal çatışma ortamı, yardımların hızlı ve etkili bir biçimde ulaştırılmasını neredeyse imkânsız hale getiriyor. Yardım malzemeleri, savaşan taraflar arasında bir pazarlık unsuru haline dönüşüyor.

SINIR KAPILARINDAKİ SİYASİ DENETİM VE KISITLAMALAR

Gazze’ye yönelik yardımlar genellikle iki ana sınır kapısından yapılıyor: İsrail tarafındaki Kerem Şalom Kapısı ve Mısır tarafındaki Rafah Kapısı. Ancak bu kapılar çoğu zaman güvenlik gerekçeleriyle kapalı tutuluyor ya da yalnızca sınırlı sayıda geçişe izin veriliyor. Özellikle İsrail’in kapıyı açık tutma kararı tamamen siyasi ve askeri gelişmelere bağlı olarak değişiyor.

Mısır da zaman zaman yardım geçişlerine onay verse de, bu durum çoğunlukla bölgesel dengelere ve uluslararası baskılara göre şekilleniyor. Dolayısıyla sınır geçişleri teknik değil, siyasi bir mesele haline gelmiş durumda.

ULUSLARARASI KURULUŞLARIN DIŞLANMASI

İsrail son dönemde, özellikle BM’ye bağlı bazı yardım kuruluşlarını sistemin dışına itmeye çalışıyor. Bunların başında, Filistinli mültecilere yönelik yardımları organize eden UNRWA (BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı) geliyor. İsrail, bu kuruluşları taraflı olmakla suçlarken, yardım dağıtım sürecini kendi belirleyeceği bir mekanizmayla yönetmek istiyor.

Bu durum, yardımların bağımsız ve tarafsız biçimde ulaştırılmasını zorlaştırdığı gibi, uluslararası kuruluşların sahada etkinliğini de azaltıyor. Özellikle BM kontrolünde yürütülen insani yardımların dışlanması, uluslararası toplumda endişe yaratıyor.

BATI ÜLKELERİNİN SİYASİ TEREDDÜTLERİ

ABD ve Avrupa Birliği gibi Batılı ülkeler, Gazze’ye insani yardım göndermek isteseler de, yardımların Hamas’ın eline geçme ihtimaline karşı çekinceler taşıyor. Bu nedenle yardım fonlarının bir kısmı bloke ediliyor, bazı projelere destek verilmiyor ya da sadece belirli kuruluşlar aracılığıyla yardım gönderiliyor.

Bu tür tereddütler, yardımın doğrudan ve hızlı biçimde ulaştırılmasını engellediği gibi, insani krizi büyüten bir etki yaratıyor. Yardım politikalarının insani değil, siyasi ölçütlerle şekillenmesi sivillerin yaşam hakkını tehdit eder hale geliyor.

YARDIMLARIN ASKERİ AMAÇLARLA KULLANILABİLECEĞİ ENDİŞESİ

İsrail ve bazı Batılı ülkeler, insani yardım malzemelerinin Hamas tarafından askeri amaçlarla kullanılabileceği yönünde endişeler taşıyor. Örneğin, inşaat malzemelerinin tünel yapımında kullanılabileceği ya da yakıtların askeri araçlara aktarılabileceği düşünülüyor. Bu nedenle bazı temel ürünlerin Gazze’ye girişine bile izin verilmiyor.

Ancak bu durum, Gazze halkının su, gıda, ilaç gibi en temel ihtiyaçlara erişimini de engellediğinden, ciddi bir insani soruna yol açıyor.

SONUÇ: İNSANİ YARDIM SİYASAL BİR ARAÇ HALİNE GELDİ

Gazze’ye yardım girişinde yaşanan diplomatik engeller, insani yardım meselesinin ne denli siyasallaştığını gözler önüne seriyor. Yardımlar artık yalnızca yaşamı sürdürmek için değil, aynı zamanda askeri ve siyasi stratejilerin bir parçası olarak kullanılıyor. Sınır kapıları, denetim mekanizmaları ve uluslararası aktörlerin pozisyonları bu sürecin tamamını şekillendiriyor.

Bölgedeki sivillerin hayatta kalabilmesi için yardımların tarafsız, hızlı ve sürdürülebilir bir şekilde ulaştırılması gerekiyor. Bunun için ise uluslararası toplumun, insani yardımı siyasi hesaplardan bağımsızlaştıran, daha kararlı ve bütüncül bir diplomatik çaba ortaya koyması şart. Aksi halde, Gazze’de yaşanan insani kriz, daha da derinleşerek telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açabilir.

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

zozcivan@hotmail.com

  • Benzer Haberler

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ

    EKONOMİK KARAR ALMA SÜREÇLERİ Ekonomi çoğu insanın gözünde karmaşık rakamlar, grafikler ve televizyonda konuşan uzmanlardan ibaret gibi görünür. Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında her gün verdiğimiz kararların toplamıdır. Sabah pazara giderken ne alacağımıza karar vermek de ekonomidir, bir fabrikanın yatırım yapması da devletin vergi artırması da. Çünkü ekonomik karar alma süreçleri, “eldeki sınırlı kaynaklarla en doğru tercihi yapma çabasıdır.” Bugün milyonlarca insan aynı sorularla karşı karşıya kalıyor:“Bu ay kredi çekmeli miyim?”“Ev almak mantıklı mı?”“Dolar yükselir mi?”“İş değiştirmeli miyim?”“Çocuğun eğitimine mi yatırım yapayım yoksa borç mu kapatayım?” Aslında ekonomi tam da bu soruların içinde yaşıyor. HAYATIN TAM ORTASINDAKİ EKONOMİ Ekonomik karar alma süreçleri sadece bakanlıkların ya da büyük şirketlerin işi değildir. Bir ev hanımı markette ürün seçerken de ekonomik karar verir. Bir öğrenci harçlığını harcarken de. Bir esnaf dükkânını açıp açmamaya karar verirken de. Çünkü herkesin ortak sorunu aynıdır: Kaynak sınırlıdır ama ihtiyaçlar sınırsızdır. Örneğin bir aile düşünelim. Evin geliri belli. Elektrik faturası var, kira var, çocukların masrafı var, mutfak gideri var. Aynı anda her isteği karşılamak mümkün olmayınca öncelik sırası belirlenir. İşte ekonomik karar alma süreci tam olarak burada başlar. Bazı aileler tasarrufu seçer. Bazıları borçlanır. Bazıları harcamayı kısar. Bazıları ek iş arar. Her tercih başka bir sonucu beraberinde getirir. Ekonomi aslında tercihlerin bilimidir. İNSAN HER ZAMAN MANTIKLI KARAR VERİR Mİ? Kitaplarda insanlar çoğu zaman “rasyonel” yani mantıklı kabul edilir. Ama gerçek hayat pek öyle değildir. İnsan sadece cebiyle değil, duygularıyla da karar verir. Mesela markete “sadece ekmek alacağım” diye girip poşeti doldurarak çıkmak oldukça yaygındır. Çünkü reklamlar, kampanyalar ve psikolojik etkiler kararlarımızı değiştirir. Ekonomide buna “davranışsal ekonomi” denir. İnsan bazen korkuyla hareket eder. Bazen sürü psikolojisine kapılır. Bazen geleceği düşünmeden anlık karar verir. Özellikle kriz dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelir. Bir ülkede insanlar ekonomiye güvenmiyorsa dövize yönelir. Bankaya güvenmiyorsa parasını evde tutar. Fiyatlar sürekli artıyorsa insanlar ihtiyaçları olmasa bile alışveriş yapmaya başlar. Çünkü “yarın daha pahalı olur” düşüncesi davranışları değiştirir. Yani ekonomik kararlar sadece matematik değildir. Güven, beklenti ve psikoloji de işin içindedir. ŞİRKETLER NASIL KARAR ALIYOR? Ekonomik karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü şirketlerde yaşanır. Bir fabrikanın yatırım yapıp yapmayacağı, yeni işçi alıp almayacağı ya da üretimi azaltıp azaltmayacağı ülke ekonomisini doğrudan etkiler. Şirketler karar verirken birçok unsura bakar: Örneğin faizlerin çok yükseldiği bir ortamda yatırım yapmak zorlaşır. Çünkü kredi maliyeti artar. Döviz kuru aşırı oynaksa ithalat yapan şirket önünü göremez. Elektrik fiyatları hızla yükselirse üretim maliyetleri artar. Bu nedenle şirketler sadece bugünü değil, geleceği de hesaplamaya çalışır. Fakat ekonomide geleceği kesin olarak bilmek mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik kararların içinde her zaman risk vardır. DEVLETLERİN VERDİĞİ KARARLAR NEDEN ÖNEMLİ? Ekonomik karar alma süreçlerinin en büyük aktörlerinden biri devlettir. Çünkü devletin aldığı kararlar doğrudan halkın hayatını etkiler. Vergi artışı olduğunda fiyatlar değişir.Faiz indirildiğinde kredi piyasası hareketlenir.Asgari ücret yükseldiğinde milyonlarca kişinin geliri değişir.Akaryakıt zamları ulaşımdan gıdaya kadar her alanı etkiler. Devletler ekonomik karar alırken genellikle üç temel hedef arasında denge kurmaya çalışır: Ancak bu hedeflerin hepsini aynı anda yönetmek kolay değildir. Örneğin ekonomiyi canlandırmak için piyasaya fazla para verilirse enflasyon yükselebilir. Enflasyonu düşürmek için faiz artırılırsa bu kez yatırımlar yavaşlayabilir. Yani ekonomi çoğu zaman “zor tercihler” alanıdır. Bu nedenle ekonomi yönetimi bazen toplumun hoşuna gitmeyen kararlar almak zorunda kalabilir. Ama burada önemli olan şey, alınan kararların tutarlı, anlaşılır…

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR

    BANKALARDA PARA BÜYÜYOR, KREDİDE TEMKİNLİ HAREKET SÜRÜYOR Türkiye ekonomisinin nabzını tutan göstergelerden biri de Merkez Bankası’nın her hafta açıkladığı Para ve Banka İstatistikleri. 31 Temmuz 2026 haftasına ilişkin veriler; vatandaşın bankalardaki parasını, döviz tercihlerini, kredi kullanımını ve bankacılık sistemindeki genel hareketliliği anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Haftalık veriler yalnızca bankacıların ya da ekonomistlerin takip edeceği rakamlardan oluşmuyor. Çünkü bankalardaki mevduatın büyüklüğü, kredi hacminin seyri ve vatandaşın TL veya döviz tercihleri doğrudan günlük hayatımıza yansıyor. Mevduat artıyorsa toplumun elinde bankacılık sistemi içinde tutulan para büyüyor; kredi artıyorsa borçlanma ve harcama kapasitesi genişliyor. Tersi durumda ise hem vatandaşın hem de işletmelerin daha temkinli davrandığı anlaşılabiliyor. MEVDUATTA TRİLYONLARIN HAREKETİ Temmuz ayının son haftasında bankacılık sistemindeki para hareketliliği yüksek seviyesini korudu. Önceki haftalarda da toplam mevduatta önemli artışlar görülmüştü. 10 Temmuz haftasında toplam mevduat 31 trilyon 458 milyar TL’ye, 17 Temmuz haftasında ise 31 trilyon 909,6 milyar TL’ye kadar yükselmişti. Bu rakamların büyüklüğü ilk bakışta anlaşılması zor olabilir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bankacılık sisteminde trilyonlarca liralık bir tasarruf havuzu bulunuyor. Bu paranın önemli bir bölümü vatandaşların, şirketlerin ve diğer ekonomik aktörlerin bankalardaki hesaplarında tutuluyor. 17 Temmuz haftasında toplam mevduattaki 451,5 milyar liralık artışın dikkat çekici olması, yüksek faiz ortamında tasarruf sahiplerinin parasını bankada tutmayı tercih ettiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Aynı hafta TL mevduat 17 trilyon 639,8 milyar liraya, yabancı para mevduat ise 10 trilyon 320,6 milyar liraya ulaşmıştı. Burada vatandaş açısından kritik soru şu: Bankada para birikiyor ama bu para ekonomiye ne ölçüde kredi olarak dönüyor? KREDİLERDE VATANDAŞIN BORÇ YÜKÜ ÖNEMLİ Bankacılık sistemindeki ikinci büyük başlık krediler. 17 Temmuz haftasında bankacılık sektörünün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dahil toplam kredi hacmi 26 trilyon 47,4 milyar TL olarak gerçekleşmişti. Aynı hafta tüketici kredileri 6 trilyon 591,6 milyar TL seviyesindeydi. Tüketici kredilerinin içinde konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve bireysel kredi kartları bulunuyor. Rakamların dağılımına bakıldığında özellikle ihtiyaç kredileri ile kredi kartlarının vatandaşın finansman ihtiyacında önemli yer tuttuğu görülüyor. 17 Temmuz haftasında tüketici kredilerinin 807,4 milyar TL’si konut, 41,3 milyar TL’si taşıt, 2 trilyon 515,2 milyar TL’si ihtiyaç kredisi ve 3 trilyon 227,7 milyar TL’si bireysel kredi kartlarından oluştu. Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Vatandaşın borçlanmasında kredi kartlarının payı oldukça yüksek. Günlük yaşam giderlerinin karşılanmasında kredi kartlarının daha fazla kullanılması, gelir ile gider arasındaki makasın açıldığı dönemlerde aile bütçesi açısından risk oluşturabiliyor. Çünkü kredi kartı bugün harcamayı kolaylaştırıyor, ancak borç gelecek ayın bütçesinden ödeniyor. DÖVİZ HESAPLARI DA YAKINDAN İZLENİYOR Haftalık istatistiklerde dikkat çeken bir başka konu da yabancı para mevduatları. 17 Temmuz haftasında bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatı 259,2 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun 220,1 milyar doları yurt içinde yerleşiklerin hesaplarında bulunuyordu. Parite etkisinden arındırılmış hesaplamada ise yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatında haftalık 5,259 milyar dolarlık artış görülmüştü. Bu gelişme, vatandaşın tasarruf kararlarında dövizin hâlâ önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Ancak burada yalnızca “vatandaş dövize yöneldi” şeklinde basit bir yorum yapmak doğru olmaz. Kur hareketleri, faiz oranları, enflasyon beklentileri ve ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim aynı dönemde TL mevduat da güçlü şekilde büyümeye devam ediyordu. YÜKSEK FAİZİN İKİ FARKLI YÜZÜ VAR Yüksek faiz ortamının ekonomide iki farklı etkisi bulunuyor. Bir tarafta tasarruf sahibini bankada para tutmaya teşvik ediyor. Vatandaş, parasını harcamak yerine faiz getirisi elde etmek isteyebiliyor. Bu durum tüketimi sınırlayarak enflasyonla…